بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ١٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالُوا | ve dediler |
|
| 2 | كُونُوا | olun ki |
|
| 3 | هُودًا | Yahudi |
|
| 4 | أَوْ | veya |
|
| 5 | نَصَارَىٰ | hıristiyan |
|
| 6 | تَهْتَدُوا | doğru yolu bulasınız |
|
| 7 | قُلْ | de ki |
|
| 8 | بَلْ | bilakis (uyarız) |
|
| 9 | مِلَّةَ | milletine (dinine) |
|
| 10 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’in |
|
| 11 | حَنِيفًا | hanif |
|
| 12 | وَمَا |
|
|
| 13 | كَانَ | O değildi |
|
| 14 | مِنَ |
|
|
| 15 | الْمُشْرِكِينَ | ortak koşanlardan |
|
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl كُونُوا هُودًا ’ dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُونُوا nakıs, نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. كُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. هُوداً kelimesi كُونُوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. نَصَارٰى atıf harfi اَوْ ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen تَهْتَدُوا cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن تكونوا هودا تهتدوا.(Yahudi olursanız hidayete erersiniz.) şeklindedir.
تَهْتَدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَهْتَدُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
بَلْ idrab ve atıf harfidir. مِلَّةَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup, fetha ile mansubdur. Takdiri, إتْبَعْ (tabi ol) şeklindedir. اِبْرٰه۪يمَ muzâfun ileyh olup, gayrı munsarif olduğu için cer alameti fethadır. حَن۪يفًا kelimesi اِبْرٰه۪يمَ ’in hali olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَلْ idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَن۪يفًا ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’ nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’ dir. مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مُشْرِك۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ
و , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
هُودًا اَوْ نَصَارٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَهْتَدُواۜ
Mahzuf şartın cevabı olan تَهْتَدُوا cümlesi, meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart üslubundaki cümle fasılla gelmiştir.
Takdiri … إن تكونوا هودا (Yahudi olursanız…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir.
هُودًا - تَهْتَدُوا kelimeleri arasında ise cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yani Yahudiler Müslümanlara dediler ki: “ Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız.” Hıristiyanlar da Müslümanlara dediler ki: “Hristiyan olun ki doğru yolu bulasınız.” Yoksa bu ifade her iki grubun bir araya gelip de her iki dine birlikte davet ettiklerini kastetmiş değildir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr, Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. بَلِ idrâb harfi, intikal içindir.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِلَّةَ kelimesi, takdiri نتبع (Tabi oluruz) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ izafetinde اِبْرٰه۪يمَ ismine muzâf olan مِلَّةَ , şan ve şeref kazanmıştır.
مِلَّةَ , din manasından kinayedir.
Hal olan حَن۪يفًا , sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek sübût yani devamlılık ve süreklilik ifade etmiştir. Hal, cümlenin anlamını kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا [De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim’in dinine uyarız.] Yani, “De ki Ey Muhammed! Biz sizin dediğiniz gibi olmayız, aksine İbrahim’in dinine uyarız. Burada “uyarız” ifadesi, önceki ifadelerin açıkça delaletinden dolayı gizlenmiştir. Çünkü [Yahudi ya da Hristiyan olun] ifadesi “Yahudilik ve Hristiyanlığa uyun” anlamına gelir ve [Hayır!] ifadesi de bunun reddi, aksinin ispatı demektir. Bir görüşe göre bunun manası, “Hayır, biz (…) oluruz” şeklindedir, çünkü öncesinde “olunuz” ifadesi yer almaktadır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. Menfî كان ’ nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ ‘nin müteallakı olan كان ‘nin haberi mahzuftur.
الْمُشْرِك۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek durumun devam ve sübutuna işaret etmiştir.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ [Müşriklerden değildi] cümlesindeki anlamda, yahudi ve hristiyanların müşrik kabul edildiği manası gizlidir. Bu üslup idmâc sanatıdır.
Bunda Ehl-i Kitab ’a ve başkalarına laf dokundurma vardır. Çünkü her ikisi de şirk üzere bulunduğu halde Hz. İbrahim’e uyduğunu iddia ediyorlardı. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Onlar Tevrat’a veya Musa Peygambere değil, kendi kavimlerine çağırıyorlar. Buna karşılık Efendimiz'in hanif olan İbrahim'in (a.s) dinine çağırması emredilmektedir. ‘O müşriklerden değildi’ buyurulmuştur. Demek ki onlar aslında şirke çağırıyorlar. Mefhumu muhalif (Fıkıh usulü): Burada siz müşriksiniz denmiyor ama ifade sonucunda bu anlaşılıyor.
الْمُشْرِك۪ينَ - حَن۪يفًا ve تَهْتَدُواۜ - مُشْرِك۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
مَا كَانَ - كُونُوا ifadeleri arasında tıbâk-ı selb, كَانَ - كُونُوا arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ cümlesiyle كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
حَنيف : Şaşkınlıktan kurtulup doğruya dönmek demektir. Haniflik müşrik olmanın zıddı olarak gelmiştir. Arapçadaki harflerle ilgili enteresan özelliklerden biri de başında حن bulunan fiillerde şeklen veya sonuç itibariyle meyl, yumuşaklık, şefkat bulunmasıdır.
حنف : Meyletti. حنث : Yemini bozdu. حنق : Kırıldı. حنو : Şefkat gösterdi. (https://tafsir.app/aljadwal/2/135)
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ١٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُولُوا | deyin |
|
| 2 | امَنَّا | inandık |
|
| 3 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 4 | وَمَا | ve şeye |
|
| 5 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 6 | إِلَيْنَا | bize |
|
| 7 | وَمَا | ve şeye |
|
| 8 | أُنْزِلَ | indirilen |
|
| 9 | إِلَىٰ |
|
|
| 10 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’e |
|
| 11 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il’e |
|
| 12 | وَإِسْحَاقَ | ve İshak’a |
|
| 13 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub’a |
|
| 14 | وَالْأَسْبَاطِ | ve torunlarına |
|
| 15 | وَمَا | ve şeye |
|
| 16 | أُوتِيَ | verilen |
|
| 17 | مُوسَىٰ | Musa’ya |
|
| 18 | وَعِيسَىٰ | ve Îsa’ya |
|
| 19 | وَمَا | ve şeye |
|
| 20 | أُوتِيَ | verilen |
|
| 21 | النَّبِيُّونَ | peygamberlere |
|
| 22 | مِنْ | -nden |
|
| 23 | رَبِّهِمْ | rableri- |
|
| 24 | لَا |
|
|
| 25 | نُفَرِّقُ | ayırım yapmayız |
|
| 26 | بَيْنَ | arasında |
|
| 27 | أَحَدٍ | hiçbiri |
|
| 28 | مِنْهُمْ | onların |
|
| 29 | وَنَحْنُ | ve biz |
|
| 30 | لَهُ | O’na |
|
| 31 | مُسْلِمُونَ | teslim olanlarız |
|
Önceki ayette Yahudi ve Hristiyanların her biri insanları kendi dinine davet ederken burada Müslümanlara insanları bütün peygamberlere indirilen ortak vahye çağırmaları emredilmektedir.
