28 Nisan 2025
Meryem Sûresi 26-38 (306. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Meryem Sûresi 26. Ayet

فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ  ٢٦


“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكُلِي ye ا ك ل
2 وَاشْرَبِي ve iç ش ر ب
3 وَقَرِّي ve aydın olsun ق ر ر
4 عَيْنًا gözün ع ي ن
5 فَإِمَّا eğer
6 تَرَيِنَّ görürsen ر ا ي
7 مِنَ -dan
8 الْبَشَرِ insanlar- ب ش ر
9 أَحَدًا birini ا ح د
10 فَقُولِي de ki ق و ل
11 إِنِّي şüphesiz ben
12 نَذَرْتُ adadım ن ذ ر
13 لِلرَّحْمَٰنِ Rahman için ر ح م
14 صَوْمًا oruç ص و م
15 فَلَنْ asla
16 أُكَلِّمَ konuşmayacağım ك ل م
17 الْيَوْمَ bugün ي و م
18 إِنْسِيًّا hiçbir insanla ا ن س

Şerabe شرب :   شُرْب ister su ister başkası olsun her türlü sıvıyı içmektir. شِرْب su payı/hissesidir. مَشْرَب sözcüğü ise mastardır ve içme zamanı ve yeri anlamında شُرْب kelimesinin ismi zaman ve ismi mekanıdır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 39 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şarap, şurup, şerbet, meşrubat, meşrep, maşrapa ve çorbadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا هززت فتساقطت فكلي (Salladığın zaman onlar dökülür hemen ye) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. كُل۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. اشْرَب۪ي  atıf harfi و ’la makabline matuftur.  

اشْرَب۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. قَرّ۪ي  atıf harfi و ’la makabline matuftur.  

قَرّ۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. عَيْناً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ 

 

فَ  istînâfiyyedir.  اِمَّا  lafzında, şart harfi olan  اِنْ  harfi,  مَا ’ya idgam edilmiştir.  مَا  zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki  نَّ  da fiili tekid etmektedir. 

Fiil cümlesidir. تَرَيِنَّ  şart fiili olup,  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Mütekellim zamir  ى  fail olarak mahallen merfûdur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الْبَشَرِ  car mecruru  اَحَداً ’in mahzuf haline mütealliktir.  اَحَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اِمَّا ’daki  اِنْ  şartıyedir,  مَا  ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden  نَّ ’u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, İsra Suresi 23)

اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır.  اِمَّا  ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi)

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)


فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Fiiil cümlesidir. قُول۪ٓي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Mütekellim zamir  ى  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اِنّ۪ي نَذَرْتُ ’dur.  فَقُول۪ٓي  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَذَرْتُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

نَذَرْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.  لِلرَّحْمٰنِ  car mecruru  نَذَرْتُ  fiiline mütealliktir. صَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

اُكَلِّمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir.  الْيَوْمَ  zaman zarfı  اُكَلِّمَ  fiiline mütealliktir. اِنْسِياًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اُكَلِّمَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Takdiri  إذا هززت فتساقطت (Sallayıp döktüğünde..) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  Cevap cümlesi olan فَكُل۪ي , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاشْرَب۪ي  ve  وَقَرّ۪ي عَيْناً  cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَقَرّ۪ي عَيْناً  sükûnet ve nefsin huzurundan kinayedir.  عَيْناً  kelimesi temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Cenab-ı Hak bu ayette yemeyi içmeden önce zikretmiştir. Çünkü doğum yapan kadınlar taze ve olgun hurmayı yemeye, suyu içmeden daha fazla muhtaçtırlar. Zira alabildiğine kan kaybetmişlerdir. Daha sonra da Cenab-ı Hakk, “Gözün aydın olsun.” demiştir. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Korkunun zararı, açlık ve susuzluğun verdiği zarardan daha fazladır. Neden yeme içme, huzura takdim edilmiş? Bunun nedeni şu iki husustur. Bu korku, o denli fazla değildi. Çünkü Cebrail’in (a.s) müjdesi, daha önce verilmişti. Binaenaleyh Hz. Meryem, bunun yeniden hatırlatılmasına ihtiyaç hissetmemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ

 

Şart üslubunda gelen terkipte  فَ   istînâfiyyedir. اِمَّا , şart harfi  إنْ  ve tekid ifade eden zaid  ما ’dan oluşmuştur.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden  اِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ  cümlesi şarttır. Cümle zaid harf ve fiilin sonundaki şeddeli nunla tekid edilmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  اَحَداًۙ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik  مِنَ الْبَشَرِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَحَداً ’deki tenvin, cins ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُول۪ٓي  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede müsned olan  نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Mekûlü’i-kavl cümlesi olan ….اِنّ۪ي نَذَرْتُ , Hz.Meryem’in kavminden birisiyle karşılaştığı zaman söyleyeceği, Allah Teâlâ’nın ona öğrettiği sözlerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِلرَّحْمٰنِ  car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan  صَوْماً ’e takdim edilmiştir.

صَوْماً ‘deki nekrelik tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin son cümlesi olan  فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ , hükümde ortaklık sebebiyle  نَذَرْتُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

لن  muzariyi nasb edip zamanı müstakbele çevirmiş ve asla manası vererek olumsuz yapmıştır. Ayrıca cümleyi de tekid etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. الْيَوْمَ  zaman zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  اِنْسِياًّۚ ’e takdim edilmiştir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

اِمَّا  daki  إنْ  şartıyyedir,  مَّا  ise tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid  نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

اِنْسِياًّ ’deki nekrelik, cins ve umum ifade eder. Olumsuz cümlede nekre selbin umumuna işarettir.

فَكُل۪ي - اشْرَب۪ي  ile  الْبَشَرِ - اِنْسِياًّۚ  ve  عَيْناًۚ - تَرَيِنَّ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Cenab-ı Hak, Hz. Meryem'e kendisini itham edenlere karşılık konuşmaması için şu iki sebepten dolayı oruç (susmak) nezretmesini emretmiştir:

a. Töhmeti giderme hususunda, Hz. İsa'nın konuşması, onun konuşmasından daha müessirdir. Bunda işleri daha üstün olana verme ve havale etmenin evla olduğuna dair delalet bulunmaktadır. 

b. Sefîh (cahil) kimselerle mücadele etmenin hoş görülmeyişi. Bunda da sefîh (cahil) olana karşı susmak gerektiğine dair bir delalet bulunmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 27. Ayet

فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ  ٢٧


Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَتَتْ getirdi ا ت ي
2 بِهِ onu
3 قَوْمَهَا kavmine ق و م
4 تَحْمِلُهُ taşıyarak ح م ل
5 قَالُوا dediler ق و ل
6 يَا مَرْيَمُ Meryem
7 لَقَدْ gerçekten
8 جِئْتِ sen yaptın ج ي ا
9 شَيْئًا bir iş ش ي ا
10 فَرِيًّا tuhaf, korkunç ف ر ي

فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اَتَتْ  mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. بِه۪  car mecruru  اَتَتْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

قَوْمَهَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  تَحْمِلُهُ  cümlesi, اَتَتْ ’deki failin veya  بِه۪ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

تَحْمِلُهُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir. Münada olan  مَرْيَمُ  müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  لَقَدْ جِئْتِ ’dir. 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

جِئْتِ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تِ  fail olarak mahallen merfûdur. شَيْـٔاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فَرِياًّ  kelimesi  شَيْـٔاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَرِياًّ  ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاَتَتْ بِه۪ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُۜ 

ف , istînafiyyedir. 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِه۪  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  قَوْمَهَا ’ya takdim edilmiştir. 

اَتَتْ  fiili geldi demektir.  بِ  harf-i ceriyle kullanıldığında ‘getirdi’ manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

تَحْمِلُهُ  cümlesi, بِه۪ ‘deki zamirin hali olarak gelmiştir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder. Hal cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ف , takibiyyedir. Örfî olarak lohusalığın 41 günlük bir döngü olduğunu ve hemen bunun akabinde kavminin yanına döndüğünü ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


  قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  مَرْيَمُ, münadadır.

Nidanın cevabı olan  لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ  cümlesi mahzuf bir kasemin cevabıdır. Kasem üslubundaki terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  لَقَدْ جِئْتِ شَيْـٔاً فَرِياًّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

فَرِياًّ  , mef’ûl olan  شَيْـٔاً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

شَيْـٔاً  tahkir için nekre gelmiştir.  

