15 Mart 2024
Bakara Sûresi 102-105 (15. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 102. Ayet

وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ  ١٠٢


Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّبَعُوا ve uydular ت ب ع
2 مَا şeye
3 تَتْلُو uyduduğu ت ل و
4 الشَّيَاطِينُ şeytanların ش ط ن
5 عَلَىٰ hakkında
6 مُلْكِ mülkü م ل ك
7 سُلَيْمَانَ Süleyman’ın
8 وَمَا
9 كَفَرَ küfre girmedi ك ف ر
10 سُلَيْمَانُ Süleyman
11 وَلَٰكِنَّ fakat
12 الشَّيَاطِينَ şeytanlar ش ط ن
13 كَفَرُوا küfre girdiler ك ف ر
14 يُعَلِّمُونَ öğreterek ع ل م
15 النَّاسَ insanlara ن و س
16 السِّحْرَ sihri س ح ر
17 وَمَا ve şeyi
18 أُنْزِلَ indirilen ن ز ل
19 عَلَى
20 الْمَلَكَيْنِ iki meleğe م ل ك
21 بِبَابِلَ Babil’de
22 هَارُوتَ Harut
23 وَمَارُوتَ ve Marut (isimli)
24 وَمَا
25 يُعَلِّمَانِ onlar öğretmezlerdi ع ل م
26 مِنْ
27 أَحَدٍ hiç kimseye ا ح د
28 حَتَّىٰ
29 يَقُولَا demedikçe ق و ل
30 إِنَّمَا şüphesiz
31 نَحْنُ biz
32 فِتْنَةٌ fitneyiz ف ت ن
33 فَلَا
34 تَكْفُرْ sakın küfre girmeyin ك ف ر
35 فَيَتَعَلَّمُونَ fakat öğreniyorlardı ع ل م
36 مِنْهُمَا bunlardan
37 مَا şeyi
38 يُفَرِّقُونَ ayıran ف ر ق
39 بِهِ onunla
40 بَيْنَ arasını ب ي ن
41 الْمَرْءِ eşi م ر ا
42 وَزَوْجِهِ ve karısının ز و ج
43 وَمَا ve değildir
44 هُمْ ama onlar
45 بِضَارِّينَ zarar veriyor ض ر ر
46 بِهِ onunla
47 مِنْ
48 أَحَدٍ hiç kimseye ا ح د
49 إِلَّا başka
50 بِإِذْنِ izninden ا ذ ن
51 اللَّهِ Allah’ın
52 وَيَتَعَلَّمُونَ onlar öğreniyorlardı ع ل م
53 مَا şeyi
54 يَضُرُّهُمْ zarar veren ض ر ر
55 وَلَا değil
56 يَنْفَعُهُمْ yarar vereni ن ف ع
57 وَلَقَدْ andolsun
58 عَلِمُوا gayet iyi biliyorlardı ki ع ل م
59 لَمَنِ kimsenin
60 اشْتَرَاهُ onu satın alan ش ر ي
61 مَا yoktur
62 لَهُ onun
63 فِي
64 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
65 مِنْ
66 خَلَاقٍ bir nasibi خ ل ق
67 وَلَبِئْسَ ve ne kötüdür ب ا س
68 مَا şey
69 شَرَوْا sattıkları ش ر ي
70 بِهِ onunla
71 أَنْفُسَهُمْ kendilerini ن ف س
72 لَوْ keşke
73 كَانُوا ك و ن
74 يَعْلَمُونَ (bunu) bilselerdi! ع ل م

Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı bırakılınca, kitap arkaya atılınca, kitap kenara alınınca, elbette başka şeyler gündeme gelecekti. Elbette şeytan vahiyleri devreye girecek, şeytan vahiyleri gündeme gelecekti.

Tıpkı şimdi gece, Allah’ın kitabını bir kenara attıkları için müslümanız diyen insanların dünyasında şeytan vahyi olan televizyonun gündeme geldiği gibi. Bu kaçınılmaz olacaktır. Çünkü insanlar mutlaka hayatlarını bir şeylerle doldurmak zorundadırlar. Eğer Allah vahyi gündemde yoksa mutlaka başka vahiyler gündeme gelecektir.

"Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Sadece şey­tanlar kâfir oldular."

Bu âyette Süleyman’ın (a.s) asla ne sihirle, ne de küfürle ilgisinin olduğu anlatılır. Ve sihir yaptıkları ve bunu başkalarına öğrettikleri için şeytanların kâfir oldukları anlatılır. Süleyman (a.s)’ın sihirler de, küfürle de bir ilgisi yoktu. Küfür ve sihirle ilgilenenler şeytanlardı deniliyor.

"Onlar, (Yani şeytanlar) insanlara sihir öğretiyor­lardı."

Şeytanın aslı küfür olduğundan, küfür başa alınmıştır. Şeytanın aslı küfürdür. Şeytan kâfirdir. Şeytan örtücüdür. Fıtratını örten, Allah’ı örten, Allah’ın emrini örten, Allah’ın kendisinden istediği kulluğu örten, kendisini kulluktan, tekliften âzde sayandır. Onun içindir ki onların yaptıkları bu sihir, küfürle beraber olan bir sihirdir. Aslı küfür olan bir sihirdir. Sihrin aslı küfürdür. Allah’ın yasalarını, Allah’ın arzu ve emirlerini örtmektir, reddetmektir, inkâr etmektir.

 “Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiş­tir.”

Bu ifadeyi birkaç şekilde anlamaya çalışacağız.

Buradaki ya nafiyedir, o zaman mânâ az önce dediğimiz gibi olacaktır: Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiştir. Biz Babildeki iki meleğe hiçbir şey indirmedik.

Ya da bu İsm-i mevsuldür, o zaman da mânâ şöyle ola­caktır:

"Şeytanlar insanlara sihri öğretiyorlar ve Babil’de iki Meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı."

Halbuki bu iki melek:

"Biz ancak imtihan için gönderildik sakın küf­retme! Demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı."

"Onlardan karı ile kocasının arasını ayıracak şey­ler öğreniyorlardı."

Yani bu öğrendikleri şeyler arasında bunlar da vardı. Karıyla kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.

"Halbuki bunlar, Allah’ın izni olmadıkça bu si­hirle hiç kimseye zarar verebilecek değillerdi."

Allah’ın bilgisi, Allah’ın izni ve iradesi olmadıkça bunların yapabilecekleri hiç bir şey yoktu Yani.

"Onlarsa kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar ve­recek şeyler öğreniyorlardı."

Ya da sadece zarar verecek ve asla faydası olmayan şeyler öğreniyorlardı. Bundan anlaşılıyor ki sihir öğrenmek safi zarardır.

İşte insanlar Süleyman’ın (a.s) mülkü üzerine şeytanların uydurdukları, ortaya çıkardıkları bâtıl şeylerin ardına düştüler. Hz. Sü­leyman’ın bir sihirbaz olduğunu, onun bir peygamber olmadı­ğını söy­lüyordu yahudiler. Ama Allah bu âyetiyle bunun böyle ol­madığını, Süleyman’ın (a.s) ne sihirle, ne de küfürle ilgisinin bu­lunduğunu haber veriyor. Aslında bu haliyle sihir bir küfür olup, Süleyman (a.s) sihir yaparak asla küfretmemiştir ama ona sihirbaz diyen şeytanlar kâfir olmuştur, denilmektedir. Çünkü bu şeytanlar, insanları peygamber yolundan uzaklaştırıp sihir öğreterek yoldan çıkarıyorlardı. Peygamber yolunu bıraktırarak onları sihirlerin peşine takıyorlardı.

Böylece İsrâil oğulları sihirbazlığa yöneldiler. Zira Mısır’dan beri İsrâil oğullarının arasında sihir biliniyordu. Bilhassa eski devletlerini kaybedip de diğer milletlerin kölesi durumuna geldikten sonra on­ların bu tür şeylere sarıldıklarını görüyoruz.

Kitaplarını arkalarına atınca yapacakları bir şey kalmamıştı za­ten. Ama utanmadan bunu Süleyman’a (a.s) izâfe ederek buna meş­ruiyet kazandırmaya çalışıyorlardı. Uydurdukları bu şeyin bir kökü, bir dayanağı olmadığı için de bunu Süleyman’a (a.s) dayan­dırmaya çalışıyorlardı. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

Süleyman'ın a.s. emrine cinler verilmiş, o da onları çalıştırmış. Onun vefatından sonra Yahudiler arasında bu cinlerin çalıştırılması ile alakalı olarak sihir ve büyü yayılmış. Süleyman Peygamber’in de sihir yaptığı, sihir küfür olduğu için küfrettiği söylenmiş.

Ayette geçen şeytanlar aslında hakiki şeytan değil, şeytan tabiatlı, insanları kandıran insanlardır.

Ayette geçen Babil, bugünkü Irak’tır. O dönemde sihir ve büyüde çok ileri gitmişlerdi maalesef. Eğer verilen yol gösterici kitabınızdan uzak kalırsanız, onun yerine başka şeyler koymaya çalışırsınız. İsrailoğulları için bu Tevrat’tı, bizim için Kur’ân’dır. Gelen vahyin temelde iki fonksiyonu vardı. Birincisi ve en önemlisi hidayet edip doğru yolu göstermek, ikincisi günlük hayatımıza sağlayacağı faydalardı. Yolculuğa çıkarken hemen Kur’ândan bir ayet okuyoruz mesela bizi korusun güvende hissettirsin diye. Ya da bir ölüm oluyor, hemen bir yasin okuyoruz ölenin ruhunun ferahladığını düşünüyoruz.

 Aslında ölüm arkasından okunan Yâ-Sîn; okuyan kişinin ölümü hatırlayıp hayatına çekidüzen vermesi içindir. İlaç gibi düşünün, temel olarak bir hastalığa şifa olacak ama bir takım yan etkileri de var. İşte maalesef Yahudiler temel faydasından uzaklaşıp yan etkileri için kullanır olmuşlar kitaplarını. Ve Harut ve Marut tarafından öğretilenleri de amacının dışında kullanıyorlar. Maalesef bugün çoklukla Pakistan ve Hindistan’da, hatta ülkemizde bile şu ayeti şu kadar okursan o bundan ayrılır senle evlenir gibi Allah’ın ayetleriyle inanılmaz şeyler vadediyorlar kitaplarından uzaklaşmış insanlara. Oysa Allah yeryüzüne insanlığa faydası olmayacak birşey indirmez.

Hatta Cenab-ı Hakk’tan insana hep iyilik ulaşır manasında “Allahın iki eli de sağdır” (Sahih-i Müslim) diye bir hadi- i kutsi vardır.

Fitne kelimesi kendi başına kötü bir kelime değildir. Altını ortaya çıkarmak için yüksek ısıdaki ayrıştırma işlemine fitne denir. Kur’ânda fitne kelimesi yanlış ve amacı dışında kullanılan şeyler için kullanılmıştır. Mesela “eşleriniz ve çocuklarınız sizin için fitnedir’’ buyurulur. Yani çocukların uygun yetiştirilmemesi ya da eşle dünya görüşünün farklı olduğu noktalarda eğer eş sizi yanlış yola sevkediyorsa fitnedir. Mesela para kendi başına kötü birşey değildir, ama yanlış kullanımı halinde fitne olma potansiyeli vardır.

Burada da Babil’deki meleklere her ne gönderildiyse yanlış kullanımı durumunda fitne olma potansiyeli vardır. (Nouman Ali Han Özlü Tefsir Dersleri)

Yahudiler Sz. Süleyman’ı hiç sevmezlerdi. Onun Resûl-i Ekrem’in dediği gibi bir peygamber değil, büyü ile olağanüstü  güçler elde eden, hayvanlara ve cinlere söz geçiren bir hükümdar olduğunu ileri sürerlerdi. Bunun sebebi şu idi: Hicr sûresi (15),18. âyetin dipnotunda açıklanacağı üzere şeytanlar, Allah’ın emirlerini birbirine aktaran meleklerden kulak hırsızlığı yaparak yarım yamalak duydukları bir şeye yüz yalan katarak onları kâhin dostlarına iletirlerdi. Onlar da gaybdan haber veriyoruz diye insanları kandırırlardı.( Buhâri, Bed’ü’l-halk 6, Tıp 46). Süleyman aleyhisselâm onların sırlarının yazılı olduğu bilgileri ele geçirdi ve bunları tahtının altına gömdü. Onun vefatından sonra şeytanlar, bu gömülü bilgileri ortaya çıkardılar ve onu insanlara “ Süleyman’ın eşsiz hazinesi ( büyüsü)” diye sundular. ( Saîd b. Mansûr, es-Sünen [Humeyd],595; Hâkim, el-Müstedrek [Ata], II ,291).Âyette Allah Teâlâ, onların bu iddialarının hiçbir kıymeti ve esası bulunmadığını belirtmektedir.

Şeytanı en fazla sevindiren şeyin, eşleri birbirinden ayırmak olduğu anlaşılmaktadır. Resûl-i Ekrem, iblis adlı büyük şeytanın yeryüzüne dağılan askerlerinden günlük rapor alırken, onların yaptıklarını genellikle önemsemediğini, ama karı kocayı birbirinden ayıranlardan memnun olup onları tebrik ettiğini haber vermektedir.
(Müslim, Münâfikin 67; Ahmed b Hanbel, Müsned ,II,314,315).

Sihir yapan kimse, Allah’ın koyduğu düzeni değiştirmeye çalıştığı için bu âyet sihir öğretmeyi ve yapmayı yasaklamaktadır. İşte bu sebeple Resûl-i Ekrem, Allah’a şirk koşmak gibi sihir yapmanın da en büyük günahlardan biri olduğunu söylemiştir (Buhâri, Tıb 48), çalıntı ve yitik bir malın yerini öğrenmek üzere büyücüye giden ve ona inanan kimsenin kırk gün boyunca hiçbir namazının kabul olmayacağını belirtmiştir (Müslim, Selâm 125; Ahmed b Hanbel, Müsned ,IV,68,V,380). Tâhâ (20/57-73) ve Şuarâ (26/34-51) sûrelerinde sihir geniş bir şekilde ele alınmaktadır.

Zevece زوج :

İster benzer ister zıd olsun başka biriyle beraber olan her şeye زَوْجٌ denir. Bu kelime denklikle ilintilidir. زَوْجَة sözcüğü ise kötü bir lehçedir. زَوْج in çoğulu أزْواج dır. Bu kelime daha ziyade biri diğerine muhtaç olan eşya ve varlıklar için kullanılmaktadır. Mesela kadın-erkek, erkek-dişi, ayakkabı-mest vs. Fasih Arapçada evli çiftlerden her biri için de زَوْج  kelimesi kullanılmaktadır.

Denmiştir ki اِثْنَيْنِ (iki) için زَوْج demek yanlıştır. Çünkü Arabların kelamında زَوْج  diğerleriyle eşleşmiş tek sayıdır. Birbirine refakat eden اِثْنانِ (iki) için زَوْجانِ denilir.

Ezvac 3 şekilde tefsir edilir;

a- Ezvac kelimesi ile birbirine helal olan erkek ve kadın kastedilmiştir.(2/25- 43/70) 

b- Ezvac kelimesi sınıflar manasında kullanılır. (26/7- 36/36- 13/3) 

c- Ezvac kelimesi denkler, birlikte olanlar, eş ve arkadaş olanlar manasında kullanılmıştır. (37/22- 81/7 )

Kuran diline göre zevciyyet, sadakat, veladet, muhabbet, viladet ve nikah unsurlarından birinin eksik oluşuyla ortadan kalkar, إمْرَأة olarak anılır. Bu ikinci vasıftan aşağılayıcı ve tahkir edici bir mana çıkarılmamalı, sadece bir dilin mantığının başka bir dilin mantığından farklı işlediğine dikkat edilmelidir.


Kuran ihanet, inanç farklılığı, dulluk, kısırlık gibi unsurların bulunduğu yerlerde zevc sözcüğünü kullanmaz, إمْرَأة ü kullanır. 

 Zevci eşi, imrae yi ise karısı veya kadını diye Türkçeye çevirmek mümkündür. Ancak bu sözcükler, Kuran mütercimlerinin çoğu tarafından gelişi güzel bir biçimde Türkçeye aktarılmış, mesela imrae sözcüğüne mukabil gelişi güzel bir biçimde herhangi bir tefrikte bulunmaksızın hatun, hanım, eş, karı, kadın sözcükleri kullanılmıştır.

  Kuran'da, bütün canlılardaki (hayvan ve bitkiler) erkek ya da dişi olsun üremeye dikkat çekileceğinde yine bu kelime (zevc)

tercih edilmiştir. (Müfredat - Tahqiq - Bursevi - Mukatil b. Süleyman - Arap Dilinde Ezdad - Sabri Türkmen - Dücane Cündioğlu)

Kuran’ı Kerim’de  bir isim ve bir fiil formunda 81 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

Türkçede kullanılan şekilleri zevc, zevce ve izdivacdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Fitne kelimesi kendi başına kötü bir kelime değildir. Altını ortaya çıkarmak için yüksek ısıdaki ayrıştırma işlemine fitne denir. Kur’ânda fitne kelimesi yanlış ve amacı dışında kullanılan şeyler için kullanılmıştır. Mesela “eşleriniz ve çocuklarınız sizin için fitnedir’’ buyurulur. Yani çocukların uygun yetiştirilmemesi ya da eşle dünya görüşünün farklı olduğu noktalarda eğer eş sizi yanlış yola sevkediyorsa fitnedir. Mesela para kendi başına kötü birşey değildir, ama yanlış kullanımı halinde fitne olma potansiyeli vardır.

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَتْلُوا  ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur. Âid zamiri mahzuftur. 

تَتْلُوا  fiili  وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الشَّيَاط۪ينُ  fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى مُلْكِ  car mecruru  تَتْلُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. سُلَيْمٰنَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

وَ  itiraziyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. سُلَيْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. لٰكِنْ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre de gibi cümleyi tekid eder.

الشَّيَاط۪ينَ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. كَفَرُوا  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ  cümlesi, اتَّبَعُوا  ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

يُعَلِّمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. السِّحْرَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَتْلُوا  fiili عَلَى  ile kullanılınca; biri adına yalan uydurdu, عن  ile kullanılınca, birinin sözünü doğru olarak nakletti demektir. Yani cümle “Süleyman mülkü hakkında uydurdukları yalan.” demektir. 

اتَّبَعُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl bâbındadır. Sülâsîsi, تبع ’dır. 

İftiâl bâbı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يُعَلِّمُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓااِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ

 

مَٓا  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ  ‘la السِّحْرَ  ‘e matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  اُنْزِلَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَى الْمَلَكَيْنِ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline müteallik olup, müsenna olduğu için cer alameti يْ ‘dir. 

بِبَابِلَ  car mecruru  مَلَكَيْنِ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. هَارُوتَ - مَارُوتَ  kelimeleri الْمَلَكَيْنِ ‘den bedel olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

وَ  istînâfiyyedir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُعَلِّمَانِ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. يَقُولَٓا  muzari fiilini gizli  اَنْ  ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  حَتّٰى  harf-i ceriyle  يُعَلِّمَانِ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl  اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ ’dir. يَقُولَٓا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَقُولَٓا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. فِتْنَةٌ  haber olup damme ile merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إذا كنّا كذلك فلا تكفر (Biz böyle olduğumuza göre inkâr etme.) şeklindedir. 

لَا  nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكْفُرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org  

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يُعَلِّمَانِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

 

فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. يَتَعَلَّمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمَا  car mecruru  يَتَعَلَّمُونَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُفَرِّقُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يُفَرِّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  يُفَرِّقُونَ  fiiline mütealliktir. بَيْنَ  mekân zarfı   يُفَرِّقُونَ  fiiline mütealliktir. الْمَرْءِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  زَوْجِه۪  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَتَعَلَّمُونَ   fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

يُفَرِّقُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  فرق ’dır.

 

وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.

هُمْ  munfasıl zamiri  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir. ضَٓارّ۪ينَ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansub, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. بِه۪ car mecruru اَحَدٍ

'nin mahzuf haline mütealiktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. اَحَدٍ  lafzen mecrur, ism-i fail  ضَٓارّ۪ينَ ‘ nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. بِاِذْنِ  car mecruru  بِه۪ ’ deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مقرونا بإذن الله (Allah’ın iznine bağlı olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

ضَٓارّ۪ينَ  , sülâsi mücerredi ضرر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحَدٍ , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ

 Cümle, atıf harfi وَ  ile öncesine atfedilmiştir. Fiil cümlesidir. يَتَعَلَّمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ما  müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَضُرُّهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Veya  مَا  nekre-i mevsufe olup,  يَضُرُّهُمْ  onun sıfatıdır.

يَضُرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَنْفَعُهُمْ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.    

يَتَعَلَّمُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  علم’dir. 

 وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

عَلِمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لَمَنِ اشْتَرٰيهُ  cümlesi عَلِمُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَ  ibtida harfidir. Tekid ifade eder. Müşterek ism-i mevsûl  مَنِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اشْتَرٰيهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اشْتَرٰي  mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ  cümlesi, mübteda  مَنِ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  خَلَاقٍ۠ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. خَلَاقٍ۠  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

لَ   harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِئْسَمَا  ifadesindeki  مَا  nekre-i mevsufe olup  بِئْسَ  fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; [Ne kötü bir şeydir] anlamındadır. بِئْسَ ‘ nin failinin temyizidir. Zem fiilinin mahsusu mahzuftur.

شَرَوْا  mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪ٓ  car mecruru  شَرَوْا  fiiline mütealliktir. اَنْفُسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi  2. Failinin  ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin  مَا  Harfine Bitişik Olarak Gelmesi

4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اشْتَرٰي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

İsim cümlesidir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, لما فعلوا ذلك من تعلّم السحر وإيذاء الناس.. أو لما باعوا أنفسهم. (Bunu sihir öğrenip insanlara zarar vererek yaptıklarında veya nefislerini sattıklarında) şeklindedir. 

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki şart ve cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mazi fiilden sonra olayın zihinde daha kolay canlandırılabilmesi için muzari fiil gelmiştir. Bu ayette de  اتَّبَعُوا  mazi fiilinden sonra  تَتْلُوا  fiili aynı maksatla muzari fiil olarak gelmiştir. 

 

وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا

 

وَ , itiraziye  مَا , nafiyedir.  وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ  cümlesi parantez arası ifade olarak tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî mazi fiil sıygasındaki cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Ayetin bu cümlesi Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve onun büyü yaptığını söyleyen müfterileri tekzib eder. Ayette büyü açıkça küfür olarak nitelendirilmiştir. Bundan amaç Süleyman'ı (aleyhisselâm) büyü yapmaktan tenzih ve ona bu yolda iftira edenlerin yalanlarını teşhirdir. (Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la itiraziyye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.

İstidrak manasındaki, tekid ifade eden  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi fiilin hudus temekkün ve istikrar manası yanında hükmü takviye etmiştir. Hükmü takviye; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir.

لٰكِنَّ  edatı istidrak ilişkisi kurar. Kendinden önceki cümleden çıkabilecek bir vehmi ve yanlış anlamayı kaldırmak için kullanılır, anlam bakımından birbirinden ayrı iki söz arasına girer.

وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ  cümlesiyle  وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

الشَّيَاط۪ينَ - سُلَيْمٰنُ  kelimelerinin tekrarında reddü’l acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

كَفَرُوا - كَفَرَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ  [Süleyman kâfir olmadı] sözü bunu iddia edenleri yalanlamadır. Sihir yerine küfür demesi onun da küfür olmasından ve peygamber olanın ondan masum olmasından dolayıdır. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 

 

 يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ

 

يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ  cümlesi,  اتَّـبَعُوا ‘daki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Atıf harfi  وَ ‘la  السِّحْرَ  kelimesine matuf olan  مَٓا  müşterek ism-i mevsûlunun sılası olan  اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

بِبَابِلَ  car-mecruru, iki meleğin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

İki farklı görevdeki  مَا ’ larda ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

يُعَلِّمُونَ  fiili,  عَلم  kökündendir. Kur’an’da çoğunlukla vahiy ve Allah’tan gelen kitap için kullanılmıştır. Genellikle dünya ilmi ile alakalı kullanılmamıştır. 

السِّحْرَ , bir şeyi olduğundan farklı göstermektir. Seher kelimesi de bu köktendir. Alacakaranlıkta bir şey, daha başka bir şey zannedilebilir. Sahur, seher vaktinde yenen yemektir.

هَارُوتَ  -  مَارُوتَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şeytanlar, büyü yapmak ve o ilmi düzenlemekle kâfir oldular. Şeytanlar, insanları azdırmak ve saptırmak için büyüyü öğrettiler. Ayette  علم  fiili, muzarî sığası ile  يُعَلِّمُونَ  öğretirler şeklinde vârid olmuştur. Bu şeytanların büyüyü öğretmelerinin devam ettiğine, işin sürekli yenilendiğine delâlet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayette takdim-tehir vardır. İfadenin takdiri şöyledir: وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ (Süleyman kâfir olmadı, iki meleğe de Babil'de Harut ile Marut’a birşey indirilmedi. Fakat şeytanlar kâfir oldular ki büyüyü insanlara öğretiyorlardı.) (Kurtubî,El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ayetin bu kısmı sihir öğretmenin küfür olduğunu göstermektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Cumhura göre buradaki  مَٓا  kelimesi  اَلَّذِى  manasındadır.  السِّحْرَ  kelimesine atfolunan mansub bir kelimedir. Yani, “Onlar iki meleğe indirileni öğretiyorlardı.” demektir. Ya da  مَا تَتْلُوا  ifadesine matuftur. Buna göre mana: ‘’Onlar, Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeylere uydular.’’ olur. Harut ve Marut iki meleğe ait özel isimdir ve her iki isim de iki melek, الْمَلَكَيْنِ  kelimesinin atf-ı beyanı, yani açıklayıcı mahiyette bir atfıdırlar. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

هَارُوتَ وَ مَارُوتَ  ifadelerini Zührî [v.124/742] “onlar هَارُوتُ وَ مَارُوتُ ’tur” şeklinde takdir ederek merfû okumuştur. Bunlar yabancı isimlerdir, gayr-i munsarif olmaları bunun delilidir. Bazı kimselerin iddia ettiği gibi, kırmak anlamındaki  هَرت ve مَرت kelimelerinden türemiş olsalardı, o zaman gayr-i munsarif olmazlardı. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ


وَ , istînâfiyyedir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Mef’ûl olan  مِنْ اَحَدٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid  مِنْ  harfi de kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile birlikte   يُعَلِّمَانِ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَقُولَٓا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir.  اِنَّمَٓا  kasır edatıdır. نَحْنُ mübteda,  فِتْنَةٌ  haberdir. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  نَحْنُ  mevsûf/maksûr,  فِتْنَةٌ  sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ  cümlesi mübalağa için yapılmış iddiaî kasrdır. Öğretilmesine karşı çıktıkları sihirle insanlara yaptıkları fitnenin çokluğu fitnedeki iki vasıfla sınırlanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsim cümlesinin manaya delaleti fiil cümlesinden daha kuvvetlidir. Bunun için de bazı alimler isim cümlesinin tekid ifade ettiği görüşündedir.

Kendilerinin fitne olduğunu, kasr edatıyla pekiştirmenin yanında söylediklerinin kesin olduğuna delalet etmek üzere isim cümlesi kullanmışlardır.

فَلَا تَكْفُرْۜ

 

Fasılla gelen cümlede rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Cevap cümlesi olan  فَلَا تَكْفُرْ  , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri: إذا كنّا كذلك  (Bizim durumumuz böyle olduğuna göre …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Bu iki melek [biz sadece bir imtihanız], Allah’ın bir sınama aracıyız; [sakın küfre düşme] bunun hakikat olduğunu düşünerek öğrenme, yoksa küfre düşersin, diye nasihat etmeden, tenbih etmeden [hiç kimseye sihir öğretmemişlerdir.] (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Harut ile Marut'un Cibril gibi vahiy meleklerinden olduklarına dair herhangi bir delil yoktur. Bilakis ayet bunları her şeyden önce bilgi getiren melekler değil, bilgi gönderilen melekler şeklinde gösterdiği için nüzul de aşağı derecedeki meleklerden oldukları açıktır. Şu halde öğretilerinin de peygamberlere gelen vahiy derecesinde olmayıp ilham cinsinden olduğu aşikârdır. Bu iki meleğe indirilen ve Bâbil halkından bir çoğuna ilham yoluyla öğretilen bu şeyler hadd-ı zatında sihir değil idi. Fakat sihir olarak da kullanılabilir ve böyle kullanılınca da katıksız küfür olurdu. Bunun için ayette bunun sihir olduğu ifade edilmiştir. Aslında her bilgi böyledir. Hadd-ı zatında ilmin hepsi hürmete şâyandır. Fakat büyüklüğü ölçüsünde ve ilim olması bakımından hayra ve şerre müsaittir. İlim ne kadar derin ve ne kadar ince ve yüksek olursa, şer ve fitne ihtimali de o nisbette büyük olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Ayette Harut ve Marut adlı melekler sihir öğretti diye birşey açıkça ifade edilmemiş, [Meleklere indirilen şeyi ve sihri insanlara öğretiyorlardı] buyurulmuştur. Meleklerin sihir öğretmesi uygun bir şey değildir. Meleklere indirilen şeyin vahiy olduğu, ya da insanların arasını bozmak için yapılan sihri iptal etmek için bazı bilgiler olduğu söylenmiştir.

Olumsuzluk  مَا ’larına ism-i mevsûl anlamı verilirse mana değişir. Bu  مَا  harflerinin olumsuzluk manasında olması, meleklerin sihir öğretmediklerini söyleyebilmek için daha uygundur. (Muhsin Demirci, Kur’ân Tefsirinde Farklı Metotlar)

فِتْنَةٌ ; bir şeyin cevherini ortaya çıkarmak için uygulanan rafine etme işlemidir. Benim, cevherimi ortaya çıkarmak için uğrayacağım imtihanlar yoksulluk da olabilir, zenginlik de. Fitne sadece olumsuz şeylerle olmaz. Nimetler de insanlar için bir fitne sebebidir.

 

فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ

 

فَ , istînâfiyyedir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil  istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.   

يَتَعَلَّمُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  مِنْهُمَا , ihtimam için, mef’ûl olan  مَا ‘ya takdim edilmiştir

فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ  cümlesiyle,  وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

مَا يُعَلِّمَانِ - فَيَتَعَلَّمُونَ kelimeleri arasında tıbâkı hafiy, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 

وَ , haliye veye itiraziyyedir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir. Haberine dahil olan  بِ , tekid ifade eden zaid harftir. 

مَا ‘nın haberi olan  بِضَٓارّ۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. 

Kur'an-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, haberle car-mecrur arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.  بِضَٓارّ۪ينَ  sıfat/maksûr,  بِاِذْنِ اللّٰهِۜ mevsûf/maksûrun aleyhtir. Zarar verme eylemi, Allah’ın iznine kasredilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/102) 

بِاِذْنِ اللّٰهِۜ  car-mecruru, بِه۪ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil, lafza-i celâle muzâf olan  اِذْنِ  kelimesi şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اَحَدٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَيَتَعَلَّمُونَ  [onlar da öğreniyordu] ifadesindeki zamir, مِنْ اَحَدٍ  [hiç kimse] ibaresinin delalet ettiği mefhuma işaret eder. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘la … فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  يَضُرُّهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Menfi muzari sıygasındaki  لَا يَنْفَعُهُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı, cümleler arasında ise tenasüb sanatı vardır.

يَضُرُّهُمْ - يَنْفَعُهُمْۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يَضُرُّهُمْ - بِضَٓارّ۪ينَ  kelimeleri kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

 وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠


وَ  atıf harfidir.  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Burada  وَلَقَدْ  ifadesindeki ل  tekit ifade eder ve yemin manasındadır. Cevabı ise  مَا لَهُ (olmadığını) ifadesidir. Aslında tekit lamının bu ifadenin başında olması gerekirdi, ancak لَمَنِ اشْتَرٰيهُ (Sihri satın alanlar) ifadesinin başına geldi, bunun sebebi ise ilk ifadenin yani وَلَقَدْ  ifadesinin başta gelmesinden dolayı yemine benzemesi, bu yüzden de yeminin cevabı şeklinde cevap cümlesi kullanılmasıdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠  cümlesi  عَلِمُوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümleye dahil olan ibtida lamı isim cümlesini tekid için gelmiştir. Mübteda konumundaki ism-i mevsûl  مَنِ ‘in sılası olan  اشْتَرٰيهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.    

مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠  cümlesi, mübteda olan  مَنِ ‘nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  خَلَاقٍ۠ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنْ  zaid harftir.  خَلَاقٍ۠  , lafzen mecrur, mahallen merfû, muahhar mübtedadır.

عَلِمُوا  fiilinde irsâd sanatı vardır.

Zeccâc şöyle der: İlk ifadenin başına gelen lam harfi, cümlenin tamamının yemin olduğunu bildirmek için kullanılmıştır, çünkü cevap cümlesi yemin ifadesinin cevabı da olsa, şart anlamı taşıma ihtimali vardır, bu yüzden başına lam harfi gelir. Bir görüşe göre لَقَدْ  ifadesinin başındaki lam harfi onların Tevrat’ta bu hususu bildiklerini tekit eder, لَمَنِ اشْتَرٰيهُ  (Sihri satın alanlar)  ifadesinin başındaki  لَ  harfi ise şart ve cevabını tekit eder. Bir görüşe göre  لَ  harfi şart ifade etmektedir, ancak daha önce zikri geçtiği için burada yerinde gelerek tekrar edilmiştir. Bunun benzeri  لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ  [Kitap ehli güç yetiremeyeceğini bilsin diye.” [Hadîd 57/29] ayetindeki  لِئَلَّا (bilmesin diye) ifadesinin içinde kullanılan olumsuzluk bildiren  لَ  harfidir, bu harf “güç yetirme” fiilinin başında zikredildiği için, buradaki yerinde de zikredilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ

وَ , atıf harfidir. Cümle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasemin cevabı  بِئۡسَ ’nin dahil olduğu inşa cümlesidir. Zem fiili  بِئْس ’nin takdiri olan السحر veya الكفر  mahsusu mahzuftur. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. 

بِئْسَمَا  ifadesindeki  مَا  nekre-i mevsufe olup  بِئْسَ  fiilinin failini izah eden mansub bir harftir; بِئْسَ ‘nin failinin temyizidir. 

شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ  cümlesi  مَا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِه۪ٓ , ihtimam için, mef’ûl olan  اَنْفُسَهُمْۜ ‘a takdim edilmiştir.

 شَرَوْا - اشْتَرٰيهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِئۡسَ - ضُرُّهُمۡ  kelime arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü gerçekte onların kendilerini satmaları mümkün değildir. Allahu a'lem- bununla anlatılmak istenen şudur; onlar büyük günah olan sihir öğrenmekle kendilerini helak edip azabı hak ederek, onu öğrenmekle nefislerini helake maruz bıraktıkları, sürekli azaba duçar ettikleri için sanki nefislerine bedel sihri almaya razı olmuş konuma düşmüşler, o yüzden de onların nefisleri en ucuz bedele, en düşük fiyata ellerinden çıkan kıymetli eşyaya benzetilmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Ayetin son cümlesi şart üslubunda gelmiş istînâfiyyedir. 

كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ , şarttır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  لما باعوا أنفسهم (kendilerini satmazlardı) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.   

كَان ’nin haberi olan  يَعْلَمُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine (teceddüt) işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَان ’in haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sureleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117) 

یُعَلِّمُونَ - یُعَلِّمَانِ -  یَتَعَلَّمُونَ - عَلِمُوا۟ - یَعۡلَمُونَ  kelimeleri  arasında iştikak cinası ve reddü’l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette önce kasem tarzı bir tekid ifadesi ile  وَلَقَدْ عَلِمُوا  denilerek onların “gerçekten bildikleri” ifade edilmiş; daha sonra da  لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ  ifadesiyle onlar için [Keşke bilselerdi!] denilmiştir. Bunun manası, “onlar ilimleri ile amel etselerdi” şeklindedir. Onlar ilimleri ile amel etmedikleri için, Allah Teâlâ onları sanki ilimlerinden sıyrılıp çıkmışlar gibi değerlendirmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ [Keşke bilselerdi.] ifadesi, belâgat açısından yaygın olan bir söyleyiş şeklidir. Çünkü bir şeyi bilen bir kimse ilminin gereği ile amel etmiyorsa, o kimse bazen o şeyi bilmeyen cahil yerine ko­nur ve cahiller gibi bilgisiz sayılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bakara Sûresi 103. Ayet

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟  ١٠٣


Eğer onlar iman edip Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 أَنَّهُمْ şüphesiz onlar
3 امَنُوا iman etseler ا م ن
4 وَاتَّقَوْا ve sakınmış olsalardı و ق ي
5 لَمَثُوبَةٌ sevabı ث و ب
6 مِنْ
7 عِنْدِ katından ع ن د
8 اللَّهِ Allah’ın
9 خَيْرٌ daha hayırlı (olurdu) خ ي ر
10 لَوْ keşke
11 كَانُوا idi ك و ن
12 يَعْلَمُونَ bilseler ع ل م

  Sevb bir nesnenin daha önceden bulunduğu ilk durumuna, yahut gerçekleştirilmesi düşünülen hale dönüşmesi demektir.

  Hatta eğrilen ipliğin dönüştürülmesi düşünülen şekle dönüşmüş olmasından dolayı elbiseye de Arapça’da sevb denir.

  Benzer şekilde seyyib de eşinden ayrıldığı veya eşi öldüğü için ailesine geri dönen dul kadındır.

  Sevap da insanın yaptıklarının karşılığı olarak geriye dönen şeydir. Dolayısıyla Türkçe’den farklı olarak hem iyiliğin hem kötülüğün karşılığı olarak kullanılmasına rağmen daha çok iyilik için tercih edilmiştir. Kullar olarak işlediğimiz sevaplarla ait olduğumuz yere döneceğiz.

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyedir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت إيمانهم şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اٰمَنُوا  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اتَّقَوْا  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

اتَّقَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

مَثُوبَةٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ عِنْدِ  car mecruru  مَثُوبَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. خَيْرٌ  haber olup damme ile merfûdur.

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, ما آثروا عليه (Onu yapmayı tercih etmezlerdi) şeklindedir. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir.İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

خَيْرٌ , ismi tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا  لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ

Şart üslubunda gelen cümlede وَ , istînâfiyye لَوْ , şart edatıdır.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ اٰمَنُوا  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu)  olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye ve hudûs ifade etmiştir. 

Aynı üslupta gelen  وَاتَّقَوْا  cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle   اَنَّ ‘nin haberine  atfedilmiştir.

اٰمَنُوا - اتَّقَوْا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَ  ; cevaba dahil olan bir harftir. Kasem harfi olması da caizdir.  لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ cümlesi لَوْ ’in cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ عِنْدِ  car mecruru  مَثُوبَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Müsned olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden müsnedün ileyh  مَثُوبَةٌ ‘ün nekre gelişi, tazim, kesret ve nev  ifade eder.

عِنْدِ اللّٰهِ  izafetinde bütün kemâl sıfatlara şamil lafzâ-i celâle muzâf olan  عِنْدِ  şan ve şeref kazanmıştır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple  اللّٰهِ  isminde tecrîd sanatı vardır.

مَثُوبَةٌ - خَيْرٌۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَثَابَةً  kelimesi  ثَوَّبَ  kelimesinden türemiş bir mekân ismidir. Bir şeyin aslına, ideal haline dönmesi  ثَوب  kelimesiyle ifade edilir. تاب  kelimesi de dönmek demektir. Benzer harfler vardır. Sadece ilk harfler farklıdır, ama onların da mahreçleri yakındır. 

ثَوب ; insanın bilinçli olarak yaptıklarının karşılığını alması için dönmesi;  مَثَابَةً , çölde açılmış kuyuların etrafında insanların su içmek için oturdukları yer demektir. Kâbe de insanların manevi susuzluklarını giderdikleri daimi bir merkez ve emniyet yeri yapılmıştır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  harfi isim cümlesine de dahil olabilir.

لَو  ‘in cevabı isim cümlesi şeklinde gelerek fiil cümlesine tercih edilmiştir. Çünkü isim cümlesinde devamlılık, istikrar ve sebat manası vardır. Ayet, لَمَثُوبَةُ اللَّهِ خَيْرٌ  şeklinde gelmemiştir. Bunun nedeni, ‘’sevaptan bir şey almaları onlar için daha …’’ manasıdır. Bir yoruma göre de, لَوْ  kelimesi temenni manasındadır. Sanki, وَلَيْتَهُمْ اٰمَنُوا (keşke iman etselerdi.)  demek gibidir. Sonra da, bir ilk cümle olarak,  لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ  diye başlamıştır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟

Fasılla gelen istînâf cümlesidir. Şart üslubundaki cümlede كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ , şarttır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın, takdiri  ما آثروا عليه (tercih etmezlerdi) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar.   

كَان ’nin haberi olan  يَعْلَمُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ ‘in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine (teceddüt) işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كَان ’in haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakînlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sureleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117) 

Ayette önce kasem tarzı bir tekid ifadesi ile  وَلَقَدْ عَلِمُوا denilerek onların “gerçekten bildikleri” ifade edilmiş; daha sonra da  لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ  ifadesiyle onlar için [Keşke bilselerdi!] denilmiştir. Bunun manası, “onlar ilimleri ile amel etselerdi” şeklindedir. Onlar ilimleri ile amel etmedikleri için, Allah Teâlâ onları sanki ilimlerinden sıyrılıp çıkmışlar gibi değerlendirmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟  [Keşke bilselerdi.] ifadesi, belâgat üslubunda yaygın olan bir söyleyiş şeklidir. Çünkü bir şeyi bilen bir kimse ilminin gereği ile amel etmiyorsa, o kimse bazen o şeyi bilmeyen cahil yerine ko­nur ve cahiller gibi bilgisiz sayılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Son iki ayetin fasılası aynıdır:  لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ [Keşke bilselerdi.] İkisinde de ilim vahiyle alakalıdır. Cümleler arasında tekrir ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir.

Bakara Sûresi 104. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١٠٤


Ey iman edenler! “Râ’inâ (bizi gözet)” demeyin, “unzurnâ (bize bak)” deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 لَا
5 تَقُولُوا demeyin ق و ل
6 رَاعِنَا Ra’ina (bizi gözet yahut: kaba söz) ر ع ي
7 وَقُولُوا deyin ق و ل
8 انْظُرْنَا unzurna (bize bak) ن ظ ر
9 وَاسْمَعُوا ve dinleyin س م ع
10 وَلِلْكَافِرِينَ ve kafirler için vardır ك ف ر
11 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
12 أَلِيمٌ acı ا ل م

"Ey mü'minler "RAİNA" demeyin! "UN­ZURNA" deyin ve dinleyin."

Kulak verin! Dinleyin! Buyuruyor.

Raiy, riâyet; bir kimsenin başkalarının işlerini çekip çevirmesi, yönetmesi demektir. Onun lehine olan şeyleri tedarik edip, ona fayda sağlaması, onu gözetmesi demektir.

Başlangıçta Allah’ın Rasûlü, müslümanlara herhangi bir emir verdiği zaman müslümanlar, sahabe: “Raina ya Rasûlallah!” derlerdi. Yani bize riâyet et ey Allah’ın Rasûlü! Bizi gözet! Bize mühlet tanı! Acele etme! Bize zaman ver ki, biz bunu anlayalım! Derlerdi.

Sonradan yahudilerin çok değişik mânâlarda kullandıkları bu tabiri kullanmamalarını emrederek buyurdu ki Rabbimiz:

Böyle demeyin! "RAİNA" demeyin ey müslümanlar "UN­ZUR-NA" deyin. Ve söze de iyi kulak verin, dikkatlice dinleyin.

Bu­nun sebebini şöyle izah etmişler:

1- "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Bu kelimeyle, bu şifreyle Allah’ın Rasûlüne sövmeye çalışıyorlardı.

2- Veya ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız! Ey bizim gü-dücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Peygamberi bir çoban, bir hayvan güdücüsü konumuna düşürmeye ve böylece onunla alay et­meye, onu alay konusu yapmaya çalışıyorlardı.

3- Veya İbrani’ce de: Duy duymaz olası! Dinle dinlenmez olası! Dinle sözü dinlenmez adam! Gibi hakaret ifade eden bir kelimedir. Yahudiler hem karşısındakine sövmek, hem de hakaret etmek kastıyla bu kelimeyi kullanmaya başlayınca Cenab-ı Hak müslümanların bu kelimeyi kullanmalarını yasakladı.

4- Bir de bu kelime: Sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şek­linde pazarlıklı bir ifade anlamına geliyor. (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri) 

Nezara نظر:

نَظَرٌ bir şeyi  algılamak, görmek ve idrak etmek için gözü ve uz bakışı ona çevirmektir. Bu kavramla bazen acele etmeden düşünmek (te'emmül) ve araştırmakta kastedilir. 

Halk dilinde nazar, daha çok gözle bakmak anlamında, ulemâ dilinde ise basiret anlamında kullanılır.

نَظَرَ ve إنْتَظَرَ fiilleri bir şeyin gelmesini intizar etmek/beklemek/gözlemektir. İf'al babındaki formu olan أنْظَرَ fiili ise tehir etmek/ertelemek anlamında kullanılır.

Yine نَظَرٌ  nazar sözcüğü aynı zamanda bir meseleyle ilgili hayret etmek ve şaşırmak manasına da gelir.

نَظِيرٌ ise benzer/eş demektir.

Son olarak münazara مُناظَرَةٌ kavramı, görüş alışverişinde karşılıklı görüşlerini ortaya koyma, birbirini tenkit etmek, üstün gelmek için rekabet etmek ya da çekişmek şeklinde sergilenen tartışmadır. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de 129 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekilleri nazar, nazari, nâzır, nazariye, intizar, müntazır, manzara, münazara, nezaret, mütenâzır, (sarfı) nazar ve naziredir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir.  الَّذ۪ينَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı لَا تَقُولُوا 'dur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  رَاعِنَا ’dır. لَا تَقُولُوا  fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.

رَاعِنَا  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. قُولُوا انْظُرْنَا  cümlesi, atıf harfi وَ  ile nidanın cevabına atfedilmiştir. 

قُولُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  انْظُرْنَا ’ dir. قُولُوا  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

انْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اسْمَعُواۜ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. 

اسْمَعُواۜ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

رَاعِنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi رعي ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَافِر۪ينَ , sülâsi mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَل۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  لَا تَقُولُوا رَاعِنَا  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır.

لَا تَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَاعِنَا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُولُوا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nehiy üslubundan emir üslubuna iltifat sanatı vardır.

قُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  انْظُرْنَا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Yine emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَاسْمَعُوا  cümlesi nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Bu inşa cümleleri irşad (doğru davranma şeklini göstermek, insanları hatadan kurtarmak) için gelmiştir. Buradaki emir cümleleri, irşad kastı taşıması sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir. 

رَاعِنَا - انْظُرْنَا  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَا تَقُولُوا - قُولُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَا تَقُولُوا رَاعِنَا  cümlesiyle  وَقُولُوا انْظُرْنَا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

رَع ; gözetti, رَاعِ ; çoban demektir. Riayet ve mera (otlak) kelimeleri de bu kökten türemiştir.

Kur’an’da “dinleyin” emri çok geçer. Çünkü o dönemde Kur’an yazılı değildi. Okunacak değil, dinlenecek bir şeydi.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın  ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın müminlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey İman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

Müslümanlar, kendilerine ilimden [Kur’an’dan, dinden] bir şey söylediğinde Peygamber (s.a.v) ’e  راعنا يا رسول اللّٰهِ yani “Ey Allah’ın Rasulü! Bizi gözet, bizi bekle, bize teenni ile davran ki söylediklerini anlayıp ezberleyebilelim” diyorlardı. Yahudilerin de birbirlerine sövmek için kullandıkları İbranca veya Süryanca  راعينا  şeklinde bir kelimeleri vardı. Bunlar, müminlerin  راعنا  sözünü duyunca, bunu fırsat bildiler ve malum sövmeyi kastederek Peygamber (s.a.v)’e o kelimeyle hitap ettiler. Bunun üzerine müminlere bu kelimeyi söylemek yasaklandı ve o kelimeyle aynı manaya gelen bir başka kelimeyi söylemeleri emrolundu. Bu da, “onu bekledi” anlamına gelen  نَظَرَهُ  kökünden  انْظُرْنَا kelimesidir.(Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلْكَافِر۪ينَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَل۪يمٌ   kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde canlı bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

أَلِمَ  kökünden gelen “elem” acı, ağrı;  اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azab edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ  ifadesindeki  اَل۪يمٌ  kelimesi ism-i fail kalıbındadır. İşârî olarak o öyle bir azap ki, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir. 

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يم  sözündeki tarif ahd içindir. Kâfirlerden murad özel olarak Yahudilerdir.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki, bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ  ifadesindeki  اَل۪يمٌ  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Bakara Sûresi 105. Ayet

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ  ١٠٥


Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 يَوَدُّ arzu etmezler و د د
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
5 مِنْ -nden
6 أَهْلِ ehli- ا ه ل
7 الْكِتَابِ kitab ك ت ب
8 وَلَا
9 الْمُشْرِكِينَ ve müşriklerden ش ر ك
10 أَنْ
11 يُنَزَّلَ indirilmesini ن ز ل
12 عَلَيْكُمْ size
13 مِنْ hiçbir
14 خَيْرٍ hayır خ ي ر
15 مِنْ -den
16 رَبِّكُمْ rabbiniz- ر ب ب
17 وَاللَّهُ oysa Allah
18 يَخْتَصُّ tahsis eder خ ص ص
19 بِرَحْمَتِهِ rahmetini ر ح م
20 مَنْ kimseye
21 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
22 وَاللَّهُ Allah
23 ذُو sahibidir
24 الْفَضْلِ lutuf ف ض ل
25 الْعَظِيمِ büyük ع ظ م

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ 

Fiil cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَوَدُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ اَهْلِ  car mecruru  كَفَرُوا  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. الْمُشْرِك۪ينَ  atıf harfi وَ  ile اَهْلِ ’ye matuf olup, cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  يَوَدُّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُنَزَّلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. عَلَيْكُمْ  car mecruru  يُنَزَّلَ  fiiline mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. خَيْرٍ  lafzen mecrur, يُنَزَّلَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. مِنْ رَبِّ  car mecruru خَيْرٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يُنَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَيْرٍ ; ismi tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَخْتَصُّ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَخْتَصُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِرَحْمَتِ  car mecruru  يَخْتَصُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاء ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاء  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mef’ûlün bihi mahzuftur. Takdiri, يشاء اختصاصه  şeklindedir.

يَخْتَصُّ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خصص ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. ذُو  haber olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak ref alameti و ’dır. Aynı zamanda muzâftır. الْفَضْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْعَظ۪يمِ  kelimesi  الْفَضْلِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْعَظ۪يمِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ

İstînâf cümlesi olarak fasılla gelmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ  cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, onların bilinen kişiler olmasına ve o kişilerin anılmasının kerih görüldüğüne işaret eder. 

اَهْلِ الْكِتَابِ ‘ye atfedilen  وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ  ‘deki nefy harfi  لَا , olumsuzluğu tekid etmek için gelmiş zaid harftir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  يَوَدُّ  fiilinin mef’ûlü yerindedir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

يُنَزَّلَ  fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

رَبِّكُمْۜ  izafeti, Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْۜ  zamirinin aid olduğu müminler şeref ifade eder.

Ayetteki farklı anlama gelen  مِنْ ’ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ  ifadesindeki nefy, kerih görmekten kinayedir. (Mahmud Sâfî, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an

اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ  şeklindeki masdar-ı müevvel,  يَوَدُّ  fiilinin mef'ûlüdür. Birinci  مِنْ istiğrak (tamamını ifade etmek) için zaiddir, ikincisi de ibtida (başlangıç) içindir. خَيْرٍ  da vahiy ile tefsir edilmiştir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Nimetlerin ilki yaratmaktır, onu yaratan ona emreder ve yaratıcının emrine isyan edilmez. Yaratıcının yarattığı her şeyde bir sırrı vardır. Burada, Allah'ın kullarını büyütüp beslediğini hatırlatma da vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ  ifadesinde yer alan  مِنْ  beyan içindir. Çünkü [inkârcı nankörler] cinstir; Ehl-i Kitap ve müşrikler olmak üzere iki çeşit kâfiri kapsar. Nitekim  لَمْ يَكُنِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ [Ehl-i Kitap’dan olsun, Müşriklerden olsun nankörce inkâr edenler … ayrılacak değillerdi.] (Beyyine 98/1) ayetinde bu taksimata yer verilmiştir. اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ [Senin Rabbinin rahmetini bunlar mı bölüştürüyorlar?!] (Zuhruf 43/32) ayetinde belirtildiği üzere, rahmet kelimesi de vahiy anlamına gelmektedir. Mana şöyledir: Onlar, vahye nail olmaya kendilerini daha layık görüyorlar da sizi kıskanıyorlar ve vahiyden herhangi bir şeyin size indirilmesini istemiyorlar. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur   بِرَحْمَتِه۪ , ihtimam için, mef’ûl olan  مَنْ ‘e takdim edilmiştir

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِرَحْمَتِه۪  izafetinde  بِرَحْمَتِ ’nin Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَنْ - مِنْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ  [Allah, hususi olarak verir] ve  وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ  [Allah, büyük lütuf sahibidir] cümlelerinin Allah lafzı ile başlaması, işin büyüklüğünü göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

 اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَۜ [Senin Rabbinin rahmetini bunlar mı bölüştürüyorlar?!] (Zuhruf 43/32) ayetinde belirtildiği üzere, rahmet kelimesi de vahiy anlamına gelmektedir. Mana şöyledir: Onlar, vahye nail olmaya kendilerini daha layık görüyorlar da sizi kıskanıyorlar ve vahiyden herhangi bir şeyin size indirilmesini istemiyorlar. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اللّٰهُ  mübteda,  ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ  haberdir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir makamında hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

الْفَضْلِ  için sıfat olan  الْعَظ۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. ism-i fail vezni ayrıca bu özelliğin, istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْفَضْلِ - خَيْرٍ- بِرَحْمَتِه۪   kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

[Oysa Allah rahmetini] yani nübüvveti [dilediğine tahsis ediyor.] Allah ancak hikmetin gerektirdiği şeyi diler. [Allah, muazzam bir lütfa sahiptir.] ifadesi, peygamberlik vermenin muazzam bir lütuf olduğuna işaret etmektedir. Nitekim bu manada [Şüphesiz O’nun sana karşı lütfu daima büyük olmuştur.] (İsrâ 17/87) buyrulmaktadır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu ayette nübüvvetin bahşedilmesinin pek büyük ihsanlardan olduğunu bildirme vardır. Allah Teâlâ ayetin evvelinde kafir ve müşriklerin Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmesini istemediklerini buyurduktan sonra zatının pek ihsan sahibi olup bunun Allah katından bir lutuf olduğunu beyan etmiştir. İlk bakışta ayette kafirlerden bahsedilip sonrasında Allah’ın rahmeti ve fazlının zikredilmesi, birbiriyle tezat teşkil etmiş gözükse de; hayrın yani nübüvvetin bahşedilmesinin, aslında bu rahmet ve fazlın yansıması olduğu böylece anlaşılmış olur. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)

Günün Mesajı
Sihir (büyü) öğrenmek veya öğretmek haramdır.
Sihir diğer sebepler gibi sadece Allah'ın izniyle etki edebilir.
Karı-kocanın arasının iyi olması, toplumun da sağlam ve kuvvetli olması demektir.
Allah müminlerin imanını, kafirlerin küfrünü açıkça ortaya koymak için dilediği şekilde kullarını imtihan eder.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünya hayatı, uzun bir yolda yürümek gibidir. Her yol ayrımında yapılan seçimlerin, yol sonunda varılacak yer üzerinde etkisi vardır.

Dünya, her gün birilerinin ellerinden kayıp giderken, dönüp yaşayanlara göz kırpar. Yol ayrımlarında, aklını karıştırmak için bütün güzelliğiyle kollarını açar. İkna etme çabasıyla, çapkın çapkın gülümser. Sanki onlardan hiç gitmeyecek, onları hiç terk etmeyecekmiş gibi.

Ey imanımı barındıran kalbim! Dünya ve nefsime karşı, daima tetikte ol. Mahşerde, tekbir sesinin, Rasûlullah (sav)’e “unzurnâ” diyenlerin tekbir seslerine karışma duasıyla. Kuşan kılıcını.

 Yüce Allahım, yardımına muhtacız. Konuşmak kolay. Hakkı söylet. Düşünmek kolay. Hakikati hatırlat. Seçmek kolay. Hakka yönlendir. Öğrenmek kolay. Rızanı kazandır. Yürümek kolay. Bizi yalnız Senin yoluna ilet. Kolaylaştır. Ferahlandır.

***

Yeryüzünde, insan için yaratılmış her nimet ve ilim, nefsani istek ve hallere yönelik imtihan vesilesidir. Yani Allah’ın emirlerine itaat ile O’nun rızasını gözeterek eldekileri kullanmak ya da onlardan sakınmak gerekir.


Sihir ya da büyü, farklı çeşitleriyle tarihten bugüne, dünya hayatının bir parçası olmuştur. Kimin ne kadarına inandığı ya da hangi çeşidinin sahte olduğunu burada tartışmak şimdilik gereksizdir. 

Ancak; Batı’dan Doğu’ya, dizilerden kitaplara, internette yazılanlardan etrafımızda konuşulanlara bakıldığı zaman sihire olan ilginin geçmişte kalmadığı, tam tersine hala canlı olduğu görülür.

İnsan evladının, nefsani heveslerine sahip olmak için kontrolü sağlama dürtüsüne hitap eden sihir/büyü yaptıranların niyetleri/hedefleri genellikle kötüdür. Sihirin ilgi çekici yanlarından bir tanesi de başkalarına gizli kalmasıdır.

Günümüzde yapılan araştırmalar, oyunlar ve yaşananlar şunu gösterir: Genel olarak ortalama bir insanın yanındaki birine fiziksel olarak zarar vermesi-onunla yüzleşmesi daha zorken, o an görmediği birine zarar vereceğini bilerek bir tuşa basması daha kolaydır.

Belki sihir/büyü yapmak/yaptırmak da bir tuşa basmak olarak değerlendirilebilir. Kim olduğunu bildirmeden, bir şey aracılığıyla zarar vermek insana çok daha kolay gelir ama bu bir o kadar acımasızlık ve yüzsüzlüktür.

Yapılan kötülüklerin ya da yapanın gizli kalması, belki kişinin kendisini bu dünyada koruyacaktır. Lakin, Allah katında gizli kalmadığı gibi Allah’ın affetmediği her suçun cezası verilecek ve her kulun da hakkı iade edilecektir. 

Allah’tan korkan bir kul, dolaylı ya da dolaysız olarak zarar vermekten sakınır. Her şeyin Allah’tan geldiğine iman eden bir kul, Allah’ın yasakladıklarına arkasını döner. Zira o yaptığı her amelin ve aldığı her niyetin Allah tarafından bilindiğini ve hesap gününde yüzüne çarpılacağını bilir.

Ey Allahım! Şüphesiz ki, bizim Senin korumana ihtiyacımız var. Görünür ya da görünmez her türlü kötülükten ve kötü niyetli insanlardan Sana sığınırız. Yasakladığın her türlü amelden sakınanlardan ve harama yaklaştıracak tehlikeli hallerden uzaklaşanlardan eyle. Kalplerimizi kötü niyete sebebiyet verecek duygu ve düşüncelerden muhafaza buyur. Bizi başkalarının iyiliğini isteyenlerden ve Senin nasip ettiklerinde ya da etmediklerinde bir hikmet olduğuna inanarak hamd edenlerden eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji