بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ١٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | سَيَقُولُ | diyecekler ki |
|
| 2 | السُّفَهَاءُ | bazı beyinsizler |
|
| 3 | مِنَ | -dan |
|
| 4 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 5 | مَا | nedir |
|
| 6 | وَلَّاهُمْ | onları çeviren |
|
| 7 | عَنْ | -nden |
|
| 8 | قِبْلَتِهِمُ | kıbleleri- |
|
| 9 | الَّتِي | o ki |
|
| 10 | كَانُوا | bulunurlar |
|
| 11 | عَلَيْهَا | üzerinde |
|
| 12 | قُلْ | de ki |
|
| 13 | لِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 14 | الْمَشْرِقُ | doğu |
|
| 15 | وَالْمَغْرِبُ | ve batı |
|
| 16 | يَهْدِي | O iletir |
|
| 17 | مَنْ | kimseyi |
|
| 18 | يَشَاءُ | dilediğini (dileyeni) |
|
| 19 | إِلَىٰ | -a |
|
| 20 | صِرَاطٍ | yol- |
|
| 21 | مُسْتَقِيمٍ | doğru |
|
Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslümanları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu problem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da beklemedikleri bir hadise olmuştur. Zira müslumanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müsrikler kendi kıblelerine doğru döndükleri için liderliğin kendilerinde olduğunu iddia ederek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulamadan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i kitabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya kadar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler.
Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine gerek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar.
Yani dinimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yani namazımı, orucumu, haccımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirlemiştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçimini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah istedi ben de yapıyorum o kadar."Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir."
Yani Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hidâyete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti isteyeni de dalâlette bırakır Allah.
(Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)
Ğarabe غرب :
غَرْبٌ güneşin ufkun içinde kaybolmasıdır.
غَرَبَ - يَغْرُبُ fiilinin mastarı غَرْبٌ ve غُرُوبٌ şeklinde gelir. غَرِيبٌ hem uzakta olan hem de cinsleri arasında benzeri olmayan her şeye denmiştir.
غُرَابٌ kargadır, uzaklaşır şekilde uçmasından dolayı bu isim verilmiştir. Fâtır 35/27 ayeti kerimesindeki غَرَابِيبٌ sözcüğü ifade edildiğine göre siyahlık yönünden kargaya benzeyen birşeydir ve müfredi(tekili) غَربِيبٌ olarak kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 19 ayette geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri garp, garip, garâbet, gurabâ, gurbet, mağrip ve gurûb (güneşin batışı)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ
Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki سَ harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. السُّفَهَٓاءُ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru السُّفَهَٓاءُ ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Mekulü’l kavli, مَا وَلّٰيهُمْ ‘dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. وَلّٰيهُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
وَلّٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَنْ قِبْلَتِ car mecruru وَلّٰي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl, قِبْلَتِهِمُ 'nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانُوا عَلَيْهَا ‘ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَلَيْهَا car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, على توجّهها şeklindedir.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
وَلّٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
السُّفَهَٓاءُ kelimesi, فَعِيلٌ vezninde sıfat-ı müşebbehenin çoğuludur. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. الْمَغْرِبُ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
يَهْد۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası, يَشَٓاءُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, يَشَٓائه şeklindedir. اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَهْد۪ي fiiline mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ kelimesi, صِرَاطٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَق۪يمٍ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَيَقُولُ السُّفَهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstikbal harfi سَ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
مِنَ النَّاسِ car-mecruru السُّفَـهَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
السُّفَـهَٓاءُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
سَيَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَا cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قِبْلَتِهِمُ için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ٓي ‘nin sılası olan كَانُوا عَلَيْهَا cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهَا ‘nin müteallakı olan كان ‘nin haberi mahzuftur.
قِبْلَتِهِمُ kelimesinin müslümanlara ait olan zamire izafe edilmesi, o kıblenin başka dinlere ait olan kişilere değil sadece onlara mahsus olduğuna delalet içindir. Çünkü o esnada müşrikler namaz kılmıyordu, ehli kitap da namaz kılarken kıbleye yönelmiyordu. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[İnsanlardan beyinsizler diyecek] sözünden murat edilenler, akılları hafif olanlar, onları taklit ve idraksizlik yüzünden hor duruma düşenlerdir. Bununla da kıblelerinin değiştirilmesini hoş görmeyen münafıklar, Yahudiler ve müşrikler murat edilmiştir. Bunu önceden haber vermenin faydası, cevap vermeye hazırlanmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
سفه kelimesi için özet olarak diyebiliriz ki lehine ve aleyhine olan şeyleri birbirinden ayırt edemeyip, faydalı şeyleri bırakarak, kendisine zarar veren şeylere yönelen kimse hafiflik ve سفه ile vasfedilir. Din hususundaki cehalet (sefeh), dünyevî meselelerdeki cehaletten daha zararlı olduğunda şüphe yoktur. Bu sebeple dünya işleri konusunda apaçık görüşten sapan kimseye "sefih" (akılsız beyinsiz) denilince, dininin işleri hususunda böyle olan kimse bu isme daha çok müstehaktır. Binaenaleyh, hiçbir kâfir yoktur ki "sefih" olmasın. (Fahreddin er-Râzî, Mefatihu'l Gayb)
Buradaki insanlardan sözünden kasıt, kıblenin değişimini kabul edemeyen yahudi, müşrik ve münafıklar gibi bu tür akıldan uzak sözler sarf eden diğer insanlardır. Sadece yahudiler kastedilmeyip bu tür özellikler gösterenlerin sefihlikleri de tekit edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Garîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1132)
مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّت۪ي كَانُوا عَلَيْهَاۜ ayetindeki istifham, hakiki soru olmayıp, inkari istifhamdır. Yahudilerin ve diğerlerinin; peygamberin risaleti, müslümanların saflarında ve içlerinde meydana gelen bilinç bulanıklığı hakkındaki tereddüd ve şüpheleri ifade etmektedir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kuran’il Kerim, Soru;1133)
قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ , muahhar mübtedadır. وَالْمَغْرِبُ tezat nedeniyle الْمَشْرِقُ ‘ya atfedilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْمَشْرِقُ - وَالْمَغْرِبُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Bütün yönlerin Allah’a ait olması ifadesi, bütün kainatın sahibi olduğu manasında cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Âşûr bu ayette kinaye olduğunu söylemiştir.
قُلْ - سَيَقُولُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mekulü’l-kavl cümlesi 115. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Ta’lil manasında istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl nedeni şibh-i kemali ittisâldir.
Kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesine ta’lil denir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru يَهْد۪ي fiiline mütealliktir.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Fatiha’da صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresi elif lamlı idi, burada nekre bir sıfat tamlaması şeklinde gelmiştir. Önceden bilinmeyip yeni ortaya çıkan kıble meselesi gibi yeni konular sebebiyle olabilir. Mekke’de iken Peygamber Efendimiz (s.a.v) Kıbleye döndüğünde hem Kâbe’ye, hem Kudüs’e yönelmiş oluyordu. Medine’ye gelince durum değişmiştir. 124. ayetten itibaren konular bu Kıble değişimine bir hazırlık mahiyetindedir. Hz. İbrahim’in beytin temellerini yükseltmesi vs. Kıblenin değişmesi de aslında Yahudilerin bir imtihanıdır. Müslümanlar için zaten Kâbe kutsaldır. Medine’ye gelince Kâbe’ye sırt çevirerek namaz kılmak Müslümanlara ağır geliyordu. Münafıklara da bir imtihandır. Yani kıble meselesi yeni bir meseledir. O yüzden صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ şeklindeki sıfat tamlaması da belirsiz gelmiş olabilir.
يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ [O, dilediğini dosdoğru yola iletir.] Yani Allah dilediğini doğru kıbleye, Kâbe’ye yönlendirir. [Dosdoğru yola iletilmiş olanlar da] canlarının istediği tarafa değil, kendilerine emredilen yöne yönelirler. Bir görüşe göre ayetin anlamı şöyledir: Allah Teâlâ kendilerini hangi tarafa yöneltirse o tarafa dönerler ve bu durumda onlar hidayet ve istikamet üzere olurlar, çünkü Allah’ın emrine uyarak o tarafa yönelmişlerdir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ١٤٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَذَٰلِكَ | ve böylece |
|
| 2 | جَعَلْنَاكُمْ | sizi kıldık |
|
| 3 | أُمَّةً | bir ümmet |
|
| 4 | وَسَطًا | vasat |
|
| 5 | لِتَكُونُوا | olmanız için |
|
| 6 | شُهَدَاءَ | şahit |
|
| 7 | عَلَى | -a |
|
| 8 | النَّاسِ | insanlar- |
|
| 9 | وَيَكُونَ | ve olması için |
|
| 10 | الرَّسُولُ | rasulün (de) |
|
| 11 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 12 | شَهِيدًا | şahit |
|
| 13 | وَمَا |
|
|
| 14 | جَعَلْنَا | ve yap(ma)dık |
|
| 15 | الْقِبْلَةَ | bir kıble |
|
| 16 | الَّتِي |
|
|
| 17 | كُنْتَ | olduğunuzu |
|
| 18 | عَلَيْهَا | üzerinde |
|
| 19 | إِلَّا | sadece (yaptık) |
|
| 20 | لِنَعْلَمَ | bilmek için |
|
| 21 | مَنْ | kimseyi |
|
| 22 | يَتَّبِعُ | uyan |
|
| 23 | الرَّسُولَ | Elçi’ye |
|
| 24 | مِمَّنْ | kimseden |
|
| 25 | يَنْقَلِبُ | geriye dönen |
|
| 26 | عَلَىٰ | üzerinde |
|
| 27 | عَقِبَيْهِ | ökçesi |
|
| 28 | وَإِنْ | ve elbette |
|
| 29 | كَانَتْ |
|
|
| 30 | لَكَبِيرَةً | ağır gelir |
|
| 31 | إِلَّا | başkasına |
|
| 32 | عَلَى |
|
|
| 33 | الَّذِينَ | kimseye |
|
| 34 | هَدَى | yol gösterdiği |
|
| 35 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 36 | وَمَا | değildir |
|
| 37 | كَانَ |
|
|
| 38 | اللَّهُ | Allah |
|
| 39 | لِيُضِيعَ | zayi edecek |
|
| 40 | إِيمَانَكُمْ | sizin imanınızı |
|
| 41 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 42 | اللَّهَ | Allah |
|
| 43 | بِالنَّاسِ | insanlara |
|
| 44 | لَرَءُوفٌ | şefkatlidir |
|
| 45 | رَحِيمٌ | merhametlidir |
|
‘Allah seni affedecek” 5dk 56sn
Belki bu video vesilesi ile hep birlikte Furkan suresi 70. ayeti ezberler namazlarımıza katabiliriz. Namazlarımıza daha iyi odaklanmanın en iyi yollarından biri yeni ezberlediğimiz bir ayeti okumaktır.
Bakara’nın mucizesi, vasat ümmet ne demek? 2dk 29 sn
Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi:
“(Bir keresinde) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e (ayrı düştüğü) çocuğuna duyduğu özlemden dolayı rastladığı her çocuğu kucaklayan, göğsüne bastırıp emziren bir kadının da aralarında bulunduğu bir esir grubunu getirdiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çevresindekilere (o kadını işaretle):
- “Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?”diye sordu.
- Aslâ, atmaz! dedik.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
- “İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.
Buhârî, Edeb 18; Müslim,Tevbe 22. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 1; İbni Mâce, Zühd 35
Ayette ‘sizi ‘vasat’ bir ümmet kıldık’ buyurulmaktadır.
Vasat kelimesi geçtiği için kelimeyi aynen aktarmış olsak da meallerde bu kelimenin kullanılması uygun olmayacaktır. Çünkü Türkçe’de vasat kelimesinin olumsuz, ortalamanın altında, ‘idare eder’ manasına gelen bir anlamı vardır.
Halbuki Arapçada vasat; bir şeyin, birbirine eşit iki tarafı bulunan şeyler için ortası manasında kullanılmaktadır. Batı literatüründeki ‘optimum’ kelimesi gibi düşünülebilir. Böylece vasat kavramının ifrat ve tefritten uzak, mutedil söz, davranış ve hareketler için kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Bu kelime Türkçe’ye anlam kaymasına uğrayarak geçmiştir. Türkçe’de kullandığımız vasıta, vesait kelimeleri de bu kökten olup vasıta; aracı olan şey, araç demek olup vesait bunun çoğuludur.
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَ harf-i cerdir. مثل “gibi” demektir. Bu ibare, amili جَعَلْنَا olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Veya amiline takdim edilmiş mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubdur. Takdiri, جعلًا مثل ذلك جعلناكم (sizi yaptığımız gibi yaptılar) şeklindedir. ذٰ işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اُمَّةً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. وَسَطًا kelimesi اُمَّةً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi, تَكُونُوا fiilini gizli أن ‘le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أن ve masdar-ı müevvel لِ harfi ceriyle جَعَلْنَا fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تكونوا nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. تَكُونُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءَ kelimesi تَكُونُوا ’ nun haberi olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. عَلَى النَّاسِ car mecruru شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir.
أن ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ ’ la önceki masdar-ı müevvele matuftur.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. الرَّسُولُ kelimesi يَكُونَ ’ nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru شَه۪يدًا ’ e mütealliktir. شَه۪يدًا kelimesi يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. الْقِبْلَةَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, قبلة لك الآن şeklindedir.
الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl, الْقِبْلَةَ ‘ nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتَ عَلَيْهَٓا 'dır. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتَ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ muttasıl zamir كُنْتَ ’ nin ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهَٓا car mecruru كُنْتَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır.
لِ harfi, نَعْلَمَ fiilini gizli أن ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أن ve masdarı müevvel لِ harfi ceriyle جَعَلْنَا fiiline mütealliktir.
نَعْلَمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl, نَعْلَمَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَتَّبِعُ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَّبِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الرَّسُولَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl مِنْ harfi ceriyle نَعْلَمَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَنْقَلِبُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَنْقَلِبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى عَقِبَيْهِ car mecruru mahzuf hale müteallik olup, müsenna olduğu için ي ile mecrurdur. Takdiri, مرتدًّا على عقبيه (iki topuğu üstünde gerisin geriye) şeklindedir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّبِعُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يَنْقَلِبُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi قلب ‘dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. اِنْ tekid ifade eden muhaffefe اِنَّ ’dir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تْ te’nis alametidir. كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هي’ dir.
لَ harfi, farika (ayırt edici) lâmdır. اِنَّ ’den hafifletilen اِنْ ’in diğer اِنْ ’lerden ayırt edilmesi için, haberinin başına getirilir. لَكَب۪يرَةً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اِلَّا hasr edatıdır. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عَلَى harfi ceriyle كَب۪يرَةً ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası هَدَى اللّٰهُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
هَدَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً [O kıblenin değiştirilmesi... elbette büyüktür (ağırdır)]. Buradaki اِنْ edatı lâm-ı farika’yı [yani, اِنَّ ’nin şeddesiz formu olarak kesinlik ve tekit anlamı ifade eden اِنْ harfini, olumsuzluk edatı olan اِنْ ‘den ayırdığı için, haberin başına gelen لَ gelmesini] gerekli kılan in-i muhaffefe’dir. [yani, tekit edatı olarak aynı işi gören اِنَّ’nin şeddesiz formu]. كَانَتْ fiilindeki zamir de (o), “(Daha önce) yönelmekte olduğun ciheti ancak ... diye kıble yaptık” ibaresinin delalet ettiği “dönme”, “değiştirme” veya “kılma” fiillerine aittir. Bu zamirin “kıble”ye ait olması da caizdir. “Elbette büyüktür”, yani ağır ve meşakkatlidir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
كَب۪يرَةً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’ nin ismi اللّٰهُ lafza-i celâl olup damme ile merfûdur.. يُض۪يعَ fiiline dahil olan لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. أن ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle كَانَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ما كان الله راضيا لضياع إيمانكم (Allah sizin imanınızı zayi etmekten razı değildir.) şeklindedir.
يُض۪يعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ا۪يمَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُض۪يعَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضيع ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِالنَّاسِ car mecruru رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ kelimelerine mütealliktir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. رَؤُ۫فٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
رَؤُ۫فٌ -رَح۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَذٰلِكَ , amili جَعَلْنَاكُمْ olan mahzuf masdarın sıfatı mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri جعلًا مثل ذلك جعلناكم (sizi yaptığımız gibi yaptılar) şeklindedir.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
جَعَلْنَاكُمْ fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Önceki ayetteki lafz-ı celâlden bu ayette azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
كَذٰلِكَ [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُمَّةً ’deki tenvin tazim ifadesi içindir. اُمَّةً için sıfat olan وَسَطاً , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اُمَّةً وَسَطًا lafzında istiare vardır. وَسَطًا , bir şeyin, birbirine eşit iki tarafı bulunan şeyler için ortası manasındadır. Burada vasat kavramının ifrat ve tefritten uzak, mutedil söz, davranış ve hareketler için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Beşeriyetin övgüye değer hali için müstear olmuştur.
Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ cümlesi, جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداً cümlesi أنْ takdiriyle masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْكُمْ , kasr ifadesi için amili olan شَه۪يداً ‘e takdim edilmiştir.
Kasr, müteallik ve amili arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْكُمْ , maksurun aleyh/mevsûf, شَه۪يداً maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا ibaresinde car mecrur amiline takdim edilmiştir. Peygamberin şahitliği, ümmetine tahsis edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1129)
Bu ayet-i kerimede iki yerde car mecrurun farklı geldiği görülür. Birincisinde takdim yoktur, çünkü burada ihtisas kastedilmemiştir. Ama ikincide ihtisas manası kastedildiği için takdim yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
شُهَدَٓاءَ - شَه۪يدًاۜ ve تَكُونُوا- يَكُونَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ cümlesi ile وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Burada ilâhî hitabın sırf Peygambere tahsis edilmesi, bu kelâmın ifade ettiği marifetin, Peygamberimize (s.a.v) tahsis edilmeye lâyık sırlardan olduğuna işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَسَطاً kelimesi, mübalağa (manayı kuvvetlendirme) amacıyla mezkûr vasıflara sahip kimseler için de kullanılmıştır. Yani sanki bu kişiler, o vasıfların ta kendileri olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَسَطًا ; lugatta dairenin merkezi gibi, bütün çevreye aynı uzaklıkta olan orta noktaya denir. Sonra mecazi olarak beşeri güzel hasletler için kullanılmıştır. Bu ayette de mecazi manada kullanılmıştır. Yahudiler dengeyi bozmuşlardır. Müslümanlar ise her açıdan dengeli olarak, güzel hasletlerle ifrat ve tefrit arasında bulunmaktadır.
Akılda, şehvette ve gazapta iki uç vardır.
Akıl: Akıl ile demagoji yapılır. Halkın istekleri, önyargı ve korkularına dayalı olarak yapılan siyaset ve destek arayışı.
Şehvet ve arzular (yeme içme vs istekleri): Hedonizm (hazzı önceleyerek yaşama) ve hiç bir istek duymama şeklinde iki uç.
Gazap ve öfke: Ya her şeye kızmak veya hiçbir şeye aldırmamak.
Vasat, yani bunların ortalaması ise, akılda hikmet, şehvette iffet, gazapta şecaattir.
Cümlenin başındaki كذلك sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)
Bu ifadedeki ك harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi ك ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile ك ‘den oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)
لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ [İnsanlara birer şahit olasınız diye…] Rivayete göre; kıyamet günü ümmetler peygamberlerinin tebliğini inkâr edince, Allah -kendisi çok iyi bildiği halde- peygamberlerden tebliğ vazifelerini yaptıklarına dair açık delil isteyecek de, bunun üzerine Ümmet-i Muhammed gelip şahitlik edecek. Şahitlik yapan, lehine şahitlik yapılacak kimse için gözetleyici ve koruyucu konumunda olduğu için isti‘lâ edatı عَلَى getirilmiştir. Şayet “Neden şahitliğin sıla (bağlaç) kısmı önce cümle sonuna bırakılmışken, daha sonra وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ şeklinde cümlenin önüne alınmıştır?” dersen, şöyle derim: Bunun sebebi; birinci cümlede Ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetlere şahitlik yapacağının ispatı amaçlanmışken, ikinci cümlede amaçlanan, bu ümmetin kendilerine sırf Peygamber (s.a.v)’in şahitlik yapacağına dair ayrıcalık kazanmış olmalarıdır. Çünkü harf-i cerin önce gelmesi mef‘ûlün özgünleşmesini sağlar. Yani “Size başkaları değil, sadece Hazret-i Peygamber şahitlik edecektir” demektir ki, bu da bu ümmet için bir ayrıcalıktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayette وَسَطًا kelimesinin akla ilk gelen anlamı Türkçede de karşılığını bulan “vasat” manasıdır. Zira ayetin siyâk ve sibâkının Yahudilerin ve Hristiyanların kıblelerinden bahsetmesi, onların batıya ve doğuya yönelmeleri zahiren bir ortada bulunma anlamını vehmeder. Fakat orta yolu izleyen ve insanlığa şahit olabilecek durumda olan ümmet tanımlamasıyla kıble veya tarihsel süreçteki bir ortada bulunma hali değil kelimenin uzak anlamıyla ümmetin “seçkin ve dengeli” olması kastedilmektedir ki burada çok güzel bir tevriye mevcuttur. Ayetin devamında uzak anlama dair zikredilenَ لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ tüm insanlığa şâhitler olasınız” karînesi de mubeyyen bir tevriye olduğunu göstermektedir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ
Cümle hükümde ortaklık nedeniyle öncesine atfedilmiştir.
Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Kasr, cümlenin anlamını olumluya çevirmiştir. Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır. جَعَلْنَا , maksur/sıfat, لِنَعْلَمَ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, sebep bildiren bu masdara hasredilmiştir.
جَعَلْنَا fiilinin ilk mef’ûlü olan الَّت۪ي ’nin sılası, faide-i haber ibtidaî kelam olan isim cümlesidir. كان ’nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْقِبْلَةَ için sıfat konumunda olan müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ٓي ‘nin sılası olan كُنْتَ عَلَيْهَٓا cümlesi, nakıs fiil كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهَا ‘nin müteallakı olan كان ‘nin haberi mahzuftur.
Sebep bildiren لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ cümlesi, harf-i cerle جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’nın sılası olan يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiil sayesinde, yapılan amellerin zihinde canlanması sağlanmıştır.
Mecrur mahaldeki ikinci müşterek ism-i mevsûl مَنْ , harfi-cerle نَعْلَمَ fiiline mütealliktir. Sılası olan يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
‘İki ökçesi üzerinde geri döner’ ifadesinde temsili istiare vardır. Dininden dönen kimseler, ökçeleri üzerinde geri dönenlere benzetilmiştir.
Bu yöne dönmenin Allah’ın hidayete erdirdiği kişilerin dışında kalanlar için ağır olduğu söylenmiştir. Daha önce bu ifade namaz hakkında geçmişti. (Bakara/45) Burada da kıbleye dönmek konusunda gelmiştir.
جَعَلْنَا ve نَعْلَمَ fiilleri azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
يَتَّبِعُ fiili, افتعال babındadır. Bu yüzden zaman isteyen meşakkatli bir iş olduğunu ifade eder ki o, alışkın olduğu kıblesini değiştirmektir.
الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا cümlesi kıblenin sıfatı değil, جَعَلْنَا [kıldı] fiilinin iki mef‘ûlünden ikincisidir. Buna göre mana; ‘’Biz kıbleyi, üzerinde bulunduğun yön -yani Kâbe- kılmadık’’ şeklinde takdir edilir. Çünkü Peygamber zaten Mekke’de iken Kâbe’ye doğru namaz kılıyordu.Hicretten sonra ise Yahudilerin gönlünü almak için Beyt-i Makdis ’teki kayalığa doğru namaz kılması emredilmiş; daha sonra kıble (tekrar) Kâbe’ye döndürülmüştür. Buna göre; “Yönelmen gereken kıbleyi, daha evvel Mekke’de iken yöneldiğin cihet kılmadık, yani seni ancak insanları sınamak ve denemek için tekrar oraya döndürdük.” buyurmuş oluyor. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ
و , haliyye, اِنْ tekid ifade eden muhaffefe إنَّ ’dir. Şan zamiri mahzuftur. Cümle اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ’nin haberine dahil olan لَ harfi, اِنْ ‘ in muhaffefe اِنَّ olduğuna delalet eden lam-ı farikadır.
كَب۪يرَةً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Kıblenin değiştirilmesi hakkında kullanılmış olan كَب۪يرَةً kelimesinde istiare vardır. كَب۪يرَةً aslında büyük, kocaman demektir. Bu cümlede zor, ağır manasında müstear olmuştur.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , harf-i cerle كَب۪يرَةً ’e mütealliktir. Sılası olan هَدَى اللّٰهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Bir görüşe göre كَانَتْ ifadesi ile kıble kastedilmektedir. Çünkü ayette zikredilen kıbledir. Başka bir görüşe göre ise كَانَتْ, [kıbleyi] değiştirme veya yöneltme anlamına gelip açıkça ifade edilmemiş (gizli) bir müennes masdardan kinaye ile kullanılmıştır. Buradaki لَكَب۪يرَةً ifadesi “ağır” anlamında kullanılmıştır. Bunun açıklaması [Şüphesiz namaz Allah’tan korkanlardan başkasına ağır gelir.] (Bakara 2/45) ayetinde de geçmiştir. [Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına] Yani Allah’ın, kendi emrine tabi kılıp hükmüne boyun eğdirdiği ve şeriata ittiba yolunda nefse karşı gelmeye muvaffak ettiği kimselerin dışındakilere ağır gelecektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً [Bu elbette ağır gelecektir.] Bu kullanımın üç veçhi vardır:
1. Bu ifadede geçen اِنْ nefy anlamındadır. اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا ف۪ي غُرُورٍۚ [Kâfirler ancak gurur içindedir.] [Mülk 67/20] ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır. لَكَب۪يرَةً ifadesindeki لَ ise إِلَّا manasındadır. اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا [Rabbimizin vaadi muhakkak yerine gelecektir.” [İsrâ 17/108] ayetinde bu anlamda kullanılmıştır.
2. اِنْ harfi, لَ ile birlikte vurgulama anlamındadır. اِنْ harfi , قَدْ manasına; لَ ise yemin manasına gelir. Takdiri [Allah’a yemin olsun ki ağır gelmiştir.] şeklindedir.
3. اِنْ tahkik içindir. “Kendisiyle görüşmeyi istemesem de falancayla karşılaştım.” ifadesindeki kullanım böyledir. Yani ‘onunla karşılaşmayı istememekle birlikte’, demektir. Bu takdirde ayetin manası “Bu ancak hidayet üzere olan kimselerin dışındakilere ağır gelmekle birlikte” şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ
Cümle, و ’ la جَعَلْنَاكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
جَعَلْنَا ‘daki azamet zamirinden اللّٰهُ lafızıyla gaib zamire ve müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Lam-ı cuhudun dahil olduğu لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْ cümlesi masdar teviliyle كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî Tefsir 3/79)
Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir sözünde iman kelimesi namaz manasında kullanılmıştır. Müminler Kudüs'e yönelik kılınmış olan önceki namazlarının durumunu merak ettikleri için bu açıklama gelmiştir. imanın göstergesi namazdır. iman ancak namazla kâmil olur. Bu da namazın önemi hakkında çok çarpıcı bir husustur. iman ile namazın ne kadar ilişkili olduğunu gösterir. Sebep sonuç alakası dolayısıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Buradaki iman lafzı için Fahreddin er-Râzî şöyle demiştir; “istiare yolu ile "iman" kelimesinin "namaz" manasında kullanılması caizdir”.
اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Ta’liliye olarak fasılla gelen son cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , lam- muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِالنَّاسِ car-mecruru, ihtimam için amili olan رَؤُ۫فٌ kelimesine takdim edilmiştir.
Takdimin sebebi insanlara olan inayetine tenbih, şükretmeleri için uyarmak ve ayet sonlarındaki fasılaya riayet etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَرَؤُ۫فٌ birinci, رَح۪يمٌ ikinci haberdir.
Allah’ın لَرَؤُ۫فٌ ve رَح۪يمٌ sıfatlarının aralarında و olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
لَرَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
اللّٰهَ - جَعَلْنَا - مَن - الرَّسُولَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
هَدَى - ا۪يمَانَكُمْ ve الرَّسُولَ - اللّٰهَ ve مَن - ٱلَّذِینَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ - كَانَتۡ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetin fasılası olan bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah’ın bu nimetleri inam etmesi; onun inam ve ihsanda had noktaya vardığının göstergesidir. O halde O (cc) Raûf ve Rahîmdir. İstenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmaktır şeklinde tarif edilen bu üslup, mezheb-i kelamî sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Allah'ın Rahîm sıfatı, Rauf sıfatından daha kapsamlı olduğu halde, Rahîm sıfatından önce zikredilmesi, bir görüşe göre şu sebepledir: (Rahîm'in kökü olan) rahmet, kemmiyet olarak (Raufun kökü olan) re'fetten daha fazladır. Re'fet de, keyfiyet olarak ondan daha kuvvetlidir. Çünkü re'fet, elem ve acılardan temiz olan nimetleri yaratıklara ulaştırmaktır; Rahmet ise, mutlak olarak nimetleri ulaştırmaktır. Bu, kangren olmuş bir uzvun kesilmesinde olduğu gibi bazen elem ve acı ile de olabilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Rahîm kelimesi daha umumidir. Raûf ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Ebû Hayyân’a göre “…Bu ayet, açık bir şekilde bu ifadeyle bitmiş olup, bunun öncesinde geçen manalar için bir sebep mesabesindedir. Yani mana şöyledir: Ra’fetinin lutfu ve rahmetinin genişliği sebebiyle sizi bir şerâitten (kıblenin Kudüs tarafına olması hükmünden), sizin için dinde daha menfaatli ve uygun olan diğer bir şerâite (kıblenin kabeye çevrilmesi hükmüne) nakletti. Veya hidayet verdikleri için o dinde bir zorluk yaratmayıp, iman edenin imanını (Kudüs’e doğru yönelip ibadet eden kişinin amelini) zayi etmedi.” Bilindiği üzere müminler bir müddet Kudüs’e doğru yönelip ibadet etmişlerdi. İşte kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi, o Mevlâ’nın habibine ve müminlere olan şefkat ve rahmetinin göstergesidir. İbn Âşûr’a göre ise ayet sonundaki “insanlardan” kasıt müminlerdir. Zira “Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” ifadesi Allah’ın müminlerin imanlarını (yani Kudüs’e doğru kıldıkları namazlar ve bu namazların ecirlerini) zayi etmeyeceğine dair bir tekit etme ve onlara olan ihsanını hatırlatma ifadesidir. Yine bu ifadede mensuh bir hükmün ancak gelecekte yapılacak bir ameli (yani kıblenin Kabe olarak tayininden sonra yapılacak bir ameli) ortadan kaldıracağını, bilakis geçmişte işlenen ibadetleri yok etmeyeceğini ümmete talim etme vardır. Raûf ve rahîm; birbirlerine benzeyen müştak kelimelerdir. Yalnız rahmet, ra’fetten daha umumidir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ ١٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَدْ | elbette |
|
| 2 | نَرَىٰ | görüyoruz |
|
| 3 | تَقَلُّبَ | çevrilip durduğunu |
|
| 4 | وَجْهِكَ | yüzünün |
|
| 5 | فِي | doğru |
|
| 6 | السَّمَاءِ | göğe |
|
| 7 | فَلَنُوَلِّيَنَّكَ | elbette seni döndüreceğiz |
|
| 8 | قِبْلَةً | bir kıbleye |
|
| 9 | تَرْضَاهَا | hoşlanacağın |
|
| 10 | فَوَلِّ | (Bundan böyle) çevir |
|
| 11 | وَجْهَكَ | yüzünü |
|
| 12 | شَطْرَ | tarafına |
|
| 13 | الْمَسْجِدِ | Mescid-i |
|
| 14 | الْحَرَامِ | Haram’a |
|
| 15 | وَحَيْثُ | ve nerede |
|
| 16 | مَا |
|
|
| 17 | كُنْتُمْ | olursanız |
|
| 18 | فَوَلُّوا | çevirin |
|
| 19 | وُجُوهَكُمْ | yüzlerinizi |
|
| 20 | شَطْرَهُ | o yöne |
|
| 21 | وَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 22 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 23 | أُوتُوا | verilen |
|
| 24 | الْكِتَابَ | kitap |
|
| 25 | لَيَعْلَمُونَ | elbette bilirler |
|
| 26 | أَنَّهُ | bunun |
|
| 27 | الْحَقُّ | bir gerçek olduğunu |
|
| 28 | مِنْ | -nden |
|
| 29 | رَبِّهِمْ | Rableri- |
|
| 30 | وَمَا | değildir |
|
| 31 | اللَّهُ | Allah |
|
| 32 | بِغَافِلٍ | habersiz |
|
| 33 | عَمَّا | -ndan |
|
| 34 | يَعْمَلُونَ | onların yaptıkları- |
|
Vecehe وجه :
وَجْهٌ sözcüğünün aslı bildiğimiz yüz organıdır. İnsanın ilk göze çarpan tarafı ve bedenindeki en değerli varlığı olduğundan her şeyin de ilk göze çarpan tarafı ve en üstün kısmı bu isimle anılmıştır.
Rahman, 55/27 ayetinde geçen وَجْهٌ kelimesi bir görüşe göre Allah'ın Zâtı (bizzat kendisi), başka bir görüşe göre ise Allah'a yönelmek, teveccüh etmektir denmiştir.
Yine başka bir ayeti kerimede (Âraf, 7/29) geçen وَجْهٌ kelimesinde ya organ olan yüz ya da istikamete yönelmek yani teveccüh kasdedilmiştir.
Niyet/kasıt için وَجْهٌ sözcüğü, gaye ve maksad içinse جِهَةٌ ve وِجْهَةٌ sözcükleri kullanılır.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de farklı formlarda 78 kere geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri vecih, veche, teveccüh, tevcih, cihet, müteveccih ve muvacehedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ
Fiil cümlesidir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. نَرٰى elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. تَقَلُّبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. وَجْهِكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي السَّمَٓاء car mecruru تَقَلُّبَ ’ye mütealliktir.
ف harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. ل harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَنُوَلِّيَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. قِبْلَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. تَرْضٰيهَا cümlesi, قِبْلَةً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
تَرْضٰي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
نُوَلِّيَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ
Fiil cümlesidir. فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
وَلِّ illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت dir. وَجْهَكَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شَطْرَ fetha üzere mebni mekân zarfı olup وَلِّ fiiline müteallik, mahallen mansubdur. الْمَسْجِدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. حَيْثُ مَا mekân zarfı, iki fiili cezmeden şart ismi olup وَلِّ fiiline mütealliktir.
كُنْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Tam fiil olarak amel eder. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
وَلُّوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. وُجُوهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mekân zarfı شَطْرَ fetha üzere mebni olup, وَلُّوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُۜ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَيْثُ مَا mekân zarfı, iki fiili cezmeden şart edatıdır. Mebni olduğundan mahallen mansubdur. Kendi cevabının mef’ûlun fihidir. Şart edatı olarak مَا ‘sız kullanılmaz. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلُّوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ‘ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. يَعْلَمُونَ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, يَعْلَمُونَ fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُ muttasıl zamiri أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ kelimesi, أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّ car mecruru الْحَقُّ 'nun mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَااللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl مَا ’ nın ismi olup damme ile merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. غَافِلٍ lafzen mecrur, مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl, عَنْ harfi ceriyle غَافِلٍ ‘e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde ل harfinin tekit ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142)
Kur'an-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmlâ Yönüyle Arapçada Zaidlik)
غَافِلٍ ; sülâsi mücerredi غفل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi قَدْ ile tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرٰى fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Masdar vezninde gelerek mübalağa ifade eden تَقَلُّبَ , fiilin mef’ûlüdür.
Veciz ifade kastına matuf olan تَقَلُّبَ وَجْهِكَ izafeti Hz.Peygambere ait zamire muzaf olan وَجْهِ için tazim ifade eder.
فِي السَّمَٓاءِۚ ibaresindeki فِي harfinde istiare vardır. Gökyüzüne doğru bakışındaki ısrarı belirtmek için إلى yerine kullanılan فِي harfinde zarfiyet manası vardır. Gökyüzü, içi olan bir şeye benzetilmiştir. Cami’ her ikisindeki irtibattır.
Muzari fiil قَدْ harfiyle gelerek teceddüd ifade etmiştir. Maksad lazımı olan vaadin te’kidini yinelemektir. Bundan dolayı genellikle muzariye قَدْ dahil olur ve رُبَّما يَفْعَلُ (Zaman zaman yapar) sözündeki gibi teksir ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَدْ vurgulama edatıdır. لَقَدْ ise ondan daha güçlü bir vurgu ifade eder. تَقَلُّبَ çevirmek demektir. Ayetin anlamı; ‘kıblenin Kâbe’ye çevrilmesini beklediğin için sürekli gökyüzüne baktığını görmekteyiz’ şeklindedir. Hz. Peygamber (s.a.v) bunu Yahudilerden farklı olmak için istiyordu. Çünkü onlar: Muhammed dinimize uymuyor ama bizim kıblemize yöneliyor, diyorlardı. Ayrıca Kâbe Hz. İbrâhim’in kıblesiydi ve Hz. Peygamber (s.a.v) bunun, Arapların İslam’a girmesine vesile olacağını düşünüyordu. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan rabıta, لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir.
Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
قِبْلَةً ‘deki nekrelik tazim içindir.
تَرْضٰيهَا cümlesi قِبْلَةً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَنُوَلِّيَنَّكَ fiilinin başındaki لَ harfi ile sonundaki şeddeli نَّ harfi yemin için getirilmiştir. Yeminin gayesi de anlamı vurgulamaktır. Yani ‘seni mutlaka yönlendireceğiz’ demektir. فَلَنُوَلِّيَنَّكَ ...." ibaresinde فَ ‘ den sonra gelen لَ harfi, kaseme delâlet eder. Bu فوََلله نُوَلِّيَنَّكَ yani "Allah'a yemin olsun ki artık seni çevireceğiz; sana onu vereceğiz, seni aşkla, şevkle beklediğin, hoşnud ve razı olacağın o Kıble'ye döndüreceğiz, ona yönelme imkânını sana bahşedeceğiz" demektir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَنُوَلِّيَنَّكَ fiilinin sonunda gelen نَّ harfi, haberin tazim (yüce) ve tefhimine (büyük) delalet eder. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Ku’ani’l Kerim, Soru;1149)
قِبْلَةً kelimesi ikinci mef‘ûlün bihtir. Tenvinli gelişi tazim ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1148)
تَرْضٰيهَا yani ‘seveceğin ve hoşlanacağın bir kıbleye seni çevireceğiz.’ Bir görüşe göre önceki peygamberlerin kıblesi olduğu için hoşnut kalacağın denmiştir. Bu söz Hz. Peygamber’in başka bir kıbleye rıza göstermeyeceği anlamına gelmez. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
قَدْ نَرٰى [çoğu kez görüyoruz] تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاء [yüzünü göğe çevirdiğini] vahyi bekleyerek gök tarafına baktığını demektir. [Seni bir kıbleye çevireceğiz] sana bu imkanı vereceğiz. Bu da وليته كذا deyiminden gelir ki, onu mütevelli yapmaktır ya da seni o cihete yaklaştıracağız, demektir. [Hoşnut olacağın] seveceğin ve şevk duyacağın kıbleye demektir, çünkü onda Allah'ın dileme ve hikmetine uygun dini maksatlar vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
(Yüzünü çevir) Burada vech (yüz) zikredilmiş, zat murat edilmiştir. (Rabbinin zatı bakidir) ayetinde de durum böyledir. Bu sanata, edebiyatta mecaz-ı mürsel denilir. Zikr-i cüz irade-i kül kabilindendir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âdil Ahmet Sâbır er- Ruveyni, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, soru;1145)
تَقَلُّبَ tekrar tekrar dönmek, o fiili defalarca yapmaktır. Şeddeli fiillerde ya fiilde, ya da mef’ûlde mübalağa vardır. Ya o fiil bir mef’ûl üzerinde çok yapılır, ya da farklı mef’ûller üzerinde yapılır. Mesela; vurmak fiilini düşünelim, ya 30 kişiye vururum veya aynı kişiye defalarca vururum demektir. Ya fiil, ya da mef’ûl çoğalır.
Göğe bakmak, dua etmekten kinayedir. Tecessüm sanatı vardır. Manzara gözünün önünde canlanır.
فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan وَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَجْهَكَ ve شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ izafetleri, iki mef’ûle müteaddi olan فَوَلِّ fiilinin mef’ûlleridir.
Veciz ifade kastına matuf bu izafetlerde Hz.Peygambere aid zamire muzaf olan وَجْهَ , ve الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ ‘ye muzaf olan شَطْرَ , şan ve şeref kazanmıştır.
الْحَرَامِ kelimesi الْمَسْجِدِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَجْهَكَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubundaki terkipte وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ cümlesi şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Şart ifade eden zaman zarfı حَيْثُ مَا, amili olan كُنْتُمْ ‘ün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. كُنْتُمْ , muzâfun ileyh konumundadır.
Bu cümlede müfred muhatap zamirinden, cemi muhatab zamirine iltifat vardır.
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
شَطْرَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وُجُوهَكُمْ - وَجْهَكَ ve وَلُّوا - وَلِّ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette geçen وَجْهَ kelimelerinde cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.
Dönme veya yönelmenin yüze tahsis edilmesi insan yüzünün yönelme ölçüsü (medarı ve mi'yarı) olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
[Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin]. Özellikle Efendimize hitap edilmesi, onu yüceltmek ve isteğine cevap vermek içindir. Sonra hükmün genelliğini açıklamak, kıble meselesini tekit etmek ve ümmeti uymaya teşvik etmek için genelleme yapıldı. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
شَطْرَ kelimesinin gelmesi büyük kolaylıktır, kıbleye yönelmede 45 derece bir yanılma payı olmasına cevaz verir.
شَطْرَ الْمَسْجِدِ ifadesindeki شَطْرَ kelimesinin bu'd (boyut) anlamında olduğunu söyleyen görüşe -yani (Yüzünü Mescid-i Haram 'ın boyutu cihetine çevir) anlamına -göre istiaredir. Çünkü (bir kimsenin) yüzünü gerçek anlamda Mescid'in boyutuna çevirmesi doğru olmaz. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
شَطْرَ الْمَسْجِدِ zarf olması hasebiyle nasb edilmiş olup, bu zarfiyet anlamı doğrultusunda ilgili kısım “Yüzünü döndürme işini Mescid-i Haram tarafına; yani onun yönü ve semti dahilinde kıl” şeklinde yorumlanır. Zira kıblenin aynına dönmek uzakta bulunan için büyük zorluk içerecektir. Ayette Kâbe yerine Mescid-i Haram ismine yer verilmesi, kıble işinde Kâbe’nin aynına değil de yönüne riayet edilmesinin vacip olduğuna bir delildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl, Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1152 - Ebüssuûd , İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ
و , istînâfiyyedir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve kasr sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, bilinen kişiler olmasını belirtmesi yanında tahkir ifade eder.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’yi takip eden isim cümlesi olan اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ , masdar teviliyle يَعْلَمُونَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, kasr ifadesi ve biliniyor olması yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. İki tekid hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُ maksûr/mevsûf, الْحَقُّ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الْحَقُّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الْحَقُّ ‘daki elif-lam, kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 234)
رَبِّهِمْۚ izafetinde Rabb isminin ehl-i kitaba ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki rububiyetini ve itirazlarının yersizliğini hatırlatmak manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ رَبِّهِمْ ifadesiyle maksat, hiçbir şeyin Hazret-i Peygamber (s.a.v) tarafından kendi hevasına uyularak yapılmadığını bildirmektir. Çünkü bu iki fırka, kıblenin Kâbe yönüne çevirilmesinin Hazret-i Peygamber tarafından olduğunu ileri sürüyorlardı. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
[Kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden bir hak olduğunu iyi bilirler] özet olarak, çünkü bilirler ki her şeriate bir kıble vermek Allah'ın adetidir. Genel olarak da bilirler, çünkü Resulullah (s.a.v) 'in iki kıbleye de namaz kılacağı kitaplarında vardır. اَنَّهُ zamiri dönmek yahut yüz çevirmek fiiline racidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Yahudilerle Hristiyanlar, tahvil-i kıblenin Rabblerinden gelen bir gerçek olduğunu, başka seçenek, olmadığını hiç şüphesiz biliyorlardı. Çünkü onlar Allah'ın âdetinin (sünnetullahın) her şeriate bir kıble tahsis etmek şeklinde cereyan ettiğini de biliyorlardı. Bir de onlar, kendi mukaddes kitaplarında, gelecek son Peygamberin, iki kıbleye namaz kılacağını da okuyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَااللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
Nefy harfi مَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَا harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ’deki بِ harfi tekid ifade eden zaid harftir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عن harf-i ceriyle بِغَافِلٍ ‘ye müteallik olan masdar harfi مَا ‘nın sılası olan يَعْمَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Haber olan غَافِلٍ , ism-i fail sıygasında gelerek isim cümlesindeki sübut ve istimrar anlamını kuvvetlendirmiştir.
İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
[Allah gafil değildir.] sözü “Allah onların yaptıklarını bilir.” ifadesinden daha güçlüdür. Olumsuz cümlelerde daha fazla vurgu vardır. Olumsuz isim cümlesi ve zaid بِ tekid unsurlarıdır.
[Allah yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir] ifadesi amellerin karşılığının verilmesi konusunda bir vaîd, yani tehdittir. Bu ifadenin altında “Her davranışınız değerlendirilmektedir” anlamı yatmaktadır. Bir anlamın içine başka bir anlamın gizlenmesi idmâc sanatıdır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
اللّٰهُ - رَبِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
غَـٰفِلٍ - يَعْلَمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
یَعۡلَمُونَ - یَعۡمَلُونَ kelimeleri arasında cinas-ı kalb, muvazene ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ilâhî hitab bütün insanlaradır ve hak fırka için mükâfat vaadi, bâtıl fırka için ceza vaididir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde ل harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَا ’nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.2, II, 142)
Kur’an-ı Kerim’de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik)
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Bu cümle, Bakara Suresinde 5 kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ ١٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَئِنْ | ve eğer |
|
| 2 | أَتَيْتَ | sen getirsen |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimselere |
|
| 4 | أُوتُوا | verilen |
|
| 5 | الْكِتَابَ | Kitap |
|
| 6 | بِكُلِّ | her türlü |
|
| 7 | ايَةٍ | ayeti |
|
| 8 | مَا | değildir |
|
| 9 | تَبِعُوا | uyacak |
|
| 10 | قِبْلَتَكَ | senin kıblene |
|
| 11 | وَمَا | ve değilsin |
|
| 12 | أَنْتَ | sen (de) |
|
| 13 | بِتَابِعٍ | uyacak |
|
| 14 | قِبْلَتَهُمْ | onların kıblesine |
|
| 15 | وَمَا | ve değildir |
|
| 16 | بَعْضُهُمْ | onların bazısı |
|
| 17 | بِتَابِعٍ | uymazlar |
|
| 18 | قِبْلَةَ | kıblesine |
|
| 19 | بَعْضٍ | diğerlerinin |
|
| 20 | وَلَئِنِ | ve eğer |
|
| 21 | اتَّبَعْتَ | uyarsan |
|
| 22 | أَهْوَاءَهُمْ | onların keyiflerine |
|
| 23 | مِنْ | -den |
|
| 24 | بَعْدِ | sonra |
|
| 25 | مَا | şey(den) |
|
| 26 | جَاءَكَ | sana gelen |
|
| 27 | مِنَ | -den |
|
| 28 | الْعِلْمِ | ilim- |
|
| 29 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 30 | إِذًا | o takdirde |
|
| 31 | لَمِنَ | -den (olursun) |
|
| 32 | الظَّالِمِينَ | zalimler- |
|
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ
Fiil cümlesidir. Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayetteki istînâfiyyeye matuftur. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَيْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْكِتَابَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ mef’ûlun bih fetha ile mansubdur. بِكُلِّ car mecruru اَتَيْتَ fiiline mütealliktir. اٰيَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı, مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ ‘dir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَبِعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قِبْلَتَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ [Yemin olsun ki sen ehl-i kitaba her türlü ayeti (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler.] Buradaki لَئِنْ ifadesi şart anlamındaki إِنْ ile bitişmiş yemin لَ ’ıdır. Bu sebeple مَا ile cevap verilmiştir. Yeminin cevabında gelen edatlar beş tanedir:
1. مَا edatıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ [Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz.] [Necm 53/1-2].
2. اِنَّ edatıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ [(Resulüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.] [Hicr 15/72].
3. Fethalı لَ harfidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ [Rabbine andolsun ki, muhakkak surette onları mahşerde toplayacağız.] [Meryem 19/68].
4. Muhaffef اِنْ edatıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ [Allah’a Andolsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.” [Şuara 26/97].
5. لَا edatıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: الٓمٓۚ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ [Elif lâm mîm. O kitap (Kur’an), onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler için bir yol göstericidir.] [Bakara, 2/1-2] (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
اَنْتَ munfasıl zamir مَا ’ nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. تَابِعٍ lafzen mecrur, مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur. قِبْلَتَهُمْۚ ism-i fail تَابِعٍ ’in mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
بَعْضُهُمْ izafeti مَا ’ nın ismi olarak damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِ harf-i ceri zaiddir. تَابِعٍ lafzen mecrur, مَا ’ nın haberi olarak mahallen mansubdur.
قِبْلَةَ ism-i fail تَابِعٍ ’in mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2.Haber olmalıdır. 3.Sıfat olmalıdır. 4.Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَابِعٍ , sülâsi mücerredi تبع olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ
Cümle, atıf harfi وَ ile itiraziyye cümlesine matuftur. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّبَعْتَ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. اَهْوَٓاءَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Kasemin cevabının delaletiyle şartın cevabı mahzuftur.
بَعْدَ zaman zarfı مِنْ harfi ceriyle اتَّبَعْتَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِ car mecruru جَٓاءَ ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir.
اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اِذًا cevap harfidir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الظَّالِم۪ينَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnad olan terkipte لَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının ve kasemin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
اُو۫تُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اٰيَةٍ ’deki tenvin kesret, tazim ve nev ifade eder.
[Kendilerine kitap verilenler] cümlesinde zamir yerine ism-i mevsûl kullanılması, Ehl-i kitab'ın, inatlarından dolayı son derece kötü bir durumda bulunduklarını açıklamak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ mukadder kasemin cevabıdır. Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidâî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ gizli kasemin cevabıdır. Bu cevap da şartın cevabının yerini tutmuştur. mana da, senin kıbleni delilin ortadan kaldıracağı bir şüphe için terk etmezler, bilakis kibir ve inatlarından sana muhalefet ederler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Andolsun ki Resûlüm! Sen o kötü halk, inatçı Ehl-i Kitab'a kıble tahvilinin hak olduğuna dâir bütün kesin hüccetleri getirsen de yine onlar senin kıblene dönmezler. Bu, onların kötü hallerinde ne kadar inatçı olduklarını gösterir. Yani ey Resûlüm! Onlar, hüccet ile giderilecek bir şüphe için senin kıbleni terk etmediler; onların sana muhalefeti, sırf kibir ve inatlarından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ
و , itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan بِتَابِـعٍ ‘deki بِ , tekid ifade eden zaid harftir.
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zâiddir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve ما 'nın haberinin başında gelen بِ harfi tekid bildirir.
Kasemin cevabı olan مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ cümlesiyle مَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Kur'an-ı Kerim'de بِ harfi 22 yerde لَيْسَ ’nin, 19 yerde de ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)
Aynı üslupta gelen وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle öncesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Her iki cümledeki بِتَابِـعٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
تَبِعُوا - تَابِـعٍ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قِبْلَةَ - مَٓا - تَابِعٍ - بَعْضُ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْ [Sen onların kıblesine uymazsın] cümlesi olumsuzluk ifadesinde,
مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ [Onlar senin kıblene uymazlar] cümlesinden daha mübalağalıdır. Çünkü hem isim cümlesidir hem de olumsuzluğu بِ harf-i ceri ile tekit edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Bu kelâm Ehl-i Kitab'ın boş umutlarını tamamen kesmek için söylenmiştir. Nitekim Yahudiler, Peygambere : "Bizim kıblemizde sebat gösterseydin, senin, o beklediğimiz Peygamber olabileceğini umardık" demişlerdi. Yahudiler bunu, Peygamberi yanıltmak ve kıblesinden dönmesini sağlamak için yapıyorlardı.
Ehl-i Kitab'ın kıblesi tek olmadığı hâlde "sen de onların kıblesine" ifadesinde kıblenin tekil olarak zikredilmesi, onların kıblelerinin bâtıl ve halika muhalif olma vasfında birleştikleri içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayette mukabele vardır. Kafirun suresini hatırlatır. Kimse kimsenin kıblesine tabi olmaz. Şart harfi olarak إنْ gelmesi bu fiillerin vuku bulma ihtimallerinin düşük olduğuna delalet eder.
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
وَ , istînâfiyye, ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnad olan terkipte لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana ilim geldikten sonra] ibaresindeki ilim, vahiyden kinayedir.
جَٓاءَ fiilinin الْعِلْمِۙ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının ve kasemin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, faide-i haber inkârî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kasemin cevabı olan اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi, اِنَّٓ ve lam-ı muzahlaka olmak üzere iki unsurla tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ mahzuf habere müteallıktır. Bu cümlede amel etmeyen cevap harfi اِذًا , kasemi tekid için gelmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اتَّبَعْتَ - تَابِعٍ - تَبِعُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مِنَ الْعِلْمِ ibaresindeki مِنَ kısım bildirir. Bu harf bazen de ibtidaî gaye olur. Bir şeyin başlangıcını ifade eder.
Buradaki اَهْوَٓاءَ kelimesi هوَٓى kelimesinin çoğuludur. هوَٓى irade ve istek anlamına gelir. Burada muhaliflerin isteklerinin farklı ve birden fazla olması sebebiyle kelime tekil olarak kullanılmamıştır. Ayet “onları idare edebilmen ve iman etmelerini sağlaman için onların kıblesine tabi olsaydın” anlamına gelir.
مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana gelen ilimden sonra] ifadesi sana kıble beyan edildikten sonra demektir. اِنَّكَ اِذًا [Sen o vakit] ifadesinde zaman açıklanmaktadır. ‘’Sen bu işi yaptığın anda’’ demektir.
لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ (Sen onların arzularına uyarsan) cümlesi, hakta sebatı sağlamak için yapılan teşvik ve tahrik kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir)
اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ [Şüphesiz zalimlerden olursun.] Yani “kendisine zarar verenlerden biri olursun.” demektir. Şöyle de denilmiştir: Yerinde iş yapmayanlardan olursun.Bir görüşe göre burada hitap Hz. Peygamber (s.a.v)’e yapılsa da kastedilen başkasıdır. Peygamberlerdeki günahsızlık özelliği Allah Teâlâ’nın onları bazı şeylerden nehyetmesine mani sayılmadığı için Hz. Peygamber (s.a.v) masum olmakla birlikte hitabın ona yapılmış olması da mümkündür. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
الظَّالِم۪ينَۢ kelimesinin marifeliği, bu sıfatı taşıyan ve kendisinin karakteri olmuş kimseleri gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Yaşamak; dengede kalma savaşı. Nefsinin iki uca çekiştirmesine karşı gelme çabası. Ya hep, ya hiç sözlerine meydan okuma sanatı.
Huzur, her şeyin ortasını tutturmakta gizli. Uçta yaşamak insanın bedenine, kalbine ve ruhuna bir çeşit zulmü. Yine de dünya gözü hep uçlarda. Halbuki, yolu uzatan ve zorlaştıran, o uçlar. Maddi ve manevi ferahlıklardan uzaklaştıran, onlar.
Allah, kuluna karşı en merhametlidir. İslam dininin emirleriyle, insanı sarıp sarmalayandır. Kulunun yükünü hafifletmek isteyendir. Dünyayla ahiretin arasındaki dengeyi sağlamanın yolunu göstererek, iki cihanı da kazanma fırsatı verendir.
Doğu ve Batı’nın sahibi olan Allahım! Duymasına rağmen cahil gibi davranmaktan ve bilmesine rağmen tembel gibi üşenmekten koru. Korkak gibi kolaya kaçmaktan, kibirli gibi ‘ben bilirim’ demekten ve miskin gibi nefsimin çektiği her yere savrulmaktan koru.
Yöneldiğimiz kıblenin sahibi olan Allahım! Ahiret gözümü uykusundan uyandır. Dünya gözümün ise açlığını gider. İki gözümü de kıblende buluştur. Her işin ortasını tutturarak, kalbimi faziletlerle doldur ve reziletlerden arındır. Nefsimi terbiye etme mücadelemde yardımcım ol. Uçlar içindeki orta yolu bulmamı ve ona ulaşmamı kolaylaştır.(Amin)
***
Dünyanın en yüksek noktasında durmuş, aşağıya bakıyor ve müslümanların halini takip ediyordu. Savaşın ya da çatışmaların arasında kalanlardan çok ezilmişlik ve çaresizlik duygusuna gömülmüşlere üzülüyordu.
Allah’a teslim olmanın getirdiği huzura ve ibadetlerdeki berekete odaklanmak yerine; modern dünyanın belirlediği standartlara bakarak, kendi hayatlarını kıyaslıyorlardı. Belki de daha mutlu oluruz inancıyla özendiklerinin yaşantılarından ve inançlarından parçalar alıyorlardı. Ne kadar acıklı bir duruma düştüklerinin farkında değillerdi.
Dünyalık mutlulukların peşinden koşarken, İslam’ın -hakiki manada yaşanmaya çalışıldığında- hem maddi, hem de manevi olarak kendilerini ve yaşamlarını ne kadar tamamladığını, doyurduğunu ve geliştirdiğini anlamayacak kadar körleşiyorlardı. Zira, üstün güce sahip görünen ölümlülerin iddia ettiklerine inanıyorlardı.
Uyuşuk bir kalp ve zihin hali içinde, onların dizilerini ve filmlerini izledikçe, kitaplarını ve haberlerini okudukça, aykırı teorilerini sualsizce kabul ettikçe, ünlülerini muhabbetle takip ettikçe ve manasını umursamadan şarkılarını söyledikçe; değişen ahlaklarına ve yıkanan beyinlerine umursamaz bakışlar atıyorlardı.
Yıllar boyu süren görevinin ardından kendisinden sonra gelecek olan gözetmene şu notları bıraktı:
“Saygı ile sevgiyi, hoşgörü ile tavizi ve empati ile sempatiyi birbirine karıştırdılar. İnsanlar ve toplumlar arasındaki ilişkiyi güçlendirmek yerine; kendilerince zayıf olanın ya da özgüven eksikliği yaşayanın, güçlü olana benzemesini yani onun gibi yaşamasını ve düşünmesini kabul ettiler. Bayramlarını, dini ritüellerini ve ahlaksız özgürlüklerini benimsediler ve kendi özlerinden uzaklaştılar. Bu arada özendikleri üstün görünümlüler, onları yani İslam’ı ve müslümanları tanımak ve sevmek için hiçbir şey yapmadı. Uzun lafın kısası: Allah’ın sınırlarından taviz verenler kaybetmeye mahkumdu.”
Ey Allahım! Kendi ya da başkalarının nefsi için yaşayarak ve Senin dininden tavizler vererek iki cihanını da heba edenlere benzemekten koru. Senin emir ve yasaklarının, bizim için en iyisi olduğuna iman ederek, Sana teslim olanlardan eyle. Yüzümüzün, bedenimizin ve kalbimizin yönünü; Senin yolunda emrettiğin kıble doğrultusunda sabit kıl.
Ey Allahım! Bize kıble tayin ettiğin Mescid-i Harâm’ı çok özledik. Bizi, Mekke ve Medine topraklarından uzaklaştıran kusurlarımızdan arındır, onları düzeltmemiz için yardımcımız ol ve ziyaretimize mani olmak isteyenlerin halini hayırlarla değiştir. Dünyada ve ahirette, kalplerimizi ve bedenlerimizi; hoşnut olduklarına yaklaştır.
Amin.