19 Mart 2024
Bakara Sûresi 113-119 (17. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 113. Ayet

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  ١١٣


Yahudiler, “Hıristiyanlar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitab’ı okuyorlar. (Kitab’ı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, kıyamet gününde hükmü Allah verecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَتِ ve dediler ki ق و ل
2 الْيَهُودُ Yahudiler
3 لَيْسَتِ değiller ل ي س
4 النَّصَارَىٰ Hıristiyanlar ن ص ر
5 عَلَىٰ üzerinde
6 شَيْءٍ bir şey (temel) ش ي ا
7 وَقَالَتِ ve dediler ki ق و ل
8 النَّصَارَىٰ Hıristiyanlar da ن ص ر
9 لَيْسَتِ değildirler ل ي س
10 الْيَهُودُ Yahudiler
11 عَلَىٰ üzerinde
12 شَيْءٍ bir şey (temel) ش ي ا
13 وَهُمْ oysa onlar
14 يَتْلُونَ okuyorlar ت ل و
15 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
16 كَذَٰلِكَ böylece
17 قَالَ söylediler ق و ل
18 الَّذِينَ kimseler
19 لَا
20 يَعْلَمُونَ bilmeyen(ler) ع ل م
21 مِثْلَ benzerini م ث ل
22 قَوْلِهِمْ onların sözlerinin ق و ل
23 فَاللَّهُ artık Allah ا ل ه
24 يَحْكُمُ hüküm verecektir ح ك م
25 بَيْنَهُمْ aralarında ب ي ن
26 يَوْمَ günü ي و م
27 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
28 فِيمَا şey hakkında
29 كَانُوا oldukları ك و ن
30 فِيهِ onda
31 يَخْتَلِفُونَ ihtilaf halinde خ ل ف

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. الْيَهُودُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl  لَيْسَتِ النَّصَارٰى ’dir. قَالَتِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَيْسَتِ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَيْسَتِ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. النَّصَارٰى  kelimesi  لَيْسَ ’nin ismi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.  عَلٰى شَيْءٍ  car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. النَّصَارٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

Mekulü’l-kavl  لَيْسَتِ الْيَهُودُ ’dur. قَالَتِ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَيْسَتِ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَيْسَتِ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. الْيَهُودُ  kelimesi  لَيْسَتِ ’in ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى شَيْءٍ  car mecruru  لَيْسَتِ ’in mahzuf haberine mütealliktir.

هُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ  cümlesi,  الْيَهُودُ  veya  النَّصَارٰى ‘nın hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَتْلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَتْلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklidedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ

 

ك  harfi cerdir. Bu ibare, amili  قَالَ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri,  قال الذين لا يعلمون قولا كذلك (Bilmeyenlerin söylediği gibi bir söz) şeklindedir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni, mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildirir, ك  ise muhatap zamiridir.

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfudur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَعْلَمُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مِثْلَ  amili  قَالَ ‘nin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, قولا مثل قولهم  şeklindedir. قَوْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

 

فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إذا كانوا يختلفون فالله يحكم  (İhtilaf ettikleri zaman Allah da hüküm verir.) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. للّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَحْكُمُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بَيْنَ  mekân zarfı  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَوْمَ   zaman zarfı ,  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.

 مَا  müşterek ism-i mevsûl ف۪ي  harf-i ceriyle  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا ف۪يهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru يَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. يَخْتَلِفُونَ  cümlesi  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

يَخْتَلِفُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف’dır. 

İftiâl bâbı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍ  cümlesi, nakıs fiil  لَیۡسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى شَيْءٍۖ car-mecruru  لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şümul ifade eder.

Önceki ayetlerde iki grubun kendilerinden başkaları hakkındaki sözleri zikredilmiş, bu ayette ise iki gruptan her birinin bir diğeri hakkındaki sözleri nakledilmiştir.  لَيْسَتِ  şeklinde müennes  تْ ’ si ile gelişi sözlerinin zayıflığı sebebiyledir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 912)

شَيْءٍ  ‘de mübalağa vardır. Yani bununla ilgili bir dayanakları yoktur.  شَيْءٍ  menfiliği örfidir veya sıfat olması itibariyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

عَلٰى شَيْءٍ  [Bir temel üzere] ifadesi “Hak din üzere” anlamına gelir ve [De ki: Ey Ehl-i kitap! Sizler Tevrat ve İncil’i uygulamadıkça herhangi bir şey/ temel üzere değilsiniz.] [Mâide 5/68] ayetindeki kullanıma benzer. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)   

[Hiçbir şeye] yani doğru ve itibara alınabilecek olan hiçbir şeye [dayanmamaktadır.] Bu, gerçekten büyük bir mübalağadır. Çünkü ‘imkânsız’ ve ‘yok’ hakkında ‘var’lık [şey’] ismi kullanılmıştır. Onun hakkında şey [varlık] kavramının kullanılamayacağı belirtildiğinde, onu dikkate almamak gerektiği öyle etkili bir şekilde ifade edilmiş olur ki [bir şeyi yok saymanın] daha ötesi yoktur! Bu, Arapların  َأَقَلَّ مِنْ لاَ شَي  [Lâ şey’den daha az] sözü gibidir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ

 

Aynı üslupta gelen cümle, hükümde ortaklık sebebiyle … وَقَالَتِ الْيَهُودُ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَتِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ  cümlesi, nakıs fiil  لَیۡسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عَلٰى شَيْءٍۖ  car-mecruru  لَيْسَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. 

شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şümul ifade eder.

İki cümle arasında tekrarlar nedeniyle ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ  -  وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍ  cümleleri arasında yedili mukabele veya aks sanatı vardır

الْيَهُودُ - النَّصَارٰ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ  cümlesi, اليهود والنصارى ‘nın halidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتْلُونَ  - الْكِتَابَۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابََ [Oysa aynı kitabı okuyorlar] ibaresinde  و  hal bildirmek, kitap da cins içindir. Yani onlar ilim ehli ve kitapları okuyan kimseler oldukları halde böyle dediler. Tevrat veya İncil’i yahut Allah’ın kitaplarından herhangi birini öğrenen ve ona iman eden kişinin yapması gereken, diğerlerini inkâr etmemektir. Çünkü bu iki kitaptan biri diğerini tasdik etmekte ve onun doğruluğuna tanıklık etmektedir. Allah’ın bütün kitapları da aynı şekilde hep birbirlerini tasdik edici olarak gelmişlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 914)

 كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  كَذٰلِكَ , mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri,  قال الذين لا يعلمون قولا كذلك (Bir söz bilmeyenler de böyle söylediler.) şeklindedir. 

Bu takdire göre, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere işaret veya ima için olabilir. 

مِثْلَ قَوْلِهِمْ  izafeti  قَالَ ‘ nin mekulü’l-kavlidir. 

قَالَ - قَوْلِهِمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِثْلَ  ve  كَذٰلِكَ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

كَذٰلِكَ  yani [Yahudi ve Hıristiyanların birbiri hakkında söylediklerinden] duyduğun biçimde ve aynı tarz üzere, hiçbir ilim ve kitaba sahip olmayanlar, yani putperestler, Muattıla  (Kâinatı yaratıcıdan hali kabul edenler ve -Berâhime gibi- nübüvveti inkâr edenler. İslam dairesinde ise, Allah’ın zâtını sıfatlarından - veya Kitap ve Sünnet’in delalet ettiği manalardan - soyutlayanlar. Mustafa Sinanoğlu, “Muattıla” md., DİA) / ed.) vb. leri; her bir din mensubu hakkında [bunlar hiçbir şeye dayanmamaktadır] ifadesini kullandılar. Bu, Yahudi ve Hıristiyanlar için büyük bir azarlamadır. Çünkü ilim sahibi olmakla birlikte kendilerini “bilmeyenler” halkasına dizmişlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ  [Bilmeyenler dediler ki] cümlesinde Ehl-i kitap ağır bir şekilde kınanmaktadır. Çünkü onlar, bilmelerine rağmen kendilerini, asla birşey bilmeyen kimselerle bir tutmuşlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Cümlenin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü müşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘den oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

[Bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti.] Yani müşrik Araplar da böyle söylemişlerdir. Burada müşrik Arapları “bilmeyenler” olarak nitelemiştir, Bu ifade Ehl-i kitaba yönelik bir kınamadır, yani onların Tevrat’ı bilmelerine rağmen cahil müşriklerin konuşmalarına benzer şeyler söyledikleri ifade edilmektedir. Aynı zamanda bu ifade müşriklere yönelik de bir kınamadır. Bir görüşe göre burada “bilmeyenler”den maksat, Ehl-i kitap içerisinde kitabı okuyamayan kimseler, yani avamdır. Sonra bu ifade onlara yönelik bir yalanlama ve reddiyedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru, 917) 

فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

Şart üslubundaki cümle fasılla gelmiştir.  فَ , mukadder şartın cevabına dahil olan rabıta harfidir. Takdiri …إذا كانوا يختلفون  (İhtilaf ettikleri zaman …) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Cevap cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اللّٰهُ  mübteda,  يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَحْكُمُ  fiilinde irsâd sanatı vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهِ  önemine binaen amili olan  يَخْتَلِفُونَ  ’ye takdim edilmiştir. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm  ifade etmiştir. 

يَخْتَلِفُونَ - يَحْكُمُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır. 

فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ  cümlesiyle, كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

ف۪يهِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla ihtilaf ettikleri konu, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir.  ف۪ي  harfi, konunun önemini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere kullanılmıştır.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Mahzuf şart ve cevaptan müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bakara Sûresi 114. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ١١٤


Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim olabilir
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنْ kimseden
4 مَنَعَ men eden م ن ع
5 مَسَاجِدَ mescidlerinde س ج د
6 اللَّهِ Allah’ın
7 أَنْ
8 يُذْكَرَ anılmasına ذ ك ر
9 فِيهَا içinde
10 اسْمُهُ isminin س م و
11 وَسَعَىٰ ve çalışandan س ع ي
12 فِي
13 خَرَابِهَا onların harabolmasına خ ر ب
14 أُولَٰئِكَ işte
15 مَا yoktur
16 كَانَ olmaları ك و ن
17 لَهُمْ onlar için
18 أَنْ
19 يَدْخُلُوهَا girmeleri د خ ل
20 إِلَّا dışında
21 خَائِفِينَ korka korka خ و ف
22 لَهُمْ onlar için vardır
23 فِي
24 الدُّنْيَا dünyada د ن و
25 خِزْيٌ rezillik خ ز ي
26 وَلَهُمْ ve vardır
27 فِي
28 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
29 عَذَابٌ azap ع ذ ب
30 عَظِيمٌ büyük bir ع ظ م

Müfessirler demişler ki; bir dönem müşrikler Allah’ın Rasûlünü ve beraberindeki müslümanları Hudeybiye denen yerde tutup Kâbe’ye, Allah’ın mescidine sokmamışlardı da bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Gerçi bugün de müslümanlar Kâbe’den engelleniyorlar.

Ama burada anlatılan sadece Kâbe değil, tüm arz mescidinde Allah’ın adının anılmasının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sis­teminin gündeme getirilmesinin yasaklanması söz konusudur. Hani Allah’ın Rasûlü buyurur ya:

"Tüm arz benim için mescid kılındı."

Öyleyse tüm arzda Allah’ın adının anılmasını engelleyen­den daha zâlim kim vardır? (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

Mekke müşriklerinin müslümanları mescidi harama girmekten alıkoymaları ve orada ibadete engel olmalarına atıftır ve peygamberimizle birlikte hicret eden müslümanlara da Medineye hicret etmiş olabilirsiniz ama hedef, Mescidi Haramın içinde bulunduğu Mekke’dir hatırlatmasıdır. Mekke fethedilmeden din tamam olmayacaktır.

Mevcut durumda güç onlarda ve onlar Mekkke de olmasına rağmen Allah gaybdan haber vermekte ve onlar için dünyada bir rezillik olduğunu/olacağını söylemektedir.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنۡ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ 'ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası مَنَعَ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. مَنَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَسَاجِدَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مَنَعَ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُذْكَرَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  ف۪يهَا  car mecruru  يُذْكَرَ  fiiline mütealliktir. اسْمُهُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile  مَنَعَ ’ya matuftur. 

سَعٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪ي خَرَابِهَا  car mecruru  سَعٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ يُذْكَرَ [anılması] ifadesi, مَنَعَ َ[engelledi] fiilinin ikinci mef‘ûlüdür. Çünkü sen birini bir şeyden engellediğini anlatmak için  مَنَعْتُهُ كَذَا [o’na şunu engelledim] dersin. Nitekim وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ [Bizim mucizeler göndermemize ancak … engel olmuştur”. (İsrâ 17/59)] ve وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا [İnsanların iman etmesine ancak … engel olmuştur.” (Kehf 18/55)] ayetlerinde de bu fiille ilgili aynı kullanım söz konusudur. اَنْ  edatıyla beraber harf-i cerin hazfedilmesi caizdir. Senin اَنْ يُذْكَرَ  َifadesini, [orada Allah’ın isminin anılmasını istemedikleri için mescitlere girilmesini engelleyenler] manasında mef‘ûlun leh olarak nasbetmen de mümkündür. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَظْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا  cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَهُمْ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَدْخُلُو  fiili  نَ ’nun hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûün bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. خَٓائِف۪ينَ  kelimesi  يَدْخُلُوهَٓا  ‘daki failinin hali olup, nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَٓائِف۪ينَ , sülâsi mücerredi خوف  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الدُّنْيَا  car mecruru,  خِزْيٌ ‘nun mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. خِزْيٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ 'nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır. İstifham ismi  مَنْ  mübteda,  اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ , cümlesi haber konumundadır. 

Ayet, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, taaccüb ve inkar manası taşıması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsned olan  اَظْلَمُ  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Başındaki harf-i cerle  اَظْلَمُ ‘ya müteallik  مَنْ ’in sılası olan  مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ  cümlesi, masdar teviliyle  مَنَعَ  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يُذْكَرَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  ف۪يهَا , konudaki önemine binaen, naib-i fail olan  اسْمُهُ ‘ya takdim edilmiştir.

اسْمُهُ  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  اسْمُ  ve  مَسَاجِدَ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan  مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Aynı üslupta gelen  وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪ي خَرَابِهَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  خَرَابِهَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü bir eylem olan harab etmek, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خَرَابِهَا ‘nın masdar vezninde gelmesi bu mübalağayı artırmıştır.

مَنۡ  ve  في ‘ lerde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zalim olan kişilerin özellikleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

وَمَنْ اَظْلَمُ  sorusu nefy ifade eder. Yani: "Ondan daha zalim hiç kimse yoktur" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetin bildirdiği hüküm, cins manasında Allah’ın bütün mescitlerini ilgilendiren genel bir hükümdür. Dolayısıyla, onlardan herhangi birinde Allah’ın anılmasını engelleyen kimse zulümde son derece ileri gitmiş olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki  مَنْ  kelimesinden murat, mananın umûmiliği, genelliğidir. Yani böyle davranan kim olursa olsun onlardan daha zalimi yoktur, olamaz. Nitekim, Allah’ın mescitlerinden murat da genel manasıyla yeryüzündeki tüm mescitler demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Ayette kastedilen tek bir mescit olduğu halde  مَسَاجِدَ  şeklinde çoğul ifade kullanılmasının iki izahı vardır:

- İlki: Bu mescitteki her yer secde yeridir. Bu kullanım [Meclislerde yer açın.] (Mücâdele 58/11) ayetindeki kullanıma benzer.

- İkincisi ise: Mescide teşrif ve tazim maksadıyla çoğul kullanılmış olmasıdır ki bunun benzeri Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında [Ey Resuller!] (el-Mü’minûn 23/51) ayetinde ve Cebrail hakkında [Derken melekler ona seslendi.] (Âl-i İmrân 3/39) ayetinde çoğul ifadenin kullanılmış olmasıdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,Soru; 924)

Aslında engellenen, men edilen insanlar olduğu halde ayette  مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  [Allah'ın mescidlerini men edenler] buyrulmuştur. Çünkü pislik atmak, yakıp yıkmak gibi fiiller insanlarla değil fakat doğrudan mâbedle ilgilidir. İnsanlar eski halinde olup onlar için bir değişiklik mevcut değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sebep hususi olsa da hükmün umumi gelmesinde bir sakınca yoktur. Ayetin bildirdiği hüküm, cins manasında Allah’ın bütün mescitlerini ilgilendiren genel bir hükümdür. Dolayısıyla, onlardan herhangi birinde Allah’ın anılmasını engelleyen kimse zulümde son derece ileri gitmiş olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

سَعٰى ‘nin aslı, yürümektir. Burada talile delalet eden  في  harfiyle gelerek  ثُمَّ أدْبَرَ يَسْعى  (Naziat/22) ayetindeki gibi hakiki örfi mana gibi meşhur bir mecaz olarak sebep manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

سَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesinde istiare-i tasrihiyye tebeiyye vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 928)

وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  [Mescidlerin harabiyetine çalışan] ifadesinin bir manası da, mescidleri Allah'ın adının anılmasından yoksun bırakmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması, işaret edilene dikkat çekip tahkir etmek içindir. Zalim olma özellikleri sayılan kişiler اُو۬لٰٓئِكَ ‘de cem edilmiştir.

اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olan  مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ  cümlesi, menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfi  ما  ve istisna harfi  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismi ve haberi arasındadır.  لَهُمْ ‘un müteallakı olan haber maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)

يَدْخُلُوهَٓا  fiilinin failinden hal olan  خَٓائِف۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.

مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79) 

خَٓائِف۪ينَ  kelimesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Yani müslümanlar o mescidleri de ellerine geçirir ve egemenlikleri altına alırsa o takdirde kâfirler oraya girme imkanını bulamazlar. Girecek olsalar bile müslümanların kendilerini çıkarmalarından ve oraya girdiler diye te'dip etmelerinden korka korka girerler. Bu kâfirin herhangi bir şekilde -ileride de yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde görüleceği üzere- mescide girme hakkına sahip olmadığının delilidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَ  [Böyleleri oralara ancak korka korka girebilmelidirler.] ifadesinde geçen  اُو۬لٰٓئِكَ (böyleleri, bunlar) zamiri çoğula işarettir, oysa öncesinde “yasak eden” ve “çalışan” ifadeleri tekil olarak kullanılmıştır. Bunun sebebi ise “yasak eden” ve “çalışan” ifadelerinin çoğul anlamda olmasıdır. “Oralara girebilmelidirler” ifadesi mescitlere işarettir ki burada “mescitler” çoğul olduğu için “oralara” zamiri müennes olarak kullanılmıştır.  مَا كَانَ  (değildir) ifadesi “olmaz” anlamındadır. خَٓائِف۪ينَ  (korka korka) ifadesi de hal olduğu için mansubdur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Fasılla gelen  لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فِي الدُّنْيَا  car mecruru,  خِزْيٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  خِزْيٌ , muahhar mübtedadır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خِزْيٌ  kelimesi nekre gelerek bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir. 

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında tezat vardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  muahhar mübtedadır.

فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru,  عَذَابٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

 لَهُمْ  iki kere tekrarlanarak ve takdim edilerek vurgulanmıştır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, خِزْيٌ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

في  ve  لهُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesiyle, وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Görüldüğü gibi  لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  sözüyle yetinilmemiş müsned olan  لَهُمْ tekrarlanmıştır. Bunun sebebi, bu kişilerin dünyada rezilliğe müstehak oldukları gibi; ahirette de büyük bir azaba müstehak olduklarını açıklamaktır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

[Onlar için dünyada rüsvaylık vardır] öldürülmek ve esir edilmek gibi ya da hor görülmek ve cizye vergisi gibi. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 115. Ayet

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ  ١١٥


Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ ve Allah’ındır
2 الْمَشْرِقُ doğu da ش ر ق
3 وَالْمَغْرِبُ batı da غ ر ب
4 فَأَيْنَمَا nereye
5 تُوَلُّوا dönerseniz و ل ي
6 فَثَمَّ oradadır
7 وَجْهُ yüzü (zatı) و ج ه
8 اللَّهِ Allah’ın
9 إِنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah’(ın)
11 وَاسِعٌ (rahmeti ve ni’meti) boldur و س ع
12 عَلِيمٌ (her şeyi) bilendir ع ل م

Doğu ve batı Allah’ındır sözünde tağlib yoluyla bütün yönlerin Allah'a ait olduğu ifade edilmiştir. Her nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü oradadır. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti ve nimeti çok geniş ve O herşeyi bilendir.

Kıblenin şu yön veya bu yön olması çok önemli değildir, her yön Allah’ındır. Allah’ın bize kıble olarak Kabe’yi göstermesi, cemaat ve toplum şuuruna ulaşmak içindir. Bu durumda birliktelik duygusu ile herşey daha kolay kabullenilebilir olur ve herşey daha zevkli gelir. Yoksa döndüğümüz yönün çok önemi yoktur. O yüzden araçta seyir halinde iken Kıble aramıyoruz. Ya da çok karanlıkta, Kıbleyi bulamadığımız zamanlarda bu mana bize kolaylık sağlar.

İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’ydı hepimizin bildiği gibi. Peygamberimiz Mekke’de namaz kılarken öyle bir noktada dururdu ki yüzünü hem atamız Hz İbrahim’in temellerini yükselttiği Kâbe’ye, hem de Mescid-i Aksa’ya doğru dönmüş olurdu. Ama Medine Kudüs ile Mekke arasında bir noktada kalıyordu. Artık yüzünü Mescid-i Aksa’ya döndüğü zaman sırtını Kabeye dönmüş oluyordu. Bu bütün müslümanlar için imanın ötesinde bir sadakat sınavıydı da aynı zamanda.

Doğuda batıda Allah’ındır ayetiyle peygamberimizle birlikte inananları da rahatlatıyor ve her yer ve her yön  Allah’a aittir mesajı veriliyor.

Nereye dönseniz kıble o taraftadır. Peygamber Efendimiz bir yere giderken devesinin üzerinde nafile namaz kılardı. Bu sırada devesi ne tarafa dönse, Resûl-i Ekrem buna aldırmadan namazını kılmaya devam ederdi (Buhari, Vitir 6, Taksîru’s-salât 7,12; Müslim, Müsafirin 31,32,35,37,39). Savaş sırasında, düşmanın hücumundan korkup da namazı “korku namazı” şeklinde, yürürken veya binitli olarak edâ ederken de mutlaka kıbleye dönmek gerekmez(Buhâri, Tefsir 44).

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمَغْرِبُ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.  

فَ  harfi, sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

اَيْنَمَا  şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfı olup şartın cevabına mütealliktir.

تُوَلُّوا  şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Mekân zarfı  ثَمَّ   mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  وَجْهُ اللّٰهِ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. وَاسِعٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

اَيْنَمَا  edatının sonundaki  مَا  yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

 تُوَلُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاسِعٌ , sülâsi mücerredi  وسع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ , muahhar mübtedadır. وَالْمَغْرِبُ  tezat nedeniyle الْمَشْرِقُ ‘ya atfedilmiştir.

Bu takdim kasır ifade etmiştir. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. Yani doğu da, batı da, diğer yönler de sadece Allah’a aittir. Kasr-ı sıfat ale-l mevsuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْمَشْرِقُ  - وَالْمَغْرِبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ

Şart üslubunda gelen cümle sebebi müsebbebe bağlayan  فَ  harfi ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haber manalı olması bu atfı mümkün kılmıştır.

اَيْنَمَا  şart edatı cevap cümlesine mütealliktir.  تُوَلُّوا , şart cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi   فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. Mekân zarfı  ثَمَّ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. وَجْهُ اللّٰهِ , muahhar mübtedadır.

وَجْهُ اللّٰهِ  izafetinde  وَجْهُ kelimesi, Allah’ın zatı, rızası veya kıble manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Veciz ifade kastına matuf  وَجْهُ اللّٰهِ   izafetinde, Allah ismine muzâf olan  وَجْهُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

اَيْنَمَا  [nereye] kelimesi şart edatıdır, cezm edicidir, تُوَلُّوا  [Dönerseniz] yani yüzünüzü çevirirseniz ifadesindeki  التولية , geçişli fiildir. Burada “yüzlerinizi” ifadesi gizlidir.

ثَمَّ  kelimesi “orada” anlamına gelir.  وَجْهُ اللّٰهِۜ  [Allah’ın yüzü (zatı)] ifadesi Allah’ın kıblesi anlamındadır. Çünkü  وَجْهُ  ve  جهة  kelimeleri aynı anlama gelir. Kıblenin bununla isimlendirilmesinin sebebi, oraya yönelmenin (teveccüh) emredilmiş olmasıdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yüz manasındaki  وَجْهُ  kelimesinin zikri, parçayı anıp bütünü kastetmektir. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Yüz insanın en şerefli organı olduğundan onun bütün organlarını temsil etmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Bu ayet, kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen ve araştırmakla bulamayarak herhangi bir yöne namaz kılan kimseler için nazil olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Lafz-ı celal müsnedün ileyh,  وَاسِعٌ  birinci, عَل۪يمٌ  ikinci müsneddir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle gelerek tekrarı teberrük, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak içindir.

Zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Allah'ın,  وَاسِعٌ ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. وَاسِعٌ , ism-i fail kalıbında gelerek sübut ve süreklilik,  عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat-ı müşebbehe bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an 

Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Allah Teâlâ, kendisinin  وَاسِعٌ (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî manasında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine hamletmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği manasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları, rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun genişliği manasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.

Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi halde  وَاسِعٌ sıfatından sonra, ayette  عَل۪يمٌ  sıfatının zikredilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olurdu. Hak teâlâ'nın bu ayette  عَل۪يمٌ  sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allahü teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbir şeyin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdit gibidir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. وَاسِعٌ عَل۪يمٌ  ifadesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" manasına olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عليم  kelimesi feîl vezninde mübalağa sıygasıdır. İlmi geniş demektir.

[Şüphesiz Allah’ın nimeti geniştir, O bilendir.] Buradaki  وَاسِعٌ  (geniş) ifadesi nimetleri isteyenlerin hepsini kuşatacak kadar cömert olan demektir. وَاسِعٌ  zengin, السع zenginlik anlamına gelir (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)


Bakara Sûresi 116. Ayet

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداًۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ  ١١٦


“Allah, çocuk edindi” dediler.O, bundan uzaktır. Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır. Hepsi O’na boyun eğmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
2 اتَّخَذَ edindi ا خ ذ
3 اللَّهُ Allah
4 وَلَدًا çocuk و ل د
5 سُبْحَانَهُ O yücedir س ب ح
6 بَلْ bilakis
7 لَهُ onundur
8 مَا ne varsa
9 فِي
10 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
11 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
12 كُلٌّ hepsi ك ل ل
13 لَهُ O’na
14 قَانِتُونَ boyun eğmiştir ق ن ت
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu haber vermektedir:” Hiç bir hakkı olmadığı halde insanoğlu Beni yalanlamaya kalktı, hiçbir hakkı olmadığı halde Bana hakaret etti. Beni yalanlamaya kalkması, kendisini yeniden diriltip aynen yaratamayacağımı ileri sürmesidir. Bana hakaret etmesi ise Benim bir oğlum olduğunu iddia etmesidir. Bir eş veya bir oğul edinmek gibi insana âit sıfatlardan Kendimi tenzih ederim. “
( Buhari, Tefsir 2/8,112/1-2).Kendisi de şöyle buyurmaktadır:” Duyduğu bir eziyete Allah kadar sabreden kimse yoktur. Kâfirler O’na şirk koşarlar, bir oğlu olduğunu ileri sürerler, O yine de onlara sağlık, âfiyet ve rızık verir.”
(Buhâri, Edeb 71; Tevhid 3; Müslim, Münâfikin 49,50).

Qânit kelimesi her ne kadar itaat edici olarak çevrilmişse de anlam olarak itaatten bir adım ilerde olmayı ifade eder. Emre hazır ve gönüllü olarak istekle emir bekleyen anlamına gelir.

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدً ’dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. وَلَدًا  ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Birincisi mahzuftur. Takdiri, بعض مخلوقاته (Yaratılanların bazısını) şeklindedir.

سُبْحَانَ  kelimesi, takdiri  نُسَبِّحُ  olan mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir.  بَلْ  idrab ve atıf harfidir. لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. كُلٌّ ’nün muzâfun ileyhi hazfedilmiştir. Kelimenin sonundaki tenvin, hazfin işareti olarak muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, كلّ ما خلق الله (Allah’ın yarattığı her şey) şeklindedir.

لَهُ  car mecruru  قَانِتُونَ ’ye mütealliktir. قَانِتُونَ  haber olup, ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بَلْ idrab ve atıf harfidir. Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir."Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَانِتُونَ  , sülâsi mücerredi  قنت  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mef’ûl olan  وَلَداً ’deki tenvin tahkir ifade eder.

İtiraziyye olarak gelen  سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri  نسبّح  (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur.

سُبْحَانَكَ  izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)

سُبْحَانَ  masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)

سُبْحَانَهُ  cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Onlar, Allah'ın çocuğu olduğunu iddia eden kimselerdir. Ebüssuûd şöyle der;  سُبْحَانَ  kelimesinin  سبح ‘dan türemiş, تفعيل  kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyle olur: Allah'ı ona yakışır bir şekilde tenzih ederim. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً  [Allah çocuk edindi, dediler.] Yani Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur.” dediler, Hıristiyanlar “Mesih Allah’ın oğludur.” dediler, Arap müşriklerinden Melîhoğulları ise “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” dediler. “Hâşâ! O, bundan münezzehtir.” Buradaki  سُبْحَانَهُ  ifadesi Allah Teâlâ’nın bunlardan kendi zatını tenzih etmesi anlamına gelir. Tesbih, tenzih demektir. Bir görüşe göre bu ifade, masdar lafzı ile söylenmiş bir emirdir, yani “O’nu bundan tenzih edin!” anlamındadır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir.

Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.  الْاَرْضِ , car-mecrur  فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ  ibaresindeki فِي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen السَّمٰوَاتِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü semavat zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

Bu, ayet kâfirlerin iddialarını red ve onların söylediklerinin boş ve bâtıl olduğunu beyan eder. Cümlenin başındaki  بَلْ  [öyle değil] kelimesi, onların düşüncelerine asla itibar etmemek anlamına gelir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karîneye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi)

كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَهُ , ihtimam için amili olan  قَانِتُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müsnedün ileyh olan  كُلٌّ ‘nün muzâfun ileyhinin hazfedilmesi îcâz-ı haziftir. Kelimenin sonundaki tenvin hazfin işareti olarak, muzâfun ileyhten ivazdır. Takdiri, كلّ ما خلق الله (Allah’ın yarattığı her şey) şeklindedir.

Haber olan  قَانِتُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

له ‘ lerin tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayette geçen  قانتين  kelimesi itaat etmek manasındadır. Vitir namazında okuduğumuz kunut duası, itaat etme duası manasındadır.

كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ  [Hepsi ona itaat eder.] cümlesinde, akıllılara mahsus olan çoğul sıygası kullanıldığı için tağlîb sanatı vardır. Yani akıllılar, di­ğerlerine üstün tutulmuştur. Tağlîb sanatı, edebiyatta kabul edilen güzel sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir - Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ [Hepsi ona itaat etmektedir] baş eğerler, irade ve eyleminden çıkmazlar. Akılsızlar için olan  ما  kullanıp da sonradan genelleme yaparak akıllılar için olan  قَانِتُونَ sıygasını kullanması, isnatta bulunanları küçültmek içindir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Ebüssuûd ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

 

بَلِ , atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab, yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bakara Sûresi 117. Ayet

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  ١١٧


O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَدِيعُ (O) yaratıcısıdır ب د ع
2 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
3 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
4 وَإِذَا zaman
5 قَضَىٰ hükmettiği ق ض ي
6 أَمْرًا bir işe (şeye) ا م ر
7 فَإِنَّمَا şüphesiz sadece
8 يَقُولُ der ق و ل
9 لَهُ ona
10 كُنْ ol ك و ن
11 فَيَكُونُ hemen oluverir ك و ن

Bazı eski dinler ve felsefî akımlarca, evrenin Allah’tan doğup taştığı veya O’ndan bir kopma olduğu şeklinde inançlar ve görüşler ileri sürülmüş olup, âyette bu tür inançlar reddedilmekte; Allah’ın semâvât ve arzı yani bütün evreni ve evrendekileri –bir asıldan, bir kaynaktan veya kendi zâtından, zâtının bir parçası olmak üzere ortaya çıkarmayıp– yoktan var ettiği; her yaratmanın da sadece bir “ol!” buyruğuyla gerçekleştiği ifade edilmektedir. Bu şekilde her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi olan, bütün varlıkları kendi kanunlarına boyun eğdiren Allah’ın evlât edinmeye neden ihtiyacı olsun? Bu, bilgisiz inkârcıların yakıştırmalarından başka bir şey değildir. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 196)

Bede'a بدع :

إبْداعٌ  hiçbir şeyi örnek almadan ya da taklit etmeden bir eser inşâ etme, vücuda getirme, yaratmadır. Yüce Allah için kullanıldığında bir şeyin herhangi bir alet, madde, zaman, mekan kullanmadan var etmeyi/yaratmayı ifade eder.

Bedî بَدِيعٌ ise bir işi eşsiz yapan demektir. Eşsiz olarak yaratılan şeye de bu isim verilebilmektedir.

Bid'at بِدْعَةٌ sözcüğü mezheple ilgili kullanıldığında ne söyleyicisinin ne de failinin şeriat sahibine, şeriatteki geçmiş örneklere ve şeriatin sağlam usulune/esasına tâbi olmadığı veya bunları gözetmediği bir görüş îrat etmek anlamına gelir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de bir fiil ve iki farklı isim formunda 4 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekilleri bid'at ve bedîdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

İsim cümlesidir. بَد۪يعُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfı olup şartın cevabına mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَضٰٓى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَضٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَمْرًا  mef’ûl bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَهُ  car mecruru  يَقُولُ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl كُنْ  ‘dür. يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كُنْ  tam fiil olup, sukün üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘dir. لَهُ  car mecruru  يَقُولُ  fiiline mütealliktir. 

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. İstînâfiyye olması da caizdir.  

يَكُونُ  fiili mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. يَكُونُ  tam fiil olup, damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَيَكُونُ  [O da hemen oluverir.] Buradaki  فَيَكُونُ  fiilinin merfû oluşu iki şekildedir: İlki istinaf (yeni bir cümle başı olması) yolu, ikincisi ise  فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [ona sadece ‘Ol!’ der.] ifadesine atıf olması yoludur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

 Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 بَد۪يعُ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

 

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  بَد۪يعُ  kelimesi takdiri  هو  olan mübtedanın haberidir.

Müsnedin izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur. الْاَرْضِ , muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. 

بَد۪يعُ kelimesi Kur’an’da 2 kere gelmiş ikisinde de göklerin ve yerin yaratılışı için kullanılmıştır.

Kurtubî der ki: O, gökleri ve yeri eşsiz yaratandır demek, tarifsiz ve örneksiz olarak gökleri ve yeri icat eden, yaratan, inşa eden ve güzel yapan demektir. Örneği olmaksızın bir şey inşa eden kimseye mübdi' denir. "Ehl-i bid'at" tabiri de bu köktendir. Bid’atı söyleyen kimse onu, herhangi bir İmamın söz veya fiili olmaksızın icat ettiği için bid'at ismi verilmiştir. Buhârî'de bulunan ‘’Bu (Ramazan orucunu tutmak), ne güzel bid’attır" hadisindeki bid'at kelimesi bu manada kullanılmıştır.

Kurtubi sonra şöyle devam eder: ‘’Yaratıklardan meydana gelen her bid'atın şeriatta aslı ya vardır veya yoktur. Eğer onun şeriatte aslı varsa, o övgüye layık bir bid'attır. Eğer bid’atın şeriatte aslı yoksa, o da kınanır ve inkâr edilir. Aşağıdaki hadis-i şerif bunu açıklamıştır:

Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, ona, yaptığının mükâfatı ve o yolda gidenlerin mükâfatı kadar mükâfat verilir. Kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa ona, yaptığının günahı ve o yoldan gidenlerin günahı kadar günah yüklenir. (Müslim, zekat 69, Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/87 - Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen cümlede şart manası taşıyan zaman zarfı  اِذَا , şart cümlesinin muzâfıdır. Müteallakı  يَقُولُ  fiilidir.

Muzâfun ileyh olan  قَضٰٓى اَمْراً  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ , kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.  يَقُولُ , maksur/sıfat,  كُنْ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef'ûllere değil zikredilen mef'ûle tahsis edilmiş olur.

Cevap cümlesinde  يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَيَكُونُ  cümlesine dahil olan  فَ  istînâfiyyedir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasındaki  يَكُونُ  ve emir sıygasındaki  كُنْ  fiilleri, tam fiildir. 

كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde îcaz-ı kısar sanatı vardır. Bu; az sözle çok mana ifade etmek demektir. Yani, lafzen bir hazf olmamakla beraber kısa, tam bir cümleyle çok mana ifade etmek demektir.

كُنْ - يَكُونُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَمْرًا ’deki tenvin tazim ve nev ifade eder.

Burada da  قَضٰٓى  fiiliyle ‘irade etmek’ manası kastedilmiştir. Aksi halde mana doğru olmaz. Bir işi yapmak, iradeyi gerektirdiği için sebep yerine müsebbep zikredilmiştir. Atfın  فَ  harfiyle yapılması da bunun karinesidir. Sanki istenen fiil hemen yerine getiriliyor gibidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)

يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Yüce Allah kudretini; eşyaya tesir ve etkisinin süratini, hiç beklemeden ve diretmeden, kendisine itaat edilen kimsenin emrine benzetti. Zira O birşey istediğinde o şey, emri geciktirmeden hemen oluverir. Bu, latîf istiarelerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

كُنْ فَيَكُونُ [Sadece “Ol!” der; anında olmaya başlar] ifadesinde geçen  كان  tam fiil olup  اُحْدُثْ فَيَحْدُثُ [“Meydana gel!” der; o da anında meydana gelmeye başlar] anlamındadır. Ayetin bahsettiği bu konuşma, mecaz ve temsildir. Burada telaffuz edilip konuşulmuş herhangi bir söz yoktur.

Dolayısıyla ayetin manası ancak şöyle olur: Allah’ın takdir edip olmasını istediği işler, hiç imtinâ etmeksizin ve beklemeksizin hemen olmaya ve varlık kisvesine bürünmeye başlar. Tıpkı kendisine bir şey emredilen itaatkâr bir memurun hiç beklemeden, imtina etmeden ve isteksizlik göstermeden emredilen şeyi derhal yapmaya başlaması gibi. Allah Teâlâ, bu ayette bahsettiği “gökleri ve yeri eşsiz, ön örneksiz yaratması ve olmasını istediği şeyin hemen olması” gibi vasıflarıyla, kendisinin çocuk edinmekten son derece uzak olduğu gerçeğini iyice tekit etmektedir. Çünkü bu denli yüce bir kudrete sahip olan zatın durumu, birbirinden doğma/meydana gelme bakımından diğer cisimlerin hallerinden tamamen ayrı olacaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru: 946)

اَمْرًا [Bir şeyi] kelimesi [işler] anlamına gelen  أُمُور  kelimesinin tekilidir, emir anlamındaki اَلأَوَامِرُ  kelimesinin tekili değildir, çünkü bu anlamda emir Allah’ın sıfatıdır ve O’nun yaratması kapsamında değildir. Zira burada emr ile yaratılmış şey kastedilir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Bakara Sûresi 118. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ  ١١٨


Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dediler ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 لَا
4 يَعْلَمُونَ bilmeyen(ler) ع ل م
5 لَوْلَا değil miydi?
6 يُكَلِّمُنَا bizimle konuşmalı ك ل م
7 اللَّهُ Allah
8 أَوْ ya da
9 تَأْتِينَا bize gelmeli ا ت ي
10 ايَةٌ bir ayet (mu’cize) ا ي ي
11 كَذَٰلِكَ işte böyle
12 قَالَ söyle(mişler)di ق و ل
13 الَّذِينَ kimseler
14 مِنْ
15 قَبْلِهِمْ onlardan önceki(ler de) ق ب ل
16 مِثْلَ benzerini م ث ل
17 قَوْلِهِمْ onların dediklerinin ق و ل
18 تَشَابَهَتْ birbirine benzedi ش ب ه
19 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
20 قَدْ elbette
21 بَيَّنَّا iyice açıkladık ب ي ن
22 الْايَاتِ ayetleri ا ي ي
23 لِقَوْمٍ kavimler için ق و م
24 يُوقِنُونَ bilmek isteyen ي ق ن

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَعْلَمُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. Mekulü’l-kavl, لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يُكَلِّمُنَا  damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mukaddem mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. تَأْت۪ينَٓا  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mukaddem mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَةٌ  fail olup damme ile merfûdur.

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)  

اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُكَلِّمُنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harfi cerdir. Amiline takdim edilmiş mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri, قولا مثل ذلك قال الذين لا يعلمون  şeklindedir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildirir, ك  ise muhatap zamiridir. 

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِثْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَوْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

Fiil cümlesidir. تَشَابَهَتْ  fetha üzere mebni mazidir. تْ  te’nis alametidir. قُلُوبُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَيَّنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الْاٰيَاتِ  mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. لِقَوْمٍ  car mecruru  بَيَّنَّا ’ya mütealliktir. يُوقِنُونَ  cümlesi,  قَوْمٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يُوقِنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَشَابَهَتْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ'ul babındandır. Sülâsîsi  شبه ’dir. Sülâsî fiilin başına bir تَ harfi ile fâel fiili ile aynel fiili arasına bir elif ilavesiyle yapılır.

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefâ'ul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

يُوقِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  يقن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

بَيَّنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بين ’dir. 

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la 116. ayetteki  وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَداً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  لَا يَعْلَمُونَ  , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  لَوْلَٓا  tahdid ( تحضيض ) için  هلّا  yani “değil mi?” manasındadır.

اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اٰيَةٌ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması o kişilerin bilinen kimseler olmasının yanında, anılmalarının kerih görülmesi sebebiyledir. Bu onlara tahkir ifade eder.

قَالَ -  يُكَلِّمُنَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ  [Bilmeyenler dediler ki.] ifadesiyle ehl-i kitap ağır bir şekilde kınanmaktadır. Çünkü onlar bilmelerine rağmen, kendilerini asla birşey bilmeyen kimselerle bir tutmuşlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لَوْلاَ  meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya  manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de, terim olarak “bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir.” Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Ayetin başındaki  لَوْلَٓا , burada ‘’değil miydi” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Bu mesela,  لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ [Bize yakın zamana kadar geciktirmeli değil miydin? (Nisa Suresi, 77)] ve  فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا  [İman edip de bu imanı kendisine fayda vermiş bir memleket bulunsaydı ya! (Yunus Suresi, 98)] ayetlerinde olduğu gibi. Ama bunun peşinden isim geldiğinde, bu manaya gelmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Nur/12)

 اٰيَةٌ  kelimesinin nekre gelişi neviyyet içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,Soru,954 - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌ  sözünü sırf inkâr ve aşağılama, küçümseme maksadıyla söylemektedirler. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

 كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

كَذٰلِكَ , takdiri,  قولا (Söz) olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere işaret veya ima için olabilir. 

مِثْلَ قَوْلِهِمْ  izafeti  قَالَ ‘ nin mekulü’l-kavlidir. 

قَالَ - قَوْلِهِمْ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikâk ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

هِمْ  lerin tekrarında cinâs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

مِثْلَ  ve  كَذٰلِكَ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cümlenin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘den oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

كَذٰلِكَ  yani [Yahudi ve Hıristiyanların birbiri hakkında söylediklerinden] duyduğun biçimde ve aynı tarz üzere, hiçbir ilim ve kitaba sahip olmayanlar, yani putperestler, Muattıla  (Kâinatı yaratıcıdan hali kabul edenler ve -Berâhime gibi- nübüvveti inkâr edenler. İslam dairesinde ise, Allah’ın zâtını sıfatlarından - veya Kitap ve Sünnet’in delalet ettiği manalardan - soyutlayanlar. Mustafa Sinanoğlu, “Muattıla” md., DİA) / ed.) vb. leri; her bir din mensubu hakkında [bunlar hiçbir şeye dayanmamaktadır] ifadesini kullandılar. Bu, Yahudi ve Hıristiyanlar için büyük bir azarlamadır. Çünkü ilim sahibi olmakla birlikte kendilerini “bilmeyenler” halkasına dizilmişlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ  [Bilmeyenler dediler ki] cümlesinde Ehl-i kitap ağır bir şekilde kınanmaktadır. Çünkü onlar, bilmelerine rağmen kendilerini, asla birşey bilmeyen kimselerle bir tutmuşlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

 تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İtiraziyye olması da caizdir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ [Kalpleri benzeşti] bunların kalpleriyle öncekilerin kalpleri körlükte ve inatta birbirine benzedi.  شَ  harfinin şeddesi ile  تَشَّابَهَتْ de okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

تَشَابَهَتْ - مِثْلَ - كَذٰلِكَ  kelime grupları arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.

قَبْلِهِمْ - قُلُوبُهُمْۜ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları  vardır.

قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin başındaki  قَدْ  tekid içindir. Tahkik ifade eder. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder. Ayetlerin açıklanmasına “celal, izzet ve galebe” manaları katmıştır.

Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُوقِنُونَ  cümlesi,  لِقَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.  لِقَوْمٍ ‘in nekreliği tazim içindir.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

اٰيَةٌۜ - الْاٰيَاتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[İyice anlayan bir kavme ayetleri açıkladık] yani gerçeği arayan yahut gerçeklere inanıp da içlerine şüphe ve inat girmeyen kimselere. Bunda şuna işaret vardır ki, onlar bunu ayetlerde kapalılık olduğu için veyahut daha çok yakîn aramak için demediler; ancak inat ve küstahlık için dediler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 119. Ayet

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ  ١١٩


Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّا doğrusu biz
2 أَرْسَلْنَاكَ seni gönderdik ر س ل
3 بِالْحَقِّ gerçekle ح ق ق
4 بَشِيرًا müjdeleyici ب ش ر
5 وَنَذِيرًا ve uyarıcı olarak ن ذ ر
6 وَلَا değilsin
7 تُسْأَلُ sen sorumlu س ا ل
8 عَنْ
9 أَصْحَابِ halkından ص ح ب
10 الْجَحِيمِ cehennem ج ح م

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَرْسَلْنَا  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْحَقِّ  car mecruru  اَرْسَلْنَاكَ  ‘daki failin veya mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. بَش۪يرًا  kelimesi  اَرْسَلْنَاكَ  ‘daki mef’ûlün hali olup fetha ile mansubdur. نَذ۪يراً  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. لَا تُسْـَٔلُ atıf harfi وَ ‘ la  اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ ‘ya matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْـَٔلُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i fail müstetir zamir olup takdiri, أنت ‘dir. عَنْ اَصْحَابِ  car mecruru  تُسْـَٔلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْجَح۪يمِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir. 

تُسْـَٔلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سأل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

بَش۪يراً  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)



اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayette muhatab Hz. Peygamber olduğu halde  اِنَّٓ ile tekid edilmesi muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. Fakat buradaki  اِنَّٓ , muhatabın inkarı sebebiyle değil konunun önemine binaen gelmiştir. Bu anlamda ayet muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-yı hale mutabık durumdadır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّٓ ‘nin haberi  اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يراً وَنَذ۪يراًۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَرْسَلْنَاكَ  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

نَذ۪يرًاۙ  ve  بَش۪يرًا  kelimeleri  اَرْسَلْنَاكَ ’ nin mef’ûlünden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

وَنَذ۪يرًا [korkutucu] - بَش۪يرًا [müjdeleyici] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

اَرْسَلْنَاكَ [Gönderdik.] dedikten sonra gönderme özelliklerinin hak ile, müjdeci, uyarıcı şeklinde sayılması taksim sanatıdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)

الْحَقِّ  kelimesinin  ال  ile marifeliği cins içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 960)

حَقِّۜ ; hak olarak kalan, batıla dönüşmeyen, sahih, doğru demektir. Bugün sahih, hak olan yarın batıl ve dalalet olmaz. Hak kelimesinde istikrar, lüzum ve sebat manası vardır. (Hâlidi, Vakafât, s. 143)

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) beşir ve nezir olduğu söylenmiş, bazen sadece“beşir” bazen sadece “nezir” gelmiştir. Bunlar bağlamla alakalı olarak seçilir. Korkutulması gerekiyorsa nezir, müjdelenmesi gerekiyorsa beşir ismi gelmiştir.

بِالْحَقِّ  [Hak ile] ifadesi İslam ile demektir. Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ  [Ve hak din ile göndermişti ki onu üstün kılsın.] (el-Feth 48/28). Bir görüşe göre bu ifade “Hakkın beyanı için” anlamına gelir. بَ  harfi lam-ı ta’lil anlamında kullanılabilir. Nitekim ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ  [Çünkü Allah, Hakk’ın ta kendisidir.] (Lokmân 31/30) ayetinde  بَ  harfi  لْ  harfi yerine yani çünkü anlamında kullanılmıştır. Bir görüşe göre bu ifade [Hak üzere” anlamına gelir ki aynı anlamda   خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَق  [Gökleri ve yeri hak üzere yarattı.] (Nahl 16/3) ayetinde kullanılmıştır. Yani onun batıl değil, hak olduğunu anlatmak istemiştir. بَ  harfi  على harfi anlamında kullanılabilir. Nitekim وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ  [Ve onun kendi başlarına geleceğini düşündüler/anladılar.] (el-A‘râf 7/171) ayetinde bu anlamda kullanılmıştır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ

Cümle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تُسْـَٔلُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ  izafeti muzâfın tahkiri içindir. Bu ifadede istiare vardır. Cehennemde bulunmak, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ  [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ [cehennem ashabı] derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır.

Bu ifade aralarındaki yakınlığın şiddetine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hadid/19)

Kâfir ve yalancıların اَصْحَابِ الْجَح۪يم [Cehennem ehli] kelimesiyle ifade edilmeleri bu inatçıların kalpleri mühürlenen kimselerden olduğunu, bunların küfür ve sapıklıktan iman ve izana dönmelerinin umulamıyacağını gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ [Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin.] ifadesi, sen cehennem halkı olacak olan kâfirlerden sorumlu değilsin demektir. Burada kullanılan  الْجَح۪يمِ  kelimesi şiddetli alevi olan ateş demektir. الْجَح۪يم  çok sıcak yer anlamına gelir. Bu ayetin başındaki fiilin yaygın okunuşu  تُ  ve  لُ  harflerinin ötresi ile  تُسْـَٔلُ [sorumlu tutulacak değilsin] şeklindedir. Merfû olması iki şekilde izah edilebilir. İlki bunun yeni cümle olması, ikincisi ise hal olmasıdır. Yani [Biz seni cehennemliklerden sorumlu olmayacak şekilde, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.] anlamındadır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Günün Mesajı
Kur'ânda mescitlerden men etme ve bu yerlerin harap olması için çalışmak daha ötesi olmayan bir zulüm olarak tarif edilmiştir.
Allah'ın apaçık ayetleri hatırlatıldığı halde yüz çevirenler de aynı şekilde en büyük zalimler olarak tarif edilmiştir.
Kıbleye yönelmek namazın şartlarından biridir. Cemaat ruhunu hissettirir.
Kun feyekun (Ol der ve olur) tabiri Kur'ân'da 8 kere geçmiştir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Farklı sebeplerden dolayı ‘neden ben’ diye soran insanları gördüğümde, demek istediklerim;

Sorduğun sorunun cevabı çok açık değil mi?

Rabbin seni seçti. Sevdi. Değer verdi. Ruh üfledi. Ol dedi, oldurdu. Yoktun, var etti. Hiçtin, bir şey oldun. Karanlıktın, aydınlığa çıkardı. Boşluğun kendisiydin, imanıyla doldurdu. Bilinmezdin, bir isimle çağırttı. Bilmezdin, öğretti.

İstemeyi akıl edemeyeceğin nimetlerle donattı. İstediğin ve istemediğin güzellikleri verdi. Sana gördüğün ve görmediğin her şeyin ötesinde daha güzelini ve iyisini vaat etti. Sadece O’nun için yaşamanı istedi.

Hala şüphede misin?

O zaman, sevgililer sevgilisi Hz. Muhammed (sav)’i hatırla. Babasız dünyaya geldi. Annesiyle çıktığı yolculuktan, annesiz döndü. Şefkat kaynağı dedesi öldüğünde yatağının başında ağladı. Korkunç suçlara ve adaletsizliklere şahit oldu. Karanlıktan aydınlığa çıkış yolu aradı. Düşündü.

Peygamberlik geldiğinde, kendisini seven kavmi ve akrabaları sırtını döndü. Alay edildi. Dinlenmedi. Deli dendi. Sırtına pislikler konuldu. Kendi şehrinde diğer müslümanlarla beraber üç sene açlığa terk edildi. O ablukanın sonunda biricik hanımı hz. Hatice öldü. Çok sevdiği amcası Ebu Talib iman etmeden gitti. Ve gün geldi, doğup büyüdüğü topraklardan çıkmak zorunda kaldı. Savaştı. Yaralandı. Öldürülmek istendi. En küçük kızı hz. Fatıma hariç altı evladının vefatına şahit oldu. Amcası dahil müslümanlara savaşta, savaş dışında yapılan korkunç işkencelerle karşılaştı. Torununu kaybetti. Evlatlığını kaybetti. Kuzenlerini kaybetti. Dünyalık nice sıkıntı ve zorlukların ardından hastalandı ve Rabbine kavuştu.

 

Şeytan veya nefsin her ‘neden bu başıma geldi’ diye sordurttuğunda, Rasûlullah (sav)’i ve ashabını hatırla. Ki şüphe edeceğin en son şey Rabbinin sevgisi ve merhameti olsun. Ve her

yaşadığın sıkıntının ardından en güzel çaban Rabbinin sevgisine layık olmak ve rızasını kazanmak olsun.

Bu dünya geçici, güzel insan. Asıl hedefimiz, ahiret yurdu. Başını dik tut. Gönlündeki imanın sahibine, sahip oldukların, olamadıkların ve kaybettiklerin karşılığında verileceklere hamd et. Derin nefes al. Her halinden haberdar olana sığın. Ve söyle “Rabbim benimle.”

 

 ***

‘En zalimlerin zulümlerinden biri; mescidlerde Allah’ın adının anılmasına engel olması ve mescidlerin harap olması için çalışmasıdır.’


Bu cümleyi dinlerken iç çekti. Tarihten günümüze, yeryüzü, zalimlerin bu tür zulüm sahnelerine çok şahit olmuştu. Zaten o, Allah katında yükselebilecekken alçalan insanın haline şaşırıyordu. Hatta kimi zaman üzerinde yürüyenlerin bazısından tiksiniyordu. 

Zalimin halini anlamaya çalışanları takip ediyordu. Ortaya farklı teoriler atılıyor, hadiselere farklı açılardan bakılıyordu. Zulmün anlaşılması için çabalayanları gördükçe gülüyordu. Sarsıntıların sebebini anlamayanların korkusunu farkettiği anda susup toparlanıyordu.

Yemeye, içmeye, giyinmeye ve uyumaya muhtaç olan aciz insanın, o kadar da karışık bir varlık olduğunu düşünmüyordu. Öne sürülen sebep ya da mazeret ne olursa olsun; kendisi için yaşayan insanın derdi, lider ya da taraftar olarak, farklı yollar aracılığıyla gücünü ispat etmekti. 

Hastalanınca ya da korkunca, ne yapacağını şaşıran insanın hali pek garipti. Gücünü ispat ettiğini sananların çoğu unutuldu. Parlatılan dünyevi güçlerin tamamı; ya yaşlılıkla ya da ölümle soldu gitti. Yeryüzünde büyüklük tasladıktan sonra ölenlerin hepsi, küçümsedikleri herkesle beraber toprağa karıştı.

Şüphesiz ki; Allah’ın anılmasına mani olan ve mescidleri yıkanlar zalimdi. Ancak, onlar inananların kalplerindeki sağlam imana dokunamadıkları gibi yeryüzünün Allah’ın mescidi oluşunu engellemeleri mümkün değildi. İnanan kul, nereye dönerse dönsün, Allah onunlaydı. 

Ey Allahım! Koruyucumuz Sensin, her andan ve her şeyden haberdar olansın. Zalimlerden ve onların amelleri ile emellerinden koru bizi. Zalimlere meyil etmekten, işlerine ortak olmaktan ve onlara benzemek gafletinden uzaklaştır bizi. 

Ey Allahım! Sahibimiz Sensin, bize bizden yakın olansın. Taklidi imandan, tahkiki imana taşı bizi. İman kuvvetiyle attır adımlarımızı. İman nuruyla aydınlat yollarımızı. İman cesaretiyle dinçleştir bedenlerimizi. İman ferahlığıyla genişlet kalplerimizi.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji