تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تُسَبِّحُ | tesbih ederler |
|
| 2 | لَهُ | O’nu |
|
| 3 | السَّمَاوَاتُ | gök |
|
| 4 | السَّبْعُ | yedi |
|
| 5 | وَالْأَرْضُ | ve yeryüzü |
|
| 6 | وَمَنْ | ve kimseler |
|
| 7 | فِيهِنَّ | bunların içindeki |
|
| 8 | وَإِنْ | ve yoktur |
|
| 9 | مِنْ | hiçbir |
|
| 10 | شَيْءٍ | şey |
|
| 11 | إِلَّا |
|
|
| 12 | يُسَبِّحُ | tesbih etmeyen |
|
| 13 | بِحَمْدِهِ | hamd ile |
|
| 14 | وَلَٰكِنْ | ama |
|
| 15 | لَا |
|
|
| 16 | تَفْقَهُونَ | siz anlamazsınız |
|
| 17 | تَسْبِيحَهُمْ | onların tesbihlerini |
|
| 18 | إِنَّهُ | şüphesiz O |
|
| 19 | كَانَ |
|
|
| 20 | حَلِيمًا | halimdir |
|
| 21 | غَفُورًا | çok bağışlayandır |
|
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ
Fiil cümlesidir. تُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru تُسَبِّحُ fiiline mütealliktir. السَّمٰوَاتُ fail olup damme ile merfûdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
السَّبْعُ kelimesi السَّمٰوَاتُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur. الْاَرْضُ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتُ ’ye matuftur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتُ ’ye matuftur. ف۪يهِنَّ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسَبِّحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi سبح ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. يُسَبِّحُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِحَمْدِه۪ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لٰكِنْ istidrak harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
تَفْقَهُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. تَسْب۪يحَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle, اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. حَل۪يماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. غَفُوراً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
حَل۪يماً - غَفُوراً kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ
Ayet, ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَهُ car mecruru faile takdim edilmiştir. Tahsis ifade eder. ‘Sadece onu tesbih ederler, başkasını değil’ manası vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَهُ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan faillere takdim edilmiştir.
وَالْاَرْضِ ‘nin السَّمٰوَاتِ ‘ye atfı, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
Faile matuf olarak merfû mahaldeki müşterek ism-i mevûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. Sılası mahzuftur. ف۪يهِنَّ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Tesbih edenlerin semavat, arz ve onlardaki herkes olarak sayılması taksim sanatıdır.
ف۪يهِنَّ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. Gökyüzü ve yeryüzüne aid zamire dahil olan ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
Yedi gök, yer ve bunlarda olan melekler, insanlar ve cinler, O'nu tesbih ederler. Buna göre tesbihten murad, umumi bir mecaz yoluyla söz lisanını da hal lisanını da kapsayan bir manadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
Cümle, atıf harfi وَ ’la …تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar iade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyh konumundaki شَيْءٍ ’e dahil olan مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelam olan يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ cümlesi haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ nefy harfi ve اِلَّا hasr harfi ile oluşmuş kasr, mübteda ve haber arasındadır.
شَيْءٍ maksûr/mevsuf, يُسَبِّحُ maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder. Menfi siyakta tenkir, umumun selbine işarettir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade eder. Bu cümle, اِنَّ , isim cümlesi, isnadın tekrar edilmesi, zaid harf ve kasr sebebiyle birden çok unsurla tekid edildiğinden çok muhkem/ sağlam bir ifadedir.
Veciz ifade kastına matuf بِحَمْدِه۪ izafetinde, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olması حَمْدِ için tazim ve tekrim ifade eder.
يُسَبِّحُ - بِحَمْدِه۪ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu, onların Allah'ı tesbih ettiklerine, ama onların tesbihlerinin bizlerce anlaşılamayacağına delalet eder. Dolayısıyla bu ayette bahsedilen tesbihin, o varlıkların Allah'ın kudret ve hikmetine delalet etmesinden başka birşey olması gerekir. Kâfirler her ne kadar dilleri ile alemin bir ilâhı olduğunu söylüyorlarsa da onun varlığına delalet eden çeşitli deliller üzerinde tefekkür etmiyorlar.
Ayetteki yedi gökle, yer ve bunların içinde bulunanlar onu tesbih ederler cümlesi, bu tesbihin göklere, yere ve orada bulunan mükelleflere ait olduğunu açıkça göstermektedir. Halbuki biz, cansızlara izafe edilen tesbihin ancak Allah'ın münezzeh olduğuna delalet eden şeyler manasında olduğunu söylemiştik. Tesbihi, bu manaya almak mecazdır. Fakat mükelleflerden sadır olan ve onların bizzat dilleriyle subhanallah demeleri manası ise tesbihin hakiki manasıdır. Binaenaleyh bu durumda bir “tesbih” lafzının, aynı anda hem hakiki hem de mecazi manada kullanılmış olması gerekir ki bu, fıkıh usulünün delillerine göre batıldır, caiz değildir. Dolayısıyla bu tesbihi, böyle bir mahzur meydana gelmemesi için, insanlar hakkında değil de yerde ve gökte bulunan cansızlar hakkında mecazi manaya hamletmek daha evladır. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’ la öncesine atfedilmiştir. İstidrak harfi لٰـكِنْ ’in dahil olduğu menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يُسَبِّحُ - تَسْب۪يحَهُمْ - تُسَبِّحُ kelimeleri arasında cinas- iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin iki haberi olan غَفُوراً - حَل۪يماً kelimelerinin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
غَفُورا ve حَل۪يماً sıfatları mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
اِنَّهُ كَانَ حَل۪يماً غَفُوراً cümlesi istînâfiyyedir. Şayet Allah onlara hoşgörülü davranıp mühlet vermeseydi, bu sözleri dünyada onlar için acele bir cezayı gerektirirdi. Allahın onları affetmesi için bu sözlerini terk etmelerine yönelik bir tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)