Nahl Sûresi 48. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ  ٤٨

Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا görmediler mi? ر ا ي
3 إِلَىٰ
4 مَا şeyleri
5 خَلَقَ yarattığı خ ل ق
6 اللَّهُ Allah’ın
7 مِنْ
8 شَيْءٍ her şeyden ش ي ا
9 يَتَفَيَّأُ döndüğünü ف ي ا
10 ظِلَالُهُ gölgelerinin ظ ل ل
11 عَنِ
12 الْيَمِينِ sağdan ي م ن
13 وَالشَّمَائِلِ ve soldan ش م ل
14 سُجَّدًا secde ederek س ج د
15 لِلَّهِ Allah’a
16 وَهُمْ ve onlar
17 دَاخِرُونَ sürünerek د خ ر
 
Sözlükte secde terimi hem müminlerin namazda yaptıkları gibi, “Allah’a şuurlu ibadet” hem de “Allah’ın iradesine boyun eğip teslim olma (inkıyad) hali” anlamında kullanılır. Bir sonraki âyette canlılardan ve meleklerden söz edilmesine bakılırsa 48. âyetin metninde geçen “mâ” kelimesiyle cisimler kastedilmiş olmalıdır, o halde bu âyetteki secde kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır.
 Burada tabiatın ilâhî iradeye boyun eğişine bir örnek olmak üzere basit bir olay gibi görünen gölgenin hareketine dikkat çekilmektedir. Kâinattaki bütün oluşlar Allah’ın iradesine bağlıdır; cisimlerin gölgesinin daimî bir değişme içinde olması da bu iradenin tabiata müdahalesinin sürekliliğini kanıtlayan, herkesin görüp durduğu en ilginç örneklerden biridir. Tabiat kanunları dediğimiz düzenli sebep-sonuç ilişkileri Allah’ın özgür iradesiyle işlettiği yasalardır; yoksa tabiat kendi kendine yasalar koyan bilinçli, iradeli bir güç değildir. Esasen dış dünyada tabiat diye ayrı, bağımsız, gerçek bir varlıktan değil, sadece tek tek varlıklardan söz edilebilir; tabiat ise bu varlıkların tamamı için kullanılan isimden, kelimeden başka bir şey değildir. Şu halde var olmayan bir şeye fiil ve yaratma gibi etkinlikler de isnat edilemez. Bu durumda gölgeyi sürekli hareket halinde bulunduran sonsuz güç, diğer bütün olayları da kesintisiz sürdürmekte, bütün oluş ve bozuluş (kevn ve fesad) bu iradeyle gerçekleşmektedir. İşte hakiki iman budur; yoksa Mekke müşriklerinin putları Allah’a ortak tanıması –bir Allah inancı söz konusu olsa bile– O’nun yanında başka güçler tanıyıp o güçlere Allah’ı, O’nun iradesini ve gücünü dışlayan işlevler yüklemesi makbul bir Allah inancı değildir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 405
 

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle  يَرَوْا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ اللّٰهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْ شَيْءٍ  car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. يَتَفَيَّؤُ۬ا  cümlesi,  شَيْءٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

يَتَفَيَّؤُ۬ا  damme ile merfû muzari fiildir.  ظِلَالُهُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنِ الْيَم۪ينِ  car mecruru  يَتَفَيَّؤُ۬ا  fiiline mütealliktir.  

الشَّمَٓائِلِ  atıf harfi وَ  ’la makabline matuftur. سُجَّداً  kelimesi  ظِلَالُهُ ’nun hali olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ  car mecruru  سُجَّداً ’e mütealliktir. وَهُمْ دَاخِرُونَ  cümlesi, hal olarak mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  دَاخِرُونَ  haber olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred, ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَفَيَّؤُ۬ا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  فيأ ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

دَاخِرُونَ  ; sülâsî mücerredi دخر  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze inkârî istifham,  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlenin menfi muzari fiil sıygasında gelmesi hudûs, teceddüt ve medih makamı sebebiyle istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اَوَلَمْ يَرَوْا  [Görmediler mi…] istifham-ı inkarîdir. Yani; ‘görmemiş olamazlar, muhakkak gördüler’ anlamındadır.

Bu ayetteki istifhamı Beyzâvî şöyle izah eder: “Ayette atıf harfi olan  وَ ’dan önce gelen istifham edatı hemze, inkâr anlamı içermektedir. Yani onlar (kâfirler) mutlaka bu gibi nesnelerin benzerlerini görmüşlerdir. O halde onlara ne oluyor da Allah’ın sonsuz güç ve kuvveti kendileri için görünür bir hal alsın ve böylece Allah’tan korksunlar diye bu nesneler (yaratıklar) üzerinde düşünmüyorlar?” (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  يَرَوْا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

مِنْ شَيْءٍ  car-mecruru,  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَيْءٍ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ  cümlesi, شَيْءٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

سُجَّداً , fail olan  ظِلَالُهُ ‘dan haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

لِلّٰهِ  car-mecrurunun müteallakı olan  سُجَّداً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَهُمْ دَاخِرُونَ , akıllı menziline konulan  ظِلَالُهُ  için haldir. Çünkü secde akıllıların vasfıdır. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَتَفَيَّؤُ۬ا  ve  دَاخِرُونَ  fiillerinin gölgeye isnadı aklî mecazdır. Ya da mekni istiare düşünülebilir. Gölgeler, sağa sola dönen, Allah'ı tesbih eden ve tevazu gösteren bir insana benzetilmiş, müşebbehün bih ile alakalı özellikler olan bu fiiller gölgeye isnad edilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Müsned olan  دَاخِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