جِئْتِ - اَتَتْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kavim, sözlerini tekitli bir üslupla ileterek Hz. Meryem'e olan öfke ve kızgınlıklarını belirtmişlerdir.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

فَرِياًّ  “görülmemiş şey” anlamındadır. Bu, derinin ıslah edilmesi manasına gelen  فري الجلد  deyiminden alınmıştır. Rivayet olunduğuna göre onların Hz. Meryem'i, yanında Hz. İsa (a.s) bulunuyorken görünce ona, “Meryem! And olsun sen, acayip bir şey yapmışsın.” dediler. Binaenaleyh bu ifadeyle herhangi bir kınama ve zemmetme olmaksızın, “adet dışı, acayip bir şey” manası kastedilmiş olabileceği gibi bununla “Yadırganacak büyük bir şey, kabahat” manası da kastedilmiş olabilir. Böylece ikinciye göre bu söz onlardan zemmetme tarzında südur etmiş olur ki böyle olması daha açık ve zahirdir. Çünkü onlar, daha sonra da “Ey Harun'un kızkardeşi, senin baban kötü bir adam değildi; anan da iffetsiz bir kadın değildi.” demişlerdir. Çünkü, bu sözün zahirinden tevbîh ve kınama anlaşılmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 28. Ayet

يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ  ٢٨


“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أُخْتَ kızkardeşi ا خ و
2 هَارُونَ Harun’un
3 مَا
4 كَانَ değildi ك و ن
5 أَبُوكِ baban ا ب و
6 امْرَأَ bir adam م ر ا
7 سَوْءٍ kötü س و ا
8 وَمَا ve
9 كَانَتْ değildi ك و ن
10 أُمُّكِ annen de ا م م
11 بَغِيًّا iffetsiz ب غ ي
Burada anılan Hârûn, Hz. Mûsâ’nın kardeşi peygamber Hârûn değildir. Kimine göre Hz. Meryem’in Hârûn adında bir kardeşi vardı. Ana babası gibi o da iffetli ve sâlih bir kimse idi (Zemahşerî, II, 508). Bu yüzden işin iç yüzünü bilmeyenler, böyle birinin kız kardeşi olan Meryem’e zina etmeyi asla yakıştıramadıklarını belirtmek istemişlerdir. Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadiste de, İsrâiloğulları’nda önceki peygamberlerin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına ad koyma geleneği olduğu için Meryem’in kardeşine de Hârûn adı verildiğine işaret edilmiştir (bk. Müsned, IV, 252). Buna yakın bir yorum da, Meryem’in peygamber olan Hârûn’un soyundan gelmiş olması münasebetiyle kendisine böyle hitap edilmiş olduğudur (bk. Râzî, XXI, 208; Esed, II, 613; bu konuda ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/35).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 597
Sözü geçen Hârun’un, Hz. Mûsâ’nın kardeşi Hârun aleyhisselâm ile ilgisi yoktur. 
Peygamberimiz bu durumu      :” Onlar, çocuklarına peygamberlerinin ve sâlih kişilerin isimlerini verirlerdi” şeklinde açıklamıştır. 
(Müslim, Âdâb 9; Tirmizi, Tefsir 19/1).

يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ

 

يَٓا  nida harfidir. Münada olan  اُخْتَ  muzâf olup fetha ile mansubdur. هٰرُونَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  مَا كَانَ اَبُوكِ  ‘dir. 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.   

اَبُوكِ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup, harfle îrab olan beş isimden biri olup ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. امْرَاَ  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. سَوْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.    

تْ  te’nis alametidir. اُمُّكِ  ikinci  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَغِياًّ  ikinci  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اُخْتَ هٰرُونَ مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen bu ayette kavmin, Hz. Meryem’e kınama ve tevbih içeren sözleri devam etmektedir.

Nida üslubunda gelen terkip, talebî inşâî isnaddır. 

Nidanın cevabı olan  مَا كَانَ اَبُوكِ امْرَاَ سَوْءٍ  cümlesi, menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin ismi de haberi de veciz ifade kastına binaen, izafet şeklinde gelmiştir.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  امْرَاَ سَوْءٍ  izafetinde, سَوْءٍ  sıfat olmasına rağmen mevsufuna muzâfun ileyh olmuştur. ‘Kötü adam, yerine [kötünün adamı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

Muzafun ileyh olan  سَوْءٍ ’deki nekrelik nev ifade eder. Menfi siyakta nekre selbin umumuna işarettir.

Aynı üslupta gelen  وَمَا كَانَتْ اُمُّكِ بَغِياًّ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak mevcuttur.

Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بَغِياًّ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Kavmin, Hz. Meryem’in annesinin ve babasının kötü insanlar olmadıklarını söylerken kullandıkları üslup, onların buna gerçekten inandıklarının delilidir. Çünkü  كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi subut ifade eder. Haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu  belirtir.

Hz. Meryem’in anne ve babasının sıfatlarının belirtilmesi taksim sanatıdır.

اَبُوكِ - اُمُّكِ - اُخْتَ  ve  سَوْءٍ - بَغِياًّۚ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  كَانَتْ - كَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124) 

Onların bu ifadeleri, Hz. Meryem'in getirdiği çocuğun çok garip bir şey olduğunu başka bir şekilde söylemektir. Ayrıca salih kimselerin evladından meydana gelecek çirkin işlerin çok daha çirkin olduğuna bir tenbihtir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ, Hz. Meryem'e verdiği rızıklardan yeyip içmesini, kendisine verdiği çocuktan dolayı sevinmesini ve kendisini kınayacak olanlara cevap vermemesini bildirdikten sonra Hz. Meryem bu ilâhi emirlere boyun eğmiş ve çocuğunu alarak kavminin yanına dönmüştür. Fakat onu gören kavmi, bekâr bir kızın, karşılarına bir çocukla çıkmasını çok garip karşılamışlar ve ona, “Ey Meryem, doğrusu sen çok tuhaf bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi sen, temiz bir ailedensin. Ne baban kötü bir kimseydi, ne de annen iffetsizdi. Şimdi senin bu halin nedir?” diye ona sorular sormaya başladılar. Ayet-i Kerimede Hz.  Meryem'in kavminin ona: “Harun'un kızkardeşi” diye hitap ettiği beyan edilmektedir. Bazı alimlere göre İsrailoğulları, her saliha kadına “Harunun kız kardeşi” şeklinde hitap ederlermiş. Bazılarına göre burada kastedilen Harun, Hz. Musa'nın kardeşi olan Harun değildir. Bazılarına göre de buradaki Harun'dan maksat, Hz. Musa'nın kardeşi olan Harun'dur. Hz.Meryem Hz. Harun'un soyundan geldiği için ona “Harun'un kızkardeşi” denmiştir. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Meryem Sûresi 29. Ayet

فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ  ٢٩


Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَشَارَتْ (çocuğu) gösterdi ش و ر
2 إِلَيْهِ onlara
3 قَالُوا dediler ki ق و ل
4 كَيْفَ nasıl ك ي ف
5 نُكَلِّمُ konuşuruz ك ل م
6 مَنْ kimseyle
7 كَانَ olan ك و ن
8 فِي
9 الْمَهْدِ beşikte م ه د
10 صَبِيًّا çocukla ص ب و
Hz. Meryem kavminin, “Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!” şeklindeki ağır ithamına (âyet 27) cevap vermedi; olayı çocukla konuşmaları için ona işaret etti. Fakat onlar, “Beşikteki bebekle nasıl konuşalım?!” diyerek hayretlerini ifade ettiler. Bunun üzerine çocuk dile geldi ve bu âyetlerde geçen cevabı verdi. Yüce Allah, hıristiyanların gelecekte Hz. Îsâ’ya ilâhlık yakıştıracaklarını bildiği için, burada ona her şeyden önce Allah’ın kulu olduğunu söyletti. Böylece Hz. Îsâ kendisinin bir ilâh değil bir kul ve bir peygamber olduğunu, ilâhî varlığın üç öğesinden biri olmadığını ilân etmiş oldu. Kendisinin namaz, oruç ve benzeri kulluk görevlerini yerine getirmekle yükümlü kılındığını, diğer insanlar gibi doğduğunu, yaşayacağını, öleceğini ve kıyamet vakti geldiğinde tekrar diriltileceğini ifade etti. Bu ifadelerden namazın, –vakitleri ve rek’at sayıları gibi şeklî yönlerinde farklılıklar bulunsa da– en azından Hz. İbrâhim’den sonra peygamberler geleneğinde mevcut bir ibadet olduğu anlaşılmaktadır.
 
 Hz. Îsâ’ya verilen kitaptan maksat İncil’dir. Âyetin “O, bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı” anlamına gelen kısmı için, Îsâ’nın bu sözü söylediği sırada peygamber kılındığı ve kendisine kitap verildiği yorumunu yapanlar varsa da bu yorum zayıf bulunmuştur. Bu sözden, daha bebek iken yaptığı konuşmada Allah’ın ezelde kendisi için peygamberliği ve kitap verilmesini takdir ettiğini açıklamasının istendiği anlaşılmaktadır (Şevkânî, III, 374). Hz. Îsâ babasız olarak bakire bir anadan dünyaya geldiği için, “Allah beni ana babama saygılı olmayı emretti” dememiş, sadece “Anneme saygılı olmayı emretti” demiştir. 14. âyette Hz. Yahyâ’dan söz edilirken “Ana babasına çok iyi davranırdı” dendiği halde aynı tema Hz. Îsâ açısından işlenirken “Anneme saygılı kıldı” denmesi onun babasız dünyaya geldiğine işaret eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de hep Meryem oğlu Îsâ olarak anılmıştır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 597-598

Şevera شور : شُوارٌ  evin görünen eşyası demektir. Kinaye yoluyla ferc/edep yeri anlamında kullanılır. Tef'il babındaki شَوَّرَ formu ise ona utanacağı bir şey yapmak manasındadır. Burada sanki onun fercini açığa çıkardığı söylenmek istenir. تَشاوُر - مُشاوَرَة - مَشُوَرَة  kelimeleri birbiriyle müşaverede bulunarak, konuşarak ve danışarak bir düşünceyi ortaya çıkarmaktır.  Son olarak Türkçede de kullandığımız شُورَى şûrâ sözcüğü kendisiyle ilgili müşaverede bulunulan iş/meseledir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şûrâ, işaret, müşir, müşavir, meşveret, istişare ve müsteşardır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اَشَارَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.  اِلَيْهِ  car mecruru  اَشَارَتْ  fiiline mütealliktir.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  كَيْفَ نُكَلِّمُ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَيْفَ  istifham harfi, hal olarak mahallen mansubdur.  

نُكَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَ فِي الْمَهْدِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. Ayette tam fiil olarak amel etmiştir. 

كَانَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  فِي الْمَهْدِ  car mecruru  كَانَ  fiiline mütealliktır.  صَبِياًّ  kelimesi  كَانَ ‘deki failin hali olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَشَارَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  شور ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

نُكَلِّمُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü 

herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَاَشَارَتْ اِلَيْهِ۠ 

ف  istînâfiyedir. Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 


 قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ , kavmin şaşkınlığını anlatan istifham üslubunda, talebî inşâî isnaddır.

كَيْفَ  istifham ismi,  نُكَلِّمُ  fiilinin failinden mukaddem haldir. Takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden cümle, istifham üslubuyla gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amaçlı olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نُكَلِّمُ  fiilinin mef’ûlu olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi olan  كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِياًّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  كَانَ , bu cümlede tam fiildir.

صَبِياًّ  hal olarak mansubdur. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder. 

Kavmi Meryem'e bu sözleri söyleyince Meryem onlara, “Konuşmama orucu tuttuğunu ve dolayısıyle kendileriyle konuşamayacağını beyan etmiş buna rağmen kavmi onu konuşturmakta ısrar etmiş, Meryem de henüz kucağında bir çocuk olan Hz. İsa'ya işaret ederek onunla konuşmalarını istemiş, onlar ise Hz. Meryem'in kendilerini alaya aldığını sanmışlar ve “Biz, beşikteki bir çocukla nasıl konuşabiliriz?” demişlerdir. Hz. Meryem, kucağındaki bebeğin kavmiyle konuşabileceğini, Allah Teâlâ'nın kendisine ilham etmesiyle veya yolda gelirken Hz. İsa'nın konuşmasıyla yahut Cebrail'in onun konuşabileceğini haber vermesiyle bilmişti. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)


Meryem Sûresi 30. Ayet

قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ  ٣٠


Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Çocuk) dedi ق و ل
2 إِنِّي şüphesiz ben
3 عَبْدُ kuluyum ع ب د
4 اللَّهِ Allah’ın
5 اتَانِيَ bana verdi ا ت ي
6 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
7 وَجَعَلَنِي ve beni yaptı ج ع ل
8 نَبِيًّا peygamber ن ب ا
Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“ İnsanların dünya ve âhirette Meryem oğlu Îsâ’ya en yakını benim.  Bütün peygamberler babaları bir, anaları ayrı kardeşler gibidir. Îsâ peygamber benim kardeşimdir; onunla benim aramda başka peygamber yoktur. “
( Buhâri, Enbiya 48; Müslim, Fezâil 143-145)

قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli  اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ ’dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَبْدُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ۠  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اٰتَانِيَ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلَن۪ي  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَبِياًّ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَانِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder.

قَالَ اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ي عَبْدُ اللّٰهِ۠ اٰتَانِيَ الْكِتَابَ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ’nin haberi olan veciz ifade kastına matuf  عَبْدُ اللّٰهِ۠  izafeti, عَبْدُ ‘ya şan ve şeref kazandırmıştır

Bu cümle, onların inançlarının reddini ve Hz. Îsa’nın Allah’ın kulu olduğunu kuvvetle ifade etmek içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah, hakkı tahkik ve Hz. İsa'nın ilâhlığını iddia edenleri reddetmek üzere, kaçınılmaz bir hakikat olarak onu böyle konuşturmuş; Allah'ın kulu olduğunu ona söyletmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


 اٰتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ

 

Mekulü’l-kavle dahil olan istînâf cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  نَبِياًّۙ ’deki nekrelik, cins ve tazim içindir.

الْكِتَابَ - نَبِياًّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hz. İsa'nın, Allah Teâlâ’yı evlat edinmekten tenzih eden sözü, annesi ile ilgili töhmetin giderilmesini de temin etmiştir. Alimler, ayette geçen kitaptan ne kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bunun Tevrat olduğunu, çünkü bu ifadenin başındaki elif lâmın ahd (bilinen) için olduğunu, onlar tarafından bilinen kitabın ise Tevrat olduğunu söylerlerken, Ebu Müslim bununla İncil'in kastedildiğini, çünkü  الْكِتَابَ  kelimesindeki elif-lâmın cins ifade ettiğini yani “O, bana kitap cinsinden verdi.” demek olduğunu söylemiştir. Bazı kimseler de bununla hem Tevrat hem de İncil'in kastedildiğini, zira elif lâmın istiğrak (şümul) ifade ettiğini söylemişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّۙ [Beni bir peygamber kıldı.] Bu ve bundan sonrakiler; Allah’ın onun hakkında takdir ettiği, onun için hükme bağladığı ve ona sonradan olacak şeyleri haber vermesidir. Mana şöyledir de denilmiştir: Bana kitap verecek ve buluğa erdiğim zaman beni peygamber kılacaktır. Bu durumda mazi muzari yerine geçmiştir, tıpkı “...وَاِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسَى ” (Maide Suresi, 116) kavlinde olduğu gibi. (Ez-Zâdu’l Mesir)

وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّ [Beni bir peygamber kıldı.]ifadesinde ve devamında fiilin geçmiş zaman sıygasıyla söylenmesi, ya bunun ilâhi kaderde böyle takdir edilmesinden veya vukuu muhakkak olan şeylerin sanki vaki gibi anlatılmasındandır. Denildi ki: “Allah O'nun aklını kâmil yaptı ve daha çocukken peygamber kıldı.” (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 

Meryem Sûresi 31. Ayet

وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَياًّۖ  ٣١


“Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلَنِي ve beni kıldı ج ع ل
2 مُبَارَكًا bereketli ب ر ك
3 أَيْنَ nerede
4 مَا
5 كُنْتُ olursam ك و ن
6 وَأَوْصَانِي ve bana emretti و ص ي
7 بِالصَّلَاةِ namaz kılmayı ص ل و
8 وَالزَّكَاةِ ve zekat vermeyi ز ك و
9 مَا
10 دُمْتُ olduğum sürece د و م
11 حَيًّا sağ ح ي ي

وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَياًّۖ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلَن۪ي  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. مُبَارَكاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اَيْنَ مَا  mekân zarfı, şart manalı olup mahzuf şarta veya cevabına mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. Ayette tam fiil olarak amel etmiştir. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

كُنْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

Veya nakıs fiil olup  اَيْنَ مَا  mekân zarfı, كُنْتُ ‘nün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. تُ  mütekellim zamir  كُنْتُ ‘nün muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. 

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, أينما كنت فقد جعلني نبيّا ومباركا (Nerede olursam olayım, beni peygamber ve mübarek kıldı.) şeklindedir. 

وَ  atıf harfidir.  اَوْصَان۪ي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالصَّلٰوةِ  car mecruru  اَوْصَان۪ي  fiiline mütealliktir.  الزَّكٰوةِ  atıf harfi   وَ ’la  الصَّلٰوةِ’ye matuftur. 

İsim cümlesidir. مَا  masdariyyedir. دُمْتُ  nakıs, camid fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

تُ  mütekellim zamiri,  دُمْتُ ’nun ismi olarak mahallen merfûdur. حَياًّ  kelimesi  دُمْتُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel zaman zarfı olarak  اَوْصَان۪ي  fiiline mütealliktir. 

اَيْنَمَا  şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfıdır. اَيْنَمَا edatın sonundaki  مَا  yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْصَان۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وصي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُبَارَكاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufaâle babının ism-i mef’ûludür.

وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً اَيْنَ مَا كُنْتُۖ وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَياًّۖ

 

Ayet, Hz. İsa’nın sözlerinin devamıdır.  وَجَعَلَن۪ي مُبَارَكاً  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَجَعَلَن۪ي نَبِياًّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiill sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

Mef’ûl olan  مُبَارَكاً ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.

İtiraziyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  اَيْنَ مَا كُنْتُ , cevabı mahzuf şart cümlesidir.   كُنْتُ  fiiline muzâf olan mekan zarfı ve şart edatı olan  اَيْنَ مَا , cevap fiiline mütealliktir. كُنْتُ , bu cümlede tam fiildir.

Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Şartın, takdiri  فقد جعلني نبيّا ومباركا (Muhakkak ki beni nebi ve mübarek kıldı.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Kur’an'da birçok yerde okuyucunun uyanık, enerjik, şuurlu ve durumu değerlendirebilecek kudrette olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavî açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir, onun icâzına olan yakînimizi arttırır. Sanki bu ayetler Kur’an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir.  (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, 7, Ahkâf Sûresi 10)

مُبَارَكاً,  ism-i fail ve mastar manasında ism-i mef’ûldur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Alimler, ayetteki  مُبَارَكاً  “mübarek” kelimesinin tefsiri hususunda şu izahları yapmışlardır:

Bereket, sebat etmek, durmak anlamındadır. Bu, “devenin çökmesi” manasından neşet eder. Buna göre ayetin manası, “O, beni kendi dini üzere sabit ve kararlı kıldı.” şeklinde olur.

“O ancak bir mübarek idi. Zira, o insanlara dinlerini öğretiyor, onları hakkın yoluna davet ediyordu.

