اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓائ۪لَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ ۩ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | işte bunlar |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimselerdir |
|
| 3 | أَنْعَمَ | ni’met verdiği |
|
| 4 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 5 | عَلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 6 | مِنَ | -den |
|
| 7 | النَّبِيِّينَ | peygamberler- |
|
| 8 | مِنْ | -nden |
|
| 9 | ذُرِّيَّةِ | nesli- |
|
| 10 | ادَمَ | Adem |
|
| 11 | وَمِمَّنْ | ve kimselerdendir |
|
| 12 | حَمَلْنَا | taşıdıklarımız |
|
| 13 | مَعَ | ile beraber |
|
| 14 | نُوحٍ | Nuh |
|
| 15 | وَمِنْ | ve |
|
| 16 | ذُرِّيَّةِ | neslindendir |
|
| 17 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim |
|
| 18 | وَإِسْرَائِيلَ | ve İsrail (Ya’kub) |
|
| 19 | وَمِمَّنْ | ve kimselerdendir |
|
| 20 | هَدَيْنَا | yol gösterdiğimiz |
|
| 21 | وَاجْتَبَيْنَا | ve seçtiğimiz |
|
| 22 | إِذَا | zaman |
|
| 23 | تُتْلَىٰ | okunduğu |
|
| 24 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 25 | ايَاتُ | ayetleri |
|
| 26 | الرَّحْمَٰنِ | Rahman’ın |
|
| 27 | خَرُّوا | kapanırlardı |
|
| 28 | سُجَّدًا | secdeye |
|
| 29 | وَبُكِيًّا | ağlayarak |
|
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْعَمَ اللّٰهُ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اَنْعَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru اَنْعَمَ fiiline mütealliktir. مِنَ النَّبِيّ۪نَ car mecruru عَلَيْهِمْ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ ذُرِّيَّةِ car mecruru مِنَ النَّبِيّ۪نَ ’den bedel olarak mahallen mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. اٰدَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْعَمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نعم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓائ۪لَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf hale mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası حَمَلْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
حَمَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ mekân zarfı حَمَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. نُوحٍۘ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. مِنْ ذُرِّيَّةِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. اِسْرَٓائ۪لَ atıf harfi وَ ’la اِبْرٰه۪يمَ ’e matuftur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle mahzuf hale mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هَدَيْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
هَدَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اجْتَبَيْنَا fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
اجْتَبَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُتْلٰى mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَلَيْهِمْ car mecruru تُتْلٰى fiiline mütealliktir. اٰيَاتُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّحْمٰنِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı خَرُّوا ‘dur.
خَرُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سُجَّداً hal olup fetha ile mansubdur. بُكِياًّ atıf harfi وَ ’la makablne matuftur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَبَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جبي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
بُكِياًّ ; sülâsi mücerredi باك olan ism-i failin cemisidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓائ۪لَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, الَّذ۪ينَ haberdir.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tazim kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Cümlenin iki rüknü de marife olarak gelmiş ve kasr üslubu oluşmuştur.
İki tekit hükmündeki izafî kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ mevsûf/maksur, الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Bahsi geçen kimseler Allah’ın nimetlendirmesine hasredilmiştir. Bu nimetlendirme sıfatında onlar, kemâl dereceye ulaşmış, diğer sıfatları yok sayılmıştır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ ibaresinde izafi kasr vardır. İzafî kasr mübalağa ifade eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 225)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓائ۪لَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması hükmün illetini bildirmenin yanında tazim ve muhabbet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنَ النَّبِيّ۪نَ car mecruru, عَلَيْهِمْ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ ise مِنَ النَّبِيّ۪نَ ’den bedeldir. مِنَ النَّبِيّ۪نَ sözündeki مِنَ , beyâniyyedir. الَّذ۪ينَ ’nin beyanı olarak gelmiştir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Hz. Âdem’in zürriyetinden bir kısım nebileri belirten ikinci مِنَ , teb’iz içindir.
Mahzuf hale müteallik müşterek ism-i mevsûl مِمَّنْ ‘in sıla cümlesi olan حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İlâhi inayetin kemâlini ortaya koymak için ayetin başındaki gaib zamirden azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
مِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ car mecruru, مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ ibaresine, وَاِسْرَٓائ۪لَ , muzâfun ileyh olan اِبْرٰه۪يمَ ’ye atfedilmiştir.
مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ ’ye matuf olan mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl مَّنْ ’in sıla cümlesi olan هَدَيْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Aynı üslupta gelen وَاجْتَبَيْنَا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
حَمَلْنَا , اجْتَبَيْنَا ve هَدَيْنَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Nimet verilen nebilerin ve özelliklerinin sayılması cem mea taksim sanatıdır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ [Onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir.] ayetinde, mertebelerinin yüceliğinden dolayı, uzak için kullanılan işaret ismi getirilmiştir. اُو۬لٰٓئِكَ ‘de bulunan uzaklık manası, onların mertebelerinin yüceliğini ve fazilet derecelerinin üstünlüğünü gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
اُو۬لٰٓئِكَ şeklindeki ism-i işaret sözü geçen on nebiye işaret eder.
Bu cümleye lafza-i celâlin dahil edilmesi yücelik ve azamet etkisi içindir. Böylece enbiya-i kiramı, Allah Teâlâ’nın nimetlendirmesi onların makamını yüceltti. Burada bütün celâl ve kemâl sıfatlarını barındıran lafza-i celâlin zikri, isabetli olmuştur.
اللّٰهُ - حَمَلْنَا kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.
اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki şart cümlesi olan تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ , Müspet muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تُتْلٰى fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُتْلٰى fiiline müteallik عَلَيْهِمْ car mecruru, ihtimam ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i fail olan اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ ‘ye takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyh olan اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ izafetinde, الرَّحْمٰنِ ismine muzaf olan اٰيَاتُ , şan ve şeref kazanmıştır.
Zamir makamında, ism-i celalden sonra Allah’ın rahmet sıfatını vurgulamak için الرَّحْمٰنِ isminin zahir olarak zikredilmesinde ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِياًّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Birbirine atfedilen سُجَّداً ve وَبُكِياًّ kelimeleri, خَرُّوا fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
خَرُّوا - سُجَّداً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Muzari fiilin onlara indirilen ayetleri dinlemelerinin teceddüdünü (tekrarlanması) ifade etmesi gibi, bu şart edatı da onların tilaveti ve Rahmân’ın ayetlerini işitmelerinin tahakkukuna delalet eder.
سُجَّداً , cevap fiili خَرُّوا ’nun failinden haldir. وَبُكِياًّ , ikinci hal olarak سُجَّداً ’e matuftur. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eder. سجد yakın anlamı ‘secde etmek, tapmak’ demektir. Fakat burada peygamberlerin rabbimizin emrine itaat edip boyun eğdikleri kastedilmektedir ki bu da kelimenin ikinci ve uzak anlamıdır. Dolayısıyla tevriye vardır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Müfessirlerin bir kısmı secdeden murad, itaat ve boyun eğmektir demişlerdir. Bu yorumda temsîli istiare söz konusu olur. Onların boyun eğmeleri ve itaatkâr durumları, Allah'ın ayetlerini işittiklerinde etkilenerek secde edenin haline benzetilmiştir. Diğer bir görüşe göre hakiki manadadır. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i Meryem, s. 226)
Bu kelam, onlar nesep şerefinde, nefsin kemâlinde ve Allah katındaki yakınlıkta yüksek mertebelere ve yüce derecelere sahip oldukları halde Allah'tan nasıl korktuklarını ve O'na huşu duyduklarını beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Zeccâc ayetteki بُكِياًّ tabiri için: ‘’ شَاهِد kelimesinin شُهُود ve قَاعِد kelimesinin de قُعُود (oturanlar) şeklinde çoğul olması gibi باكٍ kelimesinin çoğuludur.” demiş, sonra da şunu ilave etmiştir: “İnsan, yere kapanmakla secde etmiş olmaz. Binaenaleyh, ayetteki خَرُّوا kelimesinden maksat, ‘secdeye niyet ederek yere kapanma’ manasıdır.” (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Buradaki, اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ ’den murad, Cenab-ı Hakk'ın onlara vermiş olduğu, semavî kitaplardaki ayetlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)