الْيَم۪ينِ - الشَّمَٓائِلِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ  ibaresi istiaredir. Çünkü bununla gölgelerin bir yerden bir yere dönmesi kastedilmiştir. Oysa gerçekte gölgeler dönmez ve hareket etmez. Gölgelerin üstüne güneş vurur, böylece gölge kaymış gibi olur. Güneşin ayrıldığı yerlerde de gölgeler önceki haline dönerler. Şu halde gölgeler aslında oldukları gibi kalmakta olup asıl yer değiştiren şey gölgelerin üstüne vuran güneştir. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Zeccâc der ki: Bu ayet cismin secde etmesini kastetmektedir. Cismin secde etmesi ise emre itaat etmesi ve ilâhi sanatın etkilerinin görülmesi demektir. Bu da bütün cisimler hakkında umumidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayetteki  ظِلَالُهُ  kelimesinde  ظِلَالُ  müfred olan  هُ  zamirine muzâf kılınmıştır ki bu aslında, “Onun gölgesi” manasında değil, “gölgeli” manasınadır. Bu şekilde muzâf kılış, güzel ve yerinde olmuştur. Çünkü bu zamirin ait olduğu, “Allah'ın yarattığı her bir şey” tabirindeki  مَا  edatı, lafzen müfred ise de mana bakımından çoğuldur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَتَفَيَّؤُ۬ا  fiili,  فَيْء  masdarından, تفعٌول  vezninde bir fiildir, Arapçada güneşin ışığının gölgeyi yok ettikten sonra tekrar geri gelip döndüğünde, gölge hakkında “Gölge geldi” denir,  فَيْء  aslında dönmek, geri gelmek manasınadır. Îlâ yapan kişinin hanımına dönmesi manasında  فَيْء  denilmesi de bu manadadır. Gayr-ı müslimlerin mallarından Müslümanların eline geçen şeylere  فَيْء  denmesi de o malların Müslümanlara dönmesinden dolayıdır. Hakk Teâlâ'nın “Onlardan, Allah'ın, Resulüne verdiği  فَيْء…” (Haşr Suresi, 7) ayetindeki  فَيْء ’de bu manadadır. Binaenaleyh bütün bunların esası, “dönme” manasına dayanır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مَا  edatı mevsûledir, müphemdir, açıklaması da  يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ  [gölgeleri döner] kavlidir yani  “Dönen gölgeleri olan şeylere bakmadılar mı?” demektir.  عَنِ الْيَم۪ينِ وَالشَّمَٓائِلِ  [Sağdan ve sollardan] sağlarından ve sollarından demektir ya da her birinin iki tarafından demektir. İnsanın sağından ve solundan, istiare ile alınmıştır.  الْيَم۪ينِ ’in tekil olup  الشَّمَٓائِلِ ’in çoğul olması lafız ve mana itibariyledir. Mesela,  ظِلَالُهُ ’daki zamirin tekil ve  سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ  kavlinde cemi olması gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الْيَم۪ينِ  ile الشَّمَٓائِلِ  kelimeleri arasında müfred ve cemi şeklinde güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

سُجَّداً لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ  ifadeleri  ظِلَالُهُ ’daki zamirden haldir. Secdeden maksat teslim olmaktır, ister tabiatıyla olsun isterse iradesiyle olsun.  سجدت النخلة  denir ki hurma ağacının meyve yükünden eğilmesini ifade eder. Ya da  سُجَّداً  kelimesi  ظِلَالُ ’dan hal’dir,  وَهُمْ دَاخِرُونَ  ise zamirden haldir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

44. ayet  يَتَفَكَّرُونَ  [Düşünürler] 45. ayet, يَشْعُرُونَ [Bilirler], 48. ayetteki  دَاخِرُونَ [Küçülerek boyun eğenler] kelimeleri arasında seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

ظِلَالُ  [gölgeler], akıllılar cinsinden değildir, bunun hali olan  دَاخِرُونَ  kelimesi, vâv-nûn ile (yani cemi müzekkeri salim sıygası üzere) cemi olarak gelmiştir. “Çünkü Allah Teâlâ, onları itaat eden, boyun eğen, zelil olan diye vasfedince sanki akıllı varlıklara benzetmiş oldu.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette, الْيَم۪ينِ (sağ) lafzının müfred,  الشَّمَٓائِلِ (sollar) lafzının ise cemi olarak getirilmesindeki hikmet şudur;  الْيَم۪ينِ (sağ) lafzı müfred getirilmiş ama cemi manası murad edilmiştir. Araplar, iki cemi sıygayı peşpeşe getirmek istediklerinde, birini müfred ikincisini cemi olarak getirirler. Mesela, [(Allah) zulümatı ve nuru yarattı. (Enam Suresi, 1)] ve [Allah onların kalplerini ve kulağını mühürledi. (Bakara Suresi, 7)] ayetlerinde olduğu gibi.  الْيَم۪ينِ (sağ) lafzını, “doğu” manasına aldığımızda, güneşin doğusu olan o nokta, tek olmuş olur. Dolayısı ile  الْيَم۪ينِ  tek olur.  الشَّمَٓائِلِ  lafzı ise gölgelerde, yeryüzüne düştükten sonra meydana gelen çeşitli değişiklikleri ifade eder. Bu değişiklikler çoktur. İşte bundan ötürü Allah Teâlâ, bunu cemi sıygası ile getirmiştir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)