Yine galip olma ve yükseklik anlamındadır. Buna göre ayetin manası, “Allah beni bütün hallerimde, işlerimde galip kıldı, başarıya ulaşan, umduğuna nail olan kıldı-çünkü ben, dünyada kaldığım sürece başkalarına hüccetle hükümran olacağım. O malum vakit geldiğinde de Allah bana, beni göklere kaldırmak suretiyle ikramda bulunacak” şeklindedir. O, insanlara karşı mübarekti. Çünkü, duası ile ölüleri diriltiyor, körleri iyileştiriyor ve alacalı hastaları da tedavi ediyordu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelen   وَاَوْصَان۪ي بِالصَّلٰوةِ وَالزَّكٰوةِ مَا دُمْتُ حَياًّ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la …وَجَعَلَن۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi ve zaman zarfı  مَا ‘nın dahil olduğu  مَا دُمْتُ حَياًّ  cümlesi masdar teviliyle  اَوْصَان۪ي  fiiline mütealliktir. 

Nakıs fiil  ما دام ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. حَياًّ  kelimesi nakıs fiil  دُمْتُ ’nin haberidir. 

مَا دُمْتُ  nakıs, camid, istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.

Tezayüf nedeniyle birbirine atfedilen  الصَّلٰوةِ - الزَّكٰوةِ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

اَيْنَ مَا كُنْتُ [Her nerede olursam] ifadesi, bu (göğe yükseltildikten sonra) çocukluk haline dönüp üzerinden teklifin kalktığının söylenmesinin doğru olmayıp onun durumunun hiçbir zaman değişmediğine delalet eder. Onun, [Bana, namazı ve zekâtı emretti.] ifadesi, Allah Teâlâ’nın, o ikisini o anda eda etmesini emrettiğine delalet etmez. Tam aksine, bu işin buluğdan sonra olacağını gösterir. Binaenaleyh, bu ifadeyle belki de Allah Teâlâ’nın Hz. İsa'ya, o ikisini ve onları muayyen bir vakitte emretmiş olduğu kastedilmiştir ki bu muayyen zaman da buluğ çağıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 32. Ayet

وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ  ٣٢


“Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَبَرًّا ve iyilik eder (kıldı) ب ر ر
2 بِوَالِدَتِي anneme و ل د
3 وَلَمْ
4 يَجْعَلْنِي ve beni yapmadı ج ع ل
5 جَبَّارًا bir zorba ج ب ر
6 شَقِيًّا baş kaldıran ش ق و

وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَراًّ  mahzuf fiilin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  جعلني (Beni yaptı) şeklindedir. بِوَالِدَت۪ي  car mecruru  بَراًّ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَجْعَلْن۪ي  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَبَّاراً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَقِياًّ  kelimesi  جَبَّاراً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.  

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. 

Bu ayette “bir halden başka bir hale geçmek” manasında kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir.  بَراًّ , takdiri, جعلني (Beni yaptı) olan mahzuf fiilin ikinci mef’ûlün bihidir. Amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Mef’ûl olan  بَراًّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

بِوَالِدَت۪ي  car mecruru,  بَراًّ ’e mütealliktir.

وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet sıygadan menfî sıygaya mazi fiilden muzari fiile geçişte iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. 

Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَبَّاراً  mübalağa sıygasında ve onun sıfatı olan  شَقِياًّ ,  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat-ı müşebbehe bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

وَ(جعلني) بَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ  cümlesiyle  وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّاراً شَقِياًّ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

بَراّ  ve  شَقِياًّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy,  شَقِياًّ  ve  جَبَّاراً  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

وَبَراًّ بِوَالِدَت۪يۘ, “Anama itaatkâr kıldı.” demektir ki  مُبَارَكاً ’e matuftur. Kesr ile  ِبِرًّا  de okunmuştur ki sıfat masdar olur. Ya da  اَوْصَان۪ي ’nin delalet ettiği bir fiille mansubdur yani ve  كلفني برا  demektir.  بِالصَّلٰوةِ ‘ye atfen kesr ve cer ile  ِبِرًّا  kıraatı da bunu destekler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Hz. İsa’nın (a.s) “Cenab-ı Hakk beni anneme hürmetkar kıldı.” sözü annesinin zinadan beri olduğuna da bir işarettir. Çünkü eğer o zâniye bir kadın olmuş olsaydı, o masum peygamber ona hürmetkar olmakla emrolunmazdı. Keşşaf Sahibi şöyle der: “Cenab-ı Hakk, Hz. İsa (a.s), son derece iyi olduğu için onu, masdar olan ‘birr (iyilik)’ kelimesi ile tavsif etmiştir. Bu kelime, ‘Bana vasiyet etti’ manasında mahzûf bir اَوْصَان۪ي  fiili ile mansubdur. Çünkü ‘Bana namazı vasiyet etti.’ ve ‘Beni namazla mükellef tuttu.’ ifadeleri aynı manayadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bazı alimlerin, “Ana-babasına isyan edenlerin, ancak zorba ve şaki kimseler olduklarını görürsün.” deyip buna delil olarak [Beni anneme hürmetli kıldı; beni bir zorba, bir şaki yapmadı.] ayetini okudukları; yine “kötü huylu olanların ancak kendini beğenen ve böbürlenen kimseler olduklarını görürsün deyip buna delil olarak [Allah kendini beğenen ve böbürlenen kimseleri sevmez. (Nisa Suresi, 36)] ayetini okudukları rivayet edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Meryem Sûresi 33. Ayet

وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ  ٣٣


“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik verilmiştir).”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالسَّلَامُ ve esenlik verilmiştir س ل م
2 عَلَيَّ bana
3 يَوْمَ gün ي و م
4 وُلِدْتُ doğduğum و ل د
5 وَيَوْمَ ve gün ي و م
6 أَمُوتُ öleceğim م و ت
7 وَيَوْمَ ve gün ي و م
8 أُبْعَثُ kaldırılacağım ب ع ث
9 حَيًّا diri olarak ح ي ي

وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

السَّلَامُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلَيَّ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. يَوْمَ  zaman zarfı, mahzuf habere mütealliktir. وُلِدْتُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وُلِدْتُ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  يَوْمَ  zaman zarfı  السَّلَامُ ’ye mütealliktir.  اَمُوتُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَمُوتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. 

وَ  atıf harfidir.  يَوْمَ  zaman zarfı  السَّلَامُ ’ye mütealliktir. يُبْعَثُ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اُبْعَثُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. حَياًّ  naib-i failin hali olup fetha ile mansubdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَالسَّلَامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ اَمُوتُ وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la  لَمْ يَجْعَلْن۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Hz. İsa’nın sözlerinin devamıdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيَّ  car mecrur mahzuf habere mütealiktir.

Müsnedün ileyh olan  السَّلَامُ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Mahzuf habere müteallik olan zaman zarfı  يَوْمَ  ‘nin muzâfun ileyhi olan  وُلِدْتُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Tezat sebebiyle  يَوْمَ وُلِدْتُ  izafetine atfedilen  وَيَوْمَ اَمُوتُ  izafetinde muzâfun ileyh cümlesi olan  اَمُوتُ, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَيَوْمَ اُبْعَثُ حَياًّ  izafeti, önceki izafete matuftur. Muzâfun ileyh cümlesi olan  اُبْعَثُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وُلِدْتُ  ve  اُبْعَثُ  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

وُلِدْتُ  ve  اُبْعَثُ  fiilleri meçhul bina edilmişken  اَمُوتُ  fiilinin bu ikisinden farklı olarak malum sıygayla,  وُلِدْتُ  fiilinin mazi,  اَمُوتُ  ve  اُبْعَثُ  fiillerinin muzari sıygada gelmesi dikkate şayandır.

İsa’nın (a.s) 30. ayetteki  اٰتَانِيَ  [bana verdi] sözünden sonra Allah Teâlâ'nın ona verdiği nimetler sayılmıştır. Bu; cem' ma’at-taksim sanatı üslubudur. 

يَوْمَ  kelimesinin tekrarı tekid amaçlı ıtnâbdır. Ayrıca bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

وُلِدْتُ - اَمُوتُ   kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Selamın, İsa’ya (a.s.) olduğu günlerin sayılması taksim sanatıdır.

حَياًّ۟ , naib-i failden hal-i müekkide olarak ıtnâbtır. Cümlenin manası onsuz da anlaşılan müekked hal, cümlenin anlamını tekid etmek amacını güder.

Bu ayetle büyük benzerlik taşıyan bu surenin 15. ayeti arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Bazı kimseler, buradaki  السَّلَامُ  kelimesindeki lâm-ı tarif ile Hz. Yahya’nın (a.s) kıssasında daha önce geçmiş olan, “selam ona” (Meryem Suresi, 15) ayetindeki “selam”ın kastedildiğini yani bunun, “Ona yöneltilen o üç yerdeki selam, bana da yöneltilmiştir.” demek olduğunu söylemişlerdir (yani ahd içindir). Keşşaf sahibi ise şöyle der: “Doğru olan şudur: Bu kelimenin elif-lâmı, Hz. Meryem'e zina töhmetinde bulunanlara laneti ifade etmektedir. Bunun delili, elif-lâm'ın ‘istiğrak’ için de gelmesidir. Binaenaleyh o, (...السَّلَامُ عَلَيَّ...) deyince sanki ‘Bütün selamlar, bana ve bana tâbi olanlaradır.’ demek istemiştir. Dolayısıyla onun düşmanlarına sadece lanet kalmıştır. Bunun bir benzeri de ‘Selam, hidayete tâbi olanlaradır.’ (Ta-Ha Suresi, 47) ayetidir. Bu, ‘Azap ise hidayeti yalanlayan ve ondan yüz çevirenleredir.’ manasına gelir. Çünkü bu söz, cedelleşme esnasında söylenmiştir. Bu sebeple buraya da böylesi bir tariz uygun düşer.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hz. Yahya'ya verilen selamda olduğu gibi selamın nekre değil  السَّلَامُ  şeklinde marife olması cins içindir ve düşmanlarına laneti akla getirmektedir. Çünkü selam cinsi ona olunca zıddı da düşmanlarının üzerine olmuş olur. Mesela, [Hidayete tâbi olanlara selam olsun. (Ta-Ha Suresi, 47)] ayeti gibi. Çünkü bu da yalanlayan ve arka dönene azap olsun, demeyi telmih eder. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İnsanın en fazla emin olmaya ihtiyaç hissettiği yer ve durum üç haldir yani doğum, ölüm ve öldükten sonra dirilme günleridir. O halde insanın kendisinde selamete ve her türlü saadete ihtiyaç hissettiği hallerin tamamı Allah'tandır. Hz. İsa bunu bütün hallerinde afet ve korkulardan emin olmak için istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Meryem Sûresi 34. Ayet

ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ  ٣٤


Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte
2 عِيسَى Îsa
3 ابْنُ oğlu ب ن ي
4 مَرْيَمَ Meryem
5 قَوْلَ söz ق و ل
6 الْحَقِّ gerçek ح ق ق
7 الَّذِي
8 فِيهِ hakkında
9 يَمْتَرُونَ şüphe edip ayrılığa düştükleri م ر ي
Bu (34.) âyete şu mânalar verilmiştir: a) “İşte hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ ile ilgili olarak bu anlatılanlar doğrudur. Gerçek söz budur” (Râzî, XXI, 217). b) Hz. Îsâ hakkında yahudilerin “O, gayri meşrû ilişkiden dünyaya gelmiştir” şeklindeki sözleri doğru olmadığı gibi, Hıristiyanların “O, Allah’ın oğludur” şeklindeki iddiaları da doğru değildir. “Meryem oğlu Îsâ Mesîh Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur” (Nisâ 4/171). c) Gelecek olan Hz. Îsâ’nın, daha sabi iken bir mûcize eseri olarak dile gelip ilân ettiği gerçek sözdür. Allah’a –Îsâ olsun başka biri olsun– bir çocuk isnat etmek gerçek dışıdır, Allah’a iftiradır. Allah, Îsâ’nın da diğer bütün insanların da gerçek ve yegâne tanrısı olup yalnız O’na ibadet etmek gerekir. Oysa onlar bu gerçekleri, özellikle Hz Îsâ’nın Allah’ın oğlu değil, kulu ve elçisi olduğunu tartışmasız kabul edecekleri yerde aralarında ayrılığa düşmüşlerdir.
 
 Müfessirler, âyette Hz. Îsâ hakkında ayrılığa düştükleri belirtilen grupların, yahudilerle hıristiyanlar veya Hıristiyanlık’taki farklı mezhep mensupları olduğunu söylemişlerdir. Yahudiler onun peygamber olduğunu bütünüyle reddederken, hıristiyanların büyük çoğunluğu onu “Allah’ın oğlu” olarak kabul etmiş; az bir kısmı ise “Allah’ın kulu ve resulü” olduğuna inanmıştır (bu ihtilâflar sonunda ortaya çıkan mezhepler hakkında bilgi için bk. İbn Âşûr, XVI, 106; Mehmet Aydın “Hristiyanlık”, DİA, XVII, 340-358). 
 
 Meâlinde “ulaşıldığında” diye tercüme ettiğimiz meşhed kelimesi sözlükte “görmek veya şahitlik etmek” demektir. Yer veya zaman ismi olarak, “görülecek yer veya görülecek zaman; şahitlik edilecek yer veya şahitlik edilecek zaman” anlamına gelir. Buna göre âyete verilen meâlin dışında şu anlamlar da verilebilir: a) Büyük güne ulaşıldığı yerde vay o inkârcıların haline! b) Melekler, peygamberler, hatta kişinin kendi organları tarafından aleyhinde şahitlik edileceği büyük günden dolayı veya büyük günde şahitlik edileceği zaman yahut şahitlik edilecek yerde vay o inkârcıların haline!
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 598-599

ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. ع۪يسَى  haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. ابْنُ  kelimesi, ع۪يسَى ’nın sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  مَرْيَمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

Fiil cümlesidir. قَوْلَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أقول قول الحقّ ( Ben hak sözü söylerim)  şeklindedir. Cümleyi tekid eder. الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  قَوْلَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَمْتَرُونَ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

ف۪يهِ  car mecruru  يَمْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  يَمْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَمْتَرُونَ  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi  مري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife oluşu işaret edilene tazim ve teşrif kastı taşımaktadır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan  bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Hz. İsa’nın vasıflarına işaret edilmiştir. Onun kişiliği, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Müsnedin  ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ  şeklinde izafet formunda gelmesi, veciz ifade amacına matuftur.  

İsa’nın (a.s) Meryem oğlu şeklindeki tamlamayla ifade edilmesi Hristiyanların ona atfettikleri abes tanımlamayı tekzib etmek içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Ayetteki  ذٰلِكَ  kelimesi daha önce geçen, “Ben Allah'ın kuluyum. O, bana kitab verdi.” (Meryem Suresi, 30) ifadesine işarettir yani “İşte bu sıfatları taşıyan, Meryem oğlu İsa'dır.” demektir. Cenab-ı Hakk'ın, “O, Meryem oğlu İsa’dır.” demesi, Hz. İsa'nın Allah'ın değil, o kadının oğlu olduğuna bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  قَوْلَ  kelimesi, önceki cümlenin mazmununu tekid eden takdiri,  أقول  (Söylüyorum.) olan mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır.

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Muzâfun ileyh olan  الْحَقِّ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

قَوْلَ ’nin sıfatı konumunda gelen müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  ف۪يهِ يَمْتَرُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪يهِ  car-mecruru, ihtimam için amili olan  يَمْتَرُونَ ’ye takdim edilmiştir. 

الْحَقِّ , ism-i mef’ûl manasında mastardır, kendi fiilinden naib olarak mastardır (mef’ûlü mutlak)  أقُولُ قَوْلَ الحَقِّ   gibi veya Hz. İsa için sıfat olarak fail  قائِلُ الحَقِّ  gibi veya haldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ  [İşte Meryem oğlu İsa budur.] yani yukarıda niteliği geçen kimse Meryem oğlu İsa'dır; Hristiyanların nitelediği değil. Bu da onların nitelediğini daha beliğ bir şekilde ve burhan (delil) tarzında yalanlamaktadır. Öyle ki onu onların nitelediklerinin zıddı ile nitelemiş, sonra da hükmü ters çevirmiştir. ذٰلِكَ ’yi mübteda, ع۪يسَى 'yı haber yapmıştır.  قَوْلَ الْحَقِّ, mahzûf mübtedanın haberidir yani  هو قول الحق الذي لاريب فيه (içinde şüphe olmayan hak söz budur) demektir. İzafet beyan içindir, هو  zamirinde geçen söze yahut kıssanın tamamına racidir.  قَوْلَ الْحَقِّ, İsa'nın sıfatıdır yahut bedeldir veya ikinci haberdir. Mana da: İsa, Allah'ın kelimesidir demektir. Âsım, İbni Âmir ve Yakub nasb ile  قَوْلَ الْحَقِّ  şeklinde okumuşlardır ki bu durumda tekid eden masdar olur (manayı pekiştirir). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İsa’nın (a.s) bizzat kendisi Hakk'ın kavli (sözüdür). Çünkü “Hakk”, Allah'ın adıdır. Binaenaleyh “İsa, Allah'ın kelimesidir.” dememiz ile “İsa, Hakk'ın kavlidir.” dememiz arasında bir fark yoktur.

Bununla “Bu, Meryem oğlu İsa'dır, hak-kavl (söz)dür.” manası kastedilmişdir. Fakat ayette, mevsûf olan “kavl” sıfatına “hak” muzaf kılınmıştır. Bu tıpkı, “Hiç şüphesiz bu, hakku'l-yakindir.” (Hakka Suresi, 51) ayetinde olduğu gibidir. Bunu, “el-Kavlu'l-Hakku” şeklinde söylemenin faydası, daha evvel söylenen, Hz.İsa'nın Hz. Meryem'in oğlu oluşunu te'kid olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet, en beliğ şekilde ve delil göstermek suretiyle Hristiyanları iddialarında tekzip etmektedir. Zira Hz. İsa, burada, Hıristiyanların ona isnat ettikleri vasıfların zıddıyla vasıflandırılmaktadır.

“Hak söz olarak” ifadesi, “Şüphe yok ki ben, Allah'ın kuluyum…” kelamının tekidi mahiyetindedir.

“İşte hakkında şüphe ettikleri…” cümlesi, makablinin mefhumunu açıklamaktadır. Onların Hz. İsa hakkında şüphe etmeleri, kuşku duymaları yahut hakkında tartıştıkları, Yahudilerin “sihirbaz” ve Hristiyanların da “Allah'ın oğlu” demiş olmaları demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Meryem Sûresi 35. Ayet

مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ  ٣٥


Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe hükmettiği zaman ona sadece “ol!” der ve o da oluverir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 كَانَ yakışmaz ك و ن
3 لِلَّهِ Allah’a
4 أَنْ
5 يَتَّخِذَ edinmek ا خ ذ
6 مِنْ hiçbir
7 وَلَدٍ çocuk و ل د
8 سُبْحَانَهُ O’nun şanı yücedir س ب ح
9 إِذَا zaman
10 قَضَىٰ hükmettiği ق ض ي
11 أَمْرًا bir işi ا م ر
12 فَإِنَّمَا sadece
13 يَقُولُ der ق و ل
14 لَهُ ona
15 كُنْ ol! ك و ن
16 فَيَكُونُ (o da) olur ك و ن
Riyazus Salihin, 413 Nolu Hadis
Ubâde İbni’s-Sâmit radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim, Allah’dan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır, şeriki yoktur; Muhammed, Allah’ın kulu ve resûlüdür. İsâ da Allah’ın kulu ve elçisi, Meryem’e bıraktığı kelimesi ve Allah tarafından (hayat verilen) bir ruhtur. Cennet, haktır ve gerçektir, cehennem de haktır ve gerçektir” diye şehâdet ederse, Allah o kimseyi, ameli ne olursa olsun, cennete koyar”.
(Buhârî, Enbiyâ 47; Müslim, Îmân 46)
(Müslim’in bir başka rivâyetinde (Îmân 47);
“Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah’ın resûlüdür” diye şehâdet eden kimseye Allah cehennemi haram kılar” buyurulmaktadır.

مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

لِلّٰهِ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَتَّخِذَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. وَلَدٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Birinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, أن يتّخذ أحدا ولدا (Birini çocuk edinmesi) şeklindedir.

سُبْحَانَهُ  cümlesi itiraziyyedir.  سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  أسبّح (tesbih ederim) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ

 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضٰٓى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. قَضٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebnidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَمْرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli  كُنْ فَيَكُونُ ’dur.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. Ayette tam fiil olarak amel etmiştir.

كُنْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لَهُ  car mecruru  يَقُولُ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. İstînâfiyye olmasıda caizdir. يَكُونُ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. 

يَكُونُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https:// islamansiklopedisi.org)

مَا كَانَ لِلّٰهِ اَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍۙ سُبْحَانَهُۜ

 

Müstenefe olan ayetin ilk cümlesi menfi nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sübut ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لِلّٰهِ  car mecruru,  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine müteallıktır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ’nin muahhar ismidir. Masdar-ı müevvel cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتَّخِذَ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  مِنْ وَلَدٍۙ ’e dahil olan  مِنْ  zaiddir. Fiilin ilk mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cümlenin takdiri  أن يتّخذ أحدا ولدا  (Birini çocuk edinmesi) şeklindedir.  وَلَدٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İtiraziyye olarak fasılla gelen  سُبْحَانَهُ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ  ifadesi, takdiri   أسبّح (tesbih ederim)  olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Bu kelam, Hristiyanları tekziptir ve Allah'ı onların haksız hücumlarından uzak tutmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

 اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُۜ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart manası taşıyan zaman zarfı  اِذَا , cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  قَضٰٓى اَمْراً  cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

اَمْرًا ’ deki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ  kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  يَقُولُ , maksur/sıfat,  كُنْ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur.

Cevap cümlesinde  يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَيَكُونُ  cümlesine dahil olan  فَ  istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. يَكُونُ , takdiri هو (O) olan mahzuf mübtedanın haberidir. 

Haberin, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır.

Cümleye dahil olan  فَ ‘nin atıf harfi veya sebebiye olması caizdir.

Muzari fiil sıygasındaki  يَكُونُ  ve emir sıygasındaki  كُنْ  fiilleri, tam fiildir. 

كُنْ - يَكُونُ  - كَانَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde îcaz-ı kasır sanatı vardır. Bu; az sözle çok mana ifade etmek demektir. Yani, lafzen bir hazf olmamakla beraber kısa, tam bir cümleyle çok mana ifade etmek demektir.

Burada  قَضٰٓى  fiiliyle ‘irade etmek’ manası kastedilmiştir. Aksi halde mana doğru olmaz. Bir işi yapmak, iradeyi gerektirdiği için sebep yerine müsebbep zikredilmiştir. Atfın  فَ  harfiyle yapılması da bunun karinesidir. Sanki istenen fiil hemen yerine getiriliyor gibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)

Bazı âlimler, “Ayetteki ‘ol’ emri O'nun kudret ve meşietinin, mümkinata nüfûz etmesi demektir. Çünkü o mümkün varlıkların, O'nun kudret ve iradesi ile hiç karşı koyamadan meydana gelmeleri, efendisinin emirlerine tam boyun eğmiş, emrine âmâde, itaatkâr bir kölenin davranışı gibi olur. Böylece Allah Teâlâ bu manayı, istiare (mecaz) yolu ile ‘kün (ol)’ sözü ile ifade etmiştir.” demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

[Bir işe hükmedince ona sadece “Ol!” der; o da oluverir.] Yani bir çocuğu babasız yaratmak istediğinde hemen hiçbir tehir söz konusu olmaksızın onu yaratır.  فَيَكُونُ  ifadesi merfûdur. Başka bir îrabı yoktur. كُنْ  (ol) kelimesinin haberi değildir, nasb olması caiz olmaz. Bilakis  فَيَكُونُ  ifadesi  يَقُولُ (der) ifadesine atıftır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Al-i İmran Suresi, 47)

اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  [O, bir şeye hükmettiği zaman ona sadece ‘ol!’ der; o da hemen oluverir.] Bu kelam, Hristiyanları tamamen susturmak içindir. Zira bu kelam beyan ediyor ki Allah'ın yüce şanının gereği olarak O, herhangi bir şeye hükmettiği zaman ona iradesini iliştirir ve böylece o iş, hiç gecikmeksizin hemen oluverir. O halde şanı böyle olan bir zatın, çocuğunun olması nasıl vehmedilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk önce: O, münezzehtir buyurup peşi sıra da: [O, bir iş dileyince ona ol der, o da oluverir] buyurunca bu, Cenab-ı Hakk'ın çocuğu olmaktan münezzeh olduğuna bir delil (işaret) gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah kudretini; eşyaya tesir ve etkisinin süratini, hiç beklemeden ve diretmeden, kendisine itaat edilen kimsenin emrine benzetti. Zira O birşey istediğinde o şey, emri geciktirmeden hemen oluverir. Bu, latîf istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

كُنْ فَيَكُونُ [Sadece “Ol!” der; anında olmaya başlar] ifadesinde geçen  كان  tam fiil olup  اُحْدُثْ فَيَحْدُثُ [“Meydana gel!” der; o da anında meydana gelmeye başlar] anlamındadır. Ayetin bahsettiği bu konuşma, mecaz ve temsildir. Burada telaffuz edilip konuşulmuş herhangi bir söz yoktur.

Dolayısıyla ayetin manası ancak şöyle olur: Allah’ın takdir edip olmasını istediği işler, hiç imtinâ etmeksizin ve beklemeksizin hemen olmaya ve varlık kisvesine bürünmeye başlar. Tıpkı kendisine bir şey emredilen itaatkâr bir memurun hiç beklemeden, imtina etmeden ve isteksizlik göstermeden emredilen şeyi derhal yapmaya başlaması gibi. Allah Teâlâ, bu ayette bahsettiği “gökleri ve yeri eşsiz, ön örneksiz yaratması ve olmasını istediği şeyin hemen olması” gibi vasıflarıyla, kendisinin çocuk edinmekten son derece uzak olduğu gerçeğini iyice tekit etmektedir. Çünkü bu denli yüce bir kudrete sahip olan zatın durumu, birbirinden doğma/meydana gelme bakımından diğer cisimlerin hallerinden tamamen ayrı olacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru: 946)

اَمْرًا [Bir şeyi] kelimesi [işler] anlamına gelen أُمُور  kelimesinin tekilidir, emir anlamındaki اَلأَوَامِرُ  kelimesinin tekili değildir, çünkü bu anlamda emir Allah’ın sıfatıdır ve O’nun yaratması kapsamında değildir. Zira burada emr ile yaratılmış şey kastedilir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr

[Bir işe hükmedince ona sadece “Ol!” der; o da oluverir.] Yani bir çocuğu babasız yaratmak istediğinde hemen hiçbir tehir söz konusu olmaksızın onu yaratıverir. فَيَكُونُ  ifadesi merfûdur. Başka bir irabı yoktur. كُنْ (ol) kelimesinin haberi değildir, nasb olması caiz olmaz. Bilakis  فَيَكُونُ  ifadesi  يَقُولُ (der) ifadesine atıf harfidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Meryem Sûresi 36. Ayet

وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ  ٣٦


Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنَّ ve şüphesiz
2 اللَّهَ Allah
3 رَبِّي benim Rabbimdir ر ب ب
4 وَرَبُّكُمْ ve sizin Rabbinizdir ر ب ب
5 فَاعْبُدُوهُ O’na kulluk edin ع ب د
6 هَٰذَا işte budur
7 صِرَاطٌ yol ص ر ط
8 مُسْتَقِيمٌ dosdoğru ق و م

وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ 

 

Ayet, mukadder fiilin mekulü’l kavlidir. Takdiri, قل  şeklindedir.

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. رَبّ۪ي  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبُّكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  رَبّ۪ي ’ye matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن كنتم مقرّين بربوبيّته فاعبدوه (O’nun rububiyetini kabul ediyorsanız O’na ibadet edin.) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اعْبُدُو  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.    


هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. صِرَاطٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. مُسْتَق۪يمٌ  kelimesi  صِرَاطٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْتَق۪يمٌ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babından ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırma kastının yanında haberin önemini de vurgulamaktadır. 

Müsned, muzâfun ileyh olan zamirin aid olduğu Hz. İsa’nın şanı için izafetle gelmiştir. 

وَرَبُّكُمْ , müsned olan  رَبّ۪ي ’ ye matuftur.  رَبُّكُمْ  izafetinde de  كُمْ  zamirinin ait olduğu muhataplar şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafette Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. اللّٰهَ  ve  رَبّ۪  isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

رَبُّ  isminin tekrarı teşvik amacına matuftur. Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


فَاعْبُدُوهُۜ 

 

Fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاعْبُدُوهُۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, إن كنتم مقرّين بربوبيّته (O’nun rububiyetini kabul ediyorsanız …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Müfessirler, ayette mütekellimin Hz. Peygamber (s.a.v) veya Hz. İsa (a.s) olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Cenab-ı Hakk'ın bu beyanı aynı zamanda ilâhın tek olduğuna da delalet eder. Çünkü Allah lafzı, Hakk Subhanehu'nun ism-i alemidir (özel adıdır). Binaenaleyh Cenab-ı Hakk: Şüphesiz ki Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir buyurunca o, “Allah Teâlâ'nın dışında mahlukatın başka Rabbi yoktur!” demiş olur ki bu da tevhide delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَا  ile Allah’tan sakınmaya ve itaate işaret edilmiştir. هٰذَا  ile emir ve nehiyler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

صِرَاطٌ  ‘un sıfatı olan  مُسْتَق۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri kendi ism-i failleridir. Sıfat mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  صِرَاطٌ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. Müşebbehün bih yani müsteârun minh zikredildiği için istiare-i tasrîhîyyedir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ  ifadesi farklı bir değerlendirmeyle gerçek itikat anlamında teşbihi beliğdir.

صِرَاطٌ -  مُسْتَق۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص  harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر  ve  ط  harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında  طريق  kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر  ve ق  harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder. 

صراط  kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).

Ayetteki “İşte biricik doğru yol budur.” cümlesi “Cenab-ı Hakk'ın bir olduğunu, O'nun eşinin ve çocuğunun bulunmadığını söylemek dosdoğru yoldur.” demektir. Bu söz, yola benzetilerek “sırat-ı müstakim” adını almıştır. Çünkü böyle söylemek kişiyi cennete götürür. İsa’nın (a.s) dilinden kavmine söylenen sözler, bu ayetle son bulmuştur.

Ayetin metnindeki اِنَّ  kelimesi, bir kıraata göre  أَنَّ  olarak okunmuştur. Buna göre bu cümle, illet (sebep) cümlesidir. Yani Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olduğu için O'na kulluk edin. Nitekim “Bütün mescitler Allah'a ait olduğu için artık siz de Allah ile beraber hiç kimseye yalvarmayınız.” (Cin Suresi, 18) ayeti de bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Meryem Sûresi 37. Ayet

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  ٣٧


(Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler. Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kâfirlerin hâline!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَاخْتَلَفَ ayrılığa düştüler خ ل ف
2 الْأَحْزَابُ hizipler ح ز ب
3 مِنْ
4 بَيْنِهِمْ kendi aralarından ب ي ن
5 فَوَيْلٌ artık vay haline و ى ل
6 لِلَّذِينَ kimselerin
7 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
8 مِنْ ötürü
9 مَشْهَدِ görmekten ش ه د
10 يَوْمٍ bir günü ي و م
11 عَظِيمٍ büyük ع ظ م
Riyazus Salihin, 209 Nolu Hadis
Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Hiç şüphesiz Allah zâlime mühlet verir. Onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.” Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“Rabbin, zâlim bir kasaba halkını yakalarken işte böyle yakalar. O’nun yakalaması gerçekten çok acı ve çetindir.” [Hûd sûresi (11), 102].
(Buhârî, Tefsîru sûre (11); Müslim, Birr 61. Ayrıca bk. Tirmizî Tefsîru sûre (11); İbni Mâce, Fiten 22)

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  اخْتَلَفَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الْاَحْزَابُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ بَيْنِهِمْ  mekân zaman zarfı  الْاَحْزَابُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اخْتَلَفَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

 فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيْلٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harfi ceriyle mahzuf habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ مَشْهَدِ car mecruru  وَيْلٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَظ۪يمٍ  kelimesi  يَوْمٍ ’in sıfat olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَظ۪يمٍ ; sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْۚ 

 

فَ  istînâfiyyedir. 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

 مِنْ بَيْنِهِمْۚ  car mecruru, fail olan  الْاَحْزَابُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu sonucun, makabline terettüp ettirilmesi, onların yaptıklarının ne kadar kötü olduğuna dikkat çekmektedir. Zira onlar, ittifakı gerektiren şeyi, ihtilaf kaynağı yapmışlardır. Çünkü Hz. İsa'nın anlatılan bu sözleri, onun, Allah'ın kulu ve elçisi olduğu noktasında açık delil olduğu halde Yahudiler ve Hristiyanlar, meselenin çözümünde ifrat ve tefrite giderek anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Yahut Hristiyan fırkalar Hz. İsa hakkında anlaşmazlığa düştüler: Nasturiler, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu söylediler. Yakubiler, onun Allah'ın kendisi olduğunu, yere indiğini, sonra yine göklere yükseldiğini söylediler. Melenkâniler ise Hz. İsa'nın, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu söylediler.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâfa atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَيْلٌ  mübteda, لِلَّذ۪ينَ  ve  مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ  car-mecrurları mahzuf habere mütealliktir. Haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Zem manasındaki mübtedanın tenkiri de caizdir.

Müsnedün ileyh olan  وَيْلٌ ‘ün nekre gelmesi tahkir ifade etmiştir.

Cümle haber formunda gelmiş olmasına rağmen beddua manasındadır. Muktezâ-i zâhirin hilafına terkip olarak lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Mahzuf habere müteallik cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذِينَ ‘nin sıla cümlesi  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

مَشْهَدِ, kelimesi  شَهَدَ  fiilinin ism-i zaman, ism-i mekân veya masdarı olabilir.

عَظ۪يمٍ , muzâfun ileyh olan  يَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

يَوْمٍ  ‘deki nekrelik tazim içindir.

لِيَوْمٍ عَظ۪يمٍۙ  terkibinde,  عَظ۪يمٍ  güne isnad edilmiştir. Aslında azim olan gün değil, o günde kafirlerin müşahede ettikleridir. Zorluk ve azapla, azim olmak arasında sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü azap, azametin sebebidir. Mübalağa ve tecessüm ifade eden bu üslup, o gündeki azabın ne kadar yoğun olduğuna ve şiddetine delalet eder.

وَيْلٌ  cehennemde bir vadi olarak bilinen yerdir. Azap manasında beddua olarak kullanılır. Beddua manasında olduğunda mübtedanın nekre gelmesi caizdir.  وَيْلٌ,  kafirlere aittir. Çünkü şiddet ifade eden bir kelimedir. Zira  و - يْ - لٌ  harflerinin meydana getirdiği terkip, hemen hemen daima şiddet manasını ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Bakara Suresi 79) Şahitliğin güne izafesi mecazî isnaddır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 168)

Kâfirlere büyük günde hazır olacakları için yazıklar olsun; büyük güne, korkusuna, hesabına ve cezasına şahit olacakları için ki o da kıyamet günüdür ya da şahit olmak vaktinden veya mekânından ya da o günün onlara şahitlik etmesinden ki onlara melekler, peygamberler, dilleri, organları ve ayakları inkâr ve fasıklıkla şahitlik edecektir. Ya da şahitlik vaktinden veya mekânından dolayı demektir. İsa ve annesi hakkında ettikleri şahitlikten de denilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Meryem Sûresi 38. Ayet

اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ  ٣٨


Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَسْمِعْ ne güzel işitirler س م ع
2 بِهِمْ onlar
3 وَأَبْصِرْ ne güzel görürler ب ص ر
4 يَوْمَ gün ي و م
5 يَأْتُونَنَا bize geldikleri ا ت ي
6 لَٰكِنِ ama
7 الظَّالِمُونَ zalimler ظ ل م
8 الْيَوْمَ bugün ي و م
9 فِي içindedirler
10 ضَلَالٍ sapıklık ض ل ل
11 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

Bugün yani dünya hayatında tevhidi kabullenmeyip sapkınlığa dalmış oldukları için gerçeği görmeyen zalimler Allah’ın huzuruna çıkacakları gün onu bütün açıklığı ile işitecek ve göreceklerdir. 39. âyetteki “pişmanlık günü” iki türlü yorumlanmıştır: a) Maksat kıyamet günüdür. İnsanlar gaflet içinde, Allah’ın dinine inanmaz ve dünya tutkusuyla âhireti düşünmezlerken birden bire kıyamet kopar, dünya yok olur, yükümlülük kalkar ve iş bitirilmiş olur. İşte yüce Allah insanların yaptıkları kötülüklerden veya yapmadıkları iyiliklerden dolayı pişmanlık duyacakları o gün gelmeden önce, onları uyarmasını Hz. Peygamber’e emretmektedir. b) Pişmanlık gününden maksat hesap günüdür. O gün herkesin hesabı görülmüş, sevap ve cezaları açıklanmak suretiyle iş bitirilmiş olacaktır; bu hesap sonunda cennete gideceklerle cehenneme gidecek olanlar birbirinden ayrılacaklardır. Bu dünyada gaflet içerisinde yaşayıp iman etmeyenler, ebedî hayatlarını yitirmiş olacakları için o anda hasret ve pişmanlık duyacaklardır. Kıyametin gerçekleşmesiyle yeryüzünün ve onun üzerindekilerin yalnız Allah’a kalacağını bildiren 40. âyeti de iki şekilde yorumlamak mümkündür: a) Dünya ve üzerinde bulunan her şey geçicidir, hiçbir gücün desteğine muhtaç olmaksızın kalıcı olan yalnız Allah’tır. b) Sûra üflendiğinde bütün canlılar ölecek hem mülkiyet ilişkisi hem de mâliklik son bulacak her şey asıl sahibine dönecektir. 