‘İman ediniz’ değil de ‘iman ettik deyiniz’ buyurulması, iman konusunda kalp ile tasdikin yanında dil ile ikrarın da gerekliliğini göstermektedir.
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ
Fiil cümlesidir. قُولُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اٰمَنَّا بِاللّٰهِ ’dır. قُولُٓوا fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اٰمَنَّا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اٰمَنَّا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلَيْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْنَا car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. مَٓا اُنْزِلَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Müşterek ism-i mevsûl مَٓا , lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ car mecruru اُنْزِلَ fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ kelimeleri atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Ayette geçen اُنْزِلَ kelimesi hem اِلٰٓى cer edatı ile hem عَلَى cer edatıyla müteaddi (geçişli) hale gelir, işte bu bakımdan burada yani Bakara Suresinin bu ayetinde اِلٰٓى ile müteaddi olmuşken, Al-i İmran Suresi, 84. ayetinde ise عَلَى cer edatı ile müteaddi olmuştur. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
اٰمَنَّا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ
Fiil cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا atıf harfi وَ ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تِيَ مُوسٰى ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مُوسٰى naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. ع۪يسٰى atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. مَٓا اُو۫تِيَ cümlesi, atıf harfi وَ ’ la önceki مَٓا اُو۫تِيَ ‘ye matuftur.
اُو۫تِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. النَّبِيُّونَ naib-i fail olup, ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. مِنْ رَبِّ car mecruru اُو۫تِيَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُفَرِّقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, نحن ’ dur. بَيْنَ mekân zarfı نُفَرِّقُ fiiline mütealliktir. اَحَدٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru اَحَدٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru مُسْلِمُونَ ’ye mütealliktir. مُسْلِمُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
نُفَرِّقُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرق ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُسْلِمُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَمُوسٰى وَع۪يسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُولُوۤا۟ [Deyiniz] emri müminlere hitaptır; ancak kâfirlere yönelik olması da caizdir. Buna göre, “hak üzere olabilmek için şöyle şöyle deyiniz; aksi takdirde batıl üzere kalırsınız” anlamını ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
قُولُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan … اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
اٰمَنَّا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Lafza-i celâle matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَٓا ‘nın sılası olan اُنْزِلَ اِلَيْنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki ism-i mevsûller birbirine matuftur. Cihet-i camia temasüldür. Sıla cümleleri, aynı üslupta gelmiştir.
اُنْزِلَ ve اُو۫تِيَ fiilleri, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûreti İbrahim, soru, 127)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْ izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla هِمْ zamirinin ait olduğu iman eden kişiler şeref kazanmıştır.
Allah’a imandan sonra مَاۤ أُنزِلَ [indirilene iman] sıralamasında önemli olan takdim edilmiştir. Aynı durum مَاۤ أُنزِلَ إِلَیۡنَا [bize indirilen] ibaresi için de geçerlidir.
Bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara şeklindeki sıralamada derecelendirme söz konusudur. Bu istidrac sanatı, iman edilmesi istenenlerin sıralanması taksim sanatıdır.
İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunları daha sonra Musa ve İsa (a.s) tarih sırasına göre zikredilmişlerdir. Bu üslup, ıttırad sanatıdır.
إِبۡرَ ٰهِـۧمَ - إِسۡمَـٰعِیلَ - إِسۡحَـٰقَ - یَعۡقُوبَ - مُوسَىٰ - عِیسَىٰ ve ٱللَّهِ - رَّبِّ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
أُنزِلَ - أُوتِیَ - مَاۤ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
أُوتِیَ ٱلنَّبِیُّونَ مِن رَّبِّهِمۡ cümlesi, umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır.
لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Fasılla gelen cümle, اٰمَنَّا fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela, هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman و ‘ sız gelir.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Muzâfun ileyh اَحَدٍ ’deki nekrelik umum ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
Buradaki اَحَدٍ kelimesi, cemaat anlamında olduğundan, önüne بَیۡنَ [arasında] kelimesi gelebilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
[Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız] Yahudiler gibi; bir kısmına iman eder, bir kısmını inkâr eder değiliz. أَحَدٍ lafzı nefy siyakında olduğundan geneldir, َ بَیۡنَ ‘ nin ona muzâf olması caiz olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada muhtemelen bir kısaltma vardır ve kastedilen: “hiçbiri ile bir diğeri arasında iman konusunda fark gözetmeksizin” -ki böyle yaparsak tıpkı Yahudiler ve Hristiyanlar gibi peygamberlerin sadece bazılarına iman etmiş oluruz- manasıdır. Bir görüşe göre anlam şöyledir: Biz bu peygamberlerin dinin aslı konusunda farklı olduklarını söylemeyiz. Aksine şeriatları farklı da olsa hepsinin dininin tevhid ve itaate dayandığını söyleriz. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Ayetin son cümlesi olan وَنَحۡنُ لَهُۥ مُسۡلِمُونَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. نُفَرِّقُ fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُ , ihtimam için amili olan مُسْلِمُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Müsned olan مُسْلِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
مُسۡلِمُونَ - ءَامَنَّا ve ٱللَّهِ - رَّبِّ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ ١٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَإِنْ | eğer |
|
| 2 | امَنُوا | iman ederlerse |
|
| 3 | بِمِثْلِ | gibi |
|
| 4 | مَا |
|
|
| 5 | امَنْتُمْ | sizin iman ettiğiniz |
|
| 6 | بِهِ | ona |
|
| 7 | فَقَدِ | elbette |
|
| 8 | اهْتَدَوْا | doğru yolu bulmuş olurlar |
|
| 9 | وَإِنْ | eğer |
|
| 10 | تَوَلَّوْا | dönerlerse |
|
| 11 | فَإِنَّمَا | mutlaka |
|
| 12 | هُمْ | onlar |
|
| 13 | فِي | içine |
|
| 14 | شِقَاقٍ | anlaşmazlık (düşerler) |
|
| 15 | فَسَيَكْفِيكَهُمُ | onlara karşı sana yeter |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | وَهُوَ | ve O |
|
| 18 | السَّمِيعُ | işitendir |
|
| 19 | الْعَلِيمُ | bilendir |
|
Şıkqaq kelimesinin kökü şaqqa olup bir şeyde meydana gelen yarık demektir. Nefiste ve bedende meydana gelen eziyete, zahmete meşakkat denir.
Şıqaq ayrılma, yarılma, muhalefet düşme, arkadaşının olduğu yerden başka bir tarafta olma demektir.
Şakak bir şeyin iki yarısı demek olup Türkçe’ye de geçmiştir.
Yine seçenek manasındaki şık da bu köktendir.
Ayette, 136. ayette sayılan Peygamberlere ve onların gönderdiklerine iman etmeyen kimselerin ayrılık içerisinde olduğu söylenmektedir.
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا şart fiili olup, damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِ car mecruru اٰمَنُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَٓا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنْتُمْ بِه۪ ’dır. Buradaki بِ harfi ise tıpkı “Allah’ın şahitliği kâfidir.” [en-Nisâ 4/79] ayetinde olduğu gibi zaiddir.
اٰمَنْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اٰمَنْتُمْ fiiline mütealliktir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدِ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
اهْتَدَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اهْتَدَوْا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَلَّوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍ ’dır.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اِنَّمَا kaffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; meneden alıkoyan anlamında olup, buradaki ma i kâffeden kasıt ise, اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي شِقَاقٍ car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir. Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُۚ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن أرادوا الكيد لك فسيكفيكهم الله (Eğer sana tuzak kurmak isterlerse Allah sana kafi gelecektir) şeklindedir.
Fiilinin başındaki س harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَكْف۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Muttasıl zamir هُمُ ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ fail olup damme ile merfûdur.
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُۜ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ
Ayete dahil olan فَ istînâfiyyedir. İlk cümle şart üslubunda haberî isnaddır.
Şart cümlesi olan اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib olan بِمِثْلِ ‘deki بِ , tekid ifade eden zait harftir.
Muzafun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsul veya masdar harfi مَٓا ‘nın sılası olann اٰمَنْتُمْ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki اٰمَن fiilinin بِ harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmin sanatıdır.
اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.
Şart edatı اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَقَدِ اهْتَدَوْا , tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş faide-i haber talebî kelamdır. Cevap cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek olayın vukuunun kesinliğine işaret etmiştir.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اٰمَنُوا - اٰمَنْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اٰمَنْتُمْ - هْتَدَوْاۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِمِثْلِ ' deki بِ ' nin tadiye için değil de alet için olduğu da söylenmiştir. Mana da şöyle olur: imanı sizin yolunuz gibi hakka götürecek bir yolla elde etmeye çalışırlarsa... Çünkü maksadın birliği yolların çeşitli olmasına mani değildir. Ya da بِ tekit için zaiddir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onların iman etmesi müminlerin iman etmesi gibi olursa hidayete erecekleri söylenmiştir. Burada bir teşbih vardır. اهْتَدَوْاۚ fiili, iftiâl babından dolayı zorluk ve yavaş yavaş olma manası taşır. Yani hidayete ermek birdenbire olmaz.
Bir görüşe göre “Eğer onlar sizin iman ettiklerinizin aynısına iman ederlerse” ifadesi “Sizin iman ettiğiniz gibi” anlamındadır. Buna göre مَا harfi, fiil ile birlikte masdar olarak kullanılmıştır ki bu durumda ifadenin takdiri “Sizin imanınız gibi iman ederlerse” şeklinde olur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِه۪ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi تَوَلَّوْا müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فَ karinesiyle gelen فَاِنَّمَا هُمْ ف۪ي شِقَاقٍۚ cümlesi şartın cevabıdır. Kasr edatı اِنَّمَا ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. هُمْ mübteda, ف۪ي شِقَاقٍ car mecrurunun müteallakı olan mahzuf kelime haberdir.
Şart ve cevap cümlelerinde oluşan terkip faide-i haber, inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اِنَّمَا kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. Bu tür Arapça ibarelerin Türkçeye tercümesinde “ancak” ifadesinin cümlenin son unsuruna dahil edilmesi gerekir. https://islamansiklopedisi.org
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. هُمْ mevsuf/maksûr, ف۪ي شِقَاقٍۚ ‘in müteallakı olan haber sıfat/maksûrun aleyhtir.
اِنَّمَا ile kasr uslubu muhatabın bildiği konularda gelir.
شِقَاقٍ ’ daki tenvin, kesret ve tahkir ifade eder.
ف۪ي شِقَاقٍۚ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. Ayette ayrılma, yarılma, muhalefet düşme, içi olan bir şeye benzetilerek istiare yapılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Bu istiareyle, içinde bulundukları durumun kötülüğü, muhalefetin onları kapalı bir mekân gibi tamamen kuşattığı ifade edilerek vurgulanmıştır.
تَوَلَّوْا kelimesinde gerilmek, gazaplanmak ve reddetmek manaları da vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s. 68)
شِقَاقٍ lafzında, hilaf ve dalâl’de olmayan münazaa [çekişme], gazablaşma, muhalefet ve tahrik gibi manalar vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 2, s. 68)
Onlar bunun hak değil batıl olduğuna inanıyorlardı. Onların red ve dalalette ısrarlarına işâret için اِنْ gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُ
Fasılla gelen cümlede فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan سَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُ , istikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. سَ harfi vaid ve vaad siyakında tekid ifade eder.
Takdiri, … إن أرادوا الكيد لك (Eğer sana tuzak kurmak isterlerse …) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle gelmesinde hem müminlerin hem de kâfirlerin kalbine heybet hissettirme söz konusudur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
فَسَيَكْفِيكَهُم ; Kur'an'daki en uzun kelimedir. Bu uzunluk harf sayısı değil, içerdiği kelime açısındandır. فَ - سَ - يَكْفِي - كَ - هُم zikredilmiştir.
فَسَيَكْف۪يكَهُمُ [sana yetecektir] fiilindeki سَ , bir zamana kadar gecikse de ayetin haber verdiği gerçeğin mutlaka meydana geleceğini bildirmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَسَيَكْفِيكَهُم [Allah onlara karşı seni korur.] Bunda îcâz olduğu açıktır. (Allah, onların şerrinden seni koruyacak) demektir. Fiilin başına سوف değil de سَ harfinin getirilmesi, Rasulullah (s.a.v.) onlara, yakın bir zamanda galip geleceğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۜ
و , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Meânî İlmi, s. 218)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Cümle “Allah Teâlâ bilir, işitir.” anlamının yanında “bilmekle ve işitmekle kalmaz, gereken karşılığı verir” manası da taşımaktadır. Lâzım zikredilmiş melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. (almaany.com) Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
O semî’ ve alîmdir. Bu isimler onların “Yahudi olun” gibi bütün konuşmalarını Allah'ın işittiğine ve bildiğine tazrizdir.
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Allah'ın işitmesi ve bilgisi herşeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır. ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme. Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur. İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller
Sıfat-ı müşebbehe sübut (devamlılık ve süreklilik) ifade eder.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayet, Allah’u Teâlâ'nın iki sıfatının zikriyle şöyle bitmiştir: وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ [O, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir] Burada Allah Teâlâ'nın السَّمِيعُ الْعَلِيمُ sıfatları zikredilmiştir. Bunun sebebi, ayet-i kerimede işitilecek ve bilinecek şeylerini zikredilmiş olmasıdır. İnatlaşma ve muhalefet içinde olanlar söz ya da eylemle müdahalede bulunuyorlardı. Dolayısıyla ayet bu iki yüce sıfatla sona ermiştir.
“…O semî‘dir, alîmdir…Bu ifade, hem öncesinde zikredilen vaadlere dair verilen ek bir bilgi, hem de onları tekit eden bir ifadedir. Yani; Ey rasulüm! O Mevlâ kendisine dua etmeni (önceki ayette bahsi geçen Hz. Peygamber’in s.a.v. duası kastediliyor) işiten ve dinini galip hale getirme hususundaki niyetini bilendir. (Bunun neticesi olarak da) Senin duana icabet eder ve seni muradına erdirir. Veya (bu ifadeler) kafirler için bir vaîddir.” Âlûsî bu iki sıfatı, hem önceki ayetle hem de ayetin kendisiyle ilişkilendirmiş, ‘Allah Teâlâ’nın, habibinin dua ve niyazlarını semî‘ sıfatıyla işittiğini, alîm sıfatıyla da onun gayretlerini bildiği’ yorumunun yanında, bu esmâların kafirler için bir tehdit olduğunu belirtmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ ١٣٨
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ
Fiil cümlesidir. صِبْغَةَ اللّٰهِ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup, fetha ile mansubdur. Takdiri, صبغنا الله صبغة (Allah bizi bir boyayla boyadı) şeklindedir. Veya mahzuf fiilin mef’ûlu bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نتبع صبغة الله (Allah’ın boyasına tabi oluruz) şeklindedir. الله lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. Atıf olması da caizdir. مَنْ istifhâm ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. اَحْسَنُ haber olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَحْسَنُ ’ ya mütealliktir. صِبْغَةًۘ temyiz olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحْسَنُ ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru عَابِدُونَ ’ye mütealliktir. عَابِدُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
عَابِدُونَ , sülâsi mücerredi عبد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صِبْغَةَ اللّٰهِۚ
Fasılla gelen ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. صِبْغَةَ kelimesi, takdiri صبغنا الله (Allah bizi bir boyadı) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
صِبْغَةَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan صِبْغَةَ şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette tasrîhî istiare vardır. صِبْغَةَ اللّٰهِۚ [Allah'ın boyası] müşebbehu bihtir (müstearun minh). Din ise müşebbehtir (müstearun leh). Câmi’; eserin gözükmesidir. Ayetin devamında müşebbehu bihle ilgili ifadeler vardır. Dolayısıyla istiare-i muraşşahadır.
İman demek olan boyanın Allah'a izafe edilmesi imana şeref kazandırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
صِبْغَةَ اللّٰهِ cümlesinde tasrîhî istiare vardır. Burada imanla arınma; boya manasındaki صِبْغَةَ kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü boyanın kişinin üzerinde görünmesi gibi, onun etkisi de onlar üzerinde belli olur ve kalplerinde bir ziynet olur. (https://tafsir.app/aljadwal/2/138)
Burada صِبْغَةَ اللّٰهِ [Allah’ın boyası] tabiri 136. Ayetteki اٰمَنَّا بِاللّٰهِ [Allah’a iman ettik] sözüne mukabil olarak müşâkele olmuştur. “Allah’ın temizlemesi” manasındadır. Çünkü iman, iman edenlerin nefsini temizler. Hristiyanlar doğan çocuklarını sarı bir suyla yıkayıp böylece hakiki Hristiyan olduklarını söylüyorlardı. Bu ayette Allahu Teâlâ Müslümanlara “Bizi Allah iman boyasıyla boyadı, biz sizin boyanızla boyanmayız” demelerini buyurmuştur. Boya kelimesi, refâkatinde lafzen değil, takdîren geçmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
Hristiyanlar çocuğun günahkar doğduğuna inanıyorlar ve onu vaftiz ederek temizliyorlar. Biz Müslümanlara göre ise insan günahsız doğuyor. Burada bu inanca bir îma vardır. Allah’ın insana verdiği fıtrat asıl ruhani renktir. Müslüman olmak başka bir boya ile boyanmak değil, başka boyaları atıp öze dönmektir.
Boya bezi, kumaşı kirden lekeden temizleyip güzel renklerle süslediği ve beğeni kazandırdığı gibi, vasıflı bir iman da müminleri küfrün kirlerinden temizler, güzellikleri ile süsler ve kalplerini nurlandırır. (Kitap: Fıtrat Pedagojisi)
وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ
و , itiraziyyedir. İ‘tirâz, kelâmın ortasında veya bir manada birleşen iki kelâmın arasında irabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümlenin -herhangi bir vehmi defetme gayesi gütmeden- bir nükteden ve faydadan ötürü zikredilmesidir. İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbîh, teberrük, takrir, tasrih gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme. ar. Gör. Ömer Kara)
Ayet istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde istifham harfi olan مَنْ mübteda, اَحْسَنُ haberdir. صِبْغَةً temyiz olarak mansubtur. Temyiz, ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim, temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (https://islamansiklopedisi.org.tr/tekit)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle, meydan okuma ve takrir kastı taşımaktadır. Vaz edildiği anlamdan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle soruda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.
اَحْسَنُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
صِبْغَةَ - اللّٰهِۚ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
نَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
Hal وَ ’ıyla gelen نَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur لَهُ , kasr ifadesi için amili olan عَابِدُونَ ’ye takdim edilmiştir.
Zamirinin Allah Teâlâ’ya ait olduğu لَهُ car mecruru, amiline takdim edilmiştir. Bu takdim tahsis ifade eder. “Biz sadece ve sadece Allah’a kulluk ederiz, başka hiçbir kimseye değil” anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, car-mecrur ve amili arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/mevsûf, عَابِدُونَ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur..
Yani ibadetin, takdim edilen zamire yani Allah’a has olduğu ifade edilmiştir.
Müsned olan عَابِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
136. ayetin fasılasıyla aynı üsluptadır. İki cümle arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
عَابِدُ, kulluğun gereğine göre hareket ederek Allah’ın rızası için çalışandır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ ١٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | söyle (onlara) |
|
| 2 | أَتُحَاجُّونَنَا | bizimle tartışıyor musunuz? |
|
| 3 | فِي | hakkında |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | وَهُوَ | O iken |
|
| 6 | رَبُّنَا | bizim de Rabbimiz |
|
| 7 | وَرَبُّكُمْ | sizin de Rabbiniz |
|
| 8 | وَلَنَا | bizimdir |
|
| 9 | أَعْمَالُنَا | bizim yaptıklarımız |
|
| 10 | وَلَكُمْ | sizindir |
|
| 11 | أَعْمَالُكُمْ | sizin yaptıklarınız |
|
| 12 | وَنَحْنُ | ve biz |
|
| 13 | لَهُ | O’na |
|
| 14 | مُخْلِصُونَ | gönülden bağlananlarız |
|
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ ’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. تُحَٓاجُّونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. فِي اللّٰهِ car mecruru تُحَٓاجُّونَنَا fiiline mütealliktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, في شأن الله şeklindedir. وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ cümlesi تُحَٓاجُّونَنَا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّنَا haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَبُّكُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal. Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُحَٓاجُّونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حجج ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنَٓا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَعْمَالُنَا muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَكُمْ اَعْمَالُكُمْ atıf harfi وَ ’l a makabline matuftur.
لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَعْمَالُكُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru مُخْلِصُونَ ‘ye mütealliktir. مُخْلِصُونَ haber olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مُخْلِصُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Hemze inkârî manada istifham harfidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır.
Mekulü’l-kavl cümlesi istifham üslubunda gelmesine rağmen gerçek manada soru kastı taşımamaktadır. Kınama ve tenkit ifade eden terkip mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayrıca istifhamda, tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
اَتُحَٓاجُّونَنَا şeklindeki istifham; inkârîdir, yani mana “Allah hakkında bizimle tartışmayın” şeklindedir. Bu mananın olumsuzluk harfi yerine istifham harfi ile ifade edilmesinde, dinleyen kişinin vicdanına dönmesini ve düşünmesini sağlama kastı vardır.
وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ cümlesi تُحَٓاجُّونَنَا ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Rab isminin, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek için tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّنَا izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla نَا zamirinin ait olduğu mümin kişiler şeref kazanmıştır.
رَبُّكُمْ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
اللّٰهِ - رَبُّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tecrîd sanatları vardır.
وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ
Cümle و ’la hal olan هُوَ رَبُّنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَنَٓا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اَعْمَالُنَا muahhar mübtedadır.
Aynı üsluptaki وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ cümlesi وَ atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Her iki cümledeki takdim de kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَنَٓا ve لَكُمْ , maksurun aleyh/mevsûf, اَعْمَالُنَا ve اَعْمَالُكُمْۚ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
وَلَنَٓا اَعْمَالُنَا - وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
اَعْمَالُ - رَبُّ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muahhar mübtedanın izafetle marife olması az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.
Müsned olan مُخْلِصُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır. 136 ve 138. ayetlerin fasılasıyla aynı üsluptadır. Bu cümleler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
136. ayette geçtiği gibi isim cümlesi ihlasın devamlılığını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ١٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | تَقُولُونَ | söylüyor(mu)sunuz |
|
| 3 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 4 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim |
|
| 5 | وَإِسْمَاعِيلَ | ve İsma’il |
|
| 6 | وَإِسْحَاقَ | ve İshak |
|
| 7 | وَيَعْقُوبَ | ve Ya’kub |
|
| 8 | وَالْأَسْبَاطَ | ve torunlarının |
|
| 9 | كَانُوا | olduklarını |
|
| 10 | هُودًا | yahudi |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | نَصَارَىٰ | hıristiyan |
|
| 13 | قُلْ | de ki |
|
| 14 | أَأَنْتُمْ | siz mi |
|
| 15 | أَعْلَمُ | daha iyi bilirsiniz |
|
| 16 | أَمِ | yoksa |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah (mı) |
|
| 18 | وَمَنْ | ve kimdir |
|
| 19 | أَظْلَمُ | daha zalim |
|
| 20 | مِمَّنْ | kimseden |
|
| 21 | كَتَمَ | gizleyen |
|
| 22 | شَهَادَةً | şahitliği |
|
| 23 | عِنْدَهُ | yanında bulunan |
|
| 24 | مِنَ | tarafından |
|
| 25 | اللَّهِ | Allah |
|
| 26 | وَمَا | ve değildir |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | بِغَافِلٍ | gafil |
|
| 29 | عَمَّا | -dan |
|
| 30 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız- |
|
Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sapıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristiyanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu peygamberlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bundan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu peygamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendilerini reddetmiş olacaklar da ondan.
"De ki."
Bakın yine hücum var. Kur’ân hiçbir zaman savunmada değildir.
"Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?"
Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne yahudiydi ne de hıristiyandı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Allah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Allah bildirmeseydi biz de bilemezdik. Yani bu kitaba dayalı olmayan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konularda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bildirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yani bu konularda söz söyleme hakkı sadece Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. (Besairul Kur’ân Ali Küçük tefsiri)
Burada gizlendiği ifade edilen “şahitlik”, Hz.Muhammed’in geleceğine dair Tevrat ve İncil de yer alan bilgilerdir.Ebû Bekre Nüfey İbni Hâris radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defa sordu.
Biz de:
- Evet, yâ Rasûlallah, dedik.
Rasûl-i Ekrem:
- “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve “İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak” buyurdu. Bu sözü durmadan tekrarladı. Daha fazla üzülmesini istemediğimiz için keşke sussa, diye arzu ettik.
Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstitâbe 1; Müslim, Îmân 143. Ayrıca bk. Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru sûre (4) 5 (Riazus Salihin 338 no lu hadis)
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır.
Fiil cümlesidir. تَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ ‘ dir. تَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اِبْرٰه۪يمَ kelimesi اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ kelimeleri makabline matuftur. كَانَ ‘ nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’ nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. هُودًا kelimesi كَانُوا ’ nun haberi olup fetha ile mansubdur. نَصَارٰى atıf harfi اَوْ ile هُوداً ‘ e matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.
اَمْ ; Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ ; Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ تَقُولُونَ fiilini تَ ile okuyanlara göre اَمْ edatı, 139. ayetteki اَتُحَٓاجُّونَنَا fiilinin başındaki hemzeye muadildir. تَ ile olan kıraate göre; اَمْ edatının بَلْ اَتَقُولُونَ [Hayır, yoksa şöyle mi diyorsunuz] anlamında munkatı’a olması da mümkündür. اَمْ تَقُولُونَ fiilini [“Yoksa … mı diyorlar?!” şeklinde] يَ ile okuyanlara göre ise, اَمْ sadece munkatı’a olabilir. (Zemahşeri , Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l kavli, ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَعْلَمُ haber olup damme ile merfûdur.
اَمِ atıf harfi ve muttasıldır. اللّٰهُ lafza-i celâl, atıf harfi اَمِ ile munfasıl zamir اَنْتُمْ ’e matuftur. Veya mübtedadır ve haberi mahzuftur. Takdiri, اَعْلَمُ (daha iyi bilir) şeklindedir.
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ istifhâm ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَتَمَ شَهَادَةً ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَتَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir. شَهَادَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı شَهَادَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru شَهَادَةً ’in mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir.
اَظْلَمُ ve اَعْلَمُ kelimeleri ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl مَا ’ nın ismi olup damme ile merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. غَافِلٍ lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl, عَنْ harfi ceriyle غَافِلٍ ' e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde ل harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142)
Kur'an-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmlâ Yönüyle Arapçada Zaidlik)
غَافِلٍ , sülâsi mücerredi غفل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ
İstinafiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. اَمْ ; munkatı’ istifham harfi, burada hemze ve بَلْ manasındadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve tenkit amacı taşıyan cümle vaz edildiği anlamın dışında bir mana ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
İstifham inkârîdir; yani mana “İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunları Yahudi yahut Hristiyanlardır demeyin” şeklindedir. Bu mananın olumsuzluk harfi yerine istifham harfi ile ifade edilmesinde, dinleyen kişinin vicdanına dönmesini ve düşünmesini sağlama kastı vardır. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasındaki يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى , nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَصَارٰى muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfiyle هُوداً ‘e atfedilmiştir. Ciheti camia tezayüftür.
اِبْرٰه۪يمَ - اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ - يَعْقُوبَ ve هُودًا - نَصَارٰىۜ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Peygamberlerin isimleri doğum tarihi sırasına göre 136. ayetteki gibi sayılmıştır. Isimlerin bu üslupta sayılmasında ıttırad ve taksim sanatları vardır. 136. ayetle bu ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَمْ تَقُولُونَ fiilini تَ ile okuyanlara göre اَمْ edatı, 139. ayetteki اَتُحَٓاجُّونَنَا fiilinin başındaki hemzeye muadildir. Mana şöyledir: “Siz şu iki işten hangisini yapıyorsunuz? Allah’ın hikmeti hakkında tartışmak mı, yoksa peygamberler hakkında yahudilik / hristiyanlık iddiasında bulunmak mı?” Her iki fiilin başındaki istifhamdan maksat, bu iki hususu birlikte inkâr etmektir. Yine تَ ile olan kıraate göre; اَمْ edatının بل أتقولون [Hayır, yoksa şöyle mi diyorsunuz] anlamında munkatı olması da mümkündür. Bu ihtimale göre de hemze yine yadırgama belirtir. اَمْ تَقُولُونَ fiilini [“Yoksa … mı diyorlar?!” şeklinde] يَ ile okuyanlara göre ise, اَمْ ancak munkatı olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze takrirî istifham harfidir. Takrîr; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
Takrîr(itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Mekulü’l-kavl cümlesi istifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak ikrar ve tevbih anlamı kazandığı için mecazı mürsel mürekkebdir.
اَنْتُمْ mübteda, اَعْلَمُ haberdir.
Lafza-ı celal, اَمِ atıf harfiyle munfasıl zamir اَنْتُمْ ’e atfedilmiştir. Cihet-i camia, şibh-i tezayüftür.
Cümlede ihtibak sanatı vardır. ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ dedikten sonra sadece اللّٰهُۜ lafzıyla yetinilmiş اَعْلَمُ hazfedilmiştir. Bu ihtibak sanatıdır.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
اَعْلَمُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır. İstifham ismi مَنْ mübteda, اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِ , cümlesi haber konumundadır.
Ayet, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, taaccüb ve inkar manası taşıması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Yani, “Allah'ın bildirdiği o yanındaki gerçeği gizleyenden daha zalim kimse yoktur” demektir. İstifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müsned olan اَظْلَمُ ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle birlikte اَظْلَمُ ‘ya mütealliktir.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Mekân zarfı عِنْدَ ve مِنَ اللّٰهِ car-mecruru, شَهَادَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması sebebiyle عِنْدَ , şeref kazanmıştır.
كَتَمَ - شَهَادَةً kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
شَهَادَةً - اَعْلَمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ifade iki farklı anlama gelebilir. Birincisi; Ehl-i Kitaptan daha zalim hiç kimse yoktur. Çünkü onlar, bildikleri halde bu şahitliği gizlemişlerdir. İkincisi; eğer biz bu şahitliği gizlersek, bizden daha zalim hiç kimse olamaz. Dolayısıyla biz onu asla gizlemeyiz. Burada; Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliği hususunda Ehl-i Kitabın, Allah’ın kendi kitaplarındaki şahitliğini ve başka hususlardaki şahitliklerini gizlediklerine dair üstü kapalı bir gönderme yapılmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
Nefy harfi مَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ’deki بِ harfi tekid ifade eden zaid harftir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عن harf-i ceriyle بِغَافِلٍ ‘ye müteallik olan masdar harfi مَا ‘nın sılası olan تَعْمَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde ل harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا ’nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.2, II, 142)
Haber olan غَافِلٍ, ism-i fail sıygasında gelerek isim cümlesindeki sübut ve istimrar anlamını kuvvetlendirmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Allah gafil değildir.] sözü “Allah onların yaptıklarını bilir.” ifadesinden daha güçlüdür. Olumsuz cümlelerde daha fazla vurgu vardır.
[Allah yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir] ifadesi amellerin karşılığının verilmesi konusunda bir vaîd, yani tehdittir. Bu ifadenin altında “Her davranışınız değerlendirilmektedir” anlamı yatmaktadır. Bir anlamın içine başka bir anlamın gizlenmesi idmâc sanatıdır.
Ya da lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
غَافِلٍ - تَعْمَلُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
تَعْمَلُونَ - اَعْلَمُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, اَعْلَمُ - اَظْلَمُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kur’an-ı Kerim’de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik)
Bu cümle, Bakara Suresinde 5 kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Burada maksat Allah Muhammed (s.a.v)’ın doğruluğunu ve beşaretini (yani peygamber olacağının önceden müjdelendiğini) gizlemenizden gafil değildir manasıdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Bu cümlede lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. ‘’Allah yaptıklarınızdan gafil değildir’’ cümlesiyle onlara gereken karşılığı verir anlamı kastedilmiştir. Yani tehdit ifade eder. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟ ١٤١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | تِلْكَ | İşte onlar |
|
| 2 | أُمَّةٌ | bir ümmetti |
|
| 3 | قَدْ | ki |
|
| 4 | خَلَتْ | gelip geçti |
|
| 5 | لَهَا | onlarındır |
|
| 6 | مَا | şeyler |
|
| 7 | كَسَبَتْ | kazandıkları |
|
| 8 | وَلَكُمْ | ve sizindir |
|
| 9 | مَا | şeyler |
|
| 10 | كَسَبْتُمْ | sizin kazandıklarınız |
|
| 11 | وَلَا |
|
|
| 12 | تُسْأَلُونَ | sorulmazsınız |
|
| 13 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 14 | كَانُوا | oldukları |
|
| 15 | يَعْمَلُونَ | onların yapıyor |
|
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buûd, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. اُمَّةٌ haber olup damme ile merfûdur. قَدْ خَلَتْ cümlesi, اُمَّةٌ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. خَلَتْ fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzerine mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir.
İsim cümlesidir. لَهَا car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبَتْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. لَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ ifadesi atıf harfi وَ ile öncesine atfedilmiştir.
لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَسَبْتُمْۚ cümlesidir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَسَبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk ifade eder. تُسْـَٔلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تُسْـَٔلُونَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا يَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ fiili كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden تِلْكَ ile nesillere işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)
قَدْ خَلَتْ cümlesi اُمَّةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
قَدْ خَلَتْ ifadesinde mecazî isnad vardır. Mekandaki boşluk demek olan خَلَتْ , mecâz-ı aklî yoluyla ümmete yani mekanın sahibine isnad edilmiştir.
تِلْكَ işaret ismi, daha önce zikredilen ümmete işarettir, yani tamamı muvahhit olan Hazret-i İbrahim, Yakup ve onların evlatlarından oluşan ümmet. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Önceki ayette onların Müslüman oldukları ifade edilmiş, burada ise onların geçip gittikleri belirtilmiştir. Dolayısıyla adeta Hz. Peygamber (s.a.v) dönemindeki Yahudilere hitaben şöyle denilmiştir: Eğer onlar sizin dininize uydu ve hak dinden saptı iseler bu durum size bir fayda sağlamaz, çünkü onlar kendi amellerinin karşılığını alacak, siz de kendi amellerinizin karşılığını alacaksınız. Dolayısıyla siz hakka tabi olun, Muhammed (s.a.v) ‘ı tasdik edin, çünkü o hakka çağırmaktadır. Batıla uyanları taklit etmeyi bırakın. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهَا , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan كَسَبَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهَا , maksurun aleyh/sıfat, مَا كَسَبَتْ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ cümlesinin atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
كَسَبَتْ - كَسَبْتُمْۚ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ cümlesiyle, لَهَا مَا كَسَبَتْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْ ifadesindeki iki cümlede de müsnedin müsnedün ileyhe takdimi kasr ifade eder. Yani bir ümmetin kazandığı bir başkasına geçmez, sizin kazandığınız da bir başkasına geçmez. Muhatapların inançlarını altüst etmek için gelmiş izafi kasırdır. Kibirleri nedeniyle atalarının sahip olduğu faziletlerin kendi işledikleri günahları giderdiği iddialarını tersine çevirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle تُسْـَٔلُونَ fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ‘ nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
كان ’ nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’ nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ [Onların yaptıklarından sorulmazsınız] cümlesi, iyiliklerinden sevaplanmadığınız gibi kötülüklerinden de muaheze edilmezsiniz demektir. (Beyzâvî ,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu ayet, 134. ayetin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
134. ayet ile aynı olmakla birlikte vurgu olarak farklıdır. 134. ayette ataların yaptığı iyiliklerin kişinin erdemine, ameline hiçbir faydasının olmayacağını vurgularken bu ayette ataların yaptığı yanlışlardan, kötülüklerden kişinin sorumlu olmayacağı vurgusu vardır.
Burada aynı surenin 134. ayetinin aynıyla tekrar ettiğini görmekteyiz. Beyzâvî, söz konusu ayetin tekrarıyla ilgili olarak “Bu ayet, karakterlerine işlemiş olan babalarıyla övünmekten ve onlara güvenmekten men etmek ve bu hususta onları ikaz etmek için yeniden söylenmiştir (tekrir)” diyerek kendi belâğî görüşünü ortaya koyduktan sonra, kîle lafzıyla diğer görüşleri de şu şekilde nakleder: “Şöyle de denilmiştir; birinci ayetteki hitap onlaradır, bu ayette ise bizedir. Bizi onlara uymama hususunda uyarmak için tekrar edilmiştir. Ya da ilk ayetten murad peygamberlerdir. İkinci ayetten murad ise Yahudi ve Hristiyanların selefleridir, onlardan önce geçen atalarıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Her çeşit insanın resim yaptığı büyük bir dünya...
İnsanlardan bazısı varmış. Yaptığı resimde görmek istemediklerini sileceğim diye kağıdını yer yer yırtan. Yıpranmış tuvaline bakarken, kendini kandıran. Zamanı dolunca, renklerini sindiremediği, boyalarının topaklandığı eseriyle sırıtan.
İnsanlardan bazısı varmış. Başkalarının yaptığı kötü resimleri misal göstererek: ‘ben resim yapmaktan soğudum’ diyen. ‘Herkes önce kendi tuvalinden sorumludur’ çağrısına kulak asmayan. Zamanı dolunca, suçu yanındakine yıkmaya çalışan.
İnsanlardan bazısı varmış. Hep boyalarından ve tuvalinden taviz veren. Yaptığı resmin bilincinde olmadığı için kararsız adımlarla boyayan. Peşinden koştuklarının gitmesiyle, yalnız bırakılan. Zamanı dolunca, yarım tuvaliyle gelmek zorunda kalan.
İnsanlardan bazısı varmış. Hep gözü başkasının boyalarında ve tuvalinde olan. ‘O kalite bende de olsa’ diye bahaneler türeten. Hayıflanmaktan kendi resmiyle ilgilenemeyen. Zamanı dolunca, daha azıyla, daha güzelini yapanları görmesiyle ağzı açık bakan.
Hepsi geri dönmek istemiş. Cevap belli: dolan zaman, geri boşaltılmazmış.Dönemeyenler keşkeleriyle baş başa kalmış. Çaresiz pişmanlık, ne kötü sonmuş.
Müslümanlar da kendi resimlerini yapmaya geldi. Allah’a sığınarak: cahillikten, tembellikten, hasetten ve kibirden. Öğrenmekten vazgeçmeden. Gerektiğinde yardım etmekten veya istemekten çekinmeden. Başkalarının yanlış müdahelelerine kulak asmadan. Baskılara rağmen emin olduklarını silmeden. Doğrularını çoğaltarak, hatalarının bıraktığı izleri güzelleştirme çabasıyla.
Kendi resmimi yapmaya geldim. Allah’ın boyasıyla boyanmaya ve boyamaya. Var mı, O’nun boyasından daha güzeli? Gönülleri ve ruhları arındıran imanla dolmaya. Var mı, O’na iman etmekten daha hayırlısı?
***
Aynadaki yansıması ile gözgöze gelince şöyle dedi:
Kalbini rahatlatmak için devamlı somut şeyleri aramaktan sıkılmadın mı? Bulduklarına sarılmaya çalışmaktan ve zaman geçtikçe hayal kırıklığı içinde işe yaramadığını itiraf etmekten yorulmadın mı? Dünya kovalandıkça kaçmakla kalmaz, hiç beklemediğin bir anda ortada bırakır. Dünyalıklara dayanmayı alışkanlık haline getiren insan ise tepetaklak düşüverir.
Bu sanki hedefe yürürken devamlı tedirgin bir şekilde etrafını kontrol eden kişi gibidir. En ufak ses ile irkilir. Elindekini korumak için her şeyi göze alır. Yardım eder umudu ile her yabancıya güvenir. Karşılığında verdiği tavizlerin bir önemi kalmamıştır. Tek önemli olan sahip olduğuna inandığı mutluluğu korumak ve mevcut sıkıntılardan kurtularak daha da mutlu olmaktır. Halbuki dünya için yaşayan hep bir kaybetme korkusu içindedir. İşte bu huzursuzluktan kurtulmak için de dünyalıklara ve kendisine güvenmeye çalışır. Eğer doğru yaparsam veya şunu da denersem kaybetmeyeceğim kalıbında sıkışır kalır. Olumsuz düşünmemeye ve yanlış yapmamaya çalışır. Özgürleşiyorum dedikçe zincirlenir çünkü kontrol edemediğini anladıkça dünyalıklara daha da sıkı sarılır. Aslında itiraf etmediği devamlı bir kısır döngü içindedir.
Hani parfümünü sıkmadan ya da makyajını tamamlamadan sokağa adım atamayanlar vardır. İşte bazısı vardır; Allah’ın zikri ile iç ve dış dünyasını arındırır. Allah’ın boyası ile ahlakını ve halinin yansıdığı zerreleri güzelleştirir. Allah’ın emirlerine itaat ile hafifleyerek kalbini ve zihnini dinlendirir. Böylelikle elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a bırakır. Allah’a sarılır. Allah’a sığınır.
Ey Allahım! Bizi, Senin boyan ile boyananlardan eyle. İç ve dış alemimizde hiçbir boşluk bırakma. Kalbimizde, aklımızda ve zihnimizde Senin boyan ile boyanmamış zerre bırakma. Bırakma ki batıl tekliflerin hoş görünme ve batıl fikirlerin ön e kalbimize sonra hayatımıza yerleşme ihtimalinden bile uzaklaşalım. Bırakma ki gözümüzün, düşüncelerimizin ve duygularımızın değdiği her yerde Seni hatırlayalım ve Sana sığınalım. Bizi samimiyet ile Sana teslim bir halde yaşayan, ölen ve dirilen kullarından eyle.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji