يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ ٢٨
يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ
يَٓا nida harfidir. Münada olan اُخْتَ muzâf olup fetha ile mansubdur. هٰرُونَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Nidanın cevabı مَا كَانَ اَبُوكِ ‘dir.
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَبُوكِ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup, harfle îrab olan beş isimden biri olup ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. امْرَاَ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. سَوْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تْ te’nis alametidir. اُمُّكِ ikinci كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَغِياًّ ikinci كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen bu ayette kavmin, Hz. Meryem’e kınama ve tevbih içeren sözleri devam etmektedir.
Nida üslubunda gelen terkip, talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ cümlesi, menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin ismi de haberi de veciz ifade kastına binaen, izafet şeklinde gelmiştir.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf امْرَاَ سَوْءٍ izafetinde, سَوْءٍ sıfat olmasına rağmen mevsufuna muzâfun ileyh olmuştur. ‘Kötü adam, yerine [kötünün adamı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
Muzafun ileyh olan سَوْءٍ ’deki nekrelik nev ifade eder. Menfi siyakta nekre selbin umumuna işarettir.
Aynı üslupta gelen وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak mevcuttur.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَغِياًّ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Kavmin, Hz. Meryem’in annesinin ve babasının kötü insanlar olmadıklarını söylerken kullandıkları üslup, onların buna gerçekten inandıklarının delilidir. Çünkü كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi subut ifade eder. Haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.
Hz. Meryem’in anne ve babasının sıfatlarının belirtilmesi taksim sanatıdır.
اَبُوكِ - اُمُّكِ - اُخْتَ ve سَوْءٍ - بَغِياًّۚ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı, كَانَتْ - كَانَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Onların bu ifadeleri, Hz. Meryem'in getirdiği çocuğun çok garip bir şey olduğunu başka bir şekilde söylemektir. Ayrıca salih kimselerin evladından meydana gelecek çirkin işlerin çok daha çirkin olduğuna bir tenbihtir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, Hz. Meryem'e verdiği rızıklardan yeyip içmesini, kendisine verdiği çocuktan dolayı sevinmesini ve kendisini kınayacak olanlara cevap vermemesini bildirdikten sonra Hz. Meryem bu ilâhi emirlere boyun eğmiş ve çocuğunu alarak kavminin yanına dönmüştür. Fakat onu gören kavmi, bekâr bir kızın, karşılarına bir çocukla çıkmasını çok garip karşılamışlar ve ona, “Ey Meryem, doğrusu sen çok tuhaf bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi sen, temiz bir ailedensin. Ne baban kötü bir kimseydi, ne de annen iffetsizdi. Şimdi senin bu halin nedir?” diye ona sorular sormaya başladılar. Ayet-i Kerimede Hz. Meryem'in kavminin ona: “Harun'un kızkardeşi” diye hitap ettiği beyan edilmektedir. Bazı alimlere göre İsrailoğulları, her saliha kadına “Harunun kız kardeşi” şeklinde hitap ederlermiş. Bazılarına göre burada kastedilen Harun, Hz. Musa'nın kardeşi olan Harun değildir. Bazılarına göre de buradaki Harun'dan maksat, Hz. Musa'nın kardeşi olan Harun'dur. Hz.Meryem Hz. Harun'un soyundan geldiği için ona “Harun'un kızkardeşi” denmiştir. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)