Kuran Yolu Tefsiri

اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ 

 

Fiil cümlesidir.  اَسْمِعْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.  بِهِمْ  car mecruru  اَسْمِعْ  fiiline mütealliktir. اَبْصِرْ  fiili atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

اَبْصِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. يَوْمَ  zaman zarfı,  اَسْمِعْ  ve اَبْصِرْۙ  fiillerine mütealliktir. يَأْتُونَنَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَأْتُونَنَا  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَبْصِرْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi بصر ’dir.

اَسْمِـعْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  سمع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de  fiilin mücerret manasını ifade eder.

لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

İsim cümlesidir. لٰكِنِ  istidrak harfidir. الظَّالِمُونَ  mübteda olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  الْيَوْمَ  zaman zarfı  ضَلَالٍ ’e mütealliktir. ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. مُب۪ينٍ  kelimesi  ضَلَالٍ ’in sıfat olup kesra ile mecrurdur.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

أفعل بهم  kalıbı taaccüp sıygasıdır. اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْ  Bu ifadeler, emir sıygasında getirilmiştir, ama manaları haberîdir (inşaî değildir, dilek istek ifade etmez).

الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

مُب۪ينٍ  ;sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْۙ يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin faili konumundaki  هِمْ  zamirine dahil olan  بِ  harfi tekit için gelmiş zaid harftir.

Aynı üslupta gelen وَاَبْصِرْ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır.

أفعل بهم  kalıbı taaccüp sıygasıdır. اَسْمِعْ بِهِمْ وَاَبْصِرْ  Bu ifadeler, emir sıygasında getirilmiştir, ama manaları haberîdir (inşaî değildir, dilek istek ifade etmez).

اَبْصِرْ  ve  اَسْمِـعْ  emir sıygası üzere gelmiş mazi fiillerdir. Bu; haber manasında taaccüp sıygasıdır.  بِ  harfi zaiddir, faille beraberliği ifade eder.

Birbirine matuf iki cümle, emir üslubunda geldiği halde, taaccüp ve mübalağa kastı taşıdığı ve haber manalı olduğu için vaz edildiği anlamdan ayrılmıştır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

يَأْتُونَنَا  cümlesi  اَسْمِعْ  ve اَبْصِرْۙ  fiillerine müteallik zaman zarfı  يَوْمَ  ‘nin muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَبْصِرْ - اَسْمِـعْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

يَأْتُونَنَاۚ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

يَوْمَ يَأْتُونَنَاۚ  izafeti, kıyamet gününden kinayedir. 

[Onlar bize gelecekleri gün neler işitecekler, neler görecekler!] Bazı müfessirlere göre bunun manası, onlar ne acayip şeyler duyacaklar, ne acayip şeyler görecekler! şeklindedir. Allah'ın taaccüp etmesi imkânsızdır. O halde bununla kastedilen şudur: “Onlar dünyada kör ve sağır iken, o gündeki görüp duymalarına şaşılsa yeridir!” Bunun manasının, kendilerini üzecek ve kalplerini çatlatacak olan şeyleri dinleyip görmelerinden dolayı bir tehdit olduğu da ileri sürülmüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu, o gün onların kulaklarının ve gözlerinin ne kadar keskin olacağına taaccüp anlamını ifade etmektedir. Yani onlar dünyada sağır ve kör iken hesap ve ceza için bize gelecekleri kıyamet gününde kulaklarının ve gözlerinin keskinliği taaccübe şayandır. Yahut bu ifade, onların, o gün duyacakları ve görecekleri ile kendilerini tehdit etmek anlamındadır. Diğer bir görüşe göre ise bu ayetteki (tam kelime manası olarak) “onlara duyur ve göster” emirleri, o gün için vaat edilenleri ve başlarına gelecek olanları kendilerine duyur ve göster, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 لٰكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

 

Ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İstidrak harfi  لٰكِنِ  burada amel etmemiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الظَّالِمُونَ  mübteda,  ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

ضَلَالٍ ’deki tenvin kesret, nev ve tahkir ifade eder.

ضَلَالٍ  için sıfat olan  مُب۪ينٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Dalaletin  مُب۪ينٍ ‘le sıfatlanması, onların sapkınlığının gözle görülür bir hal aldığını ifade eder.

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

الظَّالِمُونَ - ضَلَالٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  يَوْمَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ancak zalimler bugün apaçık bir sapıklıktalar. Zamir yerine zahir olarak  الظَّالِمُونَ  demesi, onların, nefislerine zulmettiklerini hissettirmek içindir. Çünkü kendilerine fayda sağlayacak zamanda duymaktan ve görmekten gafil kaldılar. Allah Teâlâ, gafilliklerini de açık bir sapkınlık olmakla tescil etmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl ; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki 34. ayete kadar olan ayetler, elif fasılalı kelimelerle, diğerleri ise  ي - نَ  ve  ي - مَ  harfleriyle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.

Günün Mesajı
İslâm'ın “Şahadet ederim ki başka ilâh yok, sadece Allah vardır ve yine şahadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasülü'dür.” şeklindeki ana umdesinde, Hz. Muhammed sav'in önce kul, sonra rasûl olduğu vurgulanıyorsa, aynı şekilde, Hz. İsa da önce kul, sonra Kitap sahibi bir rasül olduğunu vurgulamaktadır. Beşikteki çocuğun henüz Kitap almadığı ve rasül de olmadığı açıktır; fakat O, hakkındaki gerçeği açıklamakta, böyle olacağını bildirmektedir. Bütün peygamberler aynı inanç, ibadet, yaşayış ve ahlâk esaslarıyla gelmiş ve gelişen zamanla birlikte değişen şartların getirdiği yeni hükümler, hep bu esaslar üzerine bina edilmiştir. Peygamberlerin mesajları arasındaki farklılıklar da, işte sadece bu değişen hükümlerdedir! Hz. İsa da (a.s.), önce Allah'ın varlık ve birliğini, sonra kendisinin O'nun kulu ve rasülü olduğunu tebliğ etmiş, ibadet adına da iki ana temel olarak namaz ve zekâtı öne çıkarmıştır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ey hz. İsa’nın, annesi hz. Meryem’in ve bizim de Rabbimiz olan Allahım! Ey onları da, bizi de yediren ve içiren Allahım! 

Verdiğin her nimet için hamd olsun. Bizi; elindekileri paylaşmasını bilenlerden, cömertliği sevenlerden ve israfın her türlüsünden kaçınanlardan eyle. Verdiğin hayat ve muhabbet için hamd olsun. Bizi; tövbe ile geçmişinden, tevekkül ile geleceğinden özgürleşerek yaşadığı anın kıymetini bilenlerden ve her anında Seni ananlardan eyle. Gönüllerimizi; Seninle ve Senin sevdiklerin ile Seni sevenlerin muhabbetleriyle doldur. Kalplerimizi ve bedenlerimizi; bizi Senin muhabbetine ve rızana ulaştıracak amellerle meşgul et.

Yeryüzünde insanlar arasında; haksızlığa ve iftiraya uğramaktan; yanlış anlaşılmaktan; bilerek veya bilmeyerek bir başkasının hakkına girmekten Sana sığınırız. Şüphesiz mazlumun halini bilen ve duasını işitensin. Her mazlumun hakkını verecek olansın. Haksızlığa ve iftiraya uğrayan kullarını, dünya üzerinde de temize çıkar. Dünyalık adaletsizliklerden ve o adaletsizliklere ortak olma ihtimalinden Senin adaletine sığınırız. 

Dili keşkelerle meşgul olanların haline düşmekten Sana sığınırız. Yapmamız gereken doğruları, yapmamız gereken zaman ve mekanlarda yapmamızı nasip et. Yanlış insanlarla dostluk kurmaktan, yanlış işlerle uğraşmaktan ve yanlış zamanda yanlış yerde olmaktan Sana sığınırız. Ömrümüzü bereketli kıl. Namazımızı ve zekatımızı daim kıl. Onları razı olduğun şekilde eda etmemizi nasip et. Anne babamıza olan saygımızı arttır ve bizi saygısız hallere bürünmekten koru. Doğru yol üzerinde yaşayıp, doğru yol üzerindeyken ölenlerden olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji