بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ١٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَنْ | ve olmazlar |
|
| 2 | تَرْضَىٰ | razı |
|
| 3 | عَنْكَ | senden |
|
| 4 | الْيَهُودُ | (ne) yahudiler |
|
| 5 | وَلَا | (ne de) |
|
| 6 | النَّصَارَىٰ | hıristiyanlar |
|
| 7 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 8 | تَتَّبِعَ | sen uyuncaya |
|
| 9 | مِلَّتَهُمْ | onların milletine (dinine) |
|
| 10 | قُلْ | de ki |
|
| 11 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 12 | هُدَى | hidayeti |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 14 | هُوَ | odur |
|
| 15 | الْهُدَىٰ | asıl doğru yol |
|
| 16 | وَلَئِنِ | eğer |
|
| 17 | اتَّبَعْتَ | uyarsan |
|
| 18 | أَهْوَاءَهُمْ | onların arzularına |
|
| 19 | بَعْدَ | sonra |
|
| 20 | الَّذِي |
|
|
| 21 | جَاءَكَ | sana gelen |
|
| 22 | مِنَ | -den |
|
| 23 | الْعِلْمِ | ilim- |
|
| 24 | مَا | yoktur |
|
| 25 | لَكَ | sana |
|
| 26 | مِنَ |
|
|
| 27 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 28 | مِنْ | hiç |
|
| 29 | وَلِيٍّ | bir dost |
|
| 30 | وَلَا | ve hiç |
|
| 31 | نَصِيرٍ | bir yardımcı |
|
Millet kelimesi Kur’ân’da hemen her zaman din manasında kullanılmıştır. Bizim kullanımımızdan biraz farklıdır.
Din Allah’a, millet kelimesi de insanlara izafe edilerek aynı şekilde kullanılmış. İkisini de bütün bir yaşam tarzı olarak anlamamız lazım. Sadece belli ibadetleri yapmakla o din yerine gelmiş olmuyor.
İtikadi açıdan din, hukuki açıdan şeriat, inanç sistemi açısından millet denir. Aynı toplumu ifade etseler de, vurgu açısından farklılıklar vardır. Hatta topluluk cihetiyle de ümmet denir.
Nasara, yardım etti. Nasrani, Hristiyan. Hz. İsa’nın doğduğu yerin ismi: Nasâra.
Yahudi: Hz. Yakub’un oğlu Yahuda’dan veya Hz. İsa’dan sonra yaşayan alim Yahuda’dan gelir. Fakat bu isimlerin her ikisi de küçümseme amaçlıdır. Kur’ân’da geçişi hep onların kendi ağızlarındandır. Biz Yahudiyiz vs. gibi. Allah onlardan bahsederken “Beni israil” veya her iki din için de, “ehl-i kitap” ifadesini kullanıyor.
Ayeti kerimede sana ilim geldikten sonra ibaresinde geçen ilim, vahiy manasındadır.
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَرْضٰى elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. عَنْكَ car mecruru تَرْضٰى fiiline mütealliktir. الْيَهُودُ fail olup damme ile merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. النَّصَارٰى atıf harfi وَ ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تَتَّبِعَ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, حَتّٰى harf-i ceriyle تَرْضٰى fiiline mütealliktir.
تَتَّبِعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِلَّتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَتَّبِعَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, اَنْتَ ‘dir. Mekulü’l-kavl اِنَّ هُدَى اللّٰهِ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُدَى kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُوَ fasıl zamiridir. الْهُدٰى kelimesi اِنَّ ‘nin haberi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi… Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. اَهْوَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Kasemin cevabının delaletiyle şartın cevabı mahzuftur.
بَعْدَ zaman zarfı اتَّبَعْتَ fiiline müteallik olup, fetha ile mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِۙ car mecruru جَٓاءَكَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعْتَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. وَلِيٍّ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرٍ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi لَنْ aynı zamanda tekid ifade eder. Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَنْكَ, ihtimam için fail olan الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى ‘ ya takdim edilmiştir.
النَّصَارٰى , temasül nedeniyle الْيَهُودُ ‘ ya atfedilmiştir.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘ nın, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup حَتّٰى ile birlikte تَرْضٰى fiiline mütealliktir.
Cümledeki fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yahudi ve hristiyanların, onlara tabi olmadıkça Hz. Muhammed’den asla razı olmayacaklarının bildirilmesi aslında onların İslam’a girmeyeceklerinin, Hz. Peygambere tabi olmayacaklarının bildirilmesidir. Çünkü Hz.Muhammed’in onlara tabi olması gibi bir durum söz konusu olmadığı aşikârdır. Böyle anlam içine başka bir anlamın yerleştirildiği anlatım tarzı idmâc sanatıdır.
Burada kullanılan millet kelimesi ‘açık yol’ anlamına gelir. Bir görüşe göre “gidilen yol”, bir görüşe göre “mezhep, görüş”, bir görüşe göre de “insanlar saldırdıkları zaman müntesiplerinin müdafaa ettikleri yol” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr Ömer)
Burada ”din" anlamındaki مِلَّتَ kelimesinin tekil olarak kullanılması, küfrün tek bir millet olmasındandır. Bu, onların: ”Bizim dinimiz hidayetin ta kendisidir, diğer dinler değil." yolundaki sözlerinin hikâyesidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ ifadesi Yahudi ve Hristiyanların o gün İslam dinine girmeleri ümidi olmadığını ifade eden bir kinayedir. Çünkü Resulullah (s.a.v) onların dinine tabi olmadıkça İslam dinine girmeyeceklerdir. Resulullah (s.a.v) onların dinine tabi olmayacağı için onlar da Resulullah’dan (s.a.v) razı olmayacaktır. Kâfirûn Sûresi’ndeki ayetler de buna benzer: لَٓا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ ﴿٢﴾ وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۚ ﴿٣ ﴾Ben Sizin tapmakta olduklarınız da tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. (Kâfırûn 2-3) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yahudi ve Hıristiyanlar sanki şöyle diyorlar: “Rızamızı kazanmak için ne kadar uğraşsan da, dinimize tamı tamına uymadıkça biz senden asla razı olmayız.”)
Dolayısıyla, İslâm ’a girmeleri hususunda Rasûllullâh (s.a.v)’in onlardan ümidini kesmesi için Allah Teâlâ onların bu sözünü nakletmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ
Ayetin ikinci cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Haber cümlesiyle inşâ cümlesi birbirinden fasılla ayrılmıştır.
Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى cümlesi, اِنَّ ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’ nin ismi ve haberinin arasında giren fasıl zamiri, kasr ifade eder. Müsned, müsnedün ileyhe tahsis edilmiştir. Mübteda maksûr, haber maksûrun aleyhtir. Bu kasır, kasrı kalptir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 972)
اِنَّ ’ nin ismi, az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle gelmiştir. Bu izafette esma-i hüsnaya ve bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâle muzâf olan هُدَى, şan ve şeref kazanmıştır.
Haber olan الْهُدٰى , marife gelmiştir. Müsnedin harfi tarifle marife olması, onun vasfının kemaline işaret etmenin yanında kasr ifade eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Ayette kasr sıygasıyla hitap edilmiştir. اِنَّ هُدَى اللّٰهِ ve الْهُدٰى iki taraf da marife olduğu gibi, tekid harfi ve fasıl zamiri de gelmiştir. Cümlede dört tekid bir araya gelmiştir. Çünkü kasr, iki tekid yerindedir. Zira kasr tekid üzerine tekid demektir. Fasıl zamiri ve إنَّ de tekid ifade eder. İnkâr eden müşriklerin hali İslam’ın asıl hidayet olduğu manasının tekidini gerektirmiştir. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/71)
الْهُدٰى kelimesinin başındaki elif lam istiğrak ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 975.)
الْهُدٰى kelimesindeki tarif cins içindir ve istiğrak ifade eder. هُوَ munfasıl zamirdir. Burada fasıl zamiriyle ve iki tarafın marife gelmesi şeklinde iki kasır üslubu bir arada kullanılmıştır. Böylece kasır manası vurgulanmıştır. Bu iki kasır şeklinden her biri diğerini tekit eder. Dolayısıyla bütün tereddütler giderilir. İzafî kasırdan maksat muhatabın itikadını reddetmek olduğunda ve muhatab tekitteki maksadı anlamayacak bir durumda ise ikinci bir tekid getirilmiştir. Bu da اِنَّ harfidir. Bu hükmü tekit etmek için gelmiştir. Dolayısıyla bu cümlede birçok tekit unsuru vardır: اِنَّ harfi, Kasr, Fasıl zamiriyle tekid. Bunlar 4 tekid unsurudur. Çünkü kasır, tekid üzerine tekid demektir. İki tekid sayılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُدَى cümledeki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْهُدٰى - الْيَهُودُ kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ [De ki: 'Hidayet, ancak Allah'ın hidayetidir.] Bu, İslam dinidir. İnsanları Hakka götürür, sizin davet ettiğiniz batıl dine değil. Sizin davet ettiğiniz hidayet değil, heva yani nefsanî istek ve arzulardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى “Hidayet , Allah’ın hidayetidir” buyurulmuştur. Yani Allah’ın dosdoğru yolu olan İslâm, gerçek mânada hidayetin ta kendisidir. Hidayet olarak isimlendirilmesi doğru olan, sadece budur. O, her şeyiyle ve tamamıyla hidayettir. Öyle ki, onun dışında bir hidayet yoktur. Sizin ittibâ etmek üzere çağırdığınız şey ise hidayet değil ancak hevâdan ibarettir. Dikkat edersen Allah şöyle buyuruyor: “Şayet sen, sana gelen ilimden”, yani doğru delillerle sahihliği bilinen dinden “sonra bunların hevâlarına”, yani arzu, ihtiras ve bid‘atlerden ibaret olan sözlerine “uyacak olursan…” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
وَ , istînâfiyye, ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnad olan terkipte لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının ve kasemin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ (Sen onların arzularına uyarsan) cümlesi, hakta sebatı sağlamak için yapılan teşvik ve tahrik kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, Bakara /145)
بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana ilim geldikten sonra] cümlesindeki ilim, vahiyden kinayedir.
جَٓاءَ fiilinin الْعِلْمِۙ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
Kasemin cevabı olan مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ cümlesi, menfi isim cümlesi formunda gelmiş faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ mahzuf habere müteallıktır. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu مِنْ وَلِيٍّ muahhar mübtedadır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
وَلَا نَص۪يرٍ , tezayüf nedeniyle مِنْ وَلِيٍّ ‘ e atfedilmiştir.
لَا نَص۪يرٍ ’e dahil olan nefy harfi, olumsuzluğu tekid için gelen zaid harftir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مَا ve لَٓا harflerinde tefennün sanatı vardır. Yakın manada olan farklı kelimeler kullanılarak hoşa gitmeyecek tekrardan kaçınılmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden olumsuz isim cümlesi, zaid harfler ve kasem olmak üzere birden fazla tekid unsuru içeren bu ve benzeri cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
وَلِيٍّ - نَص۪يرٍ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid مِنْ ve لَٓا harfleri, kelimelere “hiçbir” anlamı kazandırmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
Lafza-i celâl cümlede ilâhî mehabeti arttırmak ve haşyet uyandırmak amacıyla tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Farklı görevlerdeki مِنَ ’ ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
نَص۪يرٍ - النَّصَارٰى kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الوَلِيِّ (dost) ve النَّصِيرِ (yardımcı) kelimelerinin olumsuzluğu, şartın cevabı olup cevaptan yani azap ve cezadan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Rad/37)
وَلِيٍّ kelimesine مِنْ harfinin dahil olması umumi olarak olumsuzluğu tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Rad/37)
[Eğer onların arzularına uyacak olursan] Yani din ve kıble konusunda [onların arzularına uyacak olursan demektir. Burada اَهْوَٓاءَهُمْ [arzular] kelimesi tekil değil çoğul kullanılmıştır, bunun sebebi ise ihtilaf halinde olan (hak yolun dışında bulunan) grupların arzularının tek olmamasıdır, aksine her birinin kendine özgü arzuları, hevaları vardır. Bu sebeple Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v) ‘ın onların hepsinin arzusuna uymadan hepsini razı edemeyeceğini haber vermektedir.
جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana gelen ilimden sonra] Yani: İslam’ın hakikatinin, küfrün batıllığının ve kıblenin Kâbe olduğunun beyan edilmesinden sonra demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ [Onların arzularına uyarsan] ibaresi heyecanlandırma ve uyarı kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Millet, lügatte esasen söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak manasına gelen اِمْلاَلْ masdarıyla, yani “imla” manasıyla ilişkili olan bir isimdir. Zemahşeri'nin “Esas”taki beyanına göre; asıl manası “tutulup gidilen yol” demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat manasında kullanılmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يَهُودُ ; Yahudîler’dan sonra نَّصَارٰى [Hristiyanlar]‘dan önce nefyin (olumsuzluğun) tekidi için لَا harfinin zikredilmesi, daha önce de geçen bir gerçeğe işaret eder ki, Yahudilerin taassubu, Hristiyanlardan daha şiddetlidir.
Bir de ayet bize bildiriyor ki, Yahudi ve Hristiyanlardan her birinin rızası, diğerinin rızasına ters düşmektedir. Bunun anlamı şudur:"Resûlüm! Yahudileri ve Hristiyanları kendi dinleriyle baş başa bıraksan da, sen onların dinine uymadıkça onlar senden asla razı olmayacaklardır."
Burada Kur’ân'ın icâzı (az sözle çok şey anlatma) söz konusudur. Bu ayet, Peygamberin (s.a.v) o Yahudilerin ve Hristiyanların imana gelmesinden umudunu kestiğini, mükemmel bir üslûbla ifade eder.
Bu ayet-i kerîme, İslâm heyecanını artırmak ve aşkını alevlendirmek amacına yöneliktir. Yoksa Peygamberin onların dinine uyması tasavvur edilebilir mi? (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
Zuhaylî’nin açıklamasına göre burada Allah Teâlâ varsayım yoluyla “şayet onların hevalarına uyarsan” buyurdu. Yani eğer kıble Kâbe’ye döndürüldükten sonra -Beyt-i Makdis’deki kıblelerine yönelmek gibi- onların görüşlerine uyarsan ve onlara güzel görünmeye çalışırsan, Allah’a karşı sana yardım edecek, seni Allah’ın cezalandırmasından koruyup, ona engel olacak ve seni o azaptan kurtaracak kimse olmaz. Bu ayet, aslında إياك أعني واسمعي يا جارة (kızım sana söylüyorum gelinim sen anla) kabilinden Müslümanlara bir ta‘rîzdir. Aynı şekilde hak dini tanıyıp bildikten sonra dalalet ehlinin yoluna uyan ilim sahiplerine şiddetli bir tehdit vardır. Yine bu ayet, kâfirlerin ümitlerini kesip boşa çıkarmakta ve müminleri dinlerinde sebat etmeye teşvik etmektedir. Resulullah’a (sav) hitap edilmiş, ümmeti kast edilmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
İbn Kesîr’e (öl. 774/1374) göre bu ayette Ku’rân ve sünnetten bilgiye sahip olduktan sonra yahudi ve hristiyanların yoluna tabi olan ümmet için tehdit ve pek şiddetli bir vaid vardır. Hitap her ne kadar peygambere olsa da emir ümmetinedir. Bikâî ise ne dost ne de yardımcı bulamayacakları beyan edilen grubun, Müslüman olduktan sonra hala yahudi ve hristiyanlardan yardım isteyen, onlarla dostluk kuran münafıklar olduğunu zikretmiş, Allah Teâlâ’nın ayeti bu sebeple tehdit ile sonlandırdığına dikkat çekmiştir. Mümin en ufak bir hareketle olsa dahi yahudi ve hristiyanlara benzememelidir. Bu vb. ayetler müminlere hep bunu hatırlatmaktadır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l -Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa اِنْ kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2) Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.
3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ ١٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | اتَيْنَاهُمُ | kendilerine verdiğimiz |
|
| 3 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 4 | يَتْلُونَهُ | onu okuyanlar |
|
| 5 | حَقَّ | doğru bir |
|
| 6 | تِلَاوَتِهِ | okuyuşla |
|
| 7 | أُولَٰئِكَ | işte onlar |
|
| 8 | يُؤْمِنُونَ | inananlardır |
|
| 9 | بِهِ | ona |
|
| 10 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 11 | يَكْفُرْ | inkar ederse |
|
| 12 | بِهِ | onu |
|
| 13 | فَأُولَٰئِكَ | işte |
|
| 14 | هُمُ | onlar |
|
| 15 | الْخَاسِرُونَ | ziyana uğrayanlardır |
|
“Kendilerine kitap verdiğimiz” ifadesine dikkat çekmek isterim. Bu ifade bazen “kendilerine kitap verilenler” şeklinde gelir. Kendilerine kitap verdiğimiz şeklinde kullanılıyorsa Allah kendilerinden memnun olduğu kullarından bahsediyordur. Kendilerine kitap verilenler şeklinde kullanıldığında Allah onlardan memnun değildir, çünkü kulluğun gereğini yerine getirmemişlerdir. Ayetin içeriğinde bile Allah kendini katmayarak onlardan uzak tutar ve edilgen fiil kullanır! (Nouman Ali Han)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَتْلُونَهُ cümlesi اٰتَيْنَاهُمُ ‘daki mef’ûlün veya الْكِتَابَ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur.
يَتْلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَقَّ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. تِلَاوَتِه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ cümlesi اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur .
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُؤْمِنُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ۜ car mecruru يُؤْمِنُونَ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ [İşte bunlar ona inanırlar.] cümlesi, cümlenin mübtedasının bir diğer haberidir, çünkü يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ [onu hakkıyla okurlar.] ifadesi haber idi. اُو۬لٰٓئِكَ [İşte bunlar] ile başlayan cümle ise bir başka haberdir. Bu yönüyle bu cümle tıpkı “Bu tatlıdır, ekşidir.” cümlesi gibidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْخَاسِرُونَ , sülâsi mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir. İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder. Ayrıca ism-i mevsûl, sonradan gelecek habere dikkat çeker.
يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ cümlesi اٰتَيْنَاهُمُ ‘daki mef’ûlün veya الْكِتَابَ ‘ ın halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz ifade kastıyla gelen حَقَّ تِلَاوَتِه۪ izafetinde حَقَّ , mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Mef’ûlü mutlakın hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
Muzâfun ileyh olan تِلَاوَتِه۪ۜ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Kelimedeki nekrelik tazim içindir.
تِلَاوَتِه۪ۜ - يَتْلُونَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تِلَاوَتِه۪ۜ - الْكِتَابَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Müsned olan اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, يُؤْمِنُونَ بِه۪ cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ise hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ [Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler] ifadesinde “verme” fiilinin hususi olarak onlar için kullanılma sebebi, onların kitap ile amel etmeleridir. Adeta kitap sadece onlara verilmiş gibi ifade edilmiştir. Hak Teâlâ, [onlara oku.] (eş-Şuarâ 26/69) ayetinde تلي fiilini okumak anlamında kullanmıştır. Hakkıyla okuma ise üzerinde düşünmek, tefekkür etmek, ağır ağır okumak, tahrif ve değiştirmeden kaçınmaktır.
Bir görüşe göre يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ [Onu hakkıyla okurlar.] cümlesinin başında bir و edatı gizlidir, yani anlam “Ve onu hakkıyla okuyanlar” şeklindedir. Dolayısıyla bu cümle de mübtedâya dahildir, mübteda bu cümle ile tamamlanır.
اُو۬لٰٓئِكَ ifadesi ise bu mübtedanın haberi olur. Yani asıl iman eden kimsenin, kendisine Tevrat verilen ve ona uyan, onunla amel eden kimse olduğunun beyanı olur. Bir görüşe göre ayet sahabe hakkındadır, kitaptan kasıt Kur’an’dır ve bu ifade, önceki grupların kınanmasının ardından sahabenin övülmesidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr Ömer)
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ ifadesinde müsnedin ileyhin önce gelmesinde takdim kasrı vardır. Kasrı ifrad kabilindendir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 991)
وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟
Şart üslubundaki cümle atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart cümlesi olan مَنْ يَكْفُرْ بِه۪ , sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Iki fiili cezm eden şart ismi مَنْ , mübtedadır. يَكْفُرْ بِه۪ cümlesi مَنْ ’ in haberidir. Mübtedanın haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve ikaz ifade eder.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, هُمُ الْخَاسِرُونَ cümlesi haberdir. faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsned الْخَاسِرُونَ ‘ nin harf-i tarifle marife gelmesi bu özelliğin müsnedün ileyhte kemal derecede olduğuna işarettir.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْخَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يَكْفُرْ - يُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ cümlesiyle, فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
هم zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.
Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Bu kitabı nankörce inkâr eden” tahrifçiler; [bunlardır işte hüsrana uğrayacaklar!] Çünkü hidayeti verip dalaleti satın almışlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ [Onu] yani kitabı فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟ [inkâr edene gelince, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.] Yani onlar aldanmışlardır ve helak olacaklardır. Burada مَنْ يَكْفُرْ بِه۪ [onu inkâr edene] ifadesi tekil olduğu halde “işte onlar” ifadesinin çoğul olmasının sebebi, [onu inkâr eden] ifadesinin anlam olarak çoğul olmasıdır. Çünkü bu, cins ifade eder. اُو۬لٰٓئِكَ [İşte onlar] ifadesinin ardından gelen هُمُ [onlar] zamiri, imâd (ayırma, fasl) zamiridir. الْخَاسِرُونَ۟ [Ziyana uğrayanlardır.] ifadesi mübtedanın haberidir, yani cümlenin yüklemidir. Burada hüsran ona hakkıyla tâbi olan kimseye değil, onu inkâr eden kimseye nispet edilmiştir ki bu da Allah Teâlâ’nın kullarına yönelik bir lütfudur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Burada İsrailoğulları'nın da, sayıları az da olsa, bir kısmının müminler arasına girmiş ve ilahi övgüye nail olduklarını görüyoruz. Bu mazhariyetin ve bu yeni özelliğin getirdiği şevk ve heyecan ile şimdi İsrailoğullarına, bir taraftan yukarıdan beri sürüp gelen hitapları tamamlamak, diğer taraftan daha sonra gelecek olan İbrahim kıssasına geçişe hazırlık mahiyetinde bir hüsn-i tehallus sanatıdır. Türk edebiyatında bir bahisten diğer bir bahse geçerken, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet sağlayan söze "girizgah" denilir, Arapça'da ise buna "tehallus" adı verilir. Bedi' ilminde, bir sözden diğerine doğrudan doğruya geçmeye "iktidap", tam bir münasebetle geçmeye "tehallus", ikisi ortasına da "iktidab-ı karib-ı tehallus" veya "tehallusa yakın iktidab" ismi verilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ١٢٢
Ey İsrail oğulları, nimetlendirdiğim nimetimi anın, zikredin buyurulmuş ki bu ifade mefulu mutlak gibidir. Önce meful zikredilmiş, sonra fiil. Burada nimet ile bahsedilen şey vahiydir.
Beni İsrail'in üstün kılınması her peygamber ve ona inananların kendi devri için üstün kılınması kabilindendir. Tevhidi inanca sahip olanlar yaşadıkları çağda üstün kılınanlardır.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
يَا nida harfidir. بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ münadadır. بَن۪ٓي muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi hazfedilmiştir. اِسْرَٓاء۪يلَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ ‘dir.
Fiil cümlesidir. اذْكُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتِيَ mef‘ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir يَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّت۪ٓي müfred müennes has ism-i mevsûl نِعْمَتِيَ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْعَمْتُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اَنْعَمْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اَنْعَمْتُ fiiline mütealliktir. اَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ atıf harfi و ile نعمتي ‘ye matuftur.
İsim cümlesidir. أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
ي mütekellim zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فَضَّلْتُكُمْ cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
فَضَّلْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْعَالَم۪ينَ car mecruru فَضَّلْتُكُمْ fiiline müteallik olup, cer alameti ي 'dir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْعَمْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نعم 'dir.
İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَضَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef'îl babındandır. Sülâsîsi فضل ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
نِعْمَتِيَ için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ٓي ‘ nin sılası olan اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَتِيَ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نِعْمَتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
نِعْمَتِيَ - اَنْعَمْتُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi اَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ , masdar tevilinde, نِعْمَتِيَ ‘ ye atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.
Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنّ۪ي ‘nin haberi فَضَّلْتُكُمْ ‘ dur. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de çok sayıda ayette بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ ’ e nida edilmiştir. Bu isim ilk olarak 40. ayette geçmiştir. Bu ayet ise 47. ayetin tekrarıdır. Bu ayetler arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrar tekid içindir. Oradan buraya kadar olan bölümde anlatılanları hatırlatır.
بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ diye nidanın tekrar edilmesi uyarmak, korkutmak ve hatırlatmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بَن۪ٓي , kelimesinin aslı بَنُونَ ' dir. اِبْن kelimesinin çoğuludur. Mef‘ûl olunca بَن۪ٓينَ şeklindedir. Muzâf olunca da نَ harfi düşmüştür. Burada bir nida var, nidadan sonra gelen kelime nasb olmuştur. Genelde Kur’an’da bu kelime nasb durumdadır. Çünkü hep hitap şeklinde gelmiştir. Sadece bir yerde بَنُوا olarak geçer. O da Yûnus/90 ayetidir: قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ [(Firavun:) «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.]
Nimeti hatırdan çıkarmamalarının istenmesinden maksat, bu nimetlere önem vermeleri, tazim etmeleri, şükrünü eda etmekten geri durmamaları ve o nimetleri veren kudrete itaat etmeleridir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Kur’an’da Yahudiler ismi de geçer ama daha çok بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ geçmiştir.
Yahudi: Yahuda adında bir fakihe mensup demektir.
İsrail: Allah’ın temiz ve seçkin kulu demektir. (Yakup (as)’ın bir ismi de İsrail) Yakup (a.s)’ın temizliği vurgulanmış, ümmetinin de ona uygun hareket edip iman etmeleri teşvik edilmiştir.
نِعْمَتِيَ [Benim nimetim] nimet kelimesinin Allah'a izafesinde, nimetin değerinin büyüklüğüne, bolluğuna ve güzelliğine işaret vardır. Çünkü bu tür izafet, Allah'a izafe edilen şeyin şereflendirildiğini gösterir. بيت الله (Allah'ın evi), ناقة الله (Allah'ın devesi) izafetlerinde olduğu gibi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ cümlesi, mükemmeliyet ifade etmek için hususî olan bir şeyin umumî olan bir şeye atfı kabilindendir. Çünkü alemlere üstün kılma nimeti, daha önce umumî olarak zikredilmiş olan nimetin içinde zaten vardır. Yüce Allah, [nimetimi hatırlayın] dediğinde, bütün nimetler kastedilmiştir. [Ben sizi üstün kıldım] ifadesi ona atfedilmiştir. Bu atıf, hususî bir şeyin umumî bir şeye atfı kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
عَلَى الْعَالَم۪ينَ “çok büyük insan topluluklarına” demektir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet 47. ayetle birebir aynıdır. 47. ayet Adem as kıssasının ardından Medine yahudilerini ikna ve davet amaçlıdır. Bu ayet ise onların ikiyüzlülüklerini ortaya koymayı amaçlar. 47. ayet İsrailoğullarına tüm insanlığın Adem as'ın çocukları olduğunı, bu ayet ise Hz. İbrahim'in soyundan olmanın ayrıcalık olmadığını hatırlatır. Ayetler arasında reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ١٢٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاتَّقُوا | sakının |
|
| 2 | يَوْمًا | şu günden (ki) |
|
| 3 | لَا |
|
|
| 4 | تَجْزِي | cezasını çekmez |
|
| 5 | نَفْسٌ | kimse |
|
| 6 | عَنْ |
|
|
| 7 | نَفْسٍ | kimsenin |
|
| 8 | شَيْئًا | bir şeyle |
|
| 9 | وَلَا |
|
|
| 10 | يُقْبَلُ | ve kabul edilmez |
|
| 11 | مِنْهَا | ondan |
|
| 12 | عَدْلٌ | fidye |
|
| 13 | وَلَا |
|
|
| 14 | تَنْفَعُهَا | ona fayda vermez |
|
| 15 | شَفَاعَةٌ | şefaat |
|
| 16 | وَلَا |
|
|
| 17 | هُمْ | onlara |
|
| 18 | يُنْصَرُونَ | yardım da edilmez |
|
İsrâil oğullarına seslenen âyetler bölümü burada bitiyor. Bakara sûresinde 40. âyetten itibaren 123. âyete kadar ki bölüm hep İsrâil oğullarına hitap ediyordu, ama esasında bu âyetler hep bize hitap ediyordu. Eğer bu bölüm İsrâiloğullarını anlatıyor, bunların bizimle ilgisi yok deyip kitabımızın bu bölümünü geçseydik, bu âyetler bize hiçbir mesaj vermeyecekti. Ama bu âyetler bizi anlatıyor.
Efendim bu âyetler yahudiler hakkında inmiştir, şunlar hıristiyanlar için gelmiştir, bunlar müşriklere hitap ediyor, bu şunları, bu bunları anlatır diyerek hiçbir âyeti elimizin tersiyle itmeye hakkımız yoktur. Bileceğiz ki bu kitap bize gelmiştir ve her bir âyeti bizi anlatıyor, bize hitap ediyor demektir.
Öyleyse bizim de yapacağımız iş, belki en birinci işimiz, bize bu kadar iman ve şeref kazandıran bu âyetleri gündeme alıp, sanki şu anda bize yeni nazil oluyormuş gibi toplumun gündemine indirmek zorundayız. Bu toplumu bu âyetlerden başka bir şeyin dirilteceğine ben inanmıyorum. Kaldı ki toplumun nasıl dirileceğini de biz düşünmek zorunda değiliz. Zira bu toplumu diriltecek olan Allah’tır. Biz beşir ve nezir olarak bize düşeni yapalım, gerisini Allah’a bırakalım, o kendine düşeni elbette yapacaktır. Allah yardımcımız olsun. Bundan sonra bir bölüme geldik.
Bu bölümde Hz. İbrahim’den (a.s) söz ediliyor. Bakara sûresinin buraya kadar olan bölümlerinde yahudilerin, kısmen de hıristiyanların Hz. Mûsâ (a.s) dönemindeki ve o Hz. Mûsâ döneminden Rasûllah dönemine kadar geçen zaman içinde peygamberlerine verdikleri ahidlerinden, onların tavırlarından, tutumlarından söz edildi. Bu arada zaman zaman müşriklerden ve müşriklerin ehl-i kitapla pek çok hususlarda birlikte hareket ettiklerinden söz edildi.
Bundan sonra Rabbimiz bu bölümde, Hz. Mûsâ’dan çok önceki dönemlere, Hz. İbrahim (a.s) dönemine dönecek ve böylece kendilerini Hz. İbrahim’e izâfe eden, Hz. İbrahim’in kendilerinin ataları olduğunu, onun yolunda olduklarını iddia eden hem yahudileri hem de Mekke müşriklerini bir de böyle yargılayacak. Yahudilerin ve müşriklerin iddia ettikleri Hz. İbrahim’le alâkalı bütün hakikatleri gözler önüne sermeye başlayacak Rabbimiz. Hz. İbrahim’in dininin gerçek çehresini ortaya koyarak onun yolunda olduklarını iddia edenlerin bozuk ve tahrif edilmiş itikatlarıyla bu ikisi arasındaki çok uzak mesafeleri anlatacak.
Aynı zamanda İbrahim’in (a.s), onun oğulları olan İshak ve İsmail’in (a.s) ve son olarak da Yakub’un (a.s) takip buyurdukları dinle, inanışla son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) dini arasındaki benzerlikler vurgulanacak. Ve böylece ehl-i kitabın ve müşriklerin tüm iddiaları çürütülecek, yahudi ve müşriklerin yıllardır iddia edegeldikleri İbrahim’in torunu olmalarından ötürü üstün olma ve Hz. İbrahim’in varisi olma meseleleri tamamen suya düşmüş olacak. Bunların İbrahim yolundan inhiraf ettikleri andan itibaren veraset hakkını kaybettikleri ve bu yüzden de İlahî İmamet ve hilafete İbrahim (a.s)'ın tüm torunları değil, sadece âdil olan bir kısmının lâyık olduğu ortaya konulacak.
İbrahim (a.s) kendi başına zirvede bir peygamber. Etrafında yardımcısı yok, destekleyicisi yok, kimsesi yok, yalnız başına bir insan. Bu kelimeler: Önce babasıyla bir imtihan veriyordu. Çünkü babası müşrikti, puta tapan bir insandı. Babasıyla ciddi bir savaş vermişti İbrahim (a.s). Bu imtihanı başarıyla geçti ve kazandı.
Sonra kavmiyle çatıştı. Çünkü kavmi aya, yıldızlara ve güneşe tapınıyordu, bunu da kazandı İbrahim (a.s). Bunların hiçbirisinin Rab olamayacağını onlara ilan etti. Yine kavmi putlara tapıyordu, İbrahim (a.s) onları kırarak, onların da ilâh olamayacağını ilan etti. Hattâ put kırma savaşıyla çok büyük bir imtihanla karşı karşıya gelmişti onu da başardı.
Ve yine İbrahim (a.s) kavminin kralıyla da bir çatışma içine girmişti, çünkü kavmin kralı Nemrut kendisini toplumuna İlâh olarak kabul ettirmişti. İbrahim (a.s) burada da başarılı bir savaş verdi ve nihâyet doğup büyüdüğü bölgede son imtihanı ateşe atılma idi. Ateşe atıldı İbrahim (a.s). Ateşe atılırken bile o, Rabbine tevekkülden, bağlılıktan bir an vazgeçmedi. Bu imtihanı da başarıyla verdi İbrahim (a.s). Ateş Allah’ın izniyle onu yakmadı. İbrahim’e Allah’ın emriyle soğuk ve selâmet oldu ateş.
Ve yine İbrahim (a.s) doğup büyüdüğü yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Hicrete mahkum oldu. Mezepotomya’daki Ur şehrini terk etti. Çünkü ülkesinde kimse kendisine inanmamıştı, sadece hanımı Sare annemiz ve yeğeni Lût (a.s) vardı. Buradan Harran bölgesine gitti. Sonra oradan Şam’a gitti, sonra oradan da Kudüs diyarına, oradan Mısır ve tekrar Şam bölgesine gelmişti. Bir ara da İbrahim (a.s) Mekke’ye kadar bir ziyareti olmuştu. Rabbinden sonradan evlendiği Hacer anamızı ve oğlu İsmail’i (a.s) burada bırakma emrini almıştı. Mekke’de bırakma emrini almıştı. Bütün bunlar Allah’ın imtihanıydı. Bütün bu imtihanlara ek olarak oğlunu kurban etme imtihanıyla da karşı karşıya geldi ve bunu da başardı. Allah’ın istediği bu emri de yerine getirmek için hareket etti, ama Allah bu emrini geri alıp bu işten onu muaf tutmuştu, fakat o bunu da başarmıştı.
Bütün bunları yaparken o tek başınaydı. Tek başına ortaya çıkıyor. Tüm dünya kendisine düşman, babası bile kendisine düşman. Babil kralı kendisini ilâh olarak ilan etmiş, toplum yıldızları, ayı, güneşi kendisine tanrı edinmiş, ortamda çeşit çeşit putların hâkimiyeti söz konusu. Halk, devlet, millet herkes birleşmişler, İbrahim’e karşı birlikte hareket ediyorlar. Ama bir İbrahim çıkıyor ortaya, önce babasıyla, sonra kavmiyle, toplumuyla, sonra devletiyle, sonra putlarla, sonra yıldızla, ayla, güneşle çetin ve onurlu bir kavga vermiş. Toplumuyla, devletiyle arası açılmış, ateşe atılmış, ölümle tehdit edilmiş, sonra hicrete mahkum edilmiş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmış. (Besairul Kur’ân Ali Küçük)
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً
Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur.
Fiil cümlesidir. اتَّقُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. يَوْمًا mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâfı hazfedilmiştir. Takdiri, عذاب يوم (günün azabından) şeklindedir.
لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ cümlesi يَوْمًا ' in sıfatı olarak mahallen mansubdur. لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا cümlesinde mevsufa raci olan ait zamir hazfedilmiştir. Takdiri, لَا تَجْز۪ي فيه şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَجْز۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. نَفْسٌ fail olup damme ile merfûdur. عَنْ نَفْسٍ car mecruru تَجْز۪ي fiiline mütealliktir. شَيْـًٔا masdardan naib mef‘ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri, لا تجزي شيئا من الجزاء (Kişi bir cezayla karşılık vermez) şeklindedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّقُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت ' ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ
Fiil cümlesidir. Cümle, atıf harfi و ile لَا تَجْز۪ي ‘ye matuftur.
لا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُقْبَلُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. مِنْهَا car mecruru يُقْبَلُ fiiline mütealliktir. عَدْلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ
Fiil cümlesidir. Cümle, atıf harfi و ile لَا تَجْز۪ي ‘ye matuftur.
لا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَنْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شَفَاعَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
İsim cümlesidir. Cümle, atıf harfi و ile لَا تَجْز۪ي ‘ ye matuftur.
لا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir هم mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْصَرُونَ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنْصَرُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Burada هُمْ zamiri mübteda olarak merfûdur. Haberi de يُنْصَرُونَ fiilidir. Dört cümle de, يَوْمًا kelimesinin sıfatıdır. Yani mana şöyledir: “Hiçbir ödemenin alınmadığı o günden, hiçbir şeyin kabul edilmediği o günden, hiçbir şefaatin yarar sağlamadığı o günden ve hiçbir yardımın yapılmadığı o günden sakının. (Ömer Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t - Te’vîl)
وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Ayet, önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kıyamet gününden kinaye olan يَوْماً ‘ in nekreliği tazim ifade eder.
لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً cümlesi, يَوْماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
شَيْـٔاً , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir.
نَفْس ’ in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Aynı üslubta gelen وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ cümlesi, sıfat olan … تَجْز۪ي cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْهَا , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, fail olan عَدْلٌ ‘ e takdim edilmiştir.
نَفْسٌ ve شَيْـًٔا kelimelerindeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ve şümule işarettir.
نَفْس kelimeleri arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
عَدْلٌ fidye anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da fidye kelimesi de geçmiştir. Dünyada yaptığına karşılık olduğu için, adaletin yerini bulduğunu vurgulamak için عَدْلٌ kelimesi tercih edilmiştir. Kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Bir şeyin gelecekte alacağı şeklin adı şimdiki zamanda kullanılmıştır. Mesela, İbrahim (a.s) çocuk ile müjdelenirken bu çocuğa غلام denilmiştir. Halbuki غلام ergen için kullanılan bir kelimedir, yeni doğan için kullanılmamaktadır. Orada ona veled değil, غلام verilecek denmesi, kevn-i lâhik alakası ile mecaz-ı mürseldir.
Aynı üslubta gelen وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ cümlesi, sıfat olan … تَجْز۪ي cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْهَا , ihtimam için, fail olan شَفَاعَةٌ ‘ e takdim edilmiştir.
شَفَاعَةٌ ’ deki tenvin kıllet içindir. Hiçbir şefaat demektir. Olumsuz siyakta nekre, umum ifade eder.
وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la … تَجْز۪ي cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayrıca müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.
Ayette teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden muzari sıygadaki bütün fiiller meçhul gelmiştir. Bunun nedeni failden ziyade mef’ûle dikkat çekmektir.
Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur. Kurân’a tehdit ifade eden fiiller genellikle meçhul bina edilmiştir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
يُنْصَرُونَ - شَفَاعَةٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ifadesindeki هُمْ zamiri, öncesinde geçen ve nekre olarak ifade edilen نَفْس ’in ifade ettiği “çok sayıda kimse”ye işaret eder; نَفْس müennes olduğu halde, onlara işaret eden ْهُمْ zamirinin müzekker olması ise “kullar” ve “insanlar” anlamının esas alınmasındandır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin bu son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in başka surelerinde de tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Bu ayet Bakara/48’e çok benzemekle birlikte 48. ayette; وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ [kimseden şefaatin kabul olunmayacağı ve bir fidye alınmayacağı] buyurulmuştu.
Burada ise; وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ [kimseden bir fidyenin kabul edilmeyeceği ve kimsenin şefaatinin fayda vermeyeceği] buyurulmuştur. Bu ayetler arasındaki ilişki ve farkların hikmeti araştırılabilir.
Bu ayet uyarmak ve hatırlatmak için orada zikredilen kelimelerle tekrar edilmiştir. İki ayet arasında ihtilaf yoktur. Ancak fidye ve şefaat kelimeleri arasındaki sıralama farklıdır. Bakara suresi 48. ayette şefaatin kabul edilmemesi takdim edilmiş, fidye alınmaması tehir edilmiştir. Burada ise, fidyenin kabul edilmemesi takdim edilmiş, تَنْفَعُهَا fiilinin müsnedin ileyhi olan şefaat lafzı tehir edilmiştir. Bu tefennün (çeşitlilik) sanatıdır. Kelamdaki çeşitlilik, tekrardaki maksadı yerine getirirken bıkkınlık yaratmaz. Aksine kelamda bir letafet oluşur. Önceki ayette şefaat müsnedin ileyh olarak gelmiş ve kabul edilmediği için fidyeye takdim edilmiştir. Şefaatin fayda vermemesi fidyenin alınmamasını gerektirmez. Fidyenin alınmaması ihtiras için atfedilmiştir. Ama bu ayette fidye takdim edilmiştir. Çünkü o kabul edilmeye isnad olunmuştur. Fidyenin kabul edilmemesi şefaatin fayda vermemesini gerektirmez. Aynı şekilde şefaatin fayda vermemesi de fidyenin kabul edilmemesi üzerine ihtiras için atfedildi. Özetle kabul olunmayan şey iki ayette de önce zikredilmiş ve diğeri ondan sonra zikredilmiştir. Yani kabul edilmemek bir defa şefaat hakkında, bir defa da fidye hakkındadır. Çünkü günahkarlardan fidye istemede milletlerin hali farklıdır. Bir defasında fidyeyi takdim ederler. Kabul olunmadığı zaman şefaatleri takdim ettiler. Bir defa da şefaatleri takdim ederler. Şefaatleri kabul olunmadığı zaman fidyeyi takdim ettiler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada İsrâiloğullarının zikredilmesi ve onlara yapılan uyarının tekrarlanması, daha fazla öğüt vermek ve kıssadan hissenin bu olduğunu bildirmek içindir. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın İsrâiloğullarına bahşettiği nimetler büyüktür; onların bu nimetlere nankörlüğü ise daha çok ve çirkindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ ١٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذِ | zaman |
|
| 2 | ابْتَلَىٰ | imtihan ettiği |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’i |
|
| 4 | رَبُّهُ | Rabbi |
|
| 5 | بِكَلِمَاتٍ | kelimelerle |
|
| 6 | فَأَتَمَّهُنَّ | o da onları tamamlamıştı |
|
| 7 | قَالَ | (Allah) dedi ki |
|
| 8 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 9 | جَاعِلُكَ | seni yapacağım |
|
| 10 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 11 | إِمَامًا | önder |
|
| 12 | قَالَ | (İbrahim) dedi ki |
|
| 13 | وَمِنْ | -dan da |
|
| 14 | ذُرِّيَّتِي | benim soyum- |
|
| 15 | قَالَ | buyurdu |
|
| 16 | لَا |
|
|
| 17 | يَنَالُ | ulaşmaz |
|
| 18 | عَهْدِي | ahdim |
|
| 19 | الظَّالِمِينَ | zalimlere |
|
Beleve بلو :
Elbise ya da bez parçası eskidi/yıprandı anlamında bu fiil (بَلَى) kullanılır. Buradan hareketle yolculuk yapan bir kimseyle ilgili de yolculuğun yıprattığı veya harap ettiği anlamında بَلَوَ سَفَرٌ denmiştir.
Tef'il babı formundaki بَلَّى fiili onu denemek/test etmek manasına gelir. Bu da çok denemekten dolayı yıpratıp eskitmek anlamından gelmektedir.
Bedeni yıprattığı için üzüntü/keder بَلاءٌ olarak adlandırılmıştır. Yine her yükümlülükte insana zor gelmesinden ve birer sınama olmasından dolayı belâ بَلاءٌ olarak isimlendirilmiştir. Aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın kulları sınaması bazen şükretsinler diye bollukla, bazen de sabretsinler diye zorlukla yüz yüze getirmek şeklinde gerçekleşmektedir. Böylece hem lütuf ve ihsan, hem de sıkıntı ve dert, bir belâ haline gelmiştir.
Yine sabrın hakkını vermek şükrün hakkını vermekten daha kolay olduğundan dolayı ihsan ve lütuf bu iki çeşit belânın en zoru olmaktadır.
İfti'al babı formundaki إبْتَلَى fiili denemek ve sınamak manasında şu iki hususu kapsar: Birincisi: Onun durumunu öğrenmek ve işinin bilinmeyen tarafına vâkıf olmaktır. İkincisi: Onun iyiliğini ve kötülüğünü ortaya çıkarmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de fiil ve isim formlarında toplam 38 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri belâ, iptilâ, müptelâ ve (la)ubâlidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. ابْتَلٰٓى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ابْتَلٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمَ mukaddem mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَبُّهُ muahhar fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِكَلِمَاتٍ car mecruru ابْتَلٰٓى fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَمَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri, هُو ‘dir. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَمَّهُنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi تمم ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
ابْتَلٰٓى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi بلو ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Mekulü’l kavli, اِنّ۪ي جَاعِلُكَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ى mütekellim zamiri اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَاعِلُ kelimesi اِنَّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِلنَّاسِ car mecruru اِمَاماً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. اِمَاماً ism-i fail جَاعِلُ ‘ nun mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2.Haber olmalıdır. 3.Sıfat olmalıdır. 4.Hal olmalıdır. 5.Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6.Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya mef'ûl bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاعِلُ , sülâsi mücerredi جعل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l kavli, وَمِنْ ذُرِّيَّت۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مِنْ ذُرِّيَّت۪ي car mecruru mahzuf fiile müteallik olup, Allah’ın sözü اِنّ۪ي جَاعِلُكَ cümlesine matuftur. Takdiri, اجعل (kıl) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنَالُ damme ile merfû muzari fiildir. عَهْدِي fail olup mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim zamir ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الظَّالِم۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
الظَّالِم۪ينَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir.Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl konumundaki اِبْرٰه۪يمَ , ihtimam için, fail olan رَبُّهُ ‘ye takdim edilmiştir.
ابْتَلٰٓى fiili iftiâl babındandır. İftiâl babından gelmesi burada mübalağa içindir.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّهُ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هُ zamirinin ait olduğu Hz. İbrahim şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
كَلِمَاتٍ bu ayette emirler manasındadır. Kelimedeki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
فَاَتَمَّهُنَّ cümlesi فَ ile öncesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Atıf harfi فَ tamamlamanın, imtihan edilmenin hemen ardından, araya çok zaman girmeden gerçekleştiğini ifade eder.
فَ harfinin manaları birbirine bağlamak konusunda son derece önemli bir yeri vardır. Burada da sanki zeki bir yöneticidir, öncekiyle sonrakileri birbirine direkt olarak bağlamaz, kendinden sonrakileri delil getirir. Dolayısıyla ancak bunların arasında bir ilişki kurulursa mana düzgün olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 394)
ابْتَلٰٓى , aslında zor bir şeyle mükellef kılmaktır. بلٰٓى kökünden gelir, ancak sonuçları bilmeyen için seçimi gerektirdiğinden ikisinin eş anlamlı olduğu sanılmıştır. Zamir İbrahim'e racidir, rütbe itibarı ile geri olsa da lafzen ileri olduğu için güzel olmuştur, çünkü takaddümün şartı bu iki itibardan biridir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü ’ t - Te’vîl)
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ [Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış] cümlesi ‘Allah’ın İbrahim’e emrettiği zamanı hatırlayın’ demektir. Burada önce mef‘ûl zikredilmiş, ardından fail olan رَبُّهُ [Rabbi] kelimesi zikredilmiştir. Bunun sebebi ise sözü veciz kılmaktır, çünkü eğer faili başa getirseydi رَبُّ اِبْرٰه۪يمَ İbrahim’in Rabbi demesi gerekecekti ve mef‘ûl konumunda İbrahim’i tekrarlayacaktı. Veciz ifade kullanmak daha edebî niteliktedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
[Hani o vakit, düşün, hatırla ki] ifadesinden Medine’de yaşayan ashabın İbrahim (a.s) kıssasını biliyor olduğunu düşünebiliriz.
قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ
Cümle beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
جَاعِلٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لِلنَّاسِ , ihtimam için, mef’ûl olan اِمَاماًۜ ‘ e takdim edilmiştir. اِمَاماًۜ ‘ deki nekrelik tazim içindir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Allah Hz. İbrâhim’i bu şeylerle imtihan etti, “İbrâhim de onların hepsini yerine getirdi.” Allah Teâlâ da onun şükrüne karşılık vererek buyurdu: [Ben seni insanlara önder yapacağım.] Yani “Senden sonrakilerin tamamının takip edeceği bir peygamber kılacağım.” dedi. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماً [Seni insanlara imam (önder) yapacağım] sözünde geçen "imam" kelimesi, sırta giyilen şeye "izâr" denilmesi gibi, kendisine uyulan kimseye verilen isimdir. Buna göre ayet "Dininde insanlar sana uyarlar" manasına olur.
اِمَاماً , İnsanlara namaz kıldırana da imâm denilir. Çünkü onun arkasında namaza duranın ona uyması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Şayet قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًۜ [Seni insanlara önder yapacağım, buyurdu] cümlesinin başındaki قَالَ fiilinin ayet içindeki yeri nedir? dersen, şöyle derim: وَاِذِ ابْتَلٰٓى ‘ daki اِذْ ’ in amilinin gizli olması durumuna göre قَالَ ile başlayan cümle istînâf (başlangıç) cümlesidir. Sanki “İbrahim, imtihana tabi tutulduğu hususları tam olarak yerine getirince Rabbi ona ne buyurdu?” diye sorulmuş, cevaben: “Seni insanlara önder yapacağım, buyurdu” denilmiştir. İkinci ihtimale [yani اِذْ ’ in amilinin قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ olması durumuna] göre ise قَالَ ile başlayan cümle, öncesine atfedilen bir cümle olacaktır. Bu cümlenin, ابْتَلٰٓى [denedi] diye başlayan cümlenin beyanı ve tefsiri olması da caizdir. Buna göre; “birtakım kelimeler”den murat, Allah Teâlâ’nın zikrettiği liderlik, Beytullah’ın temizliği, duvarlarının yükseltilmesi ve bütün bunlardan önce اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ [Rabbi ona: teslimiyet göster, buyurdu] [Bakara 2/131] ayetinde bahsedildiği üzere Allah’a teslimiyet gibi hususlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪ي
İstînâfiye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Allah Teâlâ Hz. İbrahim’in sözlerini bildirmektedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan وَمِنْ ذُرِّيَّت۪ي cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur takdiri, اجعل (kıl) olan mahzuf fiile mütealliktir.
Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fakat Hz.İbrahim’in sözleri emir değil dua manasında olduğu için cümle, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Veciz ifade kastına matuf ذُرِّيَّت۪يۜ izafetinde, Hz. İbrahim’e ait zamire muzâf olan ذُرِّيَّت۪ , şeref kazanmıştır.
İbrahim “Ey Rabbim! Benim soyumdan da önderler kıl!” demişti. اَلذُّرِّيَةُ evlatlar demektir. مِنْ (-den) kelimesi kısmîlik değil, cins anlamı ifade eder, yani “onların tamamını kendilerine uyulan önderler kıl!” anlamına gelir ki bu, Hz. İbrahim’in evlatlarına yönelik hususi şefkatidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَهْدِي izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَهْدِ şeref kazanmıştır.
قَالَ fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الظَّالِم۪ينَ ‘ nin fiil cümlesinde ism-i fail vezninde gelmesi, hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.
[Bunun üzerine Rabbi, ‘Benim ahdim zalimleri kapsamaz.’ demişti.] Yani “İmamet, senin soyundan olan zulüm ehline -ki onlar kâfirlerdir- erişmez.” buyurmuştu. Burada Allah Teâlâ, Müslümanların önderliğinin kâfirler için söz konusu olamayacağını ve Hz. İbrahim’in soyu içerisinde Müslümanların da kâfirlerin de bulunacağını bildirmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Burada müracaat sanatı denen güzel bir beyan üslubu vardır. İki kişi arasındaki diyalog en veciz ve beliğ şekilde akıcı, kolay, tatlı lafızlarla şık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu ayette haber- istihbar (tahkikat), emir- nehiy, vaad- vaid manaları birarada ifade edilmiştir.
ابْتَلٰٓى ve بلي : Tecrübe ve imtihan manasınadır ki, esasen iki farklı anlamı içine alır: Birisi bir şeyin gizli olan özelliğini, içyüzünü tanımayı istemek, diğeri de o şeyin iyi ve kötü yanlarını, eksik veya üstün taraflarını ortaya çıkarmaktır. Birinci mana, gizliyi ve açığı bilen Cenab-ı Allah hakkında zaten tasavvuru bile mümkün olmayan bir mesele olduğundan, Allah'ın İbrahim'i imtihana çekmesi, ancak ikinci anlamıyla ele alınabilir. Bir de imtihan, imtihan olunan hakkında hayır veya şer bir mihneti, bir zahmeti gerektirir ki, bu bakımdan imtihan kelimesi genellikle zahmetli ve meşakkatli şeyler hakkında kullanılır.
اِبْرٰه۪يمَ isminin esasen Süryani dilinden geldiği ve Arapça manası ile اَبٌ رَاحِمٌ “merhametli baba” demek olduğu ve bu şekilde Arapça ile Süryanice arasında lafız ve mana yönünden bir benzerlik bulunduğu söylene gelmiştir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Burada عَهْدِي lafzının tercih edilmesi, Kur’anın inceliklerindendir. Çünkü Yahudiler, Allah’ın Hz. İbrahim’e onun soyundan gelenlerle birlikte olacağına söz verdiğini iddia etmişlerdi. Kelamdaki kınama manası açık olsa da عَهْدِي lafzının zikredilmesinde onlara tariz vardır. Zalimlerden murad, öncelikle Allah’a şirk koşarak kendilerine zulmeden müşriklerdir. Allah Teala Lokman;13 ‘te ‘’Şirk büyük bir zulümdür.’’ buyurmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ١٢٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | جَعَلْنَا | biz kıldık |
|
| 3 | الْبَيْتَ | Beyt’i (Ka’be’yi) |
|
| 4 | مَثَابَةً | toplanma yeri |
|
| 5 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 6 | وَأَمْنًا | ve güven yeri |
|
| 7 | وَاتَّخِذُوا | siz de edinin |
|
| 8 | مِنْ | -ından |
|
| 9 | مَقَامِ | makam- |
|
| 10 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’in |
|
| 11 | مُصَلًّى | bir namaz yeri |
|
| 12 | وَعَهِدْنَا | ve emretmiştik |
|
| 13 | إِلَىٰ |
|
|
| 14 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 15 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il’e |
|
| 16 | أَنْ |
|
|
| 17 | طَهِّرَا | temizlemesini |
|
| 18 | بَيْتِيَ | ev’imi |
|
| 19 | لِلطَّائِفِينَ | tavaf edenler için |
|
| 20 | وَالْعَاكِفِينَ | ibadete kapananlar |
|
| 21 | وَالرُّكَّعِ | ve rüku edenler |
|
| 22 | السُّجُودِ | secde edenler |
|
Tahera طهر :
طَهَرَ fiili kadının hayız kanı kesildi demektir. Mastarları طَهارَةٌ ve طُهْرًا şeklinde gelir. Kuran-ı Kerim'de bu kelime genel olarak şu iki manada kullanılmaktadır: Bedenin temizlenmesi(maddi temizlik) ve nefsin temizlenmesi (manevi temizlik).
Tâhir ismi kirden ya da pislikten uzak, lekesiz manasına gelir.
طَهَّرَ temizledi/arındırdı manasındadır.
تَطَهَّرَ ise temizlendi arındırıldı ve kendini temizledi/arındırdı demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 31 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tahâret ve Tâhir'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. جَعَلْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْبَيْتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مَثَابَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru مَثَابَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. اَمْناً atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ
Fiil cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. اتَّخِذُوا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ مَقَامِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مُصَلًّى mef‘ûlun bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ [Makam-ı İbrahim] : Fetha ile yazılan مَقَامِ kelimesi kıyam yeri anlamına, ötre ile yazılan مُقَامِ kelimesi ise hem ikamet yeri hem de bizzat ikamet anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخِذُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’ dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
Fiil cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. عَهِدْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ car mecruru عَهِدْنَٓا fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. اِسْمٰع۪يلَ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
اَنْ tefsiriyyedir. طَهِّرَا fiili نَ ’ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
بَيْتِيَ mef’ûlun bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِلطَّٓائِف۪ينَ car mecruru طَهِّرَا fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. الْعَاكِف۪ينَ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. الرُّكَّعِ atıf harfi وَ ‘ la لِلطَّٓائِف۪ينَ ‘ e matuftur. السُّجُودِ kelimesi الرُّكَّعِ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَهِّرَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طهر ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
طَّٓائِف۪ينَ , sülâsi mücerredi طوف olan fiilin ism-i failidir.
عَاكِف۪ينَ , sülâsi mücerredi عكف olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ
Ayet önceki ayetteki istinafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناً cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Önceki ayetteki mütekellim zamirinden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır. جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
الْبَيْتَ , Kâbe’den kinayedir.
لِلنَّاسِ car mecruru, مَثَابَةً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl konumunda birbirine temasül nedeniyle atfedilen مَثَابَةً ve اَمْناًۜ kelimelerindeki nekrelik tazim ve nev ifade eder. اَمْناًۜ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مَثَابَةً kelimesi ثَوَّبَ kelimesinden türemiş bir mekân ismidir. Bir şeyin aslına, ideal haline dönmesi ثَوب kelimesiyle ifade edilir. تاب kelimesi de dönmek demektir. Benzer harfler vardır. Sadece ilk harfler farklıdır, ama onların da mahreçleri yakındır.
ثَوب ; insanın bilinçli olarak yaptıklarının karşılığını alması için dönmesi; مَثَابَةً , çölde açılmış kuyuların etrafında insanların su içmek için oturdukları yer demektir. Kâbe de insanların manevi susuzluklarını giderdikleri daimi bir merkez ve emniyet yeri yapılmıştır.
اَمْناً kelimesi masdardır, mecaz-ı mürsel yoluyla ism-i fail yerine kullanılmıştır. Böylece mübalağalı bir ifade olmuştur. Bu kelime nekre olarak gelmiştir. Bu güvenliğin bilinemeyecek kadar önemli bir güvenlik olduğunu vurgulayabilir. Öyle bir emniyet ki, onların aklına gelmeyecek kadar kapsamlı bir emniyettir.
الْبَيْتَ (ev) ifadesinden Kâbe kastedilmiştir. Başında elif-lâm takısı bulunan الْبَيْتَ kelimesi Kâbe’nin ismidir. Kur’ân’da bu isim birçok şekilde zikredilmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
الْبَيْتَ [Ev] kelimesi, genel olarak Kâbe’nin ismi olarak kullanılır; yıldız manasına gelen necm kelimesinin daha çok ülker yıldızının ismi olarak kullanılması gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الْبَيْتَ ; bir veya birkaç kişinin bir amaç için mesken edindiği yerin cins adıdır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsimlerin başında olan ال çoğunlukla ahd içindir. Bir kavim veya topluluk tarafından bir isim, başındaki ال ile birlikte çoğunlukla bir ferd için kullanıldığında artık o ferd için özel isim olur. Daha sonra da bu o ferdin asıl manası olur. Yıldız manasındaki النَّجْمُ kelimesinin Süreyya için, ev manasındaki الْبَيْتَ kelimesinin Kabe için, الكِتابِ kelimesinin Kur’ân için özel isim olarak kullanılması buna örnektir. Zaman içinde kullanmaya olan ihtiyacın azalması (الصَّعِقِ kelimesinin Hüveylid bin Nufeyl için özel isim olması) veya الشَّمْسِ gibi bir cinse münhasır olması sebebiyle kelimenin asıl manası unutulabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette geçen الْبَيْتَ ile Cenâb-ı Allah, Beytu'l Haram'ı kastetmiş; ahd veya cins için olan elif lam bulunduğu için "Beyt" kelimesini mutlak olarak zikretmekle yetinmiştir. Muhataplar, Allah'ın bununla cinsi kastetmediğini bildiği için, bu ifade onlarca bilinen bir manaya dönüşmüş olur ki, bu da o Beyt'ten kastedilenin Kâbe olmasıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Netice olarak bu kelimenin başındaki الْ ahdi ilmi, yani huduridir.
وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ
وَ , istinâfiyyedir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde مَقَام şeref kazanmıştır.
مِنْ harfi teb'iz anlamındadır. Kısım, baziyet bildirir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ , ihtimam için, mef’ûl olan مُصَلًّىۜ ‘ya takdim edilmiştir
Veciz ifade kastına matuf مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde اِبْرٰه۪يمَ ismine muzaf olan مَقَامِ , şeref kazanmıştır.
Hitap müslümanlara yöneliktir. İki cümlenin arasında itiraz cümlesi olarak gelmiştir. Ayetteki üç ihtimali birleştirmek için istitrâd (yani aslî konunun hemen ardından ilintili başka bir konuya geçiş yapma; parantez açma) tarzı üzere getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اتَّخَذُوا fiili hem mazi hem de emir sigasıdır. Mazi sigasında kabul edilirse sadece İbrahim (a.s) zamanında olan bir olayı ifade eder. Emir sigasında kabul edilirse bu mananın yanında müslümanlar için bir hüküm ifade eder. 9. mukaddimede işaret ettiğimiz gibi Kur’ânda geçen lafızlar için bütün ihtimaller düşünülerek tefsir edilmelidir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v) makām-ı İbrâhim’in bulunduğu yere geldiği zaman Hz. Ömer “Burayı namaz yeri edinsek mi?” demiş, bunun üzerine ayet inmiştir. Hz. Ömer, “Üç konuda Rabbim bana muvafakat etti (yani benim isteğim Allah’ın hükmü ile aynı oldu): İçki yasağı, örtü âyeti ve makām-ı İbrâhim” buyurmuştur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰه۪يمَ مُصَلًّى [İbrahim’in makamından namazgâh edinin.] ifadesinde قول [söylemek] iradesi mevcut olup, “İbrahim’in makamından, üzerinde namaz kılabileceğiniz bir mekân edinin, dedik” anlamındadır. Bu emir, vaciplik değil tercih ve mübahlık ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada cüz zikredilmiş kül kastedilmiştir. Makamı İbrahim ifadesi ile bütün tavaf alanı kastedilmiştir. Bunun için mecaz-ı mürsel vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
وَ , istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tefsiriyye harfi اَنْ ve akabindeki طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Masdar-ı müevvel takdir edilen bir cer harfiyle عَهِدْنَٓا fiiline mütealliktir. İbhamdan sonra izah şeklinde itnab sanatı vardır.
Beytin kimler için temizleneceğinin sayılması taksim sanatıdır.
بَيْتِيَ izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan بَيْتِ şeref kazanmıştır.
Bir görüşe göre "evimi temiz tutun" ifadesinin anlamı “Orayı temiz tutmaya devam edin.” şeklindedir. Dolayısıyla emrin maksadı devamdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Beytin Allah'a izafe edilmesi, بَيْتِيَ buyrulması ona şeref kazandırmak içindir. اَنْ طَهِّرَا buyrulmak suretiyle temizleme emrinin, İbrâhîm ile İsmail'in her ikisine birden yöneltilmesi, Hacc sûresinde ise bu emrin yalnız İbrâhîm'e tahsis edilmesi bir çelişki değildir. Çünkü Hac suresindeki emir, Beyt'in bina edilmesinden önce vuku olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Ahdin yapıldığı kişilerin İbrahim ve İsmail şeklinde sayılması daha sonra da beytin temizliğinin kimler için yapılacağının açıklanması satılması taksim sanatıdır.
لِلطَّٓائِف۪ينَ - الْعَاكِف۪ينَ kelimeleri arasında muvazene sanatı, الْعَاكِف۪ينَ - الرُّكَّعِ - مُصَلًّىۜ - السُّجُودِ ve اِبْرٰه۪يمَ - اِسْمٰع۪يلَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ kelimeleri fiil cümlesinde ismi fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.
عَاكِف۪ , kendini ibadete adadı demektir. İtikaf, kelimesi buradan gelir. Rüku ve secdeyi çok yapanlar ibaresiyle namaz kastedilmiş olabilir. Araya و harfi gelmediği için tek bir şeyin farklı yönlerini ifade ettiği düşünülebilir.
بَيْتَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
عَهِدْنَٓا ‘daki azamet zamirinden بَيْتِيَ ‘de mütekellim zamirine iltifat sanatı vardır.
Müşrikler, Mescid-i Haram'ı, arındırılması gerekenlerden arındırmadıkları için inşa etmeye de ehil olmadıklarından bu cümlenin maksadı tarizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
Önce tavaf (sadece Kâbe’de yapılır) sonra itikaf (dünyanın her yerinde ve her zaman yapılabilir bir ibadet olmasına rağmen daha ziyade Ramazan-ı şerifte yapılır) sonra rüku ve secde sayılmıştır. Daha az yapılandan daha çok ve sık yapılana göre bir sıralama vardır. Yani tedrîc sanatı vardır. Ayette, tavaf ve itikaf arasında و olmasına rağmen rüku ve secde arasında و yoktur. Çünkü bunlar namazın içinde ardarda yapılır, birbirinden müstakil değildir.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ١٢٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 4 | رَبِّ | Rabbim |
|
| 5 | اجْعَلْ | kıl |
|
| 6 | هَٰذَا | bu |
|
| 7 | بَلَدًا | şehri |
|
| 8 | امِنًا | güvenli |
|
| 9 | وَارْزُقْ | ve rızıklandır |
|
| 10 | أَهْلَهُ | halkını |
|
| 11 | مِنَ |
|
|
| 12 | الثَّمَرَاتِ | ürünlerle |
|
| 13 | مَنْ | kimseleri |
|
| 14 | امَنَ | inanan |
|
| 15 | مِنْهُمْ | onlardan |
|
| 16 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 17 | وَالْيَوْمِ | ve gününe |
|
| 18 | الْاخِرِ | ahiret |
|
| 19 | قَالَ | (Rabbi) buyurdu ki |
|
| 20 | وَمَنْ | kimseyi |
|
| 21 | كَفَرَ | inkar eden |
|
| 22 | فَأُمَتِّعُهُ | onu geçindiririm |
|
| 23 | قَلِيلًا | az bir (süre) |
|
| 24 | ثُمَّ | sonra |
|
| 25 | أَضْطَرُّهُ | onu mahkum ederim |
|
| 26 | إِلَىٰ |
|
|
| 27 | عَذَابِ | azabına |
|
| 28 | النَّارِ | cehennem |
|
| 29 | وَبِئْسَ | ve ne kötü |
|
| 30 | الْمَصِيرُ | dönüş yeridir |
|
Hz. İbrâhim Kâbe’nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah’tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kılmasını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal âfetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkârcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkârcıları cehennemin azabına süreceğini bildirdi. Âyette Allah’ın inkârcıları cehenneme sürme işi “edtarru” fiiliyle ifade edilmektedir. Bu fiilin masdarı olan ıdtırâr (ıztırar), zorunluluk anlamı ifade etmekte olup “ihtiyar”ın, yani özgür olarak seçmenin zıddıdır. Buna göre insanların imanı veya inkârı seçip ona göre bir hayat yaşamaları onların kendi iradelerine bağlı olmakla birlikte, bu seçimlerinin sonucunda hak ettikleri âkıbeti kabul edip etmemek hususunda özgür olmayıp zorunluluğa tâbidirler. Şu halde her kim Allah’ı ve âhiret gününü inkâr ederse, inkârcılığının kaçınılmaz sonucu olarak Allah onu cehenneme sürecektir. Bu, Allah için değil (çünkü O’nun fiilleri hakkında zorunluluktan söz edilemez), fakat kul için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bir insan, “Ben imanı veya inkârı tercih ediyorum” diyebilir; fakat kâfir olmayı seçmiş biri artık, “Ben cehenneme gitmeyi tercih etmiyorum” diyemez. İşte bu husus âyette “ıztırar” kelimesiyle ifade edilmiştir. Burada görüldüğü gibi, tarihî bir olayı anlatırken bile araya muhatabını uyarıcı bir mesaj koymak ve böylece olayın asıl dikkat edilmesi gereken yönüne işaret etmek, Kur’an-ı Kerîm’in yeri geldikçe uyguladığı etkili bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir.
Metâ; belli bir süre faydalanmak demektir. Muta nikahı da bu kökten gelir.
Masîr, oluş manasındaki sâra’dan türemiştir.
İdtarra fiili darra (zarar) kelimesinden türemiştir. Mustafa isminin, safâ’dan gelmesi gibi. Te harfi tı harfine dönüşmüştür.
Hz. İbrahim çölün ortasındaki bir hiçliğe bakıyor ve öyle bir dua ediyor ki zürriyeti için hem dünyayı hem ahireti kurtaracak bir dua..
Bu hiçliği bir şehir kıl ve öyle bir şehir kıl ki güvenli olsun ve onlardan iman edenleri mahsullerinle rızıklandır. İnsanın yaşaması için gerekli iki unsur, güven ve iyi bir ekonomidir. Allah hepimize akledip, zürriyetimizi felaha erdirecek dualar edebilmeyi nasip etsin.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Fiil cümlesidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavl, رَبِّ اجْعَلْ ‘ dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı, اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً ‘ dir.
اجْعَلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. İşaret ismi هٰذَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَلَداً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰمِناً kelimesi بَلَداً ‘ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. ارْزُقْ اَهْلَهُ cümlesi, atıf harfi وَ ile nidanın cevabına matuftur.
ارْزُقْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. اَهْلَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الثَّمَرَاتِ car mecruru ارْزُقْ fiiline mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl اَهْلَهُ ‘den bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْهُمْ car mecruru آمن ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. بِاللّٰهِ car mecruru آمن fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. الْاٰخِرِ kelimesi الْيَوْمِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اٰمِناً , sülâsi mücerredi أمن olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. مَنْ كَفَرَ cümlesi, atıf harfi وَ ile mukadder mekulü’l-kavl cümlesine matuftur. Takdiri, أرزقه وأرزق من كفر (Onu ve küfredeni rızıklandır) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ارزق şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُمَتِّعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قَل۪يلاً mahzuf zarftan naib zaman zarfı olup اُمَتِّعُهُ fiiline mütealliktir. Takdiri, زمنا قليلا (Az bir zaman) şeklindedir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَضْطَرُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰى عَذَابِ car mecruru اَضْطَرُّهُٓ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اَضْطَرُّ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ضرر ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اُمَتِّعُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi متع ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Fiil cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمَص۪يرُ failidir. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, عذاب النار (Nâr azabı) şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’ lı gelmesi 2. Failinin ال ’ lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 3. Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi 4. Failinin İsmi Mevsul Olarak Gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ
Ayet, önceki ayetteki istinafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Münada konumundaki رَبِّ izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
رَبِّ izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.
بَلَداً ‘ nin هٰذَا ile işaret edilmesi ve kelimedeki nekrelik beldeye tazim içindir.
اٰمِناً kelimesi بَلَداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اٰمِناً , fiil cümlesinde ismi fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.
بَلَداً ‘ nin akıllı varlık sıfatı olan koruyan, güvende kılan manasındaki اٰمِناً ile sıfatlanması istiaredir. Belde, iradesi olan bir canlıya benzetilerek kişileştirilmiştir. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.
Ya da burada mefuliyye adı verilen aklî mecaz vardır. İçinde güvende bulunulduğu için güven veren manasında ismi mef'ûl olan مأمون yerine ism-i fail gelmiştir.”
Aynı üsluptaki وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ cümlesi atıf harfi وَ ile nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَهْلَهُ ‘ den bedel konumunda müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sılası olan اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bu cümlede iman edilmesi gerekenlerin Allah ve ahiret günü olarak belirtilmesi, taksim sanatıdır.
اٰمَنَ - اٰمِناً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ارْزُقْ - الثَّمَرَاتِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا [Bu şehri emniyetli kıl] şeklinde İbrahim/35. ayet manasındaki اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً cümlesinde şehir manasına gelen الْبَلَدَ kelimesinin marife, Bakara Suresindeki bu ayeti kerimede ise, اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً [bunu emniyetli bir şehir kıl] şeklinde nekre getirilmesinin hikmeti şudur: Bakara Suresindeki dua, şehir kurulmadan önce yapılmıştır. Hz.İbrahim Yüce Allah’tan orayı bir şehir yapmasını ve bu şehrin emniyetli bir şehir olmasını istemişti. İbrahim suresinde ise, şehir kurulduktan sonra dua etmiş ve Allah’tan buranın emniyetli ve istikrarlı bir şehir olmasını istemiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cenâb-ı Allah'ın "Köy halkına sor" yerine, "Köye sor!" (Yusuf, 82) buyurduğu gibi, buradaki beldeden murad, beldenin halkıdır. Bu mecazî bir kullanıştır, çünkü emniyet ve korku hissi, beldeye arız olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بَلَداً اٰمِناً ifadesindeki nekirelik mübalağaya delâlet eder. Buna göre, "Ya Rabbi, onu, emin bir belde kıl" sözünün manası, onu emniyet hususunda mükemmel olan beldelerden kıl" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada آمِن ismi faildir. Korkuya karşı güvende olan ve düşmandan ya da savaşmaktan hiç korkmayan kişi için kullanılır ve Allah'ın Mekke'yi diğer Arap ülkelerinden ayırdettiği özelliği budur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الثَّمَرَاتِ ‘ taki tarif, istiğrakı örfi’dir. Yani, insanlar için bilinen bütün ürünlerdir. Tarifin istiğrak için olduğunun delili tebyiz için olan مِنَ ‘ dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli olan وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً atıf harfi وَ ’ la mahzuf bir cümleye atfedilmiştir. Takdiri, أرزقه وأرزق من كفر (Onu ve küfredeni rızıklandırırım) şeklinde olabilir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَنْ , takdiri أرزق (Rızıklandırırım) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘ in sılası olan كَفَرَ cümlesi, müsbet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَاُمَتِّعُهُ cümlesi atıf harfi فَ ile mahzuf أرزق (Rızıklandırırım) fiiline atfedilmiştir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَل۪يلاً , zaman zarfından naib sıfattır. Takdiri, زمانا قليلا (Az bir zaman) şeklindedir. Cümlede icâz-ı hazif sanatı vardır.
ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ cümlesi, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. ثُمَّ bu iki cümlede ifade edilen olaylar arasında bir zaman aralığı olduğunu belirtir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ٱرۡزُقۡ - أُمَتِّعُهُ - ٱلثَّمَرَ ٰتِ ve عَذَابِ - النَّارِۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, قَالَ - مَن kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَامَنَ - كَفَرَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ [Kim nankörce inkâr ederse] kısmının, şart manasını içinde barındıran mübteda olması, فَاُمَتِّعُهُ [onu yaşatırım] kısmının ise bu şartın cevabı olması da caizdir. “Biri nankörce inkâr ederse yine de ben onu kısa bir müddet yaşatırım” şeklinde. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً [Kâfir olanı dahi kısa bir süre faydalandıracağım…] ayetinde yer alan: مَنْ كَفَرَ [Kâfir olanı..] nasb mahallindedir. Ayet, inkâr edenleri de rızıklandıracağım takdirindedir. Bununla birlikte bunun yeni bir cümle (ibtida) olarak ref mahallinde olması da mümkündür. O takdirde bu cümle şart cümlesi, فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ [Faydalandıracak, sonra da mahkûm edeceğim] ifadesi de cevap olur.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Hazret-i İbrahim sadece müminlerin rızıklandırılmasını isterken, Allah Teâlâ: ”Ben inananları da, inkâr edenleri de rızıklandırırım," buyuruyor. Hazret-i İbrahim burada rızkı imamete kıyaslamış oluyor. Bunun için de sadece müminler için rızık istiyor. Allah Teâlâ da uyarıda bulunarak, rızkın dünyaya ait bir rahmet olduğunu dolayısıyla imametin öncelikli olarak iman edenlerin olmasının aksine rızkın, hem müminlere ve hem de kâfirlere verileceğini bildiriyor.
ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ [Sonra cehennem azabına uğramak zorunda bırakırım] ifadesindeki ”uğramak" anlamına gelen اَضْطَرُّ kelimesi sözlükte, insanın kendisi için zararlı olabilecek şeye zorlanması, sevkedilmesidir. Burada bilinen manasıyla, küfrü sebebiyle dünyada kendi arzusuyla yaptığı şeye karşılık, ahirette zorunlu cezaya çarptırılmasıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ [Sonra onu ateş azabına zorlayacağım] sözü, kafirlerin Allah’ın verdiği dünya nimetleri sebebi ile kendilerinden hoşnut olduğu şeklindeki bir aldanma olmasın diye ihtiras itnabı olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Takdiri عذاب النار (Nâr azabı) ’dir. Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمَص۪يرُ , zem fiili بِئْسَ ‘ nin failidir.
Dönüş manasındaki الْمَص۪يرُ kelimesi mimli masdardır.
عَذَابِ - وَبِئۡسَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Ayetin bu son cümlesi tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)
Akıllı kimse, dünyanın süsüne ve zinetine aldanmamalı, Allah'tan başka hiçbir şeyle sevinmemelidir. Çünkü Allah'ın dışında herşey batıl ve geçicidir. Fani ve geçici olan bir şeye aldanıp peşine takılmak, aklın, irfanın ve ince kavrayışın kârı değildir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Aslında Hz. İbrahim, Allah'ın لاَ يَنَالُ عَهْدِى الظَّالِم۪ينَ [Zalimler benim ahdime nail olamazlar.] ilahi ifadesine dayanarak rızık meselesini de imamet gibi bir nimet sayarak, onu yalnızca inananlara mahsus kılarak dua etmişti. Cenab-ı Allah, bu düşüncenin doğru olmadığını, rızkın hem mümine, hem de kafire ait genel bir dünya nimeti olduğunu, bunun hem din, hem dünyada üstünlük demek olan imamete benzemediğini, onun buna kıyas edilmesinin yanlış olduğunu ihtar buyurarak duayı tamamlamış oldu. Demek ki, peygamberlerin bile kıyas ve ictihatlarında hata yapabildikleri oluyor, fakat Allah, onların hatalarını derhal düzeltiyor ve tashih buyuruyor. Bundan dolayı ilahi işlerde kıyas sağlam bir delil değildir. Cenab-ı Allah gösteriyor ki, kafir de dünyada rızık sahibi olabilir. Fakat bu dünyada sağlanan fayda sınırlı, geçici ve az bir faydadır. Ahirette ebediyyen ateş azabına atılır ve belasını bulur. وَبِئْسَ الْمَصِيرُ o azap ne fena bir son ve ona gidiş ne fena bir gidiştir. Orası ne fena varılacak bir yer, bir duraktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Mekke ve Medine’deyken gökyüzü daha güzel görünür, güneş daha güzel ısıtırmış. Gördüğü ve duyduğu her şey insanın kalbine işlermiş, meğer. Özlediğinde anlarsın.
Yorgunlukların tadı başkaymış. Gönlün oraları evi bellemiş. Gecesini, gündüzünü, günler içerisinde gizlenmiş bereketini, kalabalığını ve ezanlarını özlersin. Sevgililer sevgilisi Peygambere verilen ilk selamdaki heyecanı özlersin. Ezan sesiyle beraber insanlardaki hareketi ve damarlarında yayılan coşkuyu özlersin. Oradan Mekke'ye gitmenin heyecanını, Medine'den ayrılmanın hüznünü özlersin. Kalabalığın içinde yalnız sen oradaymışsın hissini özlersin. Kabe'yle ilk gözgöze gelme anını özlersin. Makam-ı İbrahim’e bakınca, hz. İbrahim’in ilk gelişindeki bu toprakların hali ve sessizliği üzerine düşünmeyi özlersin.
Selam ve salat senin ve ailenin üzerine olsun ya RasûlAllah! Selam ve salat senin ve ailenin üzerine olsun ya İbrahim!
Allahım, Mekke ve Medine’ye gelmek isteyenlerin dualarını ve niyetlerini hayırla kabul et. Gelince de bütün güzelliklerinden en verimli şekilde yararlananlardan. Ve Senin rızanı kazanmış şekilde ayrılanlardan olmayı nasip et. Ne gönüllerimizi, ne de ayaklarımızı oralardan kesme.
Rabbim! Cennetinde Hz. Muhammed ve Hz. İbrahim peygamberlerimize kavuşanlardan olalım...
***
Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el Azîm
İstiğfar günlük hayatın bir parçası olmalıdır. Zira insan bazı hatalarından habersizdir, bazılarına karşı ise bulunduğu anın içinde umursamazdır. Bunların üstüne, düzenli olarak nefsinin umutsuzluğuna kapılan insan, unutkandır. Sahip olduklarını unutur, elde edemediklerinin yokluğuna bakar. Kazandıklarını küçültür, kaybettiklerine saplanır. Gördüğü iyilikleri yok sayar, kötülüklerin listesini çıkarır.
Belki de istiğfar etmek bir evi düzenli olarak temizlemeye benzer. Çöpleri atarak yüklerden arınmaktır. Kalbin ve ahlakın, maddi ve manevi boyutların temizliğini Allah’tan dilemektir.
Her gün Allah’ın affını istemek bir yönden bu hataların itirafıdır, bir yönden de bu hatalardan Allah’a sığınmaktır. Başka bir ifade ile hataya meyilli olduğunu kabul ettikçe adımlarını temkinli atar, bazı hatalara düşmeden kurtulur, bazılarına takılsa da ayağa kalkışı hızlı olur. Bu bilinçle yaşayanın Allah’ın izni ile tehlikelere karşı gözleri açılır, kalbi güçlenir, ahlakı güzelleşir ve mücadelesi kolaylaşır.
Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el Azîm
Ey Allahım! Bizi affet. Anlık hatalarımızı ve tekrarladıklarımızı, bilerek ve bilmeyerek yaptıklarımızı, sabırsızlığımızı ve tembelliğimizi, boş işlere ve insanlara harcadığımız zamanlarımızı affet.
Ey Allahım! Bizi düzeltilebilecek olan hataları düzeltenlerden ve halini Senin rızana uygun şekilde değiştirenlerden, yanlışların doğrusunu öğrenenlerden ve kötü alışkanlıkların yerini iyiliklerle değiştirenlerden eyle.
Ey Allahım! Niyetlerimizi samimileştir. Ahlaklarımızı güzelleştir. Kalplerimizi arındır. Her geçen gün Senden uzaklaşanlardan değil, Sana daima yaklaşan ve son nefesini Senin rızanı kazanarak veren kullarından eyle.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji