18 Mart 2024
Bakara Sûresi 106-112 (16. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 106. Ayet

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ١٠٦


Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا ne ki
2 نَنْسَخْ biz neshedersek ن س خ
3 مِنْ (bir parça)
4 ايَةٍ ayeti ا ي ي
5 أَوْ veya
6 نُنْسِهَا onu unutturursak ن س ي
7 نَأْتِ getiririz ا ت ي
8 بِخَيْرٍ daha iyisini خ ي ر
9 مِنْهَا ondan
10 أَوْ ya da
11 مِثْلِهَا benzerini م ث ل
12 أَلَمْ
13 تَعْلَمْ bilmez misin? ع ل م
14 أَنَّ şüphesiz
15 اللَّهَ Allah’ın
16 عَلَىٰ
17 كُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şeye ش ي ا
19 قَدِيرٌ gücü yeter ق د ر

Ehl-i kitap, Kur’ân’ın öteki kitapların hükmünü kaldırdığını kabul edemiyorlardı. Bunun Cenab-ı Hakka hikmetsizlik izâfesi olduğunu söylüyorlardı. Oysa bakıyoruz ki, Cenab-ı Hak bu âyet-i kerîmesinde hem bunu söyleyenlere cevap veriyordu, hem de müslümanlara hükümlerini belli aşamalar halinde belirlediğini beyan ediyordu.

Yani Cenab-ı Hak geçici bir zaman maslahatını esas alarak bir hüküm belirleyebilir. Fakat insanlara bunun geçici bir maslahat olduğunu bildirmeyebilir. Yani o hükmü ilerde değiştireceğini bildirmeyebilir. O hükümle muhatap olan insanlar da onun sürekli bir hüküm olduğunu düşünebilirler. Ama sonradan önceki maslahat dönemi bitip yeni bir maslahat dönemi başlayabilir ki, yeni bir hükmün gelmesine zemin hazırlanmış olsun. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ

Fiil cümlesidir. مَا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, نَنْسَخْ  fiilinin mukaddem mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

نَنْسَخْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, نحن 'dur. مِنْ اٰيَةٍ  car mecruru şart ismi  مَا ‘ nın mahzuf haline mütealliktir.

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نُنْسِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, نحن 'dur. Muttasıl zamir  ها  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  karînesi olmadan gelen نَأْتِ بِخَيْرٍ  cümlesi şartın cevabıdır.

نَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, نحن ' dur. بِخَيْرٍ  car mecruru نَاْتِ  fiiline mütealliktir. مِنْهَا  car mecruru بِخَيْرٍ ‘ya mütealliktir. مِثْلِ  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuftur. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَوْ ; Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُنْسِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نسي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

خَيْرٍ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَعْلَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَعْلَمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru قَد۪يرٌ kelimesine mütealliktir. قَد۪يرٌ  kelimesi  اَنَّ 'nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet şart üslubundadır.

Müspet muzari fiil sıygasındaki   نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ  cümlesi, şarttır. Cümlede şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür.

اَوْ نُنْسِهَا  cümlesi aynı üslupta gelerek şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اٰيَةٍ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında cins içindir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ  , meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir.

Fiillerin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder. 

نَنْسَخْ - نُنْسِهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve cinas-ı nakıs sanatları vardır.

Ayette, önceki ayetteki gaib zamirinden azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

اَوْ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsm-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden  خَيْرٍ ‘deki nekrelik nev ve kesret içindir.

Atıflar, bu ayette ibâha ifade eden  اَوْ  harfiyle yapılmıştır. ‘Serbest bırakmak’ anlamına gelen ibâha, seçeneklerden birini veya hepsini yapmak konusunda serbestliktir. Tercih manasında olan edatlar bu anlamda kullanıldıklarında umum ifade eder. Çünkü ibâha, umum karinelerindendir.  اَوْ  edatı, cümledeki seçeneklerin birleştirilmesinin mübahlığına,  َو  edatı ise zorunluluğuna delalet eder. Zerkeşî (ö. 794/1392), Cürcânî’nin ‘Avâmil isimli eserinde bu durumu şöyle açıkladığını nakletmektedir: “İbâha anlamı taşıyan  اَوْ  edatı, cevazen müşareketi gerektirir.  و  edatı ise vücûben müşareketi gerektirir.” Fakat bu kuralın gerçekleşebilmesi için, أَو  edatının birleştirdiği şeylerin aynı cinsten olmaları gerekir. (Abdullah Hacıbekiroğlu,Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Bir görüşe göre  نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا  [Yerine daha hayırlısını getiririz.]  ifadesi “daha kolay ve hafif” anlamına, bir başka görüşe göre “sevabı daha çok” anlamına, bir başka görüşe göre ise “akıbet açısından daha iyi” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)   

نسي , unuttu; انسي , unutturdu demektir. Bazı alimler  الانسان  kelimesinin kökünün bir anlamının da “unutan varlık” manasında olduğu görüşündedirler. Diğer kök anlamı ise انسية (ünsiyet), yani alışkanlık geliştirebilendir.

Terim olarak nesih; şer’î bir hükmü, başka bir şer’î delille kaldırmak, yahut daha önce konmuş bir hükmü daha sonraki bir hükümle değiştirmektir.

Bazı alimler Kur'an'da nesh olduğu görüşünde, bazıları ise olmadığı görüşündedir. Merak edenler bu konuyu tefsir usulü kitaplarından araştırabilirler.

Alimlerin çoğu neshin olmadığı görüşündedirler. Ayette zaten ‘’neshettik’’ buyurulmamıştır. Farz-ı muhal kabilinden söylenmiştir. Ayrıca burada konu, Yahudilerin kendilerine verilen kitaptan sonra Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) inanmamalarıdır. Dolayısıyla ayet-i kerime, Allah dilerse daha önce getirdiği şeriatları kaldırır veya unutturur manasındadır.

Allah Teâlâ kullarının işlerinin mâliki olduğunu ve ayetleri neshetme vb. şeylerle işleri kullarının maslahatına uygun şekilde idare ettiğini beyan edip de [Bilmiyor musun ki] sözüyle bu gerçeği onlara ikrar ettirince, ardından onlara, haklarında en uygun olan şeyleri indireceği hususunda kendisine güvenmelerini ve Yahudi atalarının Musa’ya karşı, neticesi kendileri hakkında vebal olan isteklerde bulunup; اجْعَلْ لَنَٓا اِلٰهًا كَمَا لَهُمْ اٰلِهَةٌ  [Onların ilahları olduğu gibi bizim için de bir ilah yap!] (Arâf 7/138) ve  اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً  [Bize Allah’ı apaçık bir şekilde göster!] (Nisâ 4/153) dedikleri gibi Peygamber (s.a.v)’e önerilerde bulunmamalarını tavsiye etmek istemiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takrîri manada istifham,  لَمْ  olumsuzluğu mazi ve istikbale de taşıyan nefy harfidir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, takrir, taaccüp ve tevbih manasına gelmesi sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  cümlesi, masdar tevilinde, تَعْلَمْ  fiilinin iki mef’ûlu yerindedir.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَلَمْ تَعْلَمْ [Bilmez misin ki] Peygamber'e (s.a.v) hitaptır. Maksat, O ve ümmetidir. Çünkü arkasından  وَمَا لَكُمْ [sizin için yoktur] buyrulmuştur. Yalnız onu zikretmesi bunu en iyi bilenleri ve bilgilerinin kaynağı olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bir görüşe göre bu ifade Hz. Peygamber efendimize hitap olup Yahudilere reddiye mahiyetindedir. Bir görüşe göre bu ayet, Hz. Peygamber ile nesh konusunda tartışan kimselere hitaptır. Devamında  وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ [Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.] (Bakara 2/107) ayetinin gelmiş olması buna delalet eder. Zira devamındaki bu ifade Yahudilere hitaptır. Doğru olan görüş bu ayetin müminlere hitap olduğu şeklindedir, çünkü ayet onlara zafer ve dostluk vaadi ihtiva etmektedir.

اَلَمْ تَعْلَمْ [Bilmez misin?] ifadesi onaylama anlamında soru kalıbıdır, yani “bilirsin” anlamına gelir. Bunun benzeri, arkadaşına “Sana şunu vermedim mi?” derken “verdim” demek istemendir. Bir görüşe göre emir manasında bir sorudur, yani anlam “Bil” şeklindedir ve tıpkı arkadaşına “Zeyd’in geldiğini bilmez misin?” derken “Bil” demek istemen gibidir. Aynı durum,  فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ  [Artık vazgeçtiniz değil mi?] (Mâide 5/91) ayetinin “Vazgeçin!” anlamına gelmesinde de söz konusudur.

اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ [Allah’ın her şeye kâdir olduğunu] yani kullarının kendisine dilediği çeşitli ibadetlerle kulluk etmesini sağlamaya ve onlar için uygun olduğuna dair bilgisi uyarınca bu ibadetleri başkaları ile değiştirmeye kâdir olduğunu [bilmez misin?]. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  Cümlede azamet zamirinden gaib zamire geçişte, güzel bir iltifat sanatı vardır. Amaç kalpte muhabbeti sağlamaktır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 866)

Bu ayeti kerime, sonrasında gelen 107. ayet ile, konunun önemi ve büyüklüğünden dolayı tekid edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgat’il Kur’âni’l Kerim, soru; 867)

“…Bu (ifade), daha hayırlı olanı getirenin bütün hayırları yaratmaya gücü yeten zat olduğuna delalet eder ki; o da Allah Teâlâdır.” Allah Teâlâ bu ayette kendisinin -hüküm bakımından- kullarına daha faydalı olan bir ayeti getirdiğini buyurmuştur. İşte Râzî’ye göre bu denli yüce bir iş yapan zat, ancak her şeye gücü yeten bir zattır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Bakara Sûresi 107. Ayet

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ  ١٠٧


Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَعْلَمْ bilmez misin? ع ل م
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah
5 لَهُ onundur
6 مُلْكُ mülkü م ل ك
7 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
8 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
9 وَمَا ve yoktur
10 لَكُمْ size
11 مِنْ
12 دُونِ başka د و ن
13 اللَّهِ Allah’tan
14 مِنْ hiçbir
15 وَلِيٍّ koruyucu و ل ي
16 وَلَا ve (ne de)
17 نَصِيرٍ bir yardımcı ن ص ر

Allah’ı dost edinmek, hayatımızda onu ‘Tek’ yapmak

6 dakika 50sn  https://youtu.be/QLM2s4tOL0E

O şeriatı da Allah getirdi, bu şeriatı da Allah getirdi, mülk onundur, başka kimsede böyle bir yetki yoktur.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَعْلَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَعْلَمْ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl أَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ  cümlesi,  أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.

وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ دُونِ  car mecruru  وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline veya mahzuf habere mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. وَلِيٍّ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرٍ  atıf harfi  وَ ‘ la makabline matuftur. 

وَلِيٍّ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَص۪يرٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze takriri istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle  تَعْلَمْ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَنَّ ’nin haberi olan  لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مُلْكُ السَّمٰوَاتِ  izafeti, muahhar mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle marife olması, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.

وَالْاَرْضِ  kelimesi, tezat sebebiyle muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

اَلَمْ تَعْلَمْ  [Bilmez misin ki] Peygamber 'e hitaptır. Maksat, O ve ümmetidir, çünkü arkasından "sizin için yoktur” buyurulmuştur. Yalnız Onu zikretmesi bunu en iyi bilenleri ve bilgilerinin kaynağı olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Ayetteki  له  car mecruru, takdim edilerek tahsis ifade etmiştir. Yerlerin ve göklerin mülkü, Allah’a kasr edilmiştir. Hakiki kasr ve kasrı sıfat alel mevsuftur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 871)

Bu ayet, önceki ayetin son cümlesi ile başladığı için aralarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ


وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  مَا لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  وَلِيٍّ  muahhar mübtedadır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Haberin mahzuf haline müteallik olan car mecrur  مِنْ دُونِ اللّٰهِ , ihtimam için mübtedaya takdim edilmiştir.

وَلَا نَص۪يرٍ  ibaresi, temasül nedeniyle  مِنْ وَلِيٍّ ‘e atfedilmiştir. نَص۪يرٍ ‘e dahil olan nefy harfi  لَا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zait harftir.

نَص۪يرٍ  ve  وَلِيٍّ  ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  ve لَا  harfleri sebebiyle kelimeler “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَعْلَمْ  fiilindeki müfred muhatap zamirinden  لَكُمْ ’deki cemi muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah'la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723) 

وَلِيٍّ - نَص۪يرٍ۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Birbirini takip eden iki cümlede de takdim edilmiş haber olarak gelen car mecrurun başında bulunan nafiye  مَا ’sıdır. Bu üslup çoğunlukla ihtisas ifade eder. Ancak burada ihtisas manası uygun olmaz, çünkü bu durumda “Allah’ın dışında dostlar edinmek sadece sizin için doğru değildir, yani başkaları için bir mahzur yoktur” gibi bir mana çıkar ki, Allah bizi bu manadan korusun. Çünkü ne onların ne de başkalarının Allah’tan başka dostu yoktur. Diğer taraftan mübteda olan  مِنْ وَلِيٍّ  sözünde, mübtedanın başına gelmiş zaid bir  مِنْ  harfi vardır, Bu da nefyin (olumsuzluğun) mümkün olan son sınıra kadar ulaştığını, yani mübalağa manası ifade eder. ‘Hiç’ manası kazandırır. Haber olan car mecrur ِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  şeklindeki zaid bir  مِنْ  harfi taşıyan mübtedaya takdim edilmiştir. Dolayısıyla bu cümlede kelamın sevk edildiği amacı tekid eden birçok zaid harf vardır. Dolayısıyla Allah’ın dışında dost edinenlere olan gazabın şiddetine delâlet eden birçok şey söz konusudur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.200)

[Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.] cümlesindeki  مِنْ  harfi, olumsuzlamanın pekiştirilmesi içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 872)

“Ne de bir yardımcı” ifadesi de olumsuzlamaya atıftır ki eğer bunun başına  لَا  ifadesi gelmemiş olsaydı hem dostluğun hem de yardımın ikisinin bir arada onlardan olumsuzlandığı şeklindeki anlam müphemleşebilir ve bunlardan sadece birinin olumsuzlandığı vehmi ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden [ne de bir yardımcı] ifadesi kullanılarak her ikisinin de kasıtlı olarak olumsuzlandığı belirtilmiş oldu.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

من دون الله  ve  ان الله  terkiplerinde zamir yerine Allah lafzının geti­rilmesi, ruhlardaki korku ve endişeyi artırmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu cümlede üç anlam vardır: Allah’ın öfke ve azabına karşı uyarı, çünkü hiç kimse bundan koruyamaz. Başka bir gücün değil de doğrudan Allah’ın kendilerine dost ve yardımcı olduğunu ifade ederek müminlerin kalplerini teskin etmek. Müminleri överek ve müşrikleri kınayarak bu iki grubun hali arasında ayrım yapmak. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

 

Bakara Sûresi 108. Ayet

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  ١٠٨


Yoksa daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمْ yoksa
2 تُرِيدُونَ arzu (mu) ediyorsunuz? ر و د
3 أَنْ
4 تَسْأَلُوا istekte bulunmayı س ا ل
5 رَسُولَكُمْ rasulunüzden ر س ل
6 كَمَا gibi
7 سُئِلَ istedikleri س ا ل
8 مُوسَىٰ Musa’dan
9 مِنْ
10 قَبْلُ daha önce ق ب ل
11 وَمَنْ ve kim
12 يَتَبَدَّلِ değiştirirse ب د ل
13 الْكُفْرَ inkarı ك ف ر
14 بِالْإِيمَانِ imana ا م ن
15 فَقَدْ şüphesiz (o)
16 ضَلَّ sapıtmıştır ض ل ل
17 سَوَاءَ dümdüz س و ي
18 السَّبِيلِ yolu س ب ل

Aslında sorular üç türlüdür:

a: Yapma adına sorulan sorular. Uygulama derdiyle, yaşama endişesiyle öğrenme arzusuyla sorulan sorular. İyi anlayalım da ha­yatımızı onunla düzenleyelim niyetiyle sorulan sorular.

b: Anlama adına, öğrenme adına ve de yaşama, amel etme adına sorulan sorular.

c: Yapmama adına, kaçma adına sorulan sorular. Bakara sûre­sinin önceki âyetlerinde görmüştük; bakara hadisesinde, kaçma adına İsrâil oğulları Hz. Mûsa’ya çok fazla soru sormuşlardı.

Aslında seele, istemek demektir. Onlar peygamberlerinden çok şey istemişlerdi, yoksa sizler de peygamberinizden onların yaptığı gibi çok şey isteyip onu bunaltmak mı istiyorsunuz? Diyor Rabbimiz.

"Bu küfürdür imandan sonra, bunu yaparsanız ger­çekten yolunuzu sapıtmış olursunuz."

Peki şimdi bu âyetin üsttekiyle ilgisi nasıl oldu? Önce bir ne­sih­ten söz etti Rabbimiz, sonra da denildi ki; hayrola, Mûsâ’nın kavmi gibi mi yapacaksınız? Demek ki insanlardan Peygambere ve Peygamberin getirdiği mesaja teslimiyetleri isteniyor burada. Yani Allah diler öyle yapar, Rasûl diler böyle, yapar buna sizler karışamazsınız. Sizler, Allah’ın nasıl isterse öylece yapacağına ina­nın! (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

İbni Abbas’ın haber verdiğine göre Kureyşliler de Resûl-i Ekrem’e:” Rabbine dua et de Safâ tepesini bizim için altın yapsın. Biz de sana iman edelim.” ; ”Dağları da yerinden kaldırsın, orada ziraat yapalım “ demislerdi. ( Ahmed b Hanbel, Müsned ,I,242,258,345; Hâkim, el-Müstedrek [Ata] ,II,394).

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatıadır. بل  ve hemze manasındadır. Takdiri بل أتريدون  şeklindedir. 

تُر۪يدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel amili  تُرٖيدُونَ  ‘nin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

تَسْـَٔلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. رَسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

كَ  misli manasındadır. ما  ve masdar-ı müevvel, كَ  harfi ceriyle mahzuf mef‘ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, تسألوا رسولكم سؤالا كسؤال قوم موسى نبيّهم موسى. (Rasulunüze Musa’nın kavminin nebi Musa’ya sorduğu gibi sual mi sormak istiyorsunuz) şeklindedir. 

سُئِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مُوسٰى  naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  سُئِلَ  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhinin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır. 

اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَتَبَدَّلِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الْكُفْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِالْا۪يمَانِ  car mecruru  يَتَبَدَّلِ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıtadır. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

ضَلَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سَوَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّب۪يلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يَتَبَدَّلِ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi, بدل ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَمْ , munkatı’ istifham harfidir. Burada hemze ve  بَلْ  manasındadır.

بل , intikâlî idrâb manasındadır. Yani kelam ilk manayı iptal etmeyip muhafaza etmekle beraber bir manadan başka bir manaya intikal etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.95)

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve azarlama amacı taşıdığı için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ  cümlesi, masdar teviliyle  تُر۪يدُونَ  fiilinin mef’ûlü yerindedir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Teşbih harfi  ك  ile mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili olan  تَسْـَٔلُوا  fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Mef’ûlu mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ما ’nın sılası olan  سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ  cümlesi masdar tevilinde, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

سُئِلَ  fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

مِنْ قَبْلُۜ  car-mecruru, سُئِلَ  fiiline mütealliktir. Kelimedeki ötre mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzâfun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Yani; takdiri, تسألوا رسولكم سؤالا كسؤال قوم موسى نبيّهم موسى. (Resulunüze, Musa’nın kavminin nebi Musa’ya sorduğu gibi sual mi sormak istiyorsunuz) şeklindedir.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

Musa (a.s)’dan ''Allah’ı açıkça bize göster'' talebinde bulunmuşlardır. Burada peygamberlerinden ne istedikleri açıkça zikredilmemiştir. كَمَا سُئِلَ [İstedikleri gibi] buyurulmuş, yani isteme fiilleri birbirine benzetilmiştir.

تَسْـَٔلُوا - سُئِلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına karşın soru değil tevbih, azarlama anlamındadır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim soru; 873) 

Zeccâc şöyle der: اَمْ (yoksa)  kelimesi soru anlamı veren elif harfine atıf olarak kullanılmadığı durumlarda, soru anlamına gelen elif ile birlikte  بل  (aksine) anlamına gelir. Dolayısıyla cümlenin anlamı [Aksine sizler peygamberinizi sorguya çekmek istiyorsunuz!] şeklindedir. Bu, kınama anlamında bir sorudur. Ayet Yahudiler hakkında inmiştir, çünkü onlar “Bize tıpkı Mûsâ’nın Tevrat’ı tek seferde getirdiği gibi, tek seferde inen bir kitap getir.” demişlerdir. (Ömer Nesefî/ Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

Şart üslubunda gelen cümlede  وَ  istînâfiyye, şart ismi  مَنْ , mübtedadır. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart cümlesi olan  مَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ  , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Müspet meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ  cümlesi  مَنْ ’in haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  , tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. 

Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  ifadesi amellerden istiaredir.

ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ “Yolun ortasından sapmak” tabirinde istiare vardır. ‘’Hidayetten ayrılmak’’ manası yolda kaybolmak gibi ifade edilmiştir. Sebil, ortada, herkesin gördüğü, açık, kolay yol demektir. İman için müstear olarak kullanılır. 

الْكُفْرَ - الْا۪يمَانِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  ا۪يمَانِ - ضَلَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî,  الْكُفْرَ - ضَلَّ  kelimeleri arasında ise murâât-ı nazîr sanatı vardır.

Salih ameller ve hidayet üzere olmak, düz yola benzetilerek  سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  lafzı müstear olarak gelmiştir. Bu öyle bir yoldur ki, bu yola giren gideceği hedefe varır, ondan sapanlar ise helake düşer. Burada kastedilen İslam'dan ve doğru yoldan sapmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mümtehine/1)

Kur’an,‘’yoldan sapma” ifadesini iki şekilde kullanır: ضَلَّ سَواّءَ السَّبِيل  ve  ضَلّ عَنْ سواء السبيل cümleleri عَنْ ile kullanıldığında, doğru yoldan sapılmıştır. Yani kişi doğru yoldadır ve nereye gittiğini biliyordur ama bir yanlış yapmış ve yoldan sapmıştır. Geri dönüş çabası olması umut edilir. Ama  عن  olmadan kullanılınca yolun nerde olduğunu, ya da gittiği yolun bir yere varıp varamayacağını bile bilmiyordur. Yani tümüyle kaybolmuştur!” 

ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ  [Her kim imanı küfre değişirse] ifadesindeki  يَتَبَدَّلِ  ve istibdâl, bir şeyi bir başka şeyin bedeli olarak almaktır. Burada Hz. Muhammed’i (s.a.v) inkâr etmeyi, ona iman etmeye tercih etmek kastedilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Burada  ام تريدون  sözü, muhatab zamiri ile gelmişken, hemen ardından و من يتبدل الكفر بالايمان  sözünde gaib zamirine iltifat yapılmıştır. Bunun belâgat açısından sebebi, müslüman olan muhatabların, dalalet ve batıl olmakla nitelenmesinin kerih olmasındandır. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’âni’l Kerim, Soru; 879)

سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ [Doğru yolu] ifadesi, sıfatın mevsufa iza­feti kabilinden olup "doğru yol" manasınadır. Bu şekilde bir ifade, hakkı gördükten sonra onu bırakıp batıla dönen kimsenin son derece alçaklık ettiğini ve adi birisi olduğunu vurgular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bakara Sûresi 109. Ayet

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ١٠٩


Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَدَّ isterler و د د
2 كَثِيرٌ bir çoğu ك ث ر
3 مِنْ -nden
4 أَهْلِ ehli- ا ه ل
5 الْكِتَابِ kitap ك ت ب
6 لَوْ şayet
7 يَرُدُّونَكُمْ sizi döndürmek ر د د
8 مِنْ
9 بَعْدِ sonra ب ع د
10 إِيمَانِكُمْ imanınızdan ا م ن
11 كُفَّارًا kafirler olarak ك ف ر
12 حَسَدًا hasetle ح س د
13 مِنْ
14 عِنْدِ ع ن د
15 أَنْفُسِهِمْ içlerindeki ن ف س
16 مِنْ
17 بَعْدِ sonra ب ع د
18 مَا
19 تَبَيَّنَ apaçık belli olduktan ب ي ن
20 لَهُمُ onlara
21 الْحَقُّ gerçek ح ق ق
22 فَاعْفُوا affedin ع ف و
23 وَاصْفَحُوا hoş görün ص ف ح
24 حَتَّىٰ kadar
25 يَأْتِيَ getirinceye ا ت ي
26 اللَّهُ Allah
27 بِأَمْرِهِ emrini ا م ر
28 إِنَّ şüphesiz
29 اللَّهَ Allah
30 عَلَىٰ
31 كُلِّ her ك ل ل
32 شَيْءٍ şeye ش ي ا
33 قَدِيرٌ gücü yetendir ق د ر

Ayet affedin ve sayfayı çevirin diyor.. Unutun yani.. Daha önemli şeyler var ilgilenmeniz gereken. Bedir kapıda.. Bugüne bakan yönüyle önceliklerimizi belirlemeyi öğretiyor ayet bize. Daha önemli ilgilenmen gereken şeyler var ve hemen arkasından umut veriyor. Muhakkak ki Allah herşeye gücü yetendir... O zaman korkma.. Sen birşeye odaklanmak istiyorsan namazını kıl zekatını ver.. Salat aynı zamanda bağ kurmak demektir. Allah bu iki ibadetle dinimizi özetliyor aslında. Namaz kıl Allahla bağını koparma, zekat vermek için helal yoldan kazan helal ye helalinden ver kullarımla bağını koparma. Hepsinin karşılığını Allah katında bulacaksınız.

 Allah umduklarını bulanlardan eylesin hepimizi...

Ayette afv ve safh sözcükleri bir arada zikredilmiştir. Affetmekle kalmayıp unut demektir.

Hased ve benzeri kelimeler şöyle özetlenir:

Sehâvet (سخاوة): Bende var, onda da olsun.

İysâr (إيثار): Benim değil, onun olsun.

Cûd (جود): Benim yok, ama onun olsun.

Fakr (فقر): Onda yok, bende de olmasın.

Gıbta (غبطة): Onda var, bende de olsun.

Hased (حسد): Bende yok, onda da olmasın.

Buhl (بخل): Bende var ama onda olmasın.

Şuh (شح): Onunki benim olsun. (Kadın ve Aile Dergisi)

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ

 

Fiil cümlesidir. وَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  كَث۪يرٌ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ اَهْلِ car mecruru كَث۪يرٌ ‘ nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَوْ  ve masdar-ı müevvel, وَدَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

يَرُدُّونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ بَعْدِ  car mecruru  يَرُدُّونَكُمْ  fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كُفَّارًا  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

 

 

حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ

 

حَسَدًا  amili  يَرُدُّونَ  veya  وَدَّ  fiilinin sebebiyet bildiren mef’ûlün lieclihi olup, fetha ile mansubdur. مِنْ عِنْدِ  car mecruru  حَسَداً ‘e mütealliktir. اَنْفُسِهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ بَعْدِ  car mecruru   وَدَّ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

تَبَيَّنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمُ  car mecruru  تَبَيَّنَ  fiiline mütealliktir. الْحَقُّ  fail olup damme ile merfûdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبَيَّنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi, بين ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِه

 

ف  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri, إذا كان أمرهم كذلك (Onlara bu şekilde emredildiği zaman ...) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اعْفُوا  fiili  نَ 'nun hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اصْفَحُوا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. يَاْتِىَ  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdarı müevvel, حَتّٰى  harf-i ceriyle  اعْفُوا  veya  اصْفَحُوا  fiiline mütealliktir. 

يَاْتِىَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِاَمْرِ  car mecruru  يَاْتِىَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru قَدِ۪يرٌ ' e  mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  قَدِ۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Masdar harfi  لَوْ  ve onu takip eden  يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّاراًۚ  cümlesi masdar teviliyle  وَدَّ  fiilinin mef’ûlü yerindedir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ  car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan كُفَّاراًۚ ‘e takdim edilmiştir.

كُفَّاراًۚ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Kelimedeki nekrelik kesret içindir.

Mef’ûlü lieclih olan  حَسَداً ‘in amili  وَدَّ  veya  يَرُدُّونَكُمْ  fiilidir. Masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

كُفَّاراً - ا۪يمَانِكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ  car-mecruru  حَسَداً ‘e mütealliktir.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru ise  وَدَّ  veya  يَرُدُّونَكُمْ  fiiline mütealliktir. 

مِنْ بَعْدِ ‘nin muzafun ileyhi olan masdar harfi  مَا  ve akabindeki  تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir. 

مِنْ ‘in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ  cümlesindeki  من  ibtidaiyyedir. Yahudilerin nefislerinde hasedin iyice yerleşmiş, kök salmış olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca ardından  عند  ile de tekid edilerek, iyice pekiştirilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er- Ruveynî, Min Belâgati’l Kur’âni’l Kerim, soru; 882)

تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ  [Hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra], yani Muhammed (s.a.v) ‘in Allah’ın peygamberi, İslam’ın Allah’ın dini olduğu onlar için açıkça ortaya çıktıktan sonra... Diğer bir görüşe göre bu ifade, “Onlara Muhammed ve dinin Tevrat’ta zikredilen hakikati ortaya çıktıktan sonra” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

حَسَداً مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ [Sırf içlerindeki hasetten ötürü]: Haset, belli bir kazanca sahip olan birinin o kazancından dolayı üzüntü duymak ve o kazancın o kimsenin elinden çıkmasını temenni etmektir. Burada  حَسَدًا  kelimesinin mansub olması iki sebepten olabilir: İlki, sebep bildiren mef‘ûl olmasıdır. Yani “Onlar bunu hasetlerinden dolayı yaparlar.” İkincisi ise, bu ifadenin hal olarak mansub olmasıdır. Bu durumda bu ifade çoğul kelimenin sıfatı olarak kullanılmış bir masdardır. Anlamı: حَاسِدِينَ لَكُمْ [Size haset ederek…] şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

 

فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَاْتِىَ اللّٰهُ بِاَمْرِه

Müstenefe olan cümlede rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri, إذا كان أمرهم كذلك (Onlara bu şekilde emredildiği zaman ...) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi olan  فَاعْفُوا , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle şartın cevabına atfedilmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte  اعْفُوا وَاصْفَحُوا  fiilerine mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

يَأْتِيَ  fiiline müteallik olan  بِاَمْرِه۪ۜ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması  اَمْرِ  için tazim ve teşrif ifade eder.

فَاعْفُوا  ile  اصْفَحُوا  kelimeleri arasında mürâât-i nazîr sanatı vardır.

اَمْرِ ‘ den kasıt, savaş emrinin verilmesidir. Dolayısıyla bu ayetin, kıtal emri veren ayeti kerimeden önce indiği anlaşılmaktadır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 887)

Ehli kitap ve müşrikler, sırf menfaatlerine ters düştüğü için ve sırf haset nedeniyle inkâr etmişlerdir. Bu haset duygusu aslında Allah’ın taksimine itirazdır.

Affetmek demek olan  العفو  ile  الصفح  arasındaki fark, العفو kelimesinin günaha ceza vermeyi terketmek,  الصفح  kelimesinin ise, kınamayı ve suçlamayı terketmek manasında olmasıdır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 884)

Haset kavramı alanındaki benzer kelimeler şöyle özetlenir:

سخاوة:  Bende var, onda da olsun. إيثار:  Benim değil, onun olsun. جود:  Benim yok, ama onun olsun.

فقر  : Onda yok, bende de olmasın. غبطة:  Onda var, bende de olsun. حسد:   Bende yok, onda da olmasın.

بخل:  Bende var ama onda olmasın. شح : Onunki benim olsun. (Kadın ve Aile Dergisi)

 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. ‘Allah elbette her şeye kadirdir’ ifadesinde ‘Bunlara hak ettikleri cezayı verecektir.’ manası idmac edilmiştir. Bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatıdır. 

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlânın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli geldi. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin fasılası diğer surelerde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C, 7, S. 314)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  [Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.] yani Allah azaba da intikama da her şeye kâdirdir. Bir görüşe göre anlam, “Sizi onların eziyetlerinden savaşsız kurtarmaya da kâdirdir, o halde siz feraha ermeyi bekleyin ve şu an namaz ve zekat ile meşgul olun!” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)  

“…Muhakkak ki Allah her şeye gücü yetendir.’’ Bu ifade, -ayette zikri geçen Allah’ın emrinden kasıt- ister savaşma emri olsun ister başka bir şey, fark etmeksizin kafirler için bir tehdit anlamı taşır. Yani bu ifade “O kafirler her şeye kadîr olan Allah Teâlâ’dan korksunlar ve müminleri İslâm’dan caydırmaya çalışmaktan vazgeçsinler” anlamındadır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

 
Bakara Sûresi 110. Ayet

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ  ١١٠


Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَقِيمُوا ve kılın ق و م
2 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
3 وَاتُوا ve verin ا ت ي
4 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
5 وَمَا ne ki
6 تُقَدِّمُوا ne gönderirsiniz ق د م
7 لِأَنْفُسِكُمْ kendiniz için ن ف س
8 مِنْ
9 خَيْرٍ hayırdan خ ي ر
10 تَجِدُوهُ bulursunuz و ج د
11 عِنْدَ katında ع ن د
12 اللَّهِ Allah’ın
13 إِنَّ şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 بِمَا şeyleri
16 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
17 بَصِيرٌ görür ب ص ر

Namazı ikâme edin. Namazın misyonunu, fonksiyonunu gerçekleştirin. Namazı ayağa kaldırın. Namazı Allah’ın istediği biçimde ifa edin. Allah’la diyalog gerçekleştirecek biçimde ifa edin onu. Hayatı düzenleyecek biçimde namazı ikâme edin. Ve de zekâtı verin.

Yani zekâtlarınızı vererek Allah’ın mallarınıza da karışma yetkisinde olduğunu kabullenin. Yani Allah’la münâsebetinizi namazla, toplumla münâsebetinizi de zekâtla icra edin. Dilenci ifadesiyle söylersek ne verirseniz elinizle o gider sizinle. Yarınınız için bugünden ne takdim etmişseniz onu Allah’ın yanında hazır bulacaksınız.

Namaz gibi, oruç gibi, hac gibi, cihat gibi, infak gibi, zaman gibi bugün ne takdim etmişseniz yarın Allah katında onu hazır bulacaksınız. Hem de onlara en muhtaç olduğunuz bir anda kat kat fazlasıyla Allah’ın yanında hazır bulacaksınız onları. Rabbimiz böylece bana güzel borçlar sunun ki; o bende kalsın, yarın size en lâzım ol­duğu günde benden alırsınız buyuruyor. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

Önceki ayette kitap ehlinin çoğunun Müslümanları imanlarından döndürmek istedikleri zikredildikten sonra burada namaz ve zekat emredilmiştir.

İmanımızı korumak için bu iki emre yapışmak gerekir. Ameller taklidi de olsa bizim imanımızı artırır. Namaz ferdi, zekat sosyal / toplumsal bir ibadettir. Namazda bir tek sen varsın, zekatta sen ve senin dışında biri daha vardır.

Ayetin sonrası hayır olarak ne sunarsanız şeklinde gelmiştir. Demek ki namaz ve zekat hayır olarak Allah katında bulacağımız amellerdendir, belki de onların başında geliyor.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَق۪يمُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الصَّلٰوةَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا cümlesi, atıf harfi وَ ile  اَق۪يمُوا ‘ya matuftur.  

اٰتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الزَّكٰوةَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  istînâfiyyedir. مَا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, تُقَدِّمُوا  fiilinin mukaddem mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

تُقَدِّمُوا  şart fiili olup,  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاَنْفُسِ  car mecruru  تُقَدِّمُوا  fiiline mütealliktir. مِنْ خَيْرٍ  car mecruru şart ismi  مَا ’nın mahzuf haline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  تَجِدُوهُ  cümlesi şartın cevabıdır. 

تَجِدُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِنْدَ  mekân zarfı تَجِدُوهُ  fiiline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتى ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

تُقَدِّمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ harf-ceriyle  بَص۪يرٌ  ‘na mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  تَعْمَلُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بَص۪يرٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. 

بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

اٰتُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتى ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

تُقَدِّمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  قدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ  cümlesi وَ ’la  öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَۜ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  ifadesinde namaz dinin direği gibi ifade edilmiştir. Bu ifadede istiare vardır. Din çadıra benzetilmiştir. Çadır ancak direk sayesinde ayakta durur. Direk olmayınca çadır da olmaz.

وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ

وَ , istînâfiyyedir. Şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. Müspet muzari fiil sıygasındaki  تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ  cümlesi, şarttır. 

لِاَنْفُسِكُمْ  car mecruru  تُقَدِّمُوا  fiiline,  مِنْ خَيْرٍ  ise  مَا ’nın mahzuf temyizine mütealliktir.

خَيْرٍ  deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade etmiştir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ , talebin cevabı olarak meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir. 

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اٰتُوا -  تُقَدِّمُوا  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

Buradaki  مَا  harfi şart ifade eder, bu nedenle تُقَدِّمُو  [önceden yaptığınız] fiili cezm olmuş, sonundaki  نَ  harfi bu nedenle hazfedilmiştir. تَجِدُوهُ [bulacaksınız] fiili de bunun cevabı olup meczumdur ve aynı sebeple onun da sonundaki  نَ  harfi hazfedilmiştir. Anlam, “Ahirete hazırlayıp takdim ettiğiniz namaz, zekat ve diğer ibadetler türünden her ne hayır işlemişseniz onların sevabını Allah katında bulursunuz.” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ [Kendiniz için hayırdan ne takdim etmiş iseniz…] ayetinde, husustan sonra umumun zikri vardır. Yüce Allah, na­maz, zekat ve Allah yolunda harcamayı zikrettikten sonra, hayrı genelleştirdi ki, bütün iyi amelleri ihtiva etsin. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Müzzemmil/20) 

Ayetin sonrası ‘’hayır olarak ne sunarsanız’’ şeklinde gelmiştir. Demek ki namaz ve zekat hayır olarak Allah katında bulacağımız amellerdendir, belki de onların başında gelmektedir.

اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan  مَا  başındaki  بِ  harf-i ceriyle  بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِمَا تَعْمَلُونَ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  بَص۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Allah müminlerin yaptıklarını gördüğü gibi mümin olmayanlarında yaptıklarını görür. Onun için bu sözde hem vaad hem vaîd vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَعْمَلُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

بَص۪يرٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.

Sıfat-ı müşebbehe; benzeyen sıfat demektir. -faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ [Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.] Yani Allah işlediğiniz hayır ve şerleri görür. Bu ifade itaat/ibadetlere karşı vaad, günahlara karşı da en etkili şekilde yapılmış bir tehdittir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Nesefî bu ayetin tefsirinde “…Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı ziyadesiyle görür. O’nun katında hiçbir amel edenin (namaz kılan, zekat verenin) ameli zayi olmaz, yok olmaz” demek suretiyle basîr ismini ayetin evveliyle ilişkilendirmiş ve Allah Teâlâ’nın kullarının tüm ibadetlerine ve amellerine vakıf olduğunu belirtmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Bakara Sûresi 111. Ayet

وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ١١١


Bir de; “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
2 لَنْ
3 يَدْخُلَ asla giremez د خ ل
4 الْجَنَّةَ cennete ج ن ن
5 إِلَّا başkası
6 مَنْ kimseden
7 كَانَ olan ك و ن
8 هُودًا Yahudi ه و د
9 أَوْ veyahut
10 نَصَارَىٰ hıristiyan ن ص ر
11 تِلْكَ işte bu
12 أَمَانِيُّهُمْ onların kuruntusudur م ن ي
13 قُلْ de ki ق و ل
14 هَاتُوا getirin ه ا ت
15 بُرْهَانَكُمْ delilinizi ب ر ه ن
16 إِنْ eğer
17 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
18 صَادِقِينَ doğru ص د ق

وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

يَدْخُلَ  fetha ile mansub muzari fiildir.  الْجَنَّةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَ هُوداً 'dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. هُوداً  haberi olup fetha ile mansubdur. نَصَارٰى  atıf harfi اَوْ  ile  هُوداً 'e matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildirir, ك  ise muhatap zamiridir. اَمَانِيُّهُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, اَنْتَ ‘ dir. Mekulü’l kavl  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَاتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بُرْهَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنتُم ’ün haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar. 

Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم صادقين فهاتوا برهانكم. (Eğer sadıklardansanız delilinizi getirin.) şeklindedir.

هَاتُوا  fiili, Kur'an'da dört kere geçmiştir. İbni Hişam'a göre camid bir fiildir. Mazisi, muzarisi yoktur. (Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)

هات kelimesi, هاء  konumunda ve “getir, ortaya koy” anlamında bir sestir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰى , cümlesinde  لَنْ , muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çevirmiştir. Ayrıca asla manası katarak tekid etmiştir. Muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Yahudi ve hristiyanların sözleri kizbî haberdir.

Fail konumundaki ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  كَانَ هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ  cümlesi  كَانَ ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nefy harfi  لَنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan, iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الْجَنَّةَ , ihtimam için faile takdim edilmiştir.

 

 تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ

 

Cümle itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)  

Mübteda ve haberden müteşekkil cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تِلْكَ  mübteda,  اَمَانِيُّهُمْ haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenin önemini ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır.  تِلْكَ  ile, yahudi ve hristiyanların yanlış kanısına işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan, istiare oluşur. Câmi’ her ikisindeki vücudun tahakkukudur.

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Medine Yahudileri “Cennete ancak Yahudiler girecek.” derken Necran Hristiyanları “Cennete ancak Hristiyanlar girecek.” dediler. Yani her iki grup bunu ayrı ayrı söylemişlerdir. Yoksa bu iki grup, her ikisinin de cennete gireceğini birlikte söylemiş değillerdir. [Bu, onların kuruntularıdır.]

تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ  [Bu, onların hayalleri ve rüyalarıdır.] cümlesi, itiraz cümlesi olup davalarının batıl ve yalancı bir dava olduğunu vurgular. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

هُوداً - نَصَارٰى  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

Buradaki  اَمَانِيُّ  (kuruntular) kelimesi  اُمْنِيَّةٌ  kelimesinin çoğuludur. Temennî arzulamak demektir. Yani anlam, “Bunu herhangi bir delil sahibi olmaksızın arzu ederler.” şeklindedir. Araplar delilsiz sözü temennî (arzu), gurur (aldanma), dalâl (sapma), ahlâm (düşler) ve mecaz (gerçek dışı ifade) olarak isimlendirirler. Bir görüşe göre burada اَمَانِيُّ (kuruntular) kelimesi “yalanlar” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Bu açıklamanın yapılışında garip bir beyani sır vardır ki o da bu kuruntuyu arzulamanın yoğunluğundan ve nefislerinde kökleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bunlar her kalbe dağılmıştır, başka hiçbir şeye yer bırakmamıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/2/111)

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehaddi ve acze düşürme amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Kasas/75) 

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

هاتُوا  fiili, isim fiildir. ‘Arzedin, sunun’ manasındadır.  هاتِ  kesra üzere mebnidir. Allah Teâlâ’nın daha önce Bakara suresi 111. ayetinde  قُلْ هاتُوا بُرْهانَكم إنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ  (De ki: Eğer doğru kimseler iseniz delilinizi getirin)  diye geçtiği gibidir. Arz etmek, göstermek manası için istiare olunmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Kasas/75)

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ  [De ki, delilinizi getirin.] Buradaki "delilinizi ge­tiriniz" emri, onları susturmak ve kınamak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

 اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Şart üslubundaki son cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi  صَادِق۪ينَ  şeklinde ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

كُنْتُمْ - صَادِق۪ينَ  kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Bu cümle, Kur’ânda 28 kere aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

 2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Bakara Sûresi 112. Ayet

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟  ١١٢


Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلَىٰ hayır
2 مَنْ kim
3 أَسْلَمَ teslim ederse س ل م
4 وَجْهَهُ yüzünü و ج ه
5 لِلَّهِ Allah’a
6 وَهُوَ ve o
7 مُحْسِنٌ işini güzel yaparak ح س ن
8 فَلَهُ onun
9 أَجْرُهُ mükafatı ا ج ر
10 عِنْدَ yanındadır ع ن د
11 رَبِّهِ Rabbinin ر ب ب
12 وَلَا ve yoktur
13 خَوْفٌ korku خ و ف
14 عَلَيْهِمْ onlara
15 وَلَا ve yoktur
16 هُمْ onlara
17 يَحْزَنُونَ üzülmek ح ز ن

Yüzü Allah’a teslim etmek tabiriyle müslüman olmak kastedilmiştir. Burada da mecazi bir kullanım vardır. Cüz-kül alakasıyla mecazi mürsel sanatı vardır. İnsanın en değerli yeri yüzüdür. O yüzden secde ediyoruz ve o yüzden kimisine bu çok ağır gelir.

Muhsin, ihsan edendir. Allah’ı görür gibi yaşayandır.

Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasûlüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (a.s.)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril hadîsi" adı verilmiştir.

Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:

"Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve:

"Ya Muhammed! Bana İslâm'ın ne olduğunu söyle?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." buyurdu. O zat: "Doğru söyledin." dedi. Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu."

"Bana imandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah'a, Allah'ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır." buyurdu. O zât yine: "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer:

"Bana ihsandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): " Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür." buyurdu. O zat:

"Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver." dedi. Peygamber (s.a.s.):

"Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir." buyurdu. Babam dedi ki:

Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim.

"O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurdular. (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1)

 

  Seleme سلم :

  سَلْمٌ ve سَلامَةٌ zâhir ve bâtın afetlerden, dertlerden ve hastalıklardan uzak olmaktır. Gerçek selamet ancak cennettedir. Zira fenâ bulmayacak, sonu olmayacak bekâ, fakirliği olmayacak bir zenginlik, zilleti olmayacak bir izzet ve hastalığı olmayacak bir sıhhat oradadır.

  Yüce Allah'ın Selâm سَلامٌ sözcüğüyle vasfedilmesinin nedeni, mahlukata ilişen ayıpların, kusurların;  afet, bela ve dertlerin O'na ilişmemesidir.

  سُلَّمٌ ise kendisiyle yüksek yerlere ulaşmada vasıta edinilen araç/merdivendir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de pek çok farklı formda 140 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri selim, sâlim, selam, selamlık, selâmet, İslâm, Müslüman, teslim, teslimat, istislam, süllem ve Süleyman'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ

İsim cümlesidir. بَلٰى  nefyi iptal için gelen cevap harfidir. 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَسْلَمَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو ‘dir. وَجْهَهُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اَسْلَمَ  fiiline mütealliktir. وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُحْسِنٌ  haber olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَهُٓ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَجْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِنْدَ  mekân zarfı, اَجْرُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَلٰى  Soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَسْلَمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

مُحْسِنٌ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟

İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile şartın cevabına matuftur. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  

خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلَيْهِمْ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْزَنُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ

Fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.  بَلٰٓى  harfi, menfi soruya cevap ve onu iptal içindir. 

بَلٰى ; soru olumsuz, cevap olumlu olduğunda, cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

Cümle şart üslubunda, haberî isnaddır.

Şart cümlesi ve aynı zamanda  مَنْ ’in haberi olan  اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُوَ مُحْسِنٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  مُحْسِنٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi  فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır.  لَهُٓ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجْرُهُ  , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan اَجْرُهُ ’nun izafetle gelmesi gelmesi az sözle çok anlam ifadesi içindir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَجْرُهُ ‘nun mahzuf haline müteallik olan mekan zarfı  عِنْدَ ’nin Rab ismine muzaf olması tazim içindir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَبِّه۪  izafetinde  ه۪  zamirinin aid olduğu muhsin kişi şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ  [Kim yüzünü Allah'a teslim ederse] ifadesinde yüz, azaların en şereflisi olduğu için özel olarak zikredilmiştir. وَجْهَ  kelimesi burada müstear olarak kullanılmıştır. Yani, "Kim Allah'a ibadete yönelir ve bütün vücudunu O'na çevirirse" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yüz  وَجْهَ  parçayı anıp onunla bütünü anlatmaktır. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Yüz insanın en şerefli organı olduğundan onun bütün organlarını temsil etmiştir. (Kur'an Mecazları Şerif er-Radi - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 904)

عند  kelimesinin Rabb'e izafeti, şereflendirmek içindir. عنده (Allah'ın katında) denmeyip de, Rab kelimesinin  اسلم  fiilinin failine yani müslümana izafeti,  عند ربه [Onun Rabbinin katında] denmesi, kula ve­rilecek lütfun çokluğunu gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Başka bir değerlendirmeye göre; من اسلم , mahzuf bir fiilin failidir. Buna göre mana  بلي يدخلها من اسلم (elbette, varlığını Allah’a teslim eden herkes cennete girecek) şeklinde olur. فله اجره  kısmı da, يدخلها من اسلم  cümlesine atfedilen bir söz olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şöyle ifade etmektedir; “yüz  وَجْهَ, zikr-i cüz irade-i küll tarikiyle nefs ve zattan, yani kişiliğin bütününden mecazdır. نفسهُ denilmeyip, وَجْهَهُ  denilmesinin sebebi de İslamiyetin sadece insanın içiyle ilgili bir şey olmadığına işaret ve tenbihtir. Zira secde uzvu olan yüzün, öteki bütün uzuvların en şereflisi ve bütün vücudun temsilcisi olan bir uzuv olduğu kesindir. Sadece yüzün görülmesi bir insanın bütünüyle teşhis edilmesine yeter. Onun tasviri, bütün bir bedenin tasviri hükmündedir.

İslam: "Silm" ve "selamet" kökünden geldiği ve "if'âl" babından olduğu için, o babın muhtelif binalarına göre, teslimiyet, yani râm ve inkiyad, salim bulundurmak, selim ve lekesiz tutmak, selamete girmek, selamete çıkarmak, karşılıklı güven ve barış sağlamak, ihlas ve samimiyet gibi çeşitli manalar ifade eder. Ve esasta iman ile birleşir. İslam dini denilince bütün bu saydığımız manalar anlaşılır ve hepsi de muteberdir. Kendini Allah'a teslim etmek, iman ve ihlas ile O'na inkıyad etmek manası ise bütün öteki anlamları da içine alır.

İhsan: Güzellemek, güzel yapmak, yani aslında ve Allah katında güzel olan bir işi layıkı veçhile, gereği gibi yapıp o işin, o amelin, özündeki güzelliği dış yüzündeki güzellik ile süsleyip ortaya koymak demektir. Zira birçok güzel şeyler vardır ki yapılırken çirkinleştirilir. Peygamber Efendimiz meşhur iman hadisinde (meşhur adıyla Cibril hadisinde) ihsanı şöyle tefsir buyurup açıklamıştır: "İhsan, Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir, çünkü sen onu göremezsin, O seni görüyor." Şu halde ihsan, İslam'ın kemâlindendir. Bunun için ilke olarak İslam şöyle özetlenebilir: Her şeyden önce temizlik, ikinci olarak da güzelliktir. İslam'ın "Lâ ilâhe illallah" kelime-i tevhidinden, eûzu besmelesinden, abdest ve namazından tutunuz da bütün emirlerinde ve yasaklarında hep bunun tatbikatını bulursunuz. Bu ayette de "Allah'a yüzü temiz, özü güzel olarak yönelmek" buyurulmuş ve bu iki ilke en güzel şekilde ve özet olarak ortaya konulmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

بَلٰى [Elbette] kelimesi, Ehl-i Kitab ’ın, kendilerinden başkasının cennete giremeyeceği kuruntusunu reddetmektedir. “Her kim varlığını,” amellerini “en güzel bir şekilde” yaparak  مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ [Allah’a teslim ederse], yani Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kendini O’na kulluğa adarsa, “mutlaka” bu sayede hak ettiği “mükâfatı olacaktır.” (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ [Hayır, öyle değil! Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse] ifadesindeki بَلٰى (hayır, öyle değil) ifadesi öncesinin reddi, sonranın olumlanması için kullanılır. Yani anlam şöyledir: “durum Yahudi ve Hıristiyanların söylediği gibi değil, aksine bütünüyle tevhid ile kim Allah’a boyun eğerse…” Ayette kullanılan وَجْهَ (yüz) kelimesi bütün bedeni ifade eder, özellikle yüzün zikredilmesi ise en üstün organ olmasındandır. Bu yüzden selamlama ifadelerinde de حَيَّ اَللَّهُ وَجْهَكَ (Allah senin yüzüne hayat versin) وَ كَرَّمَ وَجْهَكَ (Yüzünü değerli kılsın) yüz kelimesi kullanılır. Ayette Allah Teâlâ وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ [Yüzler hayy olan Allah’a boyun eğer.] (Tâhâ 20/111) buyurmuştur. Ayrıca huşu ile boyun eğmenin izi insanın yüzünden belli olur, bu nedenle fiilin yüze izafe edilmesi mümkündür. Bu itibarla اَسْلَمَ وَجهَهُ (Yüzünü teslim etti.) denilir, kastedilen mâna, “Dinini Allah için halis kıldı.” şeklindedir. Bu fiil سَلَّمَ هَذَا اَلشَّيْءَ لِفُلاَنِ (Bunu falancaya teslim etti) şeklinde ve  اَسْلَمْتُهُ اَنَا لَهُ (Bunu ona ben teslim ettim) şeklinde (iki ayrı babda) kullanılır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟

Bu cümle  فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪  cümlesine atıf harfi  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtiadaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’ daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani ‘hiçbir korku’ demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

يَحْزَنُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

Burada  ولاهم يحزنون  cümlesinde,  هم  munfasıl zamirinin kullanılışında kasr vardır. “Sadece Allah’ın hidayetine tabi olanların mahzun olmayacaklarını, başkalarının değil’ manasını vermektedir. Muzari fiilin başına nefy harfinin dahil olması ile de devam ve istimrar manası kazanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 489)

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi  لَا  her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide/69)

Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsnü intiha olduğunu söleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki  فَ harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, S. 142)

Cümledeki  خوف  ve  حزن  arasındaki fark ve de  خوف  lafzının önce zikredilmesinde bir incelik vardır: الخوف ; gelecekte (acaba beni ne bekliyor benim akibetim ne olacak gibi) olması beklenen veya umulan şeyler hakkındaki olumsuz beklentilerdir. الحزن  ise; mazideki (yapmış oldukları cürümlerin cezasından) olaylar hakkındaki korkulardır.

Önce الخوف zikredilmiştir. Çünkü gelecekteki korkularından emin olmak, geçmişinden emin olmaktan önceliklidir ve daha şiddetli arzu edilen bir durumdur. Bundan dolayı önce  الخوف  zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 909 - 910 - (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ [Onun mükafatı Rabbinin katındadır.] Yani o ahirette Allah katında, amellerinin sevabına nail olur. Burada tekil zamir kullanılmasının sebebi, ifadenin başında kullanılan “Kim” ifadesinin tekil olmasıdır. Ardından  وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ [Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.] ifadesi çoğul olarak kullanılmıştır. Çünkü  مَنْ  ifadesi cins isimdir ve kasıt çoğuldur, bu yüzden de cümlenin sonundaki zamir, anlama işaret etmiştir.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 908)

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’de 12 kere aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)


Günün Mesajı
Hased kelimesi Kur'an-ı Kerim'de 5 kere geçmiştir.
Hased Allah'ın birine verdiği nimetlerin yok olmasını veya kendine geçmesini istemektir. Dolayısıyla Allah'ın takdirine itirazdır.
Kalpte oluşan bir duygu olmakla beraber dışarı yansıyıp birçok kötülüğe de sebep olabilir.
Sebebi düşmanlık, kibir, makam ve mevki sevgisidir.
Amele dönüşmediği müddetçe zararı sadece hased edenin kendinedir. Hem maddi hem manevi hastalıklara sebep olur.
Çaresi sebepleri yok etmektir.
Rabbim hepimizi hasedden kurtarsın. Amin.
Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:
Dedikodunun peşine düşmeyin, başkalarının kusurlarını araştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!
Sayfadan Gönüle Düşenler

Sarsılmaz kuvvete sahip imanla;

Rabbim Allah, dinim İslam, Peygamberim Muhammed (sav) diyenlerden,

Rabbine her manada teslim olanlardan,

Zikirle titreyen kalp sahiplerinden,

Şeytan ve nefsiyle savaşıp, vesveselerini etkisiz hale getirenlerden,

Dünyadan ihtiyacı olanı alıp; gönlü, zihni ve bedeni kıbleye dönük oturanlardan,

Allah için yürüdüğü yolu aydınlatacak ilme, yürümesini kolaylaştıracak sağlık ve afiyete sahiplerden,

Daima hakkı hatırlatacak hayırlı yoldaşlardan ve öyle yoldaşlara sahip kullardan,

Ölümü Rabbine kavuşma bilip, O'nun rızası için ölüme koşmaktan korkmayanlardan,

Olma duasındayım.

Mahşer gününde tartısı ağır gelenlerden, kitabı sağ elinden verilenlerden, kurtuluşa erenlerden,

Meleklerin selamını alarak cennet kapılarından geçenlerden,

Cehennem ateşini tanımadan cennetin sayısız nimetlerine kavuşanlardan, ailesine ve sevdiklerine komşu olanlardan,

Her türlü korku ve üzüntüden arınanlardan,

Rabbinin cemalini görenlerden,

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in sohbetleriyle doya doya hasret giderenlerden,

Cennet bahçelerinde Peygamberlerle, salih kullarla muhabbet edenlerden,

Olma duasındayım.

Rabbim razı olmadan, alma bu canı benden. Müslüman olarak yaşayıp, müslüman olarak ölmem için. Tartımı hafifletecek günahlarımı yeryüzünde bırakmam için, merhametin ile affedilmem için, cehennem ateşiyle terbiye edilmemem için Sana sığınırım. Gazabından Sana sığınırım. Senden Sana sığınırım.

 

***

 

Yeryüzü özünü dünyaya teslim edenlerle doludur. Böylesi, dünyalık bir hevese kavuşmak arzusu ile dolduğunda boynunu eğer. Tasmasını kendi elleriyle takar. Öyle ki yeri gelir kendisini rezil de eder. Sonrasında da sırf istediğini elde etmek için girdiği şekillerin çoğunu unutur. Önemli değildir. Aklındaki resme ulaşma hayali yeterli gelir. Biraz daldan dala uçan bir kuş misalidir. Sanki son nefese kadar hevesleri sonsuzdur. Yazık eder. Boşuna yorulur. Kalbini, elini ve yüzünü yok yere kirletir. 

Allah’ın rızasını gözeterek yürüyen bir kul için hakiki manada rezil olmak diye bir şey yoktur. Allah’ın emirlerine itaat ederken sıkışan ve tabiri caiz ise triplere giren nefsin asıl derdi Allah’a olan bağlılığındaki eksikliktir. Zira tam aksine Allah yolu, kişiyi her türlü rezillikten koruyandır. Özünü Allah’a teslim eden ve yüzünü Allah için secdeye koyan kişi sadece ve sadece temizlenir. Yenilenir. Kendisinden ve dünyalıklardan dinlenir. Yeryüzünde ve göklerde kendi değerini arttıracak işlerin peşine düşer ve ister.

Ey Allahım! Özümüzü ve yüzümüzü en iyi bilensin. Bizi, özünü Sana teslim edenlerden ve yüzünü Senin rızanı umarak secdeye götürenlerden eyle. İç ve dış dünyamızı Senin rızana ulaştıracak şekilde bir eyle. İşlerimizi ve hayallerimizi en iyi bilensin. Bizi, Senin katında yükseltecek amellere yaklaştır ve alçaltacak hallerin hepsinden uzaklaştır. Dünyaya bağlanıp kaybedenlere benzemekten muhafaza buyur. Özümüzle ve yüzümüzle yalnız Sana dönenlerden, Senin için yaşayanlardan ve Senin için ölenlerden eyle. Özümüz ve yüzümüz, nurun ile aydınlanmış bir halde dirilenlerden ve huzurundaki hakiki huzura kavuşanlardan eyle.

 

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji