بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ١٢٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | يَرْفَعُ | yükseltiyordu |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 4 | الْقَوَاعِدَ | temellerini |
|
| 5 | مِنَ |
|
|
| 6 | الْبَيْتِ | Ev’in |
|
| 7 | وَإِسْمَاعِيلُ | İsma’il’(le beraber) |
|
| 8 | رَبَّنَا | Rabbi’imiz |
|
| 9 | تَقَبَّلْ | kabul buyur |
|
| 10 | مِنَّا | bizden |
|
| 11 | إِنَّكَ | kuşkusuz sen |
|
| 12 | أَنْتَ | (yalnız) sen |
|
| 13 | السَّمِيعُ | işitensin |
|
| 14 | الْعَلِيمُ | bilensin |
|
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. يَرْفَعُ ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَرْفَعُ damme ile merfû muzari fiildir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. الْقَوَاعِدَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الْبَيْتِ car mecruru الْقَوَاعِدَ ‘in mahzuf haline mütealliktir. اِسْمٰع۪يلُ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ
Cümle, mahzuf fiilin mekulü’l kavlidir. Takdiri, يقولان ربنا [Diyorlar ki Ey Rabbimiz] şeklindedir. رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا cümlesi, اِسْمٰع۪يلُ ve اِبْرٰه۪يمُ ‘in hali olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı, تَقَبَّلْ مِنَّاۜ ‘dir.
تَقَبَّلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. مِنَّا car mecruru تَقَبَّلْ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَقَبَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındandır. Sülâsîsi قبل ’dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Musareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef'ûl aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile mef'ûl arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen mef'ûl zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. السَّم۪يعُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ
Ayet, önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırlayın) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُ cümlesi, اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنَ الْبَيْتِ ve mef’ûl الْقَوَاعِدَ , ihtimam için, ikinci fail olan اِسْمٰع۪يلُۜ ‘ya takdim edilmiştir.
مِنَ الْبَيْتِ car-mecruru الْقَوَاعِدَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazf îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْبَيْتِ , Kabe’den kinayedir.
اِبْرٰه۪يمُ - اِسْمٰع۪يلُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, يَرْفَعُ - الْقَوَاعِدَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır. الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِْ [Ev’den temeller] ifadesiyle قَوَاعِدَ الْبَيْت [Evin temelleri] ifadesi arasında fark vardır. الْقَوَاعِدَ kelimesini önce müphem yapıp bu belirsizlikten sonra onu netleştirmekte, bu kelimeyi beyte izafe ettiğimizde söz konusu olmayan bir anlam bulunmaktadır. Zira bir şeyi önce kapalı geçip daha sonra netleştirmekte, açıklanan şeyin durumunu yüceltme hikmeti bulunmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Geçmişteki bir olay muzari fiille anlatılarak gözümüzün önünde yaşanıyor gibi canlandırılmıştır. Ebüssûud, geçmiş bir olayı nakletmek için muzari fiil kullanılmasının o olayın apaçık bir mucizeyi haber veren fevkalade bir olay olduğunu gözler önüne sermek için olduğunu söyler. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Kâbe'nin yapımı için inşa etmek yerine duvarlarını yükseltti fiili kullanılmıştır. Bu da ilk inşa edenin onlar olmadığına işaret eder.
Tahir b. Âşûr وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ [َHani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor.] (Bakara, 2/127) ayetinde bu atıf üslubunu zikrederek şöyle der: İbrahim’in işiyle İsmail’in işi arasındaki farka işaret için mef’ûl ve müteallıkları zikredildikten sonra faile atıf yapılmıştır. Bu, anladığıma göre atıf üslubu hususunda Arapçanın özelliklerindendir. Fiilin başında iki fail arasında farka işaret edilmek istendiğinde, birinci faille alakalı iş bittikten sonra ikincisi onun üzerine atfedilir. Matuf ve matufun aleyh fiilin başında eşit yapılmak istendiğinde, matufun aleyhin peşinden matuf zikredilir. (Aboubacar Mohamadou, İbn Âşûr’ûn Et-tahrîr Ve’t-tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihleri)
يَرْفَعُ [Yükseltiyordu] fiili, geçmişte olmuş bir durumu hikaye etmektedir. الْقَوَاعِدَ [temeller] kelimesi, üzerine bina edilecek şeye esas ve asıl olan şey anlamındaki قَائِدةٌ kelimesinin çoğuludur. قَائِد sıfatken zamanla isim gibi kullanılan [sıfat-ı galibe] bir kelime olup ‘sabit’ anlamındadır. Nitekim “Allah seni sabit kılsın” manasında قَعَّدَكَ اَللَّهُ denmektedir. ‘Temeli yükseltmek’, onun üzerine bir şeyi bina etmek demektir. Çünkü temel üzerine bir şey bina edilince, o alçaklık halinden yükseklik haline nakledilir; kısa iken uzun hale gelir. Temellerden muradın, yapılan duvarın taş veya tuğla katları olması da caizdir. Çünkü her bir kat, üzerine konulacak diğer kat için bir temel niteliğindedir. Dolayısıyla ‘temellerin yükseltilmesi’, duvarın taş veya tuğlalarla örülerek yükseltilmesi anlamındadır. Zira bir kat tuğla bir önceki katın üzerine konulunca böylece katlar yükselir [ve duvar tamamlanmış olur].(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayet-i kerimede de وهما يقولان şeklindeki hal cümlesi hazf olmuştur. Bu hazf; sahneyi zihnimizde daha bariz bir şekilde, sanki görüyormuş gibi canlandırmamızı sağlar. Bu ayetteki haber cümlesinden inşâya geçişte de, bu hal cümlesinin hazfi ile mümkün olan bariz bir îcâz fenni vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ
Hz.İbrahim ve İsmail’den hal olarak gelen cümle takdiri يقولان (O ikisi diyor) olan mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Nida üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle takdiri, يقولان olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı تَقَبَّلْ مِنَّاۜ emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Burada mef'ûlun zikredilmemesi, bu yakarışın hem duayı, hem hac menasikini hem de diğer ibâdetlerin hepsini kapsaması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm,Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1043)
رَبَّـنَا izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması نَا zamirinin ait olduğu Hz.İbrahim ve İsmail’e şan ve şeref kazandırmıştır.
اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Hz. İbrahim ve İsmail’in, muhatapları Allah Teâlâ olduğu halde şüphe söz konusuymuş gibi ifadelerini tekid edatıyla desteklemeleri muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. اِنَّ harfi ifadeyi tekid etmek üzere değil, söylediklerine kesin olarak inandıklarını ifade etmek, sebep belirtmek ve cümleyi öncesine bağlamak üzere gelmiştir. Bu durumda cümle, muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-i hale mutabık durumdadır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri ve müsnedin marifeliği olmak üzere birden fazla unsurla tekid edilen bu gibi cümleler çok muhkem cümlelerdir.
اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiş ve kasr ifade etmiştir. Cümledeki fasıl zamiri de ihtisas içindir.
اَنْتَ maksûr/mevsûf, السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasırdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Fasıl zamiri, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Müsnet olan iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْعَل۪يمُ - السَّم۪يعُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır. ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme. Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur. İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Müsnedin yani السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ kelimelerinin marife gelmesi kasır oluşturmuştur. Bu iki vasıf sadece Allah’a aittir. Bu kasır اَنْتَ fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1045, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا [Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur!] Yani “Dediler ki: Ey Rabbimiz!” Burada “Dediler” ifadesi hazfedilmiştir ki buna benzer hazifler Kur’an’da çoktur. Örneğin [Melekler ellerini uzatmış halde, çıkarın canlarınızı!] (En‘âm 6/93) ayetinde kastedilen anlam “Melekler dediler ki” şeklindedir. Burada da Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, Allah’tan bu amellerini kabul etmesini niyaz ederek böyle demişlerdir. Cümlenin başındaki tekit harfi إنَّ 'nin zikredilmesi, İbrâhîm ve İsmail'in (a.s), bu cümleye olan kesin imânlarının kuvvetinin kemâlini ifade etmek içindir. Her şeyi işitmeyi ve her şeyi bilmeyi Allah'a hasretmeleri de, dualarının yalnız Allah'a (c.c) mahsus ve Allah'tan başkasından umutlarının tamamen kesilmiş olduğunu açıklamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
“…Bu iki sıfat birbiriyle son derece uyumludur. Çünkü her iki sıfattan amel ve isteme niyazı (“Bizden bunu kabul buyur” duası) ortaya çıkmıştır. O Mevlâ her ikisinin tazarru ve istemelerini –onlara icabet ederek- işitendir. Ve O Mevlâ, amellerinin ihlası konusunda onların niyetlerini bilendir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
İbrâhim İsmâil’le birlikte beytin temellerini yükseltiyordu: “Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.”
“Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
Bakara 127-129
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ١٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 2 | وَاجْعَلْنَا | bizi yap |
|
| 3 | مُسْلِمَيْنِ | teslim olanlardan |
|
| 4 | لَكَ | sana |
|
| 5 | وَمِنْ |
|
|
| 6 | ذُرِّيَّتِنَا | neslimizden de |
|
| 7 | أُمَّةً | bir ümmet (çıkar) |
|
| 8 | مُسْلِمَةً | teslim olan |
|
| 9 | لَكَ | sana |
|
| 10 | وَأَرِنَا | ve bize göster |
|
| 11 | مَنَاسِكَنَا | ibadet yollarımızı |
|
| 12 | وَتُبْ | ve tevbemizi kabul et |
|
| 13 | عَلَيْنَا | bizden |
|
| 14 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 15 | أَنْتَ | (ancak) sensin |
|
| 16 | التَّوَّابُ | tevbeleri kabul eden |
|
| 17 | الرَّحِيمُ | çok merhametli olan |
|
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canım, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyip Allah’dan bağışlanma dileyecek bir millet getirir de onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe 11) (Riyazus Salihin 423 Nolu Hadis)
“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
- Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”
Müslim, Tevbe 7. Ayrıca bk.Tirmizî, Kıyâmet 49, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 30 (Riyazus Salihin)
‘Allah tevbe edenleri sever ’ 3dk 3sn https://youtu.be/l7Y-eZlLQrg
Rahame رحم :
رَحِمٌ kadının rahmidir. Akrabalık anlamındaki rahim رَحِمٌ sözcüğü de buradan müsteardır. Böyle kullanılmasının nedeni akrabaların tek bir rahimden çıkmış olmasıdır.
Rahmet رَحْمَةٌ edilene ihsanda bulunmayı gerektiren şefkat ve acımadır. Bazen salt şefkat, acıma ve yufka yüreklilik anlamında bazen de bunlardan soyutlanmış olarak ihsan anlamında kullanılır.
Rahman رَحْمانٌ sözcüğü yapı olarak Allah'dan başkası için kullanılamaz. Anlamı her şeye vâsi olan her şeyi içine alan/kuşatan demektir. Rahim رَحِيمٌ sözcüğü ise Allah'dan başkası içinde kullanılabilir. Zira manası rahmeti çok olan anlamına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve pekçok isim formunda 339 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Rahim, Rahman, merhamet, rahmet, istirham ve merhumdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Atıf harfi وَ ile önceki ayetteki تَقَبَّلْ مِنَّا cümlesine matuftur.
Fiil cümlesidir. اجْعَلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مُسْلِمَيْنِ ikinci mef’ûlun bih olup, müsenna olduğundan nasb alameti ي ’dir. لَكَ car mecruru مُسْلِمَيْنِ ‘ye mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ ذُرِّيَّتِ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, اجعل şeklindedir. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen medur.
اُمَّةً mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. مُسْلِمَةً kelimesi اُمَّةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَكَ car mecruru مُسْلِمَةً ‘e mütealliktir.
اسلم fiili burada olduğu gibi ل harfi ceri ile kullanıldığı zaman, teslimiyet ve nefsi teslim etmek, itaat ve tam uymak manasına gelir veya o manayı da içine alır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْلِمَيْنِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَرِنَا illet harfinin hazfiyle mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنَاسِكَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تُبْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت dir. عَلَيْنَا car mecruru تُبْ fiiline mütealliktir. اَرِنَا [Bize göster] kelimesi, “gördü ve bildi” manasına gelen رَأى fiilinden gelmektedir. Bu sebeple; iki mef‘ûl almıştır; “Bize hacda yapacağımız ibadet şekillerimizi göster ve bunları bize tarif et” demektir. Bunun “kurban kesme yerlerimizi bize göster” manasına geldiğini söyleyenler de olmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Buradaki اَرِنَا dileği gözün görmesiyle ilgilidir. O bakımdan iki mef'ûl alan geçişli fiil olmuştur. Kalbin görmesi ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüşü savunan kimseye karşı delil olarak kalbin görmesiyle ilgili fiilin üç tane mef'ûl alması gerektiği söylenilir. İbn Atiyye der ki: Kalbin görmesi ile ilgili olarak kullanılan ‘gösterme’ fiilinin başına hemze gelip o şekilde kullanılmış ise iki mef'ûle geçiş yapmakla yetinilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَرِنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. التَّوَّابُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
Ayet, istifham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. رَبَّنَا izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hz. İbrahim ve İsmail’in dua ederken nida sözcüğünü söylememeleri Allah Teâlâ’ya yakın olma isteklerinin ve onun rahmetine duydukları ihtiyacın derecesini gösterir.
İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ cümlesine dahil olan وَ atıf harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, önceki ayetteki … تَقَبَّلْ مِنَّاۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَكَ car-mecruru ism-i fail vezninde gelen ikinci mef’ûl مُسْلِمَيْنِ ‘ye mütealliktir.
Öncesine matuf olan وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ cümlesinde icaz-ı hazif vardır. Car mecrur, مِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا , takdiri اجْعَلْ (Yap) olan fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا , ihtimam için, mef’ûl olan اُمَّةً ‘e takdim edilmiştir
مُسْلِمَةً , mahzuf fiilin mef’ûlü olan اُمَّةً için sıfattır. Sıfat anlamı zenginleştirmek için gelen ıtnâb sanatıdır.
لَكَ car-mecruru, ism-i fail vezninde gelen mef’ûl مُسْلِمَةً ‘ e mütealliktir.
مُسْلِمَةً ve مُسْلِمَيْنِ kelimeleri ism-i fail kalıbında gelerek hudus ve yenilenme ifade etmiştir. Müteallak olabilmeleri bu sayededir.
مُسْلِمَيْنِ - مُسْلِمَةً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Car-mecrur لَكَ ‘ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ cümlesiyle, وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ cümlesi arasında ihtibak sanatı vardır. Birinci cümledeki وَاجْعَلْنَا fiili ikinci cümleden düşürülmüş وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ sözüyle yetinilmiştir.
اسلم fiili burada olduğu gibi ل harfi ceri ile kullanıldığı zaman, teslimiyet ve nefsi teslim etmek, itaat ve tam uymak manasına gelir veya o manayı da içine alır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili ) Bu tazmin sanatıdır.
وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ [Soyumuzdan da sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet çıkar!] Burada geçen مِنْ cer edatı teb’iz (ayırma, istisna tutma) ya da tebyin (açıklama) içindir. Bir yoruma göre de Hz. İbrahim ve İsmail “Ümmet” ifadesiyle Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetini kastetti, demektir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in özellikle kendi soylarından gelenleri dualarına almaları, insanın kendi öz çocuğuna karşı daha merhametli olması sebebiyledir. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Nesillerinin hepsi için değil de, مِنْ harfi dolayısıyla bir kısmı için dua etmeleri aralarında kafirlerin de çıkacağının bilmeleri dolayısıyladır.
وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا ve وَتُبْ عَلَيْنَاۚ cümleleri, وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetteki dört cümle de emir üslubunda olmasına rağmen emir anlamında değildir. Vaz edildikleri anlamdan çıkarak dua ve istirham manasına gelmesi nedeniyle hepsinde mecazı mürsel mürekkeb sanatı vardır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Bir görüşe göre bu cümlenin manası: “Bu işteki kusurumuzu bağışla!” şeklindedir. Bir başka görüşe göre [Tövbemizi kabul et.] ifadesi hem bu iki peygambere hem de onların soylarına işaret ettiği ve soylarında günahkâr kimseler bulunduğu için, tövbe talebi soylarının günahları ile ilgilidir. İmam Mâtürîdî şöyle demiştir: Tövbe talep etmek peygamberlerin de kasıtsız bazı küçük hatalarının olabileceğine delalet eder. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
مَنَاسِكَ kelimesinin kökü نسكَ kelimesidir. Bu kelime en ağır ibadet demektir. Bunun için bu kelime daha çok hac ibadetleri için kullanılır. Çünkü hac ibadetlerinde külfetin yanında adetlerden ve alışkanlıklardan uzaklaşma sözkonusudur.
اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve fasıl zamiri اَنْتَ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Hz. İbrahim ve İsmail’in, muhatapları Allah Teâlâ olduğu halde şüphe söz konusuymuş gibi ifadelerini tekid edatıyla desteklemeleri muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. اِنَّ harfi ifadeyi tekid etmek üzere değil, sebep belirtmek ve cümleyi öncesine bağlamak üzere gelmiştir. Bu sebeple cümle, muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-i hale mutabık durumdadır.
Muttasıl zamir كَ mübteda, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ haberdir. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
İki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri sebebiyle birden fazla tekit ifade eden bu gibi cümleler çok muhkem ifadelerdir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.Tövbeleri çok kabul ettiğini ve çok merhametli olduğunu ifade eder.
Ayetin bu cümlesi dua için ta’lil hükmündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Öncesinde kulun tevbe ettiği zikredildiği için ve rahmet sıfatını da kapsadığı için التَّوَّابُ ismi الرَّح۪يمُ ismine takdim edilmiş, böylece fasılaya da riayet sağlanmıştır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1052)
Allâme Gazalî (r.a.)’nin özetlediğine göre tevbe, sıraya konulmuş olan şu üç şeyin, ilmin, halin ve amelin toplamından ibarettir. Buna göre ilim birinci, hal ikinci -ki ilim bunu gerektirir- amel ise üçüncüsüdür ki bu da halin neticesidir. İlim, günahın zararının büyük olduğunu bilmektir. Bu bilgiden faydalı olan şey elden kaçırılıp, zararlı olanın da meydana gelmiş olması sebebiyle, kalpte bir acı meydana gelir. Kalpteki bu acıya, nedamet, pişmanlık denilir. Sonra bu pişmanlıktan, irâde denilen bir sıfat meydana gelir ki, bunun hal, mazî ve istikbâl ile bir münasebeti vardır. Hal ile münasebeti, onun işlemiş olduğu günahı bırakmasıdır. İstikbâl ile ilgisine gelince, terk etmiş olduğu bu fiili Allah rızası için ömrünün sonuna kadar yapmamaya azmetmekle olur. Mazi ile ilgisine gelince, eğer telâfi imkânı olan cinsten ise, cebr (onarma) ve kaza ile kaçırmış olduğu şeyleri telâfi etmekle olur. Buna göre ilim ilk derecededir. O, hayırların kendisinden doğduğu kaynaktır. Ben, burada ilim ile, iman ve yakîni kastediyorum. Çünkü iman, günahların öldürücü zehir olduğunu tasdik etmekten ibarettir. Yakîn ise, bu tasdiki tekid ve ondan şekki bertaraf ederek, kalpte hükümran olmasından ibarettir. Sonra bu yakîn kalbe hükümran olduğu sürece pişmanlık ateşi yanar; böylece kalb, iman nurunun aydınlatmasıyla, daha önce karanlıklar içerisinde iken üzerine güneşin ışıkları doğan, böylece sevgilisinin helak olmak üzere olduğunu görüp de kalbinde onun sevgisinin ateşleri tutuşan ve bu tutuşmadan dolayı da onu kurtarmak için ileri atılma arzusu duyan kimse gibi, kendisinin, sevgilisinden zedelenmiş olduğunu gördüğü zaman elem ve acı duyar.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟ ١٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 2 | وَابْعَثْ | gönder |
|
| 3 | فِيهِمْ | onlara |
|
| 4 | رَسُولًا | bir elçi |
|
| 5 | مِنْهُمْ | kendi içlerinden |
|
| 6 | يَتْلُو | okuyacak |
|
| 7 | عَلَيْهِمْ | kendilerine |
|
| 8 | ايَاتِكَ | senin ayetlerini |
|
| 9 | وَيُعَلِّمُهُمُ | ve onlara öğretecek |
|
| 10 | الْكِتَابَ | Kitabı |
|
| 11 | وَالْحِكْمَةَ | ve hikmeti |
|
| 12 | وَيُزَكِّيهِمْ | ve onları temizleyecek |
|
| 13 | إِنَّكَ | şüphesiz sensin |
|
| 14 | أَنْتَ | yalnız sen |
|
| 15 | الْعَزِيزُ | Aziz olan |
|
| 16 | الْحَكِيمُ | Hakim olan |
|
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. وَابْعَثْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ف۪يهِمْ car mecruru ابْعَثْ fiiline mütealliktir. رَسُولاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ car mecruru رَسُولاً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتْلُوا cümlesi, رَسُولاً ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَتْلُوا fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِمْ car mecruru يَتْلُوا fiiline mütealliktir. اٰيَاتِكَ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ cümlesi, atıf harfi وَ ile يَتْلُوا fiiline matuftur.
يُعَلِّمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. يُزَكّ۪يهِمْ atıf harfi وَ ile يَتْلُوا fiiline matuftur.
يُزَكّ۪يهِمْ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هِمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُعَلِّمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم dir.
يُزَكّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ‘dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. الْعَز۪يزُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَز۪يزُ , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
Ayet, istirham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. رَبَّنَا izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hz. İbrahim ve İsmail’in dua ederken nida sözcüğünü söylememeleri Allah Teâlâ’ya yakın olma isteklerinin ve onun rahmetine duydukları ihtiyacın derecesini gösterir.
İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ cümlesine dahil olan وَ , atıf harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, önceki ayetteki … وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur ف۪يهِمْ , durumun onlara ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan رَسُولاً ‘e takdim edilmiştir.
ف۪يهِمْ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla zürriyet, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında değil, sonraki nesle verilen önemi mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere عَلَيْ yerine kullanılmıştır.
Hz. İbrahim ve İsmail’in, ümmeti için resulden yapmasını istediği şeyleri sıralaması taksim sanatıdır.
ف۪يهِمْ ve مِنْهُمْ ’un birlikte zikredilmesi, hem onlarla birlikte yaşayan, hem de onlarla aynı kavimden olan manasındadır. Böyle olunca getirdiği vahyin, teklifin kabullenilmesi daha kolay olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1053)
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ cümleleri, رَسُولاً için birbirine atfedilmiş sıfatlardır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlelerin birbirine atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur عَلَيْهِمْ , ihtimam için, mef’ûl olan اٰيَاتِكَ ‘ye takdim edilmiştir.
اٰيَاتِكَ izafeti, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ için şan ve şeref ifade eder.
هُمُ ’lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْكِتَابَ kelimesi ile kastedilen vahiy yani Kur’an'dır.
الْحِكْمَةَ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
يَتْلُوا - الْكِتَابَ ve الْكِتَابَ - اٰيَاتِكَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Hikmet,doğru ile yanlışı ayırma yeteneğidir. Kitap ile birlikte geldiği zaman sünnet olarak yorumlanır.
[Onlara kitap ve hikmeti öğretecek] Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Hikmet Kur’an’dır, nitekim Hak Teâlâ [İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir.] (el-İsrâ 17/39) buyurmuştur. [Kitap ve hikmet] ifadesindeki tekrar ise takrir ve tekit içindir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
[Senin ayetlerini onlara okuyacak], senin vahdaniyetinin ve peygamberlerinin doğruluğunun delillerinden kendisine vahyedilenleri onlara tebliğ edecek, [onlara kitabı] yani Kur’an’ı [ve hikmeti] yani şeriatı ve ahkâmın beyanını [öğretecek ve onları arındıracak] yani “onlara temiz ve hoş şeyleri helal kılıp kötü ve pis şeyleri haram kılacak” (A‘râf 7/157) ayetinde bahsedildiği üzere, onları şirkten ve bütün pisliklerden temizleyecek [bir peygamber]. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
Ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ , isim cümlesi, fasıl zamiri اَنْتَ ve müsnedlerin marife gelişiyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Bu gibi cümleler çok muhkem ifadelerdir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hz. İbrahim ve İsmail’in, muhatapları Allah Teâlâ olduğu halde şüphe söz konusuymuş gibi ifadelerini tekid edatıyla desteklemeleri muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. اِنَّ harfi ifadeyi tekid etmek üzere değil, sebep belirtmek ve cümleyi öncesine bağlamak üzere gelmiştir. Bu sebeple cümle, muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-i hale mutabık durumdadır.
Muttasıl zamir كَ mübteda, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ haberdir. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘ nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Haber olan iki vasıf olan التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimelerinin aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ۟ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Munfasıl zamir اَنْتَ , muttasıl كَ zamirini tekid için gelmiştir. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Duhan/49)
Bu cümle önceki ayetin fasılası gibi başlamıştır. İki cümle arasında reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi önceki cümleler için tezyil hükmündedir. Tezyil cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. [Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara]
Önce gelen الْعَز۪يزُ ismini الْحَك۪يمُ isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye layık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Ankebût/26)
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ şeklindeki fasılada ilk göze çarpan şey tekidlerin çokluğudur. Önce اِنَّ gelmiştir ki tekid konusunun asıl unsurudur. Sonra munfasıl zamirle اِنَّ ‘nin ismi olan zamir tekid edilmiştir. Haber elif-lâm’lı olarak gelmiştir. İşte bunların hepsi mukarreb duacıların dualarının kabulüne ve bunun da ötesinde iman ehline ikramda bulunmaya ne kadar çok istekli olduklarına delalet eder. Çünkü onların nezdinde imanın yeri çok büyüktür. İkinci olarak göze çarpan husus, fasılanın الْعَز۪يزُ ve الْحَك۪يمُ ile bitmesidir. (Muhammed Ebu Musa, Gafir Suresi Belâgi Tefsiri)
“…(Ard arda gelen) Üçüncü ayette ise Hz. İbrahîm ve Hz. İsmail’in a.s. kendi nesilleri içinden onlara kitabı ve hikmeti öğretecek, onları tezkiye edecek bir peygamber göndermesi için Allah Teâlâ’ya niyazda bulundukları ifade edildikten sonra ‘Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin’ buyrularak Allah’ın azîz ve hakîm sıfatları zikredilmiştir. Çünkü peygamber göndermek azîz olan Allah’ın iradesindedir ve O peygamberleri de bir hikmete mebni olarak göndermektedir. Bu sebeple burada azîz ve hakîm sıfatlarının zikri, ayetle çok mütenasiptir. Ayrıca burada müminlere dua etme usul ve tertibi de öğretilmektedir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ ١٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَنْ | ve kim ki |
|
| 2 | يَرْغَبُ | yüz çevirir |
|
| 3 | عَنْ |
|
|
| 4 | مِلَّةِ | milletinden (dininden) |
|
| 5 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’in |
|
| 6 | إِلَّا | başka |
|
| 7 | مَنْ | kimseen |
|
| 8 | سَفِهَ | sefih kılan |
|
| 9 | نَفْسَهُ | nefsini |
|
| 10 | وَلَقَدِ | Andolsun ki |
|
| 11 | اصْطَفَيْنَاهُ | biz onu seçmiştik |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 14 | وَإِنَّهُ | ve şüphesiz o |
|
| 15 | فِي |
|
|
| 16 | الْاخِرَةِ | ahirette de |
|
| 17 | لَمِنَ |
|
|
| 18 | الصَّالِحِينَ | salihlerdendir |
|
Ayetteki Yerğabû kelimesinin kökü rağabe (رغب) olup فِي veya إِلَى ile kullanıldığında Türkçe’de de kullandığımız gibi ‘rağbet etme, arzulama’ anlamına gelir.
عَنْ harfi ceriyle birlikte kullanıldığında ise yüz çevirmek, rağbet etmemek manasını kazanır. Zıt anlamlı kelimelerdendir.
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يَرْغَبُ cümlesi, mübteda مَنْ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَرْغَبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَنْ مِلَّةِ car mecruru يَرْغَبُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
اِلَّا istisna edatıdır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, يَرْغَبُ ‘daki failden bedel olarak mahallen merfûdur. Veya müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası سَفِهَ نَفْسَهُۜ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
سَفِهَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. نَفْسَهُۜ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamada muzâftır. Muttasıl zamir هُۜ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَنْ سَفِهَ [Kendini bilmez] ifadesi يَرْغَبُ fiilinin zamirinden bedel olmak üzere ref mahallindedir. Bunun bedel olması sahihtir, çünkü مَنْ يَرْغَبُ عَنْ [Kim yüz çevirir] ifadesi olumlu değildir. Tıpkı هل جاءك أحد إلا زيد “Sana Zeyd’den başka biri geldi mi?” cümlesinde olduğu gibi. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اصْطَفَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru اصْطَفَيْنَا fiiline mütealliktir.
اصْطَفَيْنَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاٰخِرَةِ car mecruru الصَّالِح۪ينَ ’ye mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, إنه معدود من الصالحين في الآخرة (Muhakkak ki o ahirette salihlerden sayılır.) şeklindedir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
الصَّالِح۪ينَ , sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham ismi مَنْ , mübteda konumundadır. Haber olan يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzafa tazim ifade eden مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde, مِلَّةِ , islam manasından kinayedir.
اِلَّا istisna edatıdır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, يَرْغَبُ ‘daki failden bedeldir. Sılası olan سَفِهَ نَفْسَهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Bedel; Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılmasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 1 Yıl: 2000)
Farklı manalardaki مَنْ ’ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Soru inkâr ve kınama manasındadır. Yani sefihlerden başkası İbrahim'in dininden yüz çevirmez demektir. Cümle kâfirleri kınamak için söylenmiştir.
Bununla beraber istifham manasının kastedilmiş olması da caizdir. Bu durumda kinaye olur. İstifham manası caiz görülmezse istifhamın inkari manası mecaz kabilindendir. Yani istifham nefiy manasındadır. Burada açık olan mana kinaye kabilinden olmasıdır. Çünkü üstünlüğünü bilerek İbrahim’in (a.s) dininden yüz çevirmek imkansız ve kötü bir şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَفِهَ - نَفْسَهُ kelimeleri arasında cinas vardır. Böylece bu mana nefiste daha şiddetle yerleşir.
Ayetin başındaki مَنْ [kim] ismi yasaklama maksadıyla kınama yapmak için kullanılmış soru edatıdır. Anlamı ise şudur: “İbrahim’in dininden kendisini bilmezden başkası yüz çevirmez, ondan hoşnutsuzluk duymaz. Ayette geçen مِلَّةِ kelimesi din ve yol anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
سَفِهَ نَفْسَهُ [Kendini bilmez] Sefeh ve sefihlik, cehalet ve akıl azlığı demektir. Yûnus b. Habîb şöyle demiştir: سَفِهَ fiili mef’ûlunu doğrudan alır, bir lehçedeki kullanımda ise fiilini dolaylı [yani harfi cer ile] alır. Buna göre anlamı “Kendisini sefihleştirerek” şeklindedir ki bu durumda kastedilenin “Kendisini helake sürükleyen” anlamı olduğu söylenmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
مَنْ يَرْغَبُ عَنْ [Kim yüz çevirir] ifadesi, akıllılar arasında apaçık haktan -ki İbrahim’in dinidir- yüz çevirecek birinin bulunmasını inkâr etmekte ve uzak görmektedir.
رَغِبَ فِي الشَّيْءِ رَغْبَةً [Bir şeye rağbet duydu.] anlamında, رَغِبَ عَنْهُ ise [Ondan hoşnutluk duymadı.] anlamındadır. Bunun tam tersi ise زَهَدَ فِي الشَّيْءِ ifadesinin [Bir şeyden kaçındı, ondan hoşnutluk duymadı] anlamına gelmesine karşılık زَهَدَ عَنْهُ ifadesinin [O şeyi sevdi, istedi.] anlamına gelmesidir. Ayette geçen millet kelimesi din ve yol anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
الرغبة , sözlükte herhangi bir şey hususunda genişlik anlamındadır. Arapçada رغب فيه وإليه dendiği zaman, buradan kişinin herhangi bir şeye hırsla sarılması anlamı çıkar. رغب عنه dendiğinde ise, insanın o şeye rağbet etmemesi, ondan uzak durması anlamı anlaşılır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr , İnşirah/8)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
وَ , istînâfiyye, لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap olan اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fiil, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
فِي الدُّنْيَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Seçkinlikteki üstünlüğün mübalağası için bu harf kullanılmıştır.
وَ ’ la makabline atfedilen وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
اِنَّ ve lâm-ul muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.
مِنَ الصَّالِح۪ينَ car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur فِي الْاٰخِرَةِ , ihtimam için, amili olan الصَّالِح۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
الصَّالِح۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek salih olma özelliğinin sübut ve devamına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ cümlesiyle, اِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الدُّنْيَاۚ - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Allah tarafından dünyada seçilerek şereflendirilen bir zatın, ahirette de şerefli bir mevkiye sahip olduğu aşikârdır. Bu sebeple bu cümle onun faziletini ve şerefini ortaya koyup teşvik için gelmiş, önceki cümleyi tekid eden hal cümlesi olarak, ıtnâb sanatıdır.
İbrahim (a.s)’ın ahirette de salihlerden olduğunu ifade eden cümle isim cümlesidir. Böylece onun salih olma vasfının ahirete mahsus olmadığı, dünyada da bu vasfa sahip olduğu ifade edilmiştir.
Cümle اِنَّ ve لَ harfleriyle tekid edilmiştir. Çünkü ahiretle ilgili gayb konularının tekid edilmesi daha güzel olur.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesinin anlamında sabitlik ve devamlılık, fiil cümlesinin anlamında ise yenilenme ve tekrarlanma vardır. Şayet hem devamlılık hem fiilin tekrarı ve yenilenmesi kastediliyorsa isim cümlesi fiil cümlesine atfedilebilir. Bunun aksi de mümkündür. Mesela, fiil cümlesinden fiilin zaman zaman yenilendiğini, isim cümlesinden ise başlayıp halen devam ettiği kastediliyorsa aralarında atıf yapılabilir (Sevinç Resul, Arapçada Cümle Yapısı, 2010 s. 190-191)
وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ [O, ahirette salih kişilerdendir] cümlesi, اِنَّ ile tekit edilmiştir. Çünkü bu olay, ahirete ait gaip bir şeyden haber verdiği için tekide ihtiyaç duyulmuştur. Dünyanın durumu buna benzemez. O bilinmekte ve müşahede edilmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
[Gerçek şu ki; dünyada onu (İbrahim’i) seçmiştik] ifadesi, onun dininden yüz çeviren kimsenin bu görüşünde hatalı olduğunu beyan etmektedir. Çünkü hem dünyada seçilmiş ve hayırlı olan, hem de hayırlılık üzere müstakim olduğu hususunda ahirette de hakkında şahitlik yapılan bir kişi olarak Allah katında iki dünyanın şerefini kendinde barındıran bir zat varken, tabi ki yoluna yönelip bağlanmaya ondan daha layık bir kimse olamaz. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayetin bu kısmı, Hz. İbrahim’in dininden dönenlerin yanlış görüşlerini açıklamak içindir. Çünkü her iki dünyanın kerametini ve ikramlarını bünyesinde toplamış olan bir zatın yoluna herkes rağbet eder, ona koşup gelir, ondan kaçıp uzaklaşmaz. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
İsim cümlesinin tercih edilmesinin sebebi, İbrâhîm'in (a.s) salihlerden olma vasfının yalnız âhirete münhasır değil her iki cihanda da devam eden bir vasıf olduğunu vurgulamak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ١٣١
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ
Fiil cümlesidir. Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki اصْطَفَيْنَاهُ fiiline mütealliktir. Veya mahzuf fiilin mef’ûlü bihine mütealliktir. Takdiri, أذكر şeklindedir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. رَبُّهُٓ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l kavli, اَسْلِمْۙ ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَسْلِمْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْلِمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اَسْلَمْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. لِرَبِّ car mecruru اَسْلَمْتُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَسْلَمْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi سلم ’dir.
اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ
Önceki ayetin devamıdır. Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki اصْطَفَيْنَاهُ fiiline mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْ cümlesi اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur لَهُ , ihtimam için, fail olan رَبُّهُٓ ‘ya takdim edilmiştir. Bu takdim Rabbinin İbrahim (a.s)’a verdiği önemi vurgulamaktadır.
رَبُّهُٓ izafetinde Hz.İbrahim’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olmasıyla Hz. İbrahim şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ, kendi sözlerini hikaye etmektedir. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَسْلِمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu ayet-i kerimede dikkat çekmek için kullanılan iltifat sanatı vardır. اصْطَفَيْنَاهُ ‘ daki mütekellim zamirinden Rab ismiyle gaib zamire dönülmüştür. Bu iltifat ve Rab isminin İbrahim'e izafesi; Allah'ın İbrahim'e son derece lütufkâr olduğunu ve onun terbiyesine özel bir itina gösterdiğini açıklar.
قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni şibh-i kemâli ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ izafeti, رَبِّ ismine muzâfun ileyh olan الْعَالَم۪ينَ için şan ve şeref ifade eder.
رَبِّ isminin önemine binaen tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah Teâlâdan رَبِّ الْعَالَم۪ينَ şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın maliki olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin Suresi, 5)
اَسْلِمْۙ - اَسْلَمْتُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İman kalbin sıfatıdır. İslam ise uzuvların sıfatıdır. Hazret-i İbrahim Allah'ı daha önce kalbi ile tanımış, Allah da onu "Teslim ol (Müslüman ol)" sözü ile, uzuvların ve bedenin amelleri ile mükellef kılmıştır.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
Allah bu ayetlerde birtakım peygamber kıssalarına yer vermiştir. Bikâî bu ayetin tefsirinde Allah Teâlâ’nın İbrahim’e (a.s) teslim olmasını emretmesinin ona karşı bir ihsanı olduğu yorumunda bulunduktan sonra rab ismine muhsin; yani “hem kendine hem de tüm mahlukatına ihsanlarda bulunan” anlamını vermiştir. Buna göre İslamla şereflenmek bir lütuf ise; bu lütuf neticesinde o nimeti verene hamd gereklidir ve Allah’ın halili İbrahim a.s. böyle yapmıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ ١٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَوَصَّىٰ | ve vasiyyet etti |
|
| 2 | بِهَا | bunu |
|
| 3 | إِبْرَاهِيمُ | İbrahim |
|
| 4 | بَنِيهِ | kendi oğullarına |
|
| 5 | وَيَعْقُوبُ | ve Ya’kub da |
|
| 6 | يَا بَنِيَّ | oğullarım |
|
| 7 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 8 | اللَّهَ | Allah |
|
| 9 | اصْطَفَىٰ | seçti |
|
| 10 | لَكُمُ | sizin için |
|
| 11 | الدِّينَ | bu dini |
|
| 12 | فَلَا |
|
|
| 13 | تَمُوتُنَّ | öyleyse ölmeyin |
|
| 14 | إِلَّا | başka (bir şekilde) |
|
| 15 | وَأَنْتُمْ | sizler |
|
| 16 | مُسْلِمُونَ | müslümanlar olmaktan |
|
Hz.İbrahim’den oğullarına da, torun Hz.Yakup’dan oğullarına da ulaşan aynı vasiyettir. ‘’Ancak Allah’a teslim olmuş kimseler olarak can verin”. 127. ayette Hz. İsmail’in adı geçmişti, beklenen burda İsrailoğulların soyunun geldiği Hz. İshak’ın anılmasıdır. Ancak Allah Hz. Yakub’u örnek veriyor. Hz.Yakub’un diğer adı İsrail idi. İsrailoğulları her ne kadar Hz.İbrahim’in torunları da olsalar, kendini bir babaya ait hissedeceklerse en yakın hissedecekleri Hz. Yakub’dur. (Nouman Ali Han Tefsir Notları)
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وَصّٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بِهَٓا car mecruru وَصّٰى fiiline mütealliktir. اِبْرٰه۪يمُ fail olup damme ile merfûdur.
بَن۪يهِ mef’ûlun bih olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi hazfedilmiştir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْقُوبُۜ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
يَعْقُوبُ kelimesi (ismi), اِبْرٰه۪يمُ ismine matuftur ve hüküm itibariyle onun hükmüne dahildir. Manası da: [Aynı şekilde Yakub da oğullarına tavsiyede (vasiyette) bulundu.] demektir. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
وَصّٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi وصي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
يَا nida harfidir. بَن۪ٓي münada olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ى ’dir. İzafetten dolayı نَ harfi hazfedilmiştir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ ‘dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-ı celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. اصْطَفٰى cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اصْطَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمُ car mecruru اصْطَفٰى fiiline mütealliktir. الدّ۪ينَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfi veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إذا عرفتم هذا (Bunu tanıdığınız zaman) şeklindedir.
لَا nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمُوتُنَّ fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. İki sakinin birleşmesinden dolayı fail olan çoğul و ‘ı mahzuftur. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. اِلّا hasr edatıdır.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُسْلِمُونَ haber olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن, َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
اصْطَفٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ
و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِهَٓا , ihtimam için, fail olan اِبْرٰه۪يمُ ‘e, mef’ûl olan بَن۪يهِ de ikinci fail olan يَعْقُوبُۜ ‘ ya takdim edilmiştir.
Bu ayeti kerimede de 127. ayette olduğu gibi faillerin arası açılmıştır.
اِبْرٰه۪يمُ - يَعْقُوبُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَعْقُوبُۜ ismi, اِبْرٰه۪يمُ ismine atıftır. Yani Yakup da aynı şekilde on iki oğluna bunu tavsiye etmiştir. Şâz kıraat olarak bu isim, mansub olarak okunmuştur ki bu durumda anlam, “İbrahim bunu oğullarına ve torunu Yakub’a vasiyet etti.” şeklinde olur. Nitekim Yakup dedesini görmüştür ve Hz. İbrahim hepsini vasiyetine dahil etmiştir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Ayette فَلَا تَمُوتُنَّ [ölmeyin] nehyinin bir istisna ve “tekid nûnu” ile gelmesi, son nefesin müslüman olarak verilmesinin önemini çarpıcı bir şekilde öne çıkarmaktadır. (İsmail Bayer, Keşşaf Tefsirinde Belagat Uygulamaları)
Ayette "Övülen kişinin ve silsilesinin zorlamaksızın doğum sırasına uygun olarak zikredilmesidir" şeklinde tarif edilen ıttırad sanatı vardır.
Burada Yakub’un (a.s) İbrahim’e (a.s) atfedilmesinde idmac sanatı vardır. Maksad İsrailoğullarının ataları Yakub’un vasiyetinden yüz çevirmeleri gibi müşriklerin de babaları İbrahim’in dininden yüz çevirdiklerini hatırlatmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ
Nida üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle takdiri, قال olan fiilin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevabı olan اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.(Elmalılı, Kadr/1)
اِنّ ’nin haberi olan اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اِنَّ ’nin haberinin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
بَن۪ي kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
بَن۪يهِ kelimesindeki çoğul نَ harfi, izafet tamlaması yüzünden hazfedilmiştir. Aynı durum يَا بَنِيَّ (oğullarım) ifadesinde de söz konusudur. Burada da çoğul ifade eden ى harfi ile nefs-i mütekellime işaret eden ى harfi bir araya geldiği için birleşmişler ve son ى harfi fetha olmuştur, çünkü bu, iki sakin harf birleşince zorunlu olarak ortaya çıkan bir harekedir. Böyle durumlarda en hafif hareke olan fetha seçilir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile nidanın cevabı olan اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ cümlesine atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir.
Yani burada inşa cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Nehiy cümlesinin, “ölümünüz sadece ve sadece İslâm dini üzere sabit bulunduğunuz hal üzere olmalıdır.” şeklinde haber manalı olması, bu atfı mümkün kılmıştır.
Cümle nehy üslubunda geldiği halde maksad ölmekten nehyetmek değil İslam üzere olmaktır.
وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ cümlesi وَ ’ la gelmiş haldir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal ile تَمُوتُنَّ ‘ linin faili arasında, لَا ve اِلَّا sebebiyle kasr oluşmuştur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
[Ey oğullarım, Müslüman değilken asla ölmeyin] emri muhal, yani akla aykırıdır. Maksat hemen Müslüman olmalarıdır. Ayet-i kerimede maksat, muhatabı İslam’a sıkı sıkı yapışmaya ve ayrılmamaya teşviktir. Ölmekten nehyetmek değildir. Edebî ve dil zevkine sahip olanlar nehyin ifade ettiği başka manaları da keşfedebilirler.
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ١٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | كُنْتُمْ | siz |
|
| 3 | شُهَدَاءَ | şahit miydiniz |
|
| 4 | إِذْ | zaman |
|
| 5 | حَضَرَ | geldiği |
|
| 6 | يَعْقُوبَ | Ya’kub’a |
|
| 7 | الْمَوْتُ | ölüm hali |
|
| 8 | إِذْ | o zaman |
|
| 9 | قَالَ | (Ya’kub) dedi ki |
|
| 10 | لِبَنِيهِ | oğullarına |
|
| 11 | مَا | neye |
|
| 12 | تَعْبُدُونَ | kulluk edeceksiniz |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | بَعْدِي | benden sonra |
|
| 15 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 16 | نَعْبُدُ | kulluk edeceğiz |
|
| 17 | إِلَٰهَكَ | senin ilahına |
|
| 18 | وَإِلَٰهَ | ve ilahına |
|
| 19 | ابَائِكَ | ataların |
|
| 20 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim |
|
| 21 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il |
|
| 22 | وَإِسْحَاقَ | ve İshak’ın |
|
| 23 | إِلَٰهًا | ilahına |
|
| 24 | وَاحِدًا | tek |
|
| 25 | وَنَحْنُ | ve biz |
|
| 26 | لَهُ | O’na |
|
| 27 | مُسْلِمُونَ | teslim olanlarız |
|
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنْتُمْ’ ün ismi olarak mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءَ kelimesi كُنْتُمْ ’ ün haberi olup fetha ile mansubdur.
شُهَدَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
اِذْ zaman zarfı شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir. حَضَرَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَضَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. يَعْقُوبَ mukaddem mef’ûlun bih olup, gayrı munsarif olduğu için tenvin almamıştır. الْمَوْتُ fail olup damme ile merfûdur.
(اَمْ )Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.
Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Öncesine mahzuf bir cümle takdir edilmek sûretiyle, اَمْ edatı muttasıladır. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Siz peygamberlerin Yahudi olduğunu mu iddia ediyorsunuz yoksa Ya‘kūb’a ölüm geldiğinde siz görgü tanığı mıydınız? Yani ilk atalarınız olan İsrailoğulları, Ya‘kūb’un evlatlarının tevhid inancı ve İslâm dini üzere olmasını isterken görgü tanığı idiler. Siz de bunu pekala biliyorsunuz, o halde, hangi gerekçe ile, son derece berî oldukları bir şeyi peygamberler hakkında iddia edebiliyorsunuz? Veya ayetin başındaki اَمْ munkatı‘adır. Yani بَلْ ve hemze ’den oluşmakta; önceki haberden dönerek yeni bir duruma yönelmeyi ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ
اِذْ zaman zarfı, ilk geçen اِذْ ’den bedel olarak mahallen mansubdur. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لِبَن۪ي car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. İzafetten dolayı نَ düşmüştür. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mekulü’l kavl مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahalllen mansubdur.
مَا istifham ismi, mukaddem mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. تَعْبُدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْد۪ي car mecruru تَعْبُدُونَ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri ى muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا تَعْبُدُونَ [Neye, hangi şeye ibadet edeceksiniz?] ifadesindeki مَا genel anlamlı bir edattır. Bu bilindiğinde, مَا ile ْمنْ arasındaki fark da bilinir; âlimlerin; منْ, akıllılar için kullanılır” sözü delildir. Eğer منْ تَعْبُدُونَ denilseydi, [putlardan] sadece ilim sahiplerini kapsardı. مَا تَعْبُدُونَ sözüyle, “mabudun sıfatından sual edilmektedir” denilmesi de caizdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl نَعْبُدُ اِلٰهَكَ cümlesidir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahalllen mansubdur. نَعْبُدُ damme ile merfû muzari fiildir. Fail müstetir olup takdiri نحن ’dur. اِلٰهَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِلٰهَ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. اٰبَٓائِكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِبْرٰه۪يمَ kelimesi اٰبَٓائِكَ ’den bedel olup cer alameti fethadır. اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ atıf harfi وَ ‘ la اِبْرٰه۪يمَ ‘e matuftur. اِلٰهاً evvelki اِلٰهَ ’den bedel olup fetha ile mansubdur. وَاحِداً kelimesi اِلٰهاً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Cümle نَعْبُدُ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru haber olan مُسْلِمُونَ 'ye mütealliktir.
مُسْلِمُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetteki اَمْ , inkâri hemze ve بل manasında munkatıadır.
Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Tasavvurî olan istifham, gerçekte cevap beklenen bir soru olmayıp inkârî manaya geldiği için cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
َْاَمْ edatının başındaki hemze o işin yadırgandığını gösterir.
اِذْ zaman zarfı, شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan يَعْقُوبَ , ihtimam için الْمَوْتُ ‘ya takdim edilmiştir.
شُهَدَٓاءَ - حَضَرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ ibaresinde istiare vardır. Ölüm, geldiği ortamı etkisi altına alan canlı bir varlığa müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik yani cami, her ikisindeki etki kabiliyetidir. Ayetteki hakiki manadan mecazi manaya geçişin sebebi, ölümün insan hayatında en önemli an olduğunu ifade etmektir. İstiare hakiki manaya hususi bir parlaklık katar. Böylece muhatabın hayal gücünün harekete geçmesi sağlanır. Bu zihnî hareket; şaşırtıcı olduğu ölçüde muhatabı etkisi altına alır.
اِذْ , ilk zaman zarfı اِذْ ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪ي cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪ي cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olarak gelmiştir. İstifham harfi مَا , mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪ي cümlesi, haberdir. Haberin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, istimrar teceddüt ve tecessüm anlamları katmıştır.
Hz. Yakub (a.s) oğullarına: ‘Benden sonra neye tapacaksınız’’ diye sormuştur. Esas olması gereken vasiyeti yapmıştır. Burada sorunun مَنْ yerine ما ile sorulması onlardan iyi bir cevap beklemediğinin göstergesidir. Kime tapacaksınız değil neye tapacaksınız demiştir. Bu çocuklar Yakup’un çocuklarıdır, Yusuf’a (a.s) yaptıklarından sonra tövbe edip iyi müslümanlar olarak Mısır’da yaşamışlardır. Ama Yakup (a.s) hala onlardan emin değildir, çünkü hidayet ebeveynlik ilişkisiyle garanti altında değildir. Hidayeti ancak Allah verir.
شُهَدَٓاءَ kelimesi “hazır bulunan” anlamındaki شهيدَ kelimesinin çoğuludur. Yani, [Yakub’a ölüm gelip son nefesini verirken siz orada hazır bulunan görgü tanıkları değildiniz.] Hitap müminlere olup, “Siz buna tanık olmadınız. Bu konudaki bilginiz vahiy yoluyla gerçekleşti” denilmek istenmiştir. Hitabın Yahudilere olduğu da söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اَمْ ya istifham ya da atıf harfi manasındadır. Bu harf atıf harflerinden او harfine benzer ve iki şekilde gelir. Muttasıl veya munkatı olabilir.
Muttasıl olan şöyle gelir: أَ زَيْدٌ عِنْدَكَ اَمْ عَمْرٌو (Yanında Zeyd mi var Amr mı var.) Yani ‘’ben, bu ikisinden birisinin senin yanında olduğunu biliyorum. Fakat şu mu, bu mu?” demektir.
Munkatı’ olana gelince, nahivciler bu harfin بل anlamına geldiğini söylemişlerdir. انها لابل ام شاة (O, muhakkak ki bir devedir... yok, yok koyun galiba!) dediğinde, sanki bu sözü söyleyenin gözü bazı nesnelere takılmış da, o onların deve olduğuna karar vermiş; bu zannı üzerine de onların deve olduğunu haber vermiş... Sonra, ona bir şüphe geldiği için, bu haberinden vazgeçmek ve onların koyun olup olmadığını sormak istemiştir. Önceki haberinden vazgeçmesi, بل harfinin ifade ettiği manadır. Onların koyun olup olmadığını sorması ise, istifham hemzesinin ifâde ettiği manadır.
Bu ayetteki ام muttasıldır. Bunun izahı, bundan önce düşmüş olan bir ifade takdir etmektir. Burada sanki şöyle denilmektedir: تَدَّعُونَ عَلَى الْاَنْبِيَاءِ الْيَهُودِيَّةِ اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ . Yani, “Sizin atalarınız olan daha önceki İsrailoğulları, Hz. Yakub, oğullarını İslâm milletine ve tevhîde davet ettiği zaman buna şahid olmuşlardı.. Bunu siz de biliyorsunuz.. Öyleyse size ne oluyor da, peygamberlere berî oldukları şeyleri isnad ediyorsunuz?.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Öncesine mahzuf bir cümle takdir edilmek sûretiyle, اَمْ edatı muttasıladır. Sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Siz peygamberlerin Yahudi olduğunu mu iddia ediyorsunuz yoksa Ya‘kūb’a ölüm geldiğinde siz görgü tanığı mıydınız? Yani ilk atalarınız olan İsrailoğulları, Ya‘kūb’un evlatlarının tevhid inancı ve İslâm dini üzere olmasını isterken görgü tanığı idiler. Siz de bunu pekala biliyorsunuz, o halde, hangi gerekçe ile, son derece berî oldukları bir şeyi peygamberler hakkında iddia edebiliyorsunuz? Veya ayetin başındaki اَمْ munkatı‘adır. Yani بَلْ ve hemze ’den oluşmakta; önceki haberden dönerek yeni bir duruma yönelmeyi ifade etmektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
[Atalarının ilahı] dedikten sonra ataların İbrahim, İsmail ve İshak şeklinde sayılması hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Ayrıca اٰبَٓائِكَ lafzını takiben isimlerinin tek tek sayılmasında, cem mea’t-taksim sanatı vardır.
Cümlede önemine binaen üç defa geçen اِلٰهَ kelimesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Atalarının isimlerini yücelterek İbrahim, İsmail, İshak olarak atf-ı beyan şeklinde gelişi; ıttırad sanatının güzelliklerindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِبْرٰه۪يمَ - اِسْمٰع۪يلَ - اِسْحٰقَ ve نَعْبُدُ - اِلٰهَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قَالُو - قَالَ ve تَعْبُدُونَ - نَعْبُدُ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Gelen cevap: “Senin ilahın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz” şeklindedir.
Oğullar hangi ilaha kulluk edeceklerini ifade ederken birçok peygamberin ilahını sayarak istiksâ, yani bir konuyu teferruatıyla ifade etmek sanatını kullanmışlardır. İstiksâ kelimesi, uzaklaşmak manasındaki قصو fiilinin türevidir. Yâ-Sîn/20 ve Kasas/20 de geçen şehrin uzağından koşarak gelen adam ifadesinde de aynı kelimenin türevi vardır.
اٰبَٓائِكَ [Babaların] kelimesi amca, baba ve dedeyi kapsar. Dede İbrahim (a.s.), amca İsmail (a.s.), baba ise İshak (a.s.)'dır. Burada tağlîb sanatı vardır. Bu sanat, fasih kelamda bilinen mecazlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayette اِلٰهَ isminin tekrarlanması, cer edatı yeniden zikredilmeksizin mecrur olan zamir üzerine atıf yapılması içindir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰق [İbrahim, İsmail ve İshak], öncesindeki اٰبَٓائِكَ [ataların] kelimesinin atf-ı beyânıdır. Aslında amcası olduğu halde Hazret-i İsmail’i de ataları arasında saymıştır. Çünkü aynı ipe -ki bu kardeşliktir- bağlı olmaları sebebiyle amca babadır, teyze de anne; aralarında bir fark yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُون cümlesi, mekulü’l-kavle وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Cümlenin نَعْبُدُ fiilinin failinden hal olması da caizdir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için amili olan مُسْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Müsned olan مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ebû Hayyân, bu ayetteki cümlede ism-i fâ‘ilin sübût anlamına delalet eden bir haber cümlesi olduğunu, çünkü Allah’a boyun eğme (itaat etme) nin devamlı bir fiil olduğunu söylemiştir. (Mehmet Yenice,Sıfat-ı Müşebbehe Ve Mübâlağa Vezinleri)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تِلْكَ | onlar |
|
| 2 | أُمَّةٌ | bir ümmetti |
|
| 3 | قَدْ | elbette |
|
| 4 | خَلَتْ | gelip geçti |
|
| 5 | لَهَا | kendilerine |
|
| 6 | مَا | şeyler |
|
| 7 | كَسَبَتْ | onların kazandıkları |
|
| 8 | وَلَكُمْ | size aittir |
|
| 9 | مَا | şeyler |
|
| 10 | كَسَبْتُمْ | sizin kazandıklarınız |
|
| 11 | وَلَا |
|
|
| 12 | تُسْأَلُونَ | siz sorulmazsınız |
|
| 13 | عَمَّا | şeyden |
|
| 14 | كَانُوا | oldukları |
|
| 15 | يَعْمَلُونَ | onların yapıyor |
|
Herkes için sevap veya ceza olarak kendi yaptıklarının karşılığını görür. Kimse kimsenin yaptıklarından sorumlu değildir.
Onlar bir ümmetti, yaşayacaklarını yaşayıp, kazanacaklarını kazanıp gittiler. Bu kıssalar size yol göstermek içindir. Kendinizi değiştirin diye anlatılıyor size. Doğru dersleri çıkarın diye.
Allah bizi anlayıp öğrenenlerden ve öğrendikleri ile amel edip kazananlardan eylesin. (Nouman Ali Han Tefsir Notları)
Haleve خلو :
خَلَاء sözcüğü içinde ev, bina vs. türünden örtecek ve kapatacak hiçbir şey bulunmayan mekan demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 28 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri halvet, helâ, hâli ve tahliyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. اُمَّةٌ haber olup damme ile merfûdur. قَدْ خَلَتْ cümlesi, اُمَّةٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ fiili, iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir.
İsim cümlesidir. لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, جزاء ما كسبت şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبَتْ fetha üzerine mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. لَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
İsim cümlesidir. لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبْتُمْۚ ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْۚ fail olarak mahallen merfûdur.
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harfi ceriyle تُسْـَٔلُونَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا 'dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden تِلْكَ ile nesillere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
قَدْ خَلَتْ cümlesi اُمَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
قَدْ خَلَتْ ifadesinde mecazî isnad vardır. Mekandaki boşluk demek olan خَلَتْ , mecâz-ı aklî yoluyla ümmete yani mekanın sahibine isnad edilmiştir.
تِلْكَ işaret ismiyle, adı geçen ümmete işaret olunmaktadır ki bunlar da Hz. İbrahim (a.s) ile Yakup (a.s) ve bunların tek ilah inancına yani tevhid inancına bağlı olan zatlardır. İşte تِلْكَ kelimesiyle bunlara işaret edilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
تِلْكَ işaret zamiri daha önce zikredilen ümmete işarettir, yani tamamı muvahhit olan Hazret-i İbrahim, Yakup ve onların evlatlarından oluşan ümmet. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَسَبَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهَا , maksurun aleyh/sıfat, مَا كَسَبَتْ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ cümlesinin atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
كَسَبَتْ - كَسَبْتُمْۚ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ cümlesiyle, لَهَا مَا كَسَبَتْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ ifadesindeki iki cümlede de müsnedin müsnedün ileyhe takdimi kasr ifade eder. Yani bir ümmetin kazandığı bir başkasına geçmez, sizin kazandığınız da bir başkasına geçmez. Muhatapların inançlarını altüst etmek için gelmiş izafi kasırdır. Kibirleri nedeniyle atalarının sahip olduğu faziletlerin kendi işledikleri günahları giderdiği iddialarını tersine çevirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle birlikte تُسْـَٔلُونَ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘ nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ [Onların yaptıklarından sorulmazsınız] cümlesi iyiliklerinden sevaplanmadığınız gibi kötülüklerinden de muaheze edilmezsiniz demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) Yani idmâc sanatı vardır.
Önceki ayette onların Müslüman oldukları ifade edilmiş, burada ise onların geçip gittikleri belirtilmiştir. Dolayısıyla adeta Hz. Peygamber aleyhisselam dönemindeki Yahudilere hitaben şöyle denilmiştir: ‘’Eğer onlar sizin dininize uydu ve hak dinden saptı iseler bu durum size bir fayda sağlamaz, çünkü onlar kendi amellerinin karşılığını alacak, siz de kendi amellerinizin karşılığını alacaksınız. Dolayısıyla siz hakka tabi olun, Muhammed aleyhisselamı tasdik edin, çünkü o hakka çağırmaktadır. Batıla uyanları taklit etmeyi bırakın.’’ (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Hz İbrahim ve İsmail yaptıkları işin hemen sonunda Rabbimiz bunu bizden kabul buyur diye dua etmişlerdir. Bize de adeta yaptığımız amel ve ibadetlerin sonunda dua etmeyi öğretmektedirler.
İşitme ve bilmenin kaynağı Allah’tır ve kemal derecede işiten ve bilen sadece O’dur. Bize de bu isimlerden bir nebze verilmiştir ama bizim gördüğümüz ve işittiğimiz şeyler, acaba görmediğimiz ve işitmediğimiz şeylerin kaçta kaçıdır? Bunu tahmin edebilmek için mikroskobik canlıları ve son derece gelişmiş teleskoplarla bile göremediğimiz gök cisimleri üzerinde düşünebiliriz.
Selamun Aleyküm Benliğim
Sen müslümansın. Allah’ın ‘teslim ol’ emrine itaat edensin. Hayatının her evresini, bu itaat üzerine yaşamaya çalışansın.
Başını dik tut. Ayağını yere sağlam basarak yürü. Müslümanlığın, her adımını atışından ve söylediğin her kelimenden okunsun.
Dinin İslam’dan, prensiplerinden ve onları temsil edenlerden olma çabasıyla yaşamaktan gurur duy. Duruşuna ve kararlılığına, yürüdüğün yolun her zerresi şahit olsun.
Günümüz ‘hoşgörü’ kavramı altında taviz vermek kolayına gelmesin. Bulunduğun herhangi bir şart altında, Allah rızası için en doğrusunu seçmeye çalış. Kaçırdığını düşündüğün dünyalık fırsatlara değil, Allah katında kazandıklarına odaklan. Kısa sürecek heves ve kalıcı olmayacağını bildiğin zevk için kaybedenlerden olma.
Hata yaptığında, kararsız kaldığında ve zorlandığın zamanlarda korkma. Çaresizliğine hapsolma. Yalnız değilsin. Geri adım atma. Mükemmel değilsin. Eğer hala nefes alıyorsan, değerlendirecek fırsatın var demektir. Şeytanın nefsine attığı vesveseleri ez ve geç. Kalbinin derinliklerinden gelen tekbir seslerine koş. “Alemlerin Rabbi, Sana teslim oldum” de.
Ey Allahım! Bizi de hz. İbrahim (as)’ın duasına kat. İslam’ı en güzel şekilde yaşayanlardan ve en hayırlı şekilde temsil edenlerden olmamızda yardımcımız ol. Bizi affet. Teslimiyetimizi kabul ve daim eyle.
***
Dünyadaki bütün sesler susturulsa, nefsiyle çekişen insanların sözleri işitilir. Bu çekişmeler mühimdir çünkü insanın gelişmesinde, hatalarını düzeltmesinde ve doğrularını çoğaltmasında yardımcıdır. Nefsini tanımayan ve kendisini eleştirmesini bilmeyen kişi, doğru yönde gelişmek için doğru sebeplere sahip değildir.
Nefsiyle tartışan bir genç, şöyle diyordu: İnsan etrafındaki anne, baba, çocuk, arkadaş, kardeş, yeğen, kuzen, çalışan, komşu ya da yeni nesil gibi çeşitli rollere sahiplerden; rollerini özen göstererek yani hoşgörülü, fedakar, anlayışlı, başarılı vb. şekilde oynamasını ister.
Kendi nefsine dönüp sorar: Sen sahip olduğun rolleri nasıl oynuyorsun?
Üzerindeki farklı rolleri, kendini yıpratarak oynayanlar vardır. Aradan yıllar geçer ve emeklerinin karşılığını almadığı düşüncesiyle şikayet eder. Belki de üzüntüsünün haklı tarafları vardır. Kişi ancak kendisini değiştirebileceği için yakınlarıyla zorluklar yaşayana, imtihan diyerek Allah’tan yardım dilemek düşer.
Bazen ise kalp nefsin yakasına yapışır ve şunu da sorar: Asıl kimin rızası ve sevgisi için çabaladın? Bu soruyu soran kalbin şunlardan haberi vardır:
Her şeyi Allah’tan istemesi gerektiği gibi yakınlarıyla olan ilişkilerinin tamirini ve hallerinin düzelmesini de Allah’tan istemelidir. Sözel dua ile beraber fiziksel olarak da dua etmelidir. Belki hayırlı evlatlar için önce kendi rollerindeki eksiklikleri tamamlamaya yönelir. Namaz kılan nesil için önce kendisine kul olarak çekidüzen verir, namaza olan sevgisine özen gösterir ve dışarıya yansıtır.
Allah rızasından çok dünyalık menfaatler için oynanan rollere, insanlar tarafından verilen kıymet ve karşılıklar, nefsin gözünü doyurmaz. Zira, o verdiği emekleri büyüttükçe büyütür. Halbuki, sırf Allah rızası için çabalayarak iyi bir eş, evlat, ebeveyn, komşu, arkadaş vb. olan kişi emekleri konusunda mütevazidir ve Allah katında hiçbir emeğinin karşılıksız kalmayacağı konusunda ferahtır.
Şüphesiz ki, kopuk ilişkiler ve adaletsiz oynanan roller, imtihan dünyasının bir parçasıdır. İnsanın elinden hiçbir şeyin gelmediği anlar çoktur. Bu sözler, bir başkasını -rolünden dolayı- suçlamak için değil, kişinin kendi nefsi içindir.
Ey Allahım! Bizi;
Bizden öncekiler ve büyüklerimiz için hayırlı nesillerden,
Sana kul olmayı ve Senin rızan için yaşamayı sevenlerden,
İslam ile şereflenmenin kıymetini bilenlerden,
Sahip olduğumuz her rolün hakkını vermeye çalışanlardan ve etrafına güzel örnek olanlardan,
Sana hakkıyla teslim olanlardan ve teslim olan nesiller yetiştirenlerden eyle.
Amin.