بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٣٩
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْذِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يَوْمَ ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzufdur. Takdiri, أنذرهم عذاب يوم الحسرة (Hasret günü azabıyla onları uyar) şeklindedir. الْحَسْرَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِذْ zaman zarfı, الْحَسْرَةِ ’ye mütealliktir. قُضِيَ الْاَمْرُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُضِيَ fetha üzere mebni, meçhul mazi fiildir. الْاَمْرُ naib-i faili olup damme ile merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْذِرْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Cümle, اَنْذِرْهُمْ ’deki mef’ûl olan zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي غَفْلَةٍ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Munfasıl zamir هُمْ atıf harfi و ’la makabline matuftur. هُمْ لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, اَنْذِرْهُمْ ’deki mef’ûl olan zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi آمن ’dir.
وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ اِذْ قُضِيَ الْاَمْرُۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
يَوْمَ ’nin, takdiri عذاب (azap) olan muzâfı mahzuftur.
يَوْمَ الْحَسْرَةِ ifadesi, kıyamet gününden kinayedir.
اِذْ zaman zarfı, الْحَسْرَةِ ’ye mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قُضِيَ الْاَمْرُ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
الْحَسْرَةِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
قُضِيَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
يَوْمَ الْحَسْرَةِ ifadesinden maksat hesap günüdür. Mücrimler o gün kaçırdıkları kurtuluş fırsatları için çok pişmanlık duyacakları için böyle isimlendirilmiştir. الْحَسْرَةِ ’daki الْ bu yönüyle ahdi zihni içindir. Bunun muzâfun ileyh yerine avz olarak gelmiş olması yani يَوْمَ حَسْرَةِ الظّالِمِينَ (zulmedenlerin pişmanlık günü) manasında olması da caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hakk'ın, وَاَنْذِرْهُمْ [Sen onları uyar.] buyruğuna gelince bunun Hz.Muhammed’e (s.a.v), kendi zamanında yaşayan kimseleri inzâr etmekle alakalı bir emir olduğu hususunda bir şüphe yoktur. “İnzâr, Allaha ibadeti bırakmaktan sakınmaları için ilâhi azaptan sakındırmak demektir. Hasret günü tabirine gelince bunun kıyamet günü olduğunda şüphe yoktur. Çünkü o günde cehennemliklerden çokça tehassür, nedamet ve hasret südur edecektir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِذْ zarfı يَوْمَ ’den bedeldir. Yahut حَسْرَةِ ’in zarfıdır. [Halbuki onlar gafletteler ve onlar iman etmezler]. Bu da فيِ ضلالٍ مُبينَ ’e bağlı haldir, aralarındaki de itiraz cümlesidir ya da اَنْذِرْهُمْ ’e bağlı haldir yani ; غاَفِلِينَ غَيْرَ مُئومِنِينَ demektir. O zaman illet manası içeren bir hal olur. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
وَ haliyyedir. Mübteda ve haberden oluşan, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي غَفْلَةٍ car mecruru mahzuf bir habere mütealliktir.
ف۪ي غَفْلَةٍ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla غَفْلَةٍ , içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gaflet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gafletteki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
غَفْلَةٍ ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
ف۪ي غَفْلَةٍ [Gaflet içinde] ifadesi de ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ [apaçık bir sapma] ifadesi ile ilişkilidir. Bu görüş Hasan-ı Basrî’den nakledilmiştir. [Onları uyar] ifadesi ara cümledir. Ya da ‘gaflet içinde’ ifadesi ‘onları uyar’ ifadesi ile ilişkilidir ve anlam, “Onları bu hal üzere iken, gaflet içinde iman etmezlerken uyar.” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin son cümlesi olan وَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ , atıf harfi وَ ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında manen ve lafzen ittifak vardır.
Mübteda ve haberden oluşan, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يُؤْمِنُونَ cümlesi haberdir.
هُمْ zamirinin tekrarında itnab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin, menfi muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.
Ayetteki لَا يُؤْمِنُونَ ifadesinin ism-i fail kalıbıyla değil de muzari siygasıyla gelmiş olması; söz konusu fiilin sürekliliğine ve zaman zaman tekrarlandığına delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟ ٤٠
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نَحْنُ نَرِثُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. Aynı zamanda mütekellim zamiri نَا ‘yı te’kid eder. نَرِثُ الْاَرْضَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
نَرِثُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl atıf harfi وَ ’la الْاَرْضَ ’ya matuf olup, mahallen mansubdur. عَلَيْهَا car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. اِلَيْنَا car mecruru يُرْجَعُونَ ’ye mütealliktir. يُرْجَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الْاَرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
نَحْنُ , fasıl zamiridir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan نَرِثُ الْاَرْضَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Müsnedin, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرِثُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Haberin اِنَّ ile tekidi, habere ihtimam içindir. Fasıl zamiri نَحْنُ , lafzî tekid olarak haberdeki ihtimamı artırmıştır. Kasır ifade etmemiştir. Kur’ânda birçok yerde bu kullanım vardır ve kasır ifade etmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, İnsan/23)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle birden çok tekid içeren cümleler çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hakikatte الإرْثِ ; ölen kişinin malının ondan sonraki mirasçılarına kalmasıdır. Burada ise, kişinin ortağı olmaksızın bir şey üzerindeki tasarruf hakkını (mutlak anlamda) elinde bulundurması anlamında mecaz olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْاَرْضَ ‘ya tezâyüf nedeniyle atfedilen müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. عَلَيْهَا, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur اِلَيْنَا , ihtisas için, amili olan يُرْجَعُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Bu takdim kasr ifade etmiştir. Yani, bizden başkasına dönecek değilsiniz demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr fiille car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. اِلَيْنَا maksûrun aleyh/mevsuf, يُرْجَعُونَ۟ maksûr/sıfat olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur.
Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.
يُرْجَعُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayetin bu cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek’ şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. يُرْجَعُونَ fiili, bize döndürmekle kalmaz, gereken cezayı veririz manası da taşımaktadır. Lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ [O’na döndürüleceksiniz] sözü, lafzen sarih olarak Allah’a dönüşe delalet eder, bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâmîm sûreleri Belaği tefsiri, Zuhruf/85, c. 4, S. 370)
Cenab-ı Hak, [Şüphe yok ki arza ve onun üzerinde bulunan kimselere biz varis olacağız buyurmuştur.] Yani “Bütün bu işler, zararın ve faydanın ancak Allah'a ait olduğu hakikatine varıp dayanır.” demektir. Onlar ancak bize döndürüleceklerdir. Yani “bizim hükmümüzün ve yargılamamızın ifa edildiği yere” demektir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşılacak olan bir mekândan münezzehtir. Bu, asiler için büyük bir korkutma ve etkili bir caydırmadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Surenin başından beri ve buradan da sonuna kadar ayetler, hep elif fasılasıyla biterken, surenin bu bölümünde yalnız yedi ayet “Nûn ve Mim” fasılasıyla işlenmiş bir çerçeve içine alınmıştır. Bu da gösterir ki bu ayetler, bu surenin asıl maksadını anlatan karar mahiyetindeki ayetlerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ ٤١
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اذْكُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. فِي الْكِتَابِ car mecruru اِبْرٰه۪يمَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. اِبْرٰه۪يمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ
Cümle اِبْرٰه۪يمَ ‘in hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو’dir. صِدّ۪يقاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. نَبِياًّ kelimesi كَانَ ’nin ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَبِياًّ - صِدّ۪يقاً kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayette muhatab Peygamber Efendimizdir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اذْكُرْ fiiline müteallik فِي الْكِتَابِ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan اِبْرٰه۪يمَۜ ‘ye takdim edilmiştir.
الْكِتَابِ ’den maksat Kur’an’dır.
فِي الْكِتَابِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kitap hakiki manada içine birşey konulmaya müsait değildir. Kitap burada zarf yerine konularak, bilgi ile arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الْكِتَابِ ’den kasıt Kur’an-ı Kerim’dir.
İbrahim (a.s)’dan hal olan اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan صِدّ۪يقاً sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
نَبِياًّ , nakıs fiil كَانَ ‘nin ikinci haberidir.
Hz. İbrahim’in nebi ve sıddık özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat-ı müşebbehe, “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiillerin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55-90 Arapçada İsm-i Fâil ve İşlevleri)
Hz. İbrahim (a.s), Arapların atasıdır. Onlar, onun şanının yüceliğini, dininin paklığını kabul ediyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak, [... babanız İbrahim’in dininde olduğu gibi.] (Hac Suresi, 78) ve [Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir?] (Bakara Suresi, 130) buyurmuştur. Buna göre Cenab-ı Hak Araplara sanki şöyle demek istemiştir: “Eğer sizler atalarınızı taklit ediyor iseniz ki bu sizin, [‘‘Muhakkak ki biz atalarımızı bir ümmet üzere bulduk. Biz de hakikaten onların izlerine uymuşlarız.’’] (Zuhruf Suresi, 23) şeklindeki sözünüzden anlaşılmaktadır, sizin atalarınızın şereflisi ve en kıymetlisinin, Hz. İbrahim (a.s) olduğu da malumdur. O halde, putlara ibadeti terketme hususunda İbrahim’i (a.s) taklit ediniz.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقاً نَبِياًّ cümlesi, tilavet esnasındaki zikrinin öneminden dolayı ta’lil konumunda bir cümledir. Bu cümle bedel ve mübeddel minhu arasında mu’teriza cümlesidir. Çünkü arkadan gelen ayetteki zaman ismi, İbrahim’den bedel olarak gelmiştir. Yani İbrahim’in hallerinden özel olarak bunu zikret, çünkü onun en önemli hali inkarcı olan babasına verdiği sözdeki sıddıkiyetidir demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hakk'ın, buyruğundaki كَانَ kelimesine, صار (oldu, haline geldi) manası verildiği gibi وُجِدَ (... sıddîk ve nebi olarak bulundu) manası da verilmiştir. Yani “O, varoluşunun başlangıcından, son anına kadar sıddık ve masum olmakla vasf edilmistir, muttasıftır.” demektir.
Hz. İbrahim’in hem sıddık hem de peygamber olduğunun zikredilmesi, herhalde sıddıklık vasfının peygamberlik vasfına tahsis edildiği vehminden şiddetle sakınmak için olmalıdır. Zira her peygamber, mutlaka sıddıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
صِدّ۪يق : Bu tabir Hz. İbrahim’in (a.s) son derece sadık ve doğru olduğunu ifade eder. Bu, âdeti doğruluk olan kimseler hakkında kullanılır. Çünkü bu kalıp, bu manayı ifade eder. Nitekim bazı fiilleri adet edinip onlara gönül vermiş kimseler için رَجُلٌ خِمِّرٌ, Çok içki içen kimseye رَجُلٌ سِكِّر çok sarhoş denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
صِدّ۪يقاً نَبِياًّ [Çok doğru] ifadesinde mübalağa sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِذْ | hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | لِأَبِيهِ | babasına |
|
| 4 | يَا أَبَتِ | babacığım |
|
| 5 | لِمَ | niçin? |
|
| 6 | تَعْبُدُ | tapıyorsun |
|
| 7 | مَا | şeylere |
|
| 8 | لَا |
|
|
| 9 | يَسْمَعُ | işitmeyen |
|
| 10 | وَلَا | ve |
|
| 11 | يُبْصِرُ | görmeyen |
|
| 12 | وَلَا | ve |
|
| 13 | يُغْنِي | yararı olmayan |
|
| 14 | عَنْكَ | sana |
|
| 15 | شَيْئًا | hiçbir |
|
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً
اِذْ zaman zarfı olup صِدّ۪يقاً نَبِياًّ ‘e mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِاَب۪يهِ car mecruru قَالَ fiiline müteallık olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak cer alameti ي ’dir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَا nida harfidir. Münada olan اَبَتِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı لِمَ تَعْبُدُ ’dur.
لِ harf-i cer, مَ istifham ismi olup harf-i cerden dolayı elif mahzuftur. Car mecruru تَعْبُدُ fiiline mütealliktir.
تَعْبُدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَسْمَعُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْمَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَا يُبْصِرُ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. لَا يُغْن۪ي cümlesi, atıf harfi ile يَسْمَعُ fiiline matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُغْن۪ي damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَنْكَ car mecruru يُغْن۪ي fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِمَ kelimesinin aslı لِمَا şeklindedir. Soru ifade eden مَا harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece مَا harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan مَا ‘ dan ayrılır. İsmi mevsûl olan مَا bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz.
يُبْصِرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بصر ‘dır.
يُغْن۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً
Ayete dahil olan zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki صِدّ۪يقاً نَبِياًّ ’ye mütealliktir. Ya da önceki ayetteki İbrahim'den bedeldir. Yani: اذكر خبر إبراهيم إذ قال (...dediği zaman İbrahim’in haberini hatırla) demektir.
Âşûr da İbrahim’den bedeli iştimal olduğu görüşündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَبَتِ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Münadadaki mütekellim zamirinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
Nidanın cevabı olan لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp ikaz ve inkâr anlamına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Çünkü İbrahim’in (a.s) amacı babasından bir cevap istemek değildir.
لِمَ , harf-i cer olan لِ ve istifham harfi مَا ’dan oluşmuştur. Harf-i cer dahil olduğu için مَا ’daki elif hazf olmuştur.
تَعْبُدُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sıla cümlesi olan لَا يَسْمَعُ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَلَا يُبْصِرُ ve وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـٔاً cümleleri atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يُغْن۪ي fiiline müteallik عَنْكَ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kıllet ve herhangi bir anlamında nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre selbin umum ve şumulüne işarettir.
يُبْصِرُ ve يُغْن۪ي fiilleri, اِفعال babındadır. Cümlelerdeki nefy harfi, olumsuzluğu tekid için tekrarlanmıştır.
Hz. İbrahim'in, babasının tabi olduğu şeylerin özelliklerini sıralaması, taksim sanatı üslubudur.
يَسْمَعُ - يُبْصِرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اَبَتِ - اَب۪يهِ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, لَا ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki birinci مَا istifham harfi, ikinci مَا ism-i mevsûldür. Aralarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَبَتِ kelimesindeki تِ , izafet ي 'sinden ivazdır, çünkü bedel ile kendisinden bedel yapılan kelime bir arada bulunamayacağı için يَٓا أبتي denilmez; bazen elif, يَٓا ’dan bedel yapılarak يا أبتا denilir. Bu ifade yalnız yalvarmak için kullanılır, bunun içindir ki onu tekrar etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayettteki ifadeler kavminin yıldızlara tapma konusundaki cehaletini ifade eden bir tarîzdir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ ٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَبَتِ | babacığım |
|
| 2 | إِنِّي | bana |
|
| 3 | قَدْ | elbette |
|
| 4 | جَاءَنِي | bana geldi |
|
| 5 | مِنَ |
|
|
| 6 | الْعِلْمِ | bir bilgi |
|
| 7 | مَا |
|
|
| 8 | لَمْ |
|
|
| 9 | يَأْتِكَ | sana gelmeyen |
|
| 10 | فَاتَّبِعْنِي | bana uy |
|
| 11 | أَهْدِكَ | seni ileteyim |
|
| 12 | صِرَاطًا | bir yola |
|
| 13 | سَوِيًّا | düzgün |
|
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ
يَا nida harfidir. Münada olan اَبَتِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي ’dir. İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır.
Mütekellim zamir ي mukaddem mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنَ teb’ıziyyedir. مِنَ الْعِلْمِ car mecruru جَٓاءَن۪ي fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَأْتِكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَأْتِكَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن شئت الهداية فاتبعني (Hidayete ermek istiyorsan bana tabi ol.) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. اتَّبِعْن۪ٓي sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Mütekellim zamir ي mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karinesi olmadan gelen اَهْدِكَ cümlesi, mukadder şartın cevabıdır.
اَهْدِكَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. صِرَاطاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سَوِياًّ kelimesi صِرَاطاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاتَّبِعْن۪ٓي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Münada olan اَبَتِ ’de muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri mahzuftur. Bu mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ cümlesi اِنَّ ve قَدْ ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve قَدْ olmak üzere birden çok tekid unsuru taşıması sebebiyle bu ve benzeri cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Hz. İbrahim’in inkârî kelam üslubuyla söylediği bu sözler, babasının inkârının derecesini ve babasını ikna etmeyi çok istediğini gösterir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَٓاءَن۪ي fiiline müteallik مِنَ الْعِلْمِ car mecruru, ihtimam için fail olan mevsûle takdim edilmiştir.
مِنَ الْعِلْمِ ‘deki مِنَ badiyet içindir.
جَٓاءَن۪ي fiilinin faili konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nin sıla cümlesi لَمْ يَأْتِكَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
جَٓاءَن۪ي - لَمْ يَأْتِكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, جَٓاءَن۪ي - يَأْتِكَ arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَبَتِ kelimesindeki تِ , izafet ي 'sinden ivazdır, çünkü bedel ile kendisinden bedel yapılan kelime birarada bulunamayacağı için يَٓا أبتي denilmez; bazen elif, يَٓا ’dan bedel yapılarak يا أبتا denilir. Bu ifade yalnız yalvarmak için kullanılır, bunun içindir ki onu tekrar etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ [Bana, sana gelmeyen bir bilgi gelmiştir.] ifadesinde, İbrahim’in (a.s) ilminin yenilendiği anlamı bulunmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayetler, dinleyicinin şefkat duygularını harekete geçirmektedir. İbrahim (a.s), babasına nasihat etmek ve onu içinde bulunduğu yanlıştan kurtarmak istediği için kibar, yumuşak ve edepli davranmakla birlikte sözlerini de çok güzel bir şekilde tertip etmiştir. Sevgi ve saygı içeren ‘’Babacığım!’’ ifadelerinin tekrarlandığı bu ayetlerde de istidrâc vardır. (İbnu’l Esîr)
فَاتَّبِعْن۪ٓي
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن أردت الهداية (hidayete ermek istersen) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَاتَّبِعْن۪ٓي , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
فَ karinesi olmadan gelen اَهْدِكَ صِرَاطاً سَوِياًّ cümlesi, mukadder şartın cevabı, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mukadder şart ve mezkur cevap cümlesinden oluşan bu terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَهْدِكَ fiilinin ikinci mef’ûlü olan صِرَاطاً ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
سَوِياًّ kelimesi صِرَاطاً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
صِرَاطاً سَوِياًّ tabirinde istiare sanatıvardır. صِرَاط kelimesi ‘yol’ demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din (ihlaslı olmak) yola benzetilmiştir. Müşebbeh (din) hazf edilmiş müstearun minh (sırat) zikredilmiştir. Tasrihî istiâredir.
يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ ٤٤
يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ
يَا nida harfidir. Münada olan اَبَتِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ ’dır.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْبُدِ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الشَّيْطَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الشَّيْطَانَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلرَّحْمٰنِ car mecruru عَصِياًّ ’e mütealliktir. عَصِياًّ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hz. İbrahim'in babasına söylediklerinin devamıdır. Nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Münada olan اَبَتِ ’de muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri mahzuftur. Bu mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَبَتِ kelimesindeki تِ , izafet ي 'sinden ivazdır, çünkü bedel ile kendisinden bedel yapılan kelime birarada bulunamayacağı için يَٓا أبتي denilmez; bazen elif, يَٓا ’dan bedel yapılarak يا أبتا denilir. Bu ifade yalnız yalvarmak için kullanılır, bunun içindir ki onu tekrar etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Âzer'in inancının batıl olduğunu ortaya koymada dayanılan hüccet, Hz. İbrahim’in ta ilk baştan söylediği ‘’İşitmez, görmez, sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun’’, şeklindeki sözüdür. Sonraki sözleri ise bir korkutma (ikâz) ve onu o delillere sevk edecek (anlamasını sağlayacak) bir işaret gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İbrahim (a.s) bu dört nasihatin her birinin başında “Babacığım” ifadesine yer vermiş, böylece ona yaklaşmak, onun şefkatini uyandırmak istemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsned olan كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِياًّ cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِلرَّحْمٰنِ car mecruru, ihtimam için amili كَانَ ’nin haberi olan عَصِياًّ ’e takdim edilmiştir.
رَّحْمٰنِ - الشَّيْطَانَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
عَصِياًّ - الشَّيْطَانَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zamir makamında الشَّيْطَانَ ‘nin zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında şeytanın düşman olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
Ayetin إنَّهُ كانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا şeklinde zamir yerine şeytanın isminin açıkça gelişi; haberin müsnedün ileyhe isnadını açıklamak ve muhatapta şeytana karşı olan nefreti artırmak içindir. Çünkü ismin açık bir şekilde zikredilişi onun iticiliğine dikkat çekilmesini sağlar ve bizatihi cümlenin kendisi başlı başına bir öğüt ve uyarı olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şeytanın diğer cinayetleri içinden Rabbine isyanı; zikre tahsis edilmiş, çünkü hepsinin temeli odur. Yahut onun isyanı, Hz. Âdem ile zürriyetine olan düşmanlığının neticesi olduğu içindir. Bu itibarla Hz. İbrahim'in bunu hatırlatması, babasının, şeytanın dostluk ve itaatinden kaçınmasını gerektirmektedir. Ayette Rahman isminin zikredilmesi, şeytanın isyanının şenaatini, göstermek, içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَبَتِ | babacığım |
|
| 2 | إِنِّي | elbette ben |
|
| 3 | أَخَافُ | korkuyorum |
|
| 4 | أَنْ | diye |
|
| 5 | يَمَسَّكَ | sana dokunacak |
|
| 6 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 7 | مِنَ | -dan |
|
| 8 | الرَّحْمَٰنِ | Rahman- |
|
| 9 | فَتَكُونَ | o zaman olursun |
|
| 10 | لِلشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 11 | وَلِيًّا | dostu |
|
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ
يَا nida harfidir. Münada olan اَبَتِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اِنّ۪ٓي اَخَافُ ’dur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَخَافُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَمَسَّكَ fetha ile mansub muzari fiildir. عَذَابٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الرَّحْمٰنِ car mecruru عَذَابٌ mahzuf sıfatına mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi müstetir olup takdiri أنت ’dir. لِلشَّيْطَان car mecruru وَلِياًّ ’e mütealliktir. وَلِياًّ kelimesi تَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette şibh cümle şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Bu cümlede Hz. İbrahim'in babasına nasihatleri devam etmektedir.
Münada olan اَبَتِ ’de muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri mahzuftur. Bu mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَافُ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ cümlesi, masdar teviliyle اَخَافُ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَذَابٌ kelimesindeki nekrelik, tazim ve taklil ifade eder.
يَمَسَّكَ عَذَابٌ tabirinde istiare sanatı vardır. Azap, dokunmak manasındaki مَسَّ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi dokunacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette Allah tarafından olması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. Meknî istiaredir.
Ayetin son cümlesi olan فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ , atıf harfi فَ ile masdar cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِلشَّيْطَانِ car mecruru, ihtimam için amili olan كَانَ ’nin haberi olan وَلِياًّ ’e takdim edilmiştir.
Hz. İbrahim’in bu cümlede kullandığı üslup, söylediğinin gerçekliğinin delilidir. كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet-i kerimede عَذَابٌ kelimesinin nekre gelmesi azabın büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez demektir. Burada bu azamet, مَسَّ (dokundu, değdi) ve الرَّحْمٰنِ (rahmeti bol olan) kelimeleriyle çelişmez. Çünkü Rahman’ın azabı daha şiddetli ve korkunç olur. Nitekim لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ (Nur Suresi, 14) ayetinde yine مَسَّ ile عَذَابٌ عَظ۪يمٌ bir arada zikredilmiştir.
Zemahşerî de bu ayet-i kerimedeki عَذَابٌ kelimesinin nekre oluşunun azlık ifade ettiğini zikretmiştir. Çünkü babasıyla konuşurken edebe riayet etmek için babasının uğrayacağı şiddetli azabı sıfatsız ve nekre getirmiştir. Bir taraftan da اَخَافُ [korkuyorum] demiştir. مَسَّ kelimesi de musibetin dokunduğunu ifade eden, dolayısıyla da azabı hafifleten bir kelimedir. Azabın merhameti ifade eden الرَّحْمٰنِ sıfatına izafe edilmesi de yine azabı hafifleten diğer bir durumdur. Dolayısıyla buradaki azabın nekre oluşu azabın azlığına delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet-i kerimede İbrahim (a.s) babasını sadece Allah'a ibadet etmeye davet edip şeytan ve avanesine kulluk etmesi sebebiyle Allah’ın azabına uğramasından korktuğunu ifade ederken babasına duyduğu şefkate ve edebe uygun, son derece latif bir üslup kullanmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
- Dikkatini çekmek için babasına nida ederken nefislerin hoşuna giden “Ey babacığım” şeklinde hitap etmiştir. Böylece babalık duygularını harekete geçirmiştir.
- Daha sonra babasının başına gelecek azabı ‘’korkuyorum’’ şeklinde ifade ederken bu korkunç olayı hafifletmiştir. Başına gelmeme ihtimali varmış gibi bir ifadeyi tercih etmiştir. Bu şekil, azabın katiyetini ifade etmede en hafif üsluptur.
- ‘Dokunmak’ fiili de azabı hafifleten bir fiildir. Çünkü dokunmak; azabın şiddetini hissettirecek en hafif fiildir.
- Azap kelimesinin nekre oluşu taklîl içindir.
- Bunun Rahman ismine izafe edilmesi ise yine olayı hafifleten başka bir etkendir. Çünkü Rahman olanın azap etmesi, suçun çok büyük olduğuna delalet eder. Bir taraftan da rahmetin azabı azaltacağına işarettir. İşte bütün bunlar dolayısıyla bu uyarı, babayla olan hüsn-ü muameleye uygun, şefkat ve merhamet ifade eden son derece latif bir ikaz olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِياًّ sözündeki şeytanın yakını olmak, ebedi lanete uğramakta onun arkadaşı olmak demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَبَتِ kelimesindeki تِ , izafet ي 'sinden ivazdır, çünkü bedel ile kendisinden bedel yapılan kelime birarada bulunamayacağı için يَٓا أبتي denilmez; bazen elif, يَٓا ’dan bedel yapılarak يا أبتا denilir. Bu ifade yalnız yalvarmak için kullanılır, bunun içindir ki onu tekrar etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İbrahim (a.s) bu dört nasihatin her birinin başında “Babacığım” ifadesine yer vermiş, böylece ona yaklaşmak, onun şefkatini uyandırmak istemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِياًّ ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi ki |
|
| 2 | أَرَاغِبٌ | yüz mü çeviriyorsun? |
|
| 3 | أَنْتَ | sen |
|
| 4 | عَنْ | -dan |
|
| 5 | الِهَتِي | benim ilahlarım- |
|
| 6 | يَا إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 7 | لَئِنْ | eğer |
|
| 8 | لَمْ |
|
|
| 9 | تَنْتَهِ | vazgeçmezsen |
|
| 10 | لَأَرْجُمَنَّكَ | andolsun seni taşlarım |
|
| 11 | وَاهْجُرْنِي | benden ayrıl, git |
|
| 12 | مَلِيًّا | uzun süre |
|
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, اَرَاغِبٌ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. رَاغِبٌ mübteda olup damme ile merfûdur. اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي cümlesi haber olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir اَنْتَ ism-i fail olan رَاغِبٌ ’un faili olarak mahallen merfûdur.
Veya رَاغِبٌ mukaddem haber olup damme ile merfûdur. اَنْتَ munfasıl zamir muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
عَنْ اٰلِهَت۪ي car mecruru رَاغِبٌ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَٓا nida harfidir. اِبْرٰه۪يمُۚ münadadır. Müfred alem olup damme ile mebni, mahallen mansubdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. Ayette istifham harfinden sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَاغِبٌ ; sülasisi mücerredi رغب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِياًّ
لَ harfi mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَنْتَهِ۬ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَاَرْجُمَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اهْجُرْن۪ي sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Sonundaki ن۪ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَلِياًّ zaman zarfı اهْجُرْن۪ي fiiline mütealliktir.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَنْتَهِ۬ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi نهي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen bu ayetin fasıl sebebi şibhi kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُ cümlesi, Hz. İbrahim’in babasının sözleridir.
Soru hemzesinin dahil olduğu isim cümlesi اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
رَاغِبٌ mukaddem haberdir. Munfasıl zamir اَنْتَ , muahhar mübtedadır. İstifham hemzesinin dahil olduğu nekra ismin mübteda olması da caizdir.
Car mecrur عَنْ اٰلِهَت۪ي , mukaddem haber رَاغِبٌ ’a mütealliktir.
Müsned olan رَاغِبٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu ayet-i kerimedeki hemze tasavvur hemzesidir. Muhatabın zekâsına güvenerek muadil hazf edilmiştir. Allahu a’lem takdir şöyledir: اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي أمْ رَاغِبٌ فيها (Sen bizim ilahlarımızdan yüz mü çeviriyorsun yoksa onlara rağbet mi ediyorsun?). Tabi bu hemzenin tasdik hemzesi olma ihtimali de vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَٓا اِبْرٰه۪يمُ nidası, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur.
İstifham edatı hemze bu ayette, Hz. İbrahim’in putlara tapmaması sebebiyle hayret ifade etmek üzere hakiki anlamından çıkarak belâgî manalarından biri olan taaccüp anlamında kullanılmıştır.
Beyzâvî, istifhamın bu taaccüp anlamını şöyle ifade eder: “Hz.İbrahim, babasını hak dine davet ederken son derece nazik ve yumuşak bir üslup kullandığı halde babası ona kabalık ve sertlikle cevap verdi ve daveti kabul etmemek için aşırı inat gösterdi. Onun, her sözünün başında يَٓا اَبَتِ [Ey babacığım!] ifadesini kullanmasına karşın babası يا بُنيّ (Ey oğulcuğum) demedi ve ona adıyla seslendi. Üstelik adını da cümlenin sonunda zikretti. Haberi başa aldı ve soru edatı olan hemzeyi ondan önce getirdi. Bütün bunları putlardan yüz çevirmesini yadırgadığını taaccübî bir ifadeyle ortaya koyma gayesiyle yaptı. Sanki akıllı kimse putlara ibadetten yüz çevirmezmiş gibi. Sonra tehditle şöyle dedi: [Eğer (tanrılarım hakkındaki konuşmandan yahut onlardan yüz çevirmenden) vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım; şimdi uzun bir süre gözüme görünme!] (Meryem Suresi, 46)
Dipnot: Hz. İbrahim ve müşrik babası arasında cereyan eden bu diyalog çocukların ana babaya karşı -müşrik de olsalar- nasıl bir tutum içerisinde olmaları gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir. Zira Hz. İbrahim babasını irşat ederken her sözüne “babacığım” diye başlamakta, onun ağır ve tehditkâr ifadelerine karşılık ona saygıda asla kusur etmemekte, bütün kötülüklerine rağmeَn سَلَامٌ عَلَيْكَۚ diyerek onunla vedalaşmaktadır. Filhakika, Bir peygamberin babasının müşrik olamayacağı görüşleri de sabit olduğundan, Âzer’in, Hz. İbrahim’in babası olmayıp baba diye hitap ettiği bir amcası olabileceği düşünülebilir. Âzer’in Hz. İbrahim’e “oğlum/yavrucuğum” diye hitapta bulunmaması da bu görüşe bir karîne teşkil eder. (Tez okumam esnasında hocam Prof. Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu’nun ilave ettiği yorumdur.) (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı, Nahl Suresi 48)
لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ
Mekulü’l-kavle dahil istînâf cümlesidir. Kasem üslubunda gelmiştir. لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Kasem fiili mahzuftur. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Kasemle tekid edilen terkipte لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ cümlesi şarttır. Menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
لَاَرْجُمَنَّكَ cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kasemin cevabının delaletiyle, şartın cevabı hazf edilmiştir. Şartın cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ebu Müslim (r.a) şöyle der: “Bundan kastedilen, taşlayıp öldürmektir. Fakat bu bazan mecazî olarak tard etmek, uzaklaştırmak, kovmak manasında da kullanılır. Babasının bu sözle kovma manasını kastettiğine, onun ‘uzun bir müddet benden ayrıl, git’ şeklindeki sözü de delalet etmektedir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاهْجُرْن۪ي مَلِياًّ
لَاَرْجُمَنَّكَ sözüne sebep olan mukadder bir cümleye matuftur. Takdiri; …فاحذرني (Benden sakın.) şeklindedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَلِياًّ uzun zamana işaret eden zaman zarfıdır. Kelimedeki nekrelik, kesret ifade eder.
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ ٤٧
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, سَلَامٌ عَلَيْكَۚ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. سَلَامٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْكَ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اَسْتَغْفِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. لَكَ car mecruru اَسْتَغْفِرُ fiiline mütealliktir. رَبّ۪ي mef’ûlün bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَسْتَغْفِرُ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi غفر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. ب۪ي car mecruru حَفِياًّ ’e mütealliktir. حَفِياًّ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
حَفِياًّ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107)
Mekulü’l-kavl, Hz. İbrahim'in babasına verdiği cevaptır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan سَلَامٌ عَلَيْكَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümle haber üslubunda geldiği halde dua manası taşıdığı için, muktezayı zahirin hilafına olması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. عَلَيْكَ mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh olan سَلَامٌ ’un nekre gelmesi teksir ve tazim ifade eder.
سَلَامٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Nekra gelen mübteda سَلَامٌ , selamın tamamına ve kemâline işaret içindir. Şöyle demiş gibidir: ‘’Tam ve kemâl sıfat senin üzerinedir.’’
سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ
Mekulü’l-kavle dahil istînâf cümlesidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye dahil olan istikbal harfi سَ tekid ifade eder.
Muzari fiil, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَاَسْتَغْفِرُ fiiline müteallik لَكَ car mecruru, ihtimam ve durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
لَكَ ‘nin takdimi, babası için özellikle istiğfar edeceğini bildirmekte acele ettiğini gösteriyor olabilir.
رَبّ۪ي izafetinde Rab sıfatı mütekellim zamirine, şereflendirmek, gerçek ibadet, dua ve iltica edilecek Rabbin, zararı ve faydası dokunmayan Azer’in taptığı putlar değil, İbrahim’in (a.s) Rabbi olduğunu bildirmek maksadıyla izafe edilmiştir.
رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. İbrahim, şan ve şeref kazanmıştır.
Vaat سَ ’le tekid edilmiştir. Vaat ve vaîd (tehdit) ifadesine dahil edilen سَ manayı tespit ve tekid eder.
اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden cümle, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ ب۪ي حَفِياًّ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirterek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ب۪ي car mecruru, Allah Teâlâ'nın kerîm olduğunu beyan ve fasılaya riayet için amili olan حَفِياًّ ‘e takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin haberi olan حَفِياًّ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
حَفِي , fe’îl vezninde mübalağa sıygasında bir lafızdır. Allah Teâlâ'nın lütfunun ve ona olan kereminin, onun mekânının beyanında mübalağaya delalet eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 201)
اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِياًّ cümlesi; İbrahim (a.s) ’ın, babasının Allah’a şirk koşmaktan vazgeçip tevhid üzere doğru yola ermesi için mağfiret ümidiyle babası için istiğfar edeceğini vaadettiği duaya talil olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ ٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَعْتَزِلُكُمْ | sizden ayrılıyorum |
|
| 2 | وَمَا | ve |
|
| 3 | تَدْعُونَ | yalvardıklarınızdan |
|
| 4 | مِنْ |
|
|
| 5 | دُونِ | başka |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 7 | وَأَدْعُو | ve yalnız yalvarıyorum |
|
| 8 | رَبِّي | Rabbime |
|
| 9 | عَسَىٰ | umarım ki |
|
| 10 | أَلَّا |
|
|
| 11 | أَكُونَ | olmam |
|
| 12 | بِدُعَاءِ | yalvarmakla |
|
| 13 | رَبِّي | Rabbime |
|
| 14 | شَقِيًّا | bahtsız |
|
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَزِلُكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la اَعْتَزِلُكُمْ ’deki zamire matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ ’dir. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, ما تدعونه معبودا من دون الله şeklindedir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَدْعُوا fiili, atıf harfi وَ ’la تَدْعُونَ ’ye matuftur.
اَدْعُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. رَبّ۪ي mef’ûlün bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَسٰٓى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder. Ayette tam fiil olarak amel etmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, عَسٰٓى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. لَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. اَكُونَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri أنا ’dir. بِدُعَٓاءِ car mecruru شَقِياًّ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. رَبّ۪ي muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَقِياًّ kelimesi اَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَزِلُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عزل ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَعْتَزِلُكُمْ fiilindeki muhatap zamirine matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la اَعْتَزِلُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. İbrahim şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfından destek almak isteğine işaretidir.
Hz.İbrahim’in babası ve kavmine sözlerinde, lafza-ı celâlden sonra zamir makamında Rab isminin zikredilmesi, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber vermek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Allah ve Rab isimleri cümlede birlikte zikredilerek Rabb’in Allah olduğu vurgulanmıştır.
Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesiyle, اَدْعُوا رَبّ۪يۘ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا تَدْعُونَ yerine mabud olma şartlarından birinin de zor zamanlarda davete ve hitaba layık olmak olduğuna işaret etmek için آلهتكم tabiri tercih edilmemiştir. Gayrı âkili ifade eden tabirde onları ve ibadet ettiklerini küçük görme, onların sahte ilâhlarını tahkir vardır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 205)
عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ
Beyanî istinaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Terecci harfi عَسٰٓى ’nın dahil olduğu cümle, gayrı talebî inşâî isnaddır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki لَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِياًّ cümlesi, masdar teviliyle عَسٰٓى fiilinin haberi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, menfi nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede car mecrur بِدُعَٓاءِ , amili olan شَقِياًّ ’e takdim edilmiştir. Bu takdim ihtimam içindir.
بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle mütekellim zamirinin ait olduğu Hz. İbrahim, yine Rab ismine muzâf olduğu için دُعَٓاءِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي car mecruru, ihtimam için amili olan كَانَ ’nin haberi olan شَقِياًّ ’e takdim edilmiştir.
اَدْعُوا - تَدْعُونَ - دُعَٓاءِ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, رَبّ۪ي lafzının tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَبّ۪ي izafetinde kendine ait zamiri kullanması; onlar arasında Sadece bir olan Allah’a tapan tek kişi olduğuna işaret eder. Rab; onlar arasında sadece onun Rabbidir. Bu izafet burada izafî kasr ifade eder. Aynı zamanda Allah’ın rububiyetle övünme ve O’na izafe olmak dolayısıyla kendinin şerefine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hz. İbrahim'in [Umulur ki Rabbime yapacağım dua sayesinde bedbaht olmam.] sözü, “Ben böyle olmayacağımı umuyorum.” demektir. O bu sözü tevazuundan ötürü söylemiştir ve tıpkı onun [‘’Allah'ın kıyamet günü kusurlarımı affedeceğini umarım’’] (Şuara Suresi, 82) demesi gibidir. Hz. İbrahim'in, Allah'a karşı alabildiğine mütevazi olmasına rağmen ‘’şaki olmam’’ demesinde, [“İşitmez, görmez, sana hiçbir faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun?”] (Meryem Suresi 42) sözünde de ifade ettiği gibi kavminin putlara dua etmek suretiyle içine düştükleri bedbahtlığa bir tariz vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ ٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 2 | اعْتَزَلَهُمْ | onlardan ayrıldı |
|
| 3 | وَمَا | ve |
|
| 4 | يَعْبُدُونَ | onların taptıklarından |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | دُونِ | başka |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 8 | وَهَبْنَا | biz armağan ettik |
|
| 9 | لَهُ | ona |
|
| 10 | إِسْحَاقَ | İshak’ı |
|
| 11 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub’u |
|
| 12 | وَكُلًّا | ve hepsini |
|
| 13 | جَعَلْنَا | yaptık |
|
| 14 | نَبِيًّا | peygamber |
|
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ
فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup cevabı وَهَبْنَا ‘ya mütealliktir. Cümleye muzâf olur. اعْتَزَلَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اعْتَزَلَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la اعْتَزَلَهُمْ ‘deki zamire matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَعْبُدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَعْبُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْتَزِلُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عزل ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ
Fiil cümlesidir. وَهَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَـهُ car mecruru وَهَبْنَا fiiline mütealliktir. اِسْحٰقَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَعْقُوبَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Gayr-i munsarif olduğundan tenvin almamıştır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ
Fiil cümlesidir. وَ haliyyedir. كُلاًّ kelimesi جَعَلْنَا ’nın mukaddem mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. كُلاًّ kelimesindeki tenvin, mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. نَبِياًّ kelimesi ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ
فَ , istînâfiyyedir.
Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden اعْتَزَلَهُمْ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اعْتَزَلَهُمْ fiilindeki muhatap zamirine matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ دُونِ اللّٰهِ car mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetin başındaki istînafiyye olan فَ , İbrahim’in (a.s) küffar yurdundan uzaklaşmadaki azmini yerine getirmekteki süratine işaret etmektedir. Sanki hicret, kavmiyle olan ilişkisinden ve babasından uzaklaşmaya azmettikten hemen sonra meydana gelmiş gibidir.
Önceki ayetteki مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ibaresi, bu ayette مَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ şeklinde tekrarlanmıştır. Amaç hem konuyu akıllarda taze tutmak hem de o noktaya dikkat çekmektir. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan وَهَبْنَا لَـهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
يَعْقُوبَ , tezayüf nedeniyle اِسْحٰقَ ‘ya atfedilmiştir. Hibe edilenlerin İshak ve Yakub olarak bildirilmesi taksim sanatıdır.
قد takdiriyle hal konumundaki وَكُلاًّ جَعَلْنَا نَبِياًّ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl كُلاًّ , ihtimam için amili olan جَعَلْنَا fiiline takdim edilmiştir.
Nebilik ikisi ile sınırlanmamış bu ayette zikredilmeyen İsmail’i de kapsamıştır.
كُلاًّ ve ikinci mef’ûl olan نَبِياًّ ’deki nekrelik tazim içindir. كُلاًّ istiğrak ifade eder.
وَهَبْنَا ve جَعَلْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; mazi fiile dahil olduğunda iki ayrı cümlenin varlığını gerektirir. Birinci cümlenin bulunması ikinci cümlenin de bulunmasını gerektirir. لَمَّا harfi var olan birşeyden dolayı var olmayı gerektiren harftir. Bazı ulema bu takdirde لَمَّا ’nın حين manasında zarf olduğunu kabul eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
وَهَبْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi hibenin halis Allah katından olduğuna işaret eder. Azamet zamiri hibenin kemâline delalettir. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 210)
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟ ٥٠
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَهَبْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru وَهَبْنَا fiiline mütealliktir. مِنْ رَحْمَتِنَا car mecruru وَهَبْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَعَلْنَا fiili, atıf harfi وَ ’la وَهَبْنَا ’ya mütealliktir.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ car mecruru جَعَلْنَا ’nın mahzuf mef’ûlun bihine mütealliktir.
لِسَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. صِدْقٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلِياًّ۟ kelimesi لِسَانَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَهَبْنَا لَـهُٓ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَحْمَتِنَا izafetinde رَحْمَتِ kelimesinin azamet zamirine izafesi, onun şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
رَحْمَتِنَا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Aynı üslupta gelen وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَهَبْنَا ve جَعَلْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik لَهُمْ car mecruru, ihtimam için ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için ilk mef’ûl olan لِسَانَ صِدْقٍ ‘a takdim edilmiştir.
عَلِياًّ۟ kelimesi, لِسَانَ ‘nin sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
لِسَانَ için muzâfun ileyh olan صِدْقٍ ’daki nekrelik, tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
لِسَانَ صِدْقٍ terkibinde, صِدْقٍ , dile isnad edilmiştir. Aslında doğru olan lisan değil, o sözlerin sahibidir. Dil ve doğru olmak arasında sebebiyet alakasına dayalı mecaz-ı mürsel bulunmaktadır. Burada sebep zikredilmiş, sonuç kastedilmiştir. Çünkü dili kullanan kimse, lisanın doğruluğunun sebebidir. Mübalağa ifade eden bu üslup, onların sözlerinin doğruluğunun yüksek derecesine delalet eder.
عَلِياًّ۟ ’de istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Onların zikrinin ağızdan ağıza dolaştığı, övgüsünün görünür şekilde insanlar arasında olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 212)
وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا ibaresinde hibenin mef’ûlü zikredilmemiş, hibe edilen şeyin umumi ve azim olduğuna delalet için rahmet şeklindeki masdar zikredilmiştir. لِسَانَ صِدْقٍ sözünde alet alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 211)
وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِياًّ۟ [Onlara insanlar arasında güzel bir şan ve şöhret verdik.] ayetinde güzel bir kinaye vardır. Yüce Allah güzel övgü ve şan yerine kinaye olarak lisanı zikretti. Çünkü övgü, lisan ile olur. Onun içindir ki لِسَانَ صِدْقٍ [doğru dil] buyurdu. İhsan yerine kinaye olarak el kelimesinin kullanılması da bunun gibidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb)
47-49-50 ayet sonlarındaki حَفِياًّ (çok lütfeden) - عَلِياًّ۟ (yüce) - نَبِياًّ (nebi) kelimeleri arasında güzel ve sağlam bir seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet-i kerimelerde bir takım önemli işaretler vardır: Bu işaretlerden birisi, yumuşaklık ve güzel ahlâktır. Çünkü sertlik, muhatabın uzaklaşmasına yol açar. Bir diğeri de ittibadır. Kimin derecesi yükselirse kitap ve sünnete daha çok sarılır, tâbi olur. Sehl b. Abdullah şöyle dedi: “Nefse en zor gelen şey, tâbi olmaktır. Çünkü ittibada nefse rahat yoktur.” Ayetlerdeki işaretlerden birisi de uzlettir. Ebu'l Kasım dedi ki: “Kim dünya ve ahirette selamet ararsa kötü arkadaşlardan uzak dursun. Çünkü kişi, sevdiğiyle beraberdir.” Bu işaretlerden bir diğeri de kim Allah rızası için sevdiğini terk ederse Allah ona, dostu İbrahim’e yaptığı gibi terk ettiğinden daha güzel ve sevimlisini, bedel olarak verir. Onunla ülfet eder. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ ٥١
Meryem sûresinin dördüncü kıssası Ya‘kub aleyhisselâmın soyundan gelen Hz. Mûsâ’nın kıssasıdır. Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’na gönderilmiş olup, “ülü’l-azim” tabirini büyük peygamberler (daha çok beş büyük peygamber) anlamında kabul edenlere göre o da bu gruptaki peygamberlerden biridir (ayrıca bk. Ahkaf 46/35). Hz. Mûsâ’nın özelliği olarak gerçek ve “ihlâslı” diye tercüme ettiğimiz muhlas kelimesi, “seçilmiş, özel bir yakınlıkla tanınmış kişi” anlamlarına da gelmektedir (İbn Âşûr, XVI, 127). Yüce Allah, kendisiyle konuşmak için insanlar arasından Hz. Mûsâ’yı seçtiği ve peygamber olarak görevlendirdiği için onu bu sıfatla nitelendirdiği düşünülebilir. A‘râf sûresinin 144. âyeti de bu anlamı desteklemektedir. Muhlis şeklindeki kıraate göre bu kelime, “ibadeti yalnız Allah için yapan, O’na tahsis eden” mânasına gelir. Bu da Hz. Mûsâ’nın Allah’a kulluktaki samimiyet ve ihlâsını ifade eder. 41. âyetin tefsirinde, kendisine kitap indirilmiş olan peygambere hem resul hem de nebî denildiğine dair bilgi verilmişti. Hz. Mûsâ’ya Tevrat indirilmiş olduğu için burada ona hem resul hem de nebî denilmiştir. Hz. Mûsâ’ya ilâhî çağrının geldiği ifade buyurulan Tûr, Ürdün ile Mısır arasında yer alan Sînâ yarımadasındaki bir dağın adıdır. “Tûr’un sağ tarafı”ndan maksat ise Hz. Mûsâ’nın yüzünü Tûr dağına döndürdüğünde bulunduğu yerin sağ tarafıdır. Zira dağın sağı veya solu olmaz. Yüce Allah Tûr’da Hz. Mûsâ ile vasıtasız olarak konuştuğunda Mûsâ’ya göre dağın sağ tarafından seslenerek konuşmuştur (bk. Taberî, XVI, 94). Başka bir görüşe göre ise “sağ taraf” diye tercüme ettiğimiz eymen kelimesi “bereketli” (mübarek) anlamına gelmektedir (Şevkânî, III, 380). Buna göre Allah Teâlâ Hz. Mûsâ’ya Tûr’un bereketli tarafından seslenerek onunla konuşmuştur. Hz. Mûsâ’nın yaklaştırılmasını, “Mûsâ maddî olarak Tevrat’ın levhalara yazıldığı yere o derece yaklaştırıldı ki kalemin cızırtısını işitti” şeklinde tefsir edenler varsa da “Allah onu mânevî makam bakımından kendisine yaklaştırdı” diye tefsir edenler de vardır ve bu mâna daha uygun görünmektedir (Râzî, XXI, 231; Şevkânî, III, 380). İbn Âşûr da bu yaklaştırmanın “vahyetmek” anlamında mecaz olduğunu ifade etmiştir (XVI, 128). Bir kutsî hadiste kulun Allah’a farz ve nâfile ibadetlerle nasıl yaklaştığı ve sonunda bu yaklaşmanın ruh ahlâk yüceliği olarak nasıl sonuçlar verdiği açıklanmıştır. Kul ile Allah arasındaki yakınlaşmayı te’vilsiz fakat maddîleştirmeden anlayıp yorumlamak bize göre daha uygundur. Yüce Allah Hz. Mûsâ’ya, Firavun’a gidip İsrâiloğulları’nı serbest bırakmasını ondan istemelerini emrettiğinde Hz. Mûsâ kardeşi Hârûn’u da peygamber ve kendisine yardımcı olarak görevlendirmesi için Allah’a dua etti (Tâhâ 20/29-32). Allah Teâlâ onun duasını kabul ederek kardeşini de peygamber olarak görevlendirdi ve onun yanına yardımcı olarak verdi. Mûsâ aleyhisselâmın dilindeki tutukluğa mukabil Hârûn açık ve güzel konuşurdu (krş. Tâhâ 20/25-32; Kasas 28/34). Hz. Mûsâ’nın insanlara tebliğ etmek istediklerini o tebliğ eder ve bulunmadığında ona vekâlet ederdi (Mûsâ ve Hârûn hakkında bilgi için bk. Bakara 2/49-59; Tâhâ20/30 vd.; Kasas 28/3 vd.).
Kuran Yolu Tefsiri
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اذْكُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. فِي الْكِتَابِ car mecruru مُوسٰىۘ ’nın mahzuf haline mütealliktir. مُوسٰى mef’ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مُخْلَصاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
كَانَ رَسُولاً نَبِياًّ cümlesi, atıf harfi وَ ’la كَانَ مُخْلَصاً ’a matuftur.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. رَسُولاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. نَبِياًّ kelimesi كَانَ ’nin ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
مُخْلَصاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludür.
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسٰىۘ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Peygamber Efendimize emirle başlayan ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
الْكِتَابِ ’den kasıt Kur’an-ı Kerim’dir.
İshak’ın zikrinden sonra Musa’nın zikredilmesi Musa’nın (a.s), İshak (a.s) zürriyetinin en şereflisi olması münasebetiyledir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اذْكُرْ fiiline müteallik olan فِي الْكِتَابِ car mecruru, ihtimam için mef’ûl olan مُوسٰىۘ ‘ya takdim edilmiştir.
فِي الْكِتَابِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kitap hakiki manada içine birşey konulmaya müsait değildir. Kitap burada zarf yerine konularak, bilgi ile arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
اِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ مُخْلَصاً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَكَانَ رَسُولاً نَبِياًّ cümlesi atıf harfi وَ ‘la اِنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رَسُولاً - نَبِياّ - الْكِتَابِ - مُوسٰىۘ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
رَسُولاً نَبِياّ ibaresi, umumdan sonra hususa terakki içindir. Her resul nebidir, her nebi resul değildir. Ayrıca bu takdimde fasılaya riayet vardır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 215)
Kur’an-ı Kerim’de Musa (a.s) -ki Kur’an’da en çok geçen peygamberlerden biridir- buradan başka yerde geçmeyen birçok sıfatla vasıflanmıştır. كَانَ مُخْلَصاً bunlardan biridir. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 212)
Hz. Musa'nın, Hz. İsmail'den önce zikredilmesi, Hz. Musa ile Hz. Yakub'un (a.s) bahsi arasına fasıla girmemesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
و - نَ ‘la biten iki ayet dışında, sayfadaki ayetler elif fasılalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Bazen; bazı ortamlarda kalmak ve bazı insanlarla takılmak, insanın nefsine hoş gelir. Kalbi, içinde bulunduğu yerden ve ilişkiden çıkması gerektiğini hatırlatır. Nefsi ise, kalbin uyarıları dikkate alınmasın diye savunma teknikleri geliştirir. İnsanın zayıf noktasını bulur ve oradan nokta atışı yapar.
Belki; yalnızlıkla korkutur ya da bağnazlığını eleştirir ya da geçici mutluluklarla kandırır. Belki; herkes böyle gibi genellemelerle aklını karıştırır ya da sessiz kalacağını bile bile biz onlara doğrusunu anlatırız hayaliyle tehlikeli sınırlarda dolaştırır.
Belki; ben kendimi korumasını bilirim diyerek özgüvenini konuşturur ya da dünyaya bir kere geliyoruz gibi saçma popüler cümlelerle oyalar. Belki; şimdi hazır değilim ama ileride kendimi buradan kurtaracağım diye erteler ya da artık dönmek için çok geç umutsuzluğunu aşılayarak bataklığın içine çeker.
Allah’a kalben teslim olan ve teslimiyetini ibadetleriyle süsleyen kul - bir süreliğine gaflete düşse bile uyandığı zaman - Allah’ın yardımıyla nefsin her savunmasını susturur. Bilir ki; insan ancak aradığı zaman bulur. Doğru mekanı ya da dostu bulmakta böyledir. Yanlış olduğunu bildiği mekanlara ve insanlara ‘selametle’ der ve gider.
Ey Allahım! Bizi; daima Senin rızana yakınlaştıracak kararları alanlardan ve rızandan uzaklaştıracak her şeyden de kendisini koruyanlardan eyle. Ey Allahım! Dostun, işin, eşin ve ilmin hayırlısını karşımıza çıkar. Hakkımızda hayırlı olanı ise gönlümüze sevdir. Böylece karşımıza çıkan hayırları görenlerden ve kıymetini bilenlerden olmamızı nasip et.
Ey Allahım! Bizi affet! Sevdiklerimizi affet. Bizi ve sevdiklerimizi doğru yoluna ilet, ayaklarımızı sabit kıl ve ibadetlerimizi daim et. Yanlışa düşenlerimizin aklındaki karışıklığı gider ve onlara en doğru şekilde ulaşmamız için yardımcımız ol. Evlerimizi selamınla, nurunla, muhabbetinle ve ibadetlerimizle bereketlendir.
Amin.
***
İnsan değerlidir. Bu yüzden maddi ve manevi alemini korumak için belli sınırlar çizmesi önemlidir. Bunu en doğru şekilde İslamî öğretilerle başarır. Diğer bir ifadeyle, iç ve dış dünyasındaki düzeni sağlamak için dini yaşantısına sahip çıkmalıdır.
Bunun için de İslam’ı tanımalı, öğrenmeli ve hayatının merkezine almalıdır. Fakat dünyalıklarla mutlu olacağına inanan insan, onları hayatının ve kalbinin merkezine almayı tercih eder. Böylelikle Allah’ın kendisine verdiği değeri kaybetme tehlikesine düşer.
Dünya için çizilen sınırlar, daha çok saygı uyandırır. Mesela bir spor dalında başarılı olmak için verilen tavizlerin ya da dünyalık zenginlikler için çöpe atılan ilişkilerin bir anlamı vardır. Zira insan nefsi için görüneni yani o an içinde ulaşma ihtimali olanı sevmek ve istemek daha kolaydır.
Ahiret için çizilen sınırlar; belki hırs, belki korku, belki de suçluluk duygusundan dolayı çoğu kişide rahatsızlık hissi uyandırır. Tabi ki inansın, ibadetini de etsin ama bu kadar da abartmaya gerek yok ifadeleriyle tepkilerle karşılaşır çünkü Allah katında almak istediği ödül görünmezdir.
Halbuki bu hayatta şüphesiz bir bağlılık ile peşinden gidilebilecek olan Allah’ın kanunlarıdır ve tam anlamıyla mutmain bir kalbe yani hakiki mutluluğa kavuşulabilecek yer, Allah’ın huzurudur. Kısacası; insanın kendisinden ve dünyalıklardan emin olması mümkün değildir.
Allah yolundayken, ailesinden ve sevdiklerinden dolayı zorlanıp bunaldığında hz. İbrahim (as)’ı hatırlamalıdır. Yoluna engel olanlarla arasına -İslam’a uygun şekilde- bir sınır çizmeli, onların doğru yola ulaşması ve kendisine gereken yardımın afiyetle gelmesi için dua etmelidir.
Ey Allahım! Bizi, Senin yolunda, sağlam adımlarla ve her türlü şüpheden arınmış mutmain bir kalple yürüyenlerden eyle. Dünyalıklar uğruna İslami yaşantısından tavizler vererek Senin katındaki değerini ve Senin rızan ile rahmetini ve ebedi huzuru kaybedenlere benzemekten muhafaza buyur. Bizi, salih amellerle Sana yaklaşanlardan ve her an Seni isteyenlerden eyle.
Amin.