Bakara Sûresi 112. Ayet

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟  ١١٢

Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلَىٰ hayır
2 مَنْ kim
3 أَسْلَمَ teslim ederse س ل م
4 وَجْهَهُ yüzünü و ج ه
5 لِلَّهِ Allah’a
6 وَهُوَ ve o
7 مُحْسِنٌ işini güzel yaparak ح س ن
8 فَلَهُ onun
9 أَجْرُهُ mükafatı ا ج ر
10 عِنْدَ yanındadır ع ن د
11 رَبِّهِ Rabbinin ر ب ب
12 وَلَا ve yoktur
13 خَوْفٌ korku خ و ف
14 عَلَيْهِمْ onlara
15 وَلَا ve yoktur
16 هُمْ onlara
17 يَحْزَنُونَ üzülmek ح ز ن
 

Yüzü Allah’a teslim etmek tabiriyle müslüman olmak kastedilmiştir. Burada da mecazi bir kullanım vardır. Cüz-kül alakasıyla mecazi mürsel sanatı vardır. İnsanın en değerli yeri yüzüdür. O yüzden secde ediyoruz ve o yüzden kimisine bu çok ağır gelir.

Muhsin, ihsan edendir. Allah’ı görür gibi yaşayandır.

 

Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasûlüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (a.s.)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril hadîsi" adı verilmiştir.

Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:

"Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve:

"Ya Muhammed! Bana İslâm'ın ne olduğunu söyle?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." buyurdu. O zat: "Doğru söyledin." dedi. Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu."

"Bana imandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah'a, Allah'ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır." buyurdu. O zât yine: "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer:

"Bana ihsandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): " Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür." buyurdu. O zat:

"Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver." dedi. Peygamber (s.a.s.):

"Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir." buyurdu. Babam dedi ki:

Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim.

"O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurdular. (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1)

 

 

  Seleme سلم :

  سَلْمٌ ve سَلامَةٌ zâhir ve bâtın afetlerden, dertlerden ve hastalıklardan uzak olmaktır. Gerçek selamet ancak cennettedir. Zira fenâ bulmayacak, sonu olmayacak bekâ, fakirliği olmayacak bir zenginlik, zilleti olmayacak bir izzet ve hastalığı olmayacak bir sıhhat oradadır.

  Yüce Allah'ın Selâm سَلامٌ sözcüğüyle vasfedilmesinin nedeni, mahlukata ilişen ayıpların, kusurların;  afet, bela ve dertlerin O'na ilişmemesidir.

  سُلَّمٌ ise kendisiyle yüksek yerlere ulaşmada vasıta edinilen araç/merdivendir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 140 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri selim, sâlim, selam, selamlık, selâmet, İslâm, Müslüman, teslim, teslimat, istislam, süllem ve Süleyman'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

 بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ

İsim cümlesidir. بَلٰى  nefyi iptal için gelen cevap harfidir. 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَسْلَمَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو ‘dir. وَجْهَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اَسْلَمَ  fiiline mütealliktir. وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُحْسِنٌ  haber olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَهُٓ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı, اَجْرُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَلٰى  Soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسْلَمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُحْسِنٌ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟

İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile şartın cevabına matuftur. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  

خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْزَنُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

 

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ

Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  بَلٰٓى  harfi, menfi soruya cevap ve onu iptal içindir. 

بَلٰى ; soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Cümle şart üslubunda, haberî isnaddır.

Şart cümlesi ve aynı zamanda  مَنْ ’in haberi olan  اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُحْسِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır.  لَهُٓ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرُهُ  , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan اَجْرُهُ ’nun izafetle gelmesi gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَجْرُهُ ‘nun mahzuf haline müteallik olan mekan zarfı  عِنْدَ ’nin Rab ismine muzaf olması tazim içindir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَبِّه۪  izafetinde  ه۪  zamirinin aid olduğu muhsin kişi şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ  [Kim yüzünü Allah'a teslim ederse] ifadesinde yüz, azaların en şereflisi olduğu için özel olarak zikredilmiştir. وَجْهَ  kelimesi burada müstear olarak kullanılmıştır. Yani, "Kim Allah'a ibadete yönelir ve bütün vücudunu O'na çevirirse" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yüz  وَجْهَ  parçayı anıp onunla bütünü anlatmaktır. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Yüz insanın en şerefli organı olduğundan onun bütün organlarını temsil etmiştir. (Kur'an Mecazları Şerif er-Radi - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 904)

عند  kelimesinin Rabb'e izafeti, şereflendirmek içindir. عنده (Allah'ın katında) denmeyip de, Rab kelimesinin  اسلم  fiilinin failine yani müslümana izafeti,  عند ربه [Onun Rabbinin katında] denmesi, kula ve­rilecek lütfun çokluğunu gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Başka bir değerlendirmeye göre; من اسلم , mahzuf bir fiilin failidir. Buna göre mana  بلي يدخلها من اسلم (elbette, varlığını Allah’a teslim eden herkes cennete girecek) şeklinde olur. فله اجره  kısmı da, يدخلها من اسلم  cümlesine atfedilen bir söz olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şöyle ifade etmektedir; “yüz  وَجْهَ, zikr-i cüz irade-i küll tarikiyle nefs ve zattan, yani kişiliğin bütününden mecazdır. نفسهُ denilmeyip, وَجْهَهُ  denilmesinin sebebi de İslamiyetin sadece insanın içiyle ilgili bir şey olmadığına işaret ve tenbihtir. Zira secde uzvu olan yüzün, öteki bütün uzuvların en şereflisi ve bütün vücudun temsilcisi olan bir uzuv olduğu kesindir. Sadece yüzün görülmesi bir insanın bütünüyle teşhis edilmesine yeter. Onun tasviri, bütün bir bedenin tasviri hükmündedir.

İslam: "Silm" ve "selamet" kökünden geldiği ve "if'âl" babından olduğu için, o babın muhtelif binalarına göre, teslimiyet, yani râm ve inkiyad, salim bulundurmak, selim ve lekesiz tutmak, selamete girmek, selamete çıkarmak, karşılıklı güven ve barış sağlamak, ihlas ve samimiyet gibi çeşitli manalar ifade eder. Ve esasta iman ile birleşir. İslam dini denilince bütün bu saydığımız manalar anlaşılır ve hepsi de muteberdir. Kendini Allah'a teslim etmek, iman ve ihlas ile O'na inkıyad etmek manası ise bütün öteki anlamları da içine alır.

İhsan: Güzellemek, güzel yapmak, yani aslında ve Allah katında güzel olan bir işi layıkı veçhile, gereği gibi yapıp o işin, o amelin, özündeki güzelliği dış yüzündeki güzellik ile süsleyip ortaya koymak demektir. Zira birçok güzel şeyler vardır ki yapılırken çirkinleştirilir. Peygamber Efendimiz meşhur iman hadisinde (meşhur adıyla Cibril hadisinde) ihsanı şöyle tefsir buyurup açıklamıştır: "İhsan, Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir, çünkü sen onu göremezsin, O seni görüyor." Şu halde ihsan, İslam'ın kemâlindendir. Bunun için ilke olarak İslam şöyle özetlenebilir: Her şeyden önce temizlik, ikinci olarak da güzelliktir. İslam'ın "Lâ ilâhe illallah" kelime-i tevhidinden, eûzu besmelesinden, abdest ve namazından tutunuz da bütün emirlerinde ve yasaklarında hep bunun tatbikatını bulursunuz. Bu ayette de "Allah'a yüzü temiz, özü güzel olarak yönelmek" buyurulmuş ve bu iki ilke en güzel şekilde ve özet olarak ortaya konulmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

بَلٰى [Elbette] kelimesi, Ehl-i Kitab ’ın, kendilerinden başkasının cennete giremeyeceği kuruntusunu reddetmektedir. “Her kim varlığını,” amellerini “en güzel bir şekilde” yaparak  مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ [Allah’a teslim ederse], yani Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kendini O’na kulluğa adarsa, “mutlaka” bu sayede hak ettiği “mükâfatı olacaktır.” (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ [Hayır, öyle değil! Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse] ifadesindeki بَلٰى (hayır, öyle değil) ifadesi öncesinin reddi, sonranın olumlanması için kullanılır. Yani anlam şöyledir: “durum Yahudi ve Hıristiyanların söylediği gibi değil, aksine bütünüyle tevhid ile kim Allah’a boyun eğerse…” Ayette kullanılan وَجْهَ (yüz) kelimesi bütün bedeni ifade eder, özellikle yüzün zikredilmesi ise en üstün organ olmasındandır. Bu yüzden selamlama ifadelerinde de حَيَّ اَللَّهُ وَجْهَكَ (Allah senin yüzüne hayat versin) وَ كَرَّمَ وَجْهَكَ (Yüzünü değerli kılsın) yüz kelimesi kullanılır. Ayette Allah Teâlâ وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ [Yüzler hayy olan Allah’a boyun eğer.] (Tâhâ 20/111) buyurmuştur. Ayrıca huşu ile boyun eğmenin izi insanın yüzünden belli olur, bu nedenle fiilin yüze izafe edilmesi mümkündür. Bu itibarla اَسْلَمَ وَجهَهُ (Yüzünü teslim etti.) denilir, kastedilen mâna, “Dinini Allah için halis kıldı.” şeklindedir. Bu fiil سَلَّمَ هَذَا اَلشَّيْءَ لِفُلاَنِ (Bunu falancaya teslim etti) şeklinde ve  اَسْلَمْتُهُ اَنَا لَهُ (Bunu ona ben teslim ettim) şeklinde (iki ayrı babda) kullanılır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟

Bu cümle  فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪  cümlesine atıf harfi  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtiadaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’ daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

يَحْزَنُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

Burada  ولاهم يحزنون  cümlesinde,  هم  munfasıl zamirinin kullanılışında kasr vardır. “Sadece Allah’ın hidayetine tabi olanların mahzun olmayacaklarını, başkalarının değil’ manasını vermektedir. Muzari fiilin başına nefy harfinin dahil olması ile de devam ve istimrar manası kazanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 489)

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi  لَا  her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide/69)

Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsnü intiha olduğunu söleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki  فَ harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, S. 142)

Cümledeki  خوف  ve  حزن  arasındaki fark ve de  خوف  lafzının önce zikredilmesinde bir incelik vardır: الخوف ; gelecekte (acaba beni ne bekliyor benim akibetim ne olacak gibi) olması beklenen veya umulan şeyler hakkındaki olumsuz beklentilerdir. الحزن  ise; mazideki (yapmış oldukları cürümlerin cezasından) olaylar hakkındaki korkulardır.

Önce الخوف zikredilmiştir. Çünkü gelecekteki korkularından emin olmak, geçmişinden emin olmaktan önceliklidir ve daha şiddetli arzu edilen bir durumdur. Bundan dolayı önce  الخوف  zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 909 - 910 - (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ [Onun mükafatı Rabbinin katındadır.] Yani o ahirette Allah katında, amellerinin sevabına nail olur. Burada tekil zamir kullanılmasının sebebi, ifadenin başında kullanılan “Kim” ifadesinin tekil olmasıdır. Ardından  وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ [Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.] ifadesi çoğul olarak kullanılmıştır. Çünkü  مَنْ  ifadesi cins isimdir ve kasıt çoğuldur, bu yüzden de cümlenin sonundaki zamir, anlama işaret etmiştir.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 908)

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’de 12 kere aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)