26 Mart 2024
Bakara Sûresi 146-153 (22. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 146. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ وَاِنَّ فَر۪يقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ  ١٤٦


Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kimseler
2 اتَيْنَاهُمُ kendilerine verdiğimiz ا ت ي
3 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
4 يَعْرِفُونَهُ onu tanırlar ع ر ف
5 كَمَا gibi
6 يَعْرِفُونَ tanıdıkları ع ر ف
7 أَبْنَاءَهُمْ oğullarını ب ن ي
8 وَإِنَّ ve (yine) elbette
9 فَرِيقًا bir grup ف ر ق
10 مِنْهُمْ onlardan
11 لَيَكْتُمُونَ gizlerler ك ت م
12 الْحَقَّ gerçeği ح ق ق
13 وَهُمْ onlar
14 يَعْلَمُونَ bildikleri (halde) ع ل م

   Arafe عرف :

  Mârife مَعْرِفَةٌ ve irfan عِرْفانٌ sözcükleri bir şeyin izini tefekkür edip derin düşünerek onu idrak etmektir ki bu sınırlı bir bilgidir. Bu kelime ilimden daha dar kapsamlıdır. Marifetin zıddı inkar, ilmin zıddı ise cehldir.

  Bu kökün aslı ya onun arfına yani kokusuna ulaşmak veya urfe yani onun sınırına ulaşmak kullanımından gelir.

  Tefâul babındaki تَعارَفَ fiili birbirlerini tanımak anlamına gelir.

  عَرَفاتٌ Belirli bir arazi parçası olan Arafat'ın adıdır. Bir görüşe göre bu sözcük  Hz. Âdem ile Hz. Havva'nın burada tanışmalarından dolayıdır. Diğer bir görüşe göre ise kulların burada ibadet ve dualarla kendilerini Yüce Allah'a tanıtmalarıdır.

  Mâruf مَعْرُوفٌ; güzelliği akıl ve şeriat yoluyla bilinen her türlü fiilin adıdır. Bunun zıddı ise münkerdir.

  عُرْفٌ'a gelince o maruf olan ihsan, lutuf ve iyiliktir.

  Âraf أعْرافٌ, cennet ile cehennem arasında bir surdur.

  İf'tial babı formundaki i'tiraf إعْتِرافٌ formu ikrar/itiraf ve kabul etmektir. Asıl anlamı kişinin günahını ve kabahatini bildiğini göstermesidir. (Müfredat)

   Kuran’ı Kerim’de pekçok farklı formda 71 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Ârif, mâruf, maarif, Arafat, Arafe, arâf, irfan, târif, tarife, itiraf, örf ve marifettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتَيْنَاهُمُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَعْرِفُونَ  cümlesi,  اَلَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَعْرِفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

كَ  harf-i cer ve teşbih harfidir. ما  ve masdar-ı müevvel, كَ  harfi ceriyle mahzuf masdarın sıfatı veya mef‘ûlu mutlak olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يعرفونه معرفة مثلَ معرفتهم أبناءهم (oğullarını tanıdıkları gibi onu tanırlar.) şeklindedir. 

يَعْرِفُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

  

وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

فَر۪يقًا  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. مِنْهُمْ  car mecruru  فَر۪يقًا’ın mahzuf sıfatına mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. يَكْتُمُونَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَقَّ  mef’ûlu bih olup fetha ile mansubdur. هُمْ يَعْلَمُونَ  cümlesi  يَكْتُمُونَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَعْلَمُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )


 

 

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ 


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takip eden sılası olan  اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَاهُمُ  fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tahkir ifade eder. Ayrıca ism-i mevsûl, sonradan gelecek habere dikkat çeker.

اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  cümlesi, yahudi ve hristiyanlardan kinayedir.

يَعْرِفُونَهُ  cümlesi  اَلَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberin muzari fiil sıygasında cümle olması hükmü takviye, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ  cümlesi, masdar tevilinde harfi cerle mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

اَلَّذ۪ينَ - مَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, يَعْرِفُونَ ’nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ  ifadesi; Kitap ehlinin Nebi (s.a.v)’i tanımalarının, kendi sulbleri olan öz oğullarını tanımaları gibi kesin ve net olduğunu ifade eder. Teşbihi mürseldir. Aralarındaki benzerlik dolayısıyla semavi kitaplara muttali olmakla elde edilen akli bilgi, hissi bilgiye benzetilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1172)

كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ [Çocuklarını tanıdıkları gibi] sözündeki teşbih; bilginin açıklığı ve doğruluğu açısından bir benzetmedir. Çünkü kişiyi ilişkileriyle tanımak şüphe kabul etmeyecek şekilde bilmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

عرِف  fiili çoğunlukla zat ve beş duyuyla algılanan şeyler için kullanılır. Dolayısıyla buradaki  هُ  zamiri kitaba değil, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v) aittir. Zaten kitap ile çocukları karşılaştırmak, ona benzetmek münasip değildir. Ayrıca onların kitabında Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile ilgili özellikler anlatılmıştır. 

Şayet “Niçin burada özellikle oğullar zikredilmiştir?” ayet dersen, şöyle derim: Çünkü daha meşhur, daha tanınan, babaların sohbetine daha çok devam eden ve onların gönüllerinde daha çok yer tutan erkek evlâtlardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Kendilerine kitap verdiklerimiz, Peygamber hakkındaki bilgiyi, bu bilginin sebebi olan vahyi, Kur’ân'ı ve kıble tahvilini elbette bilirler. Ancak ayetin ''kendi oğullarını tanırcasına veya tanır gibi '' bölümü, birinci manayı teyid eder. Yani onlar, Peygamberi kendi kitaplarında yazılı olduğu gibi o üstün vasıfları ile bilirler ve oğullarının nesebi hakkında nasıl şüpheleri yoksa bunda da şüpheleri yoktur demektir. Zahirin yalnız oğullara hasr ve tahsis edilmesi kızların bunun dışında bırakılması Yahudî ve Hristiyanların kendi oğullarını kızlarından daha çok sevdikleri ve dolayısıyla onları daha fazla tanıdıkları içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

Ayrıca burada iltifat sanatı vardır. Önceki ayette Efendimizden sen zamiriyle bahsedilmişti. Burada o zamiriyle bahsedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette muhatabtan gaibe iltifat edilmesinde amaç; ehli kitap nezdinde çok ünlü ve bilinir olsa bile Peygamber Efendimizin şöhretini tekid etmektir. İsmini ve sıfatını izhar etmeye gerek yoktur.(Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1170)


وَاِنَّ فَر۪يقًا مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ


Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ‘nin haberi olan  لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin nekre gelişi tahkir içindir.

وَهُمْ يَعْلَمُونَ  cümlesi,  يَكْتُمُونَ  fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. 

يَعْلَمُونَ - يَعْرِفُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İçlerindeki iman sahiplerini -ya da haklarında “Bunların bir de ümmî takımı vardır ki, Kitabı (Tevrat’ı) bilmezler.'' [Bakara 2/78] buyrulan cahillerini- istisna etmek üzere “içlerinden bir grup” buyurmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Böyle iken içlerinden birtakımı gerçeği gizlerler.” Mücahid şöyle demiştir: Yani Hz. Muhammed (s.a.v)’ın vasıflarını saklarlar. Halbuki onlar Hz. Muhammed’in vasıflarını Tevrat ve İncil’de yazılı halde görüyorlardı.(Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 147. Ayet

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟  ١٤٧


Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الْحَقُّ Gerçek ح ق ق
2 مِنْ -dendir
3 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
4 فَلَا
5 تَكُونَنَّ artık olma ك و ن
6 مِنَ -dan
7 الْمُمْتَرِينَ kuşkulananlar- م ر ي

 

مري Meraye : مِرْيَةٌ bir iş veya meselede tereddüte düşmektir. شَكٌّ sözcüğünden daha özel anlamlıdır. Köke ait إمْتِراءٌ ve مُماراةٌ babları, içinde bir tereddüt ve kuşku bulunan bir hususta tartışmaktır. Kelimenin asıl manası ise süt sağmak için dişi devenin memesini sıvazlamak demektir. Meallerde şüpheye düşme manasında kullanılsa da Kur’ân’ı Kerim’de şüphe için kullanılan birçok kelime vardır ve çeviri yapılırken ilgili ayetteki anlam bütünlüğü dikkate alınarak uygun kelime seçilmelidir.  Örneğin şekk de şüphe demektir (ki Türkçe’de aynen kullanıyoruz), fakat şekk’te töhmet altında bırakma yoktur. Şekk, sanmak gibidir. Yarın yağmur yağacağını düşünen birisi bunu şekk’le ifade eder. Ama birisinin bir suçu işlediğini düşünüyorsak ondan şekk ediyorum diyemeyiz. Merâ kelimesinin şüphe olarak kullanıldığı ayetlerde hiç yoktan bir şüphe değil de, birilerinin bir iddiası üzerine olan şüphe manasını düşünmek gerekir.(Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim’de 10’dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟


İsim cümlesidir. اَلْحَقُّ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكَ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَا  nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونَنَّ  nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Fiilinin sonundaki  نَّ  tekid ifade eden نَ ‘u sakiledir. تَكُونَنَّ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  تَكُونَنَّ ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Tekid  نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

لْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ  cümlesindeki اَلْحَقُّ  kelimesinin هُوَ اَلْحَقُّ (hak O’dur) takdirinde hazfedilmiş bir mübtedanın haberi veya مِنْ رَبِّكَ  şeklindeki haberin mübtedası olması muhtemeldir.

Şayet  اَلْحَقُّ  lafzını,(hazfedilmiş) mübtedanın haberi kıldığın vakit, مِنْ رَبِّكَ ’nin îrab konumu ne olacaktır? dersen, şöyle derim: Bunun haberden sonra gelmiş ikinci bir haber veya hal olması caizdir. Ali (r.a.) bu ayeti öncesindeki  لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ [gerçeği gizlerler] cümlesinden bedel olarak, اَلْحَقَّ مِنْ رَبِّكَ  şeklinde mansub okumuştur. Buna göre mana; (Onlar gerçeği; senin Rabbinden gelen gerçeği gizlerler.) şeklinde yapılanır.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

الْمُمْتَر۪ينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  اَلْحَقُّ , takdiri  هَذا  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmiştir. O, hak olmaya tahsis edilmiştir. هَذا  mevsûf/maksûr,  اَلْحَقُّ  sıfat/maksûrun aleyh, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.   اَلْحَقُّ kelimesindeki tarif cins içindir ve bu mana cümlenin iki cüzü için geçerlidir. Takdir edilen kelime hakiki kasr ifade eder. Bu kasr kasr-ı kalptir. Yani onların gösterdiği inkarları değil, bunun gerçeğe aykırı olduğudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ  [Hak Rabbindendir’] sözünde Rabbin kelimesindeki izafet, Rasulullah'ı (s.a.v) ilahi inayet ve lutfuyla şereflendirmek içindir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1178)

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ  cümlesindeki  اَلْحَقُّ  kelimesinin  هو الحق [hak O’dur] takdirinde hazfedilmiş bir mübtedanın haberi veya  مِنْ رَبِّكَ  haberinin mübtedası olması muhtemeldir. اَلْحَقُّ kelimesindeki lam-ı tarif iki türlü yorumlanabilir: Birincisine göre; bu dış dünyada tanınma ifade eder (ahd -i haricî) ki, bununla Peygamber (s.a.v)’in üzerinde bulunduğu hak (dava) veya “gerçeği / hakkı bile bile gizlerler” ifadesindeki hak kavramına işaret edilmektedir. Bu sonuncuya göre ayetin ilgili kısmı; “Onların bu gizlemekte oldukları şey Rabbinden gelen gerçeğin ta kendisidir” şeklinde anlamlandırılır. 

İkinci görüşe göre; bu lam-ı tarif cins ifade eder ki, bu da hakkın başkasından değil Allah’tan geldiği şeklinde anlaşılmasıdır. Yani hak, senin üzerinde bulunduğun (hak dava) gibi Allah’tan geldiği sabit olandır; Allah’tan geldiği sabit olmayansa Ehl-i Kitab ’ın üzerinde bulunduğu şey gibi batıl olan türdür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مِنْ رَبِّكَ  car-mecruru, اَلْحَقُّ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması, Peygamberimize tazim teşrif ve destek içindir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede  فَ , mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ  car mecruru  كَانَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

تَكُونَنَّ  fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir.

Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟  ibaresindeki  مِنَ  harfinin iki manası da anlaşılabilir.Yani şüphe edenlerin başından biri olma veya ilki olma demektir. Onun şüphe edeceği düşünülemez. Dolayısıyla bu ilahi kelam peygamberimizin şahsında ümmetine yöneliktir.

Bundan maksat Efendimizi onda şüpheden men etmek değildir, çünkü bu ondan beklenmez, onda bu kasıt ve istek de yoktur. Maksat, ya durumu pekiştirmek ve duruma bakan kimsenin şüphe etmeyeceğini tahkiktir ya da şüpheyi en iyi şekilde ortadan kaldıracak marifetleri kazanmakla ümmete emirdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

الِامْتِراءُ  kelimesi  المِراءِ  kelimesinin  افْتِعالٌ  babındandır. Şüphe demektir. Buradaki  افْتِعالٌ  babı mutâvaat için değildir.  مري ‘nin masdarı ve mücerred fiili bilinmez. Daima  افْتِعالٌ  sigasıyla kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bakara Sûresi 148. Ayet

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاًۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  ١٤٨


Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِكُلٍّ her (ümmetin) vardır ك ل ل
2 وِجْهَةٌ bir yönü و ج ه
3 هُوَ o(nun)
4 مُوَلِّيهَا yöneldiği و ل ي
5 فَاسْتَبِقُوا O halde koşun س ب ق
6 الْخَيْرَاتِ hayır işlerine خ ي ر
7 أَيْنَ nerede
8 مَا
9 تَكُونُوا olsanız ك و ن
10 يَأْتِ getirir ا ت ي
11 بِكُمُ sizi
12 اللَّهُ Allah
13 جَمِيعًا bir araya ج م ع
14 إِنَّ kuşkusuz
15 اللَّهَ Allah
16 عَلَىٰ üzerine
17 كُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şey ش ي ا
19 قَدِيرٌ kadirdir ق د ر

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لِكُلٍّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. وِجْهَةٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. هُوَ مُوَلّ۪يهَا  cümlesi, وِجْهَةٌ  'nün sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُوَلّ۪يهَا  haber olup  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Takdiri, إذا أردتم معرفة الأصوب فاستبقوا (En doğruyu anlamak istediğinizde yarışın) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اسْتَبِقُوا  fiili نَ ‘nun hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْخَيْرَاتِ  mef’ûlün bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا [Herkesin yöneldiği bir yön vardır.] Yani her kavmin yöneldiği bir kıble vardır. هُوَ مُوَلّ۪يهَا [Yöneldiği] ifadesindeki هُوَ  zamirinin, öncesinde geçen  لِكُلٍّ  ifadesine ait olması mümkündür. Çünkü bu kelime, çoğul anlamı taşısa da lafzen tekildir. Lafzından dolayı onunla ilgili ifadenin de tekil olarak anlaşılması mümkündür. ‘’Ona döner” yüzünü ona yöneltir demektir. هُوَ مُوَلّ۪يهَا  ifadesiyle kastedilenin Allah’ın bir ismi olması ve ayetin O’nun kullarını oraya [yönelmekte oldukları yöne] yönlendirdiği anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü yönlendirmek geçişli bir kelimedir. Birinci açıklamaya göre “yüz” kelimesi zamir ile [مُوَلّ۪يهَا ] şeklinde ifade edilmiş olur ve anlam [Herkes yüzünü ona döner.] şeklindedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَبِقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سبق ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

مُوَلّ۪ي  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ 

 

اَيْنَمَا  şart manalı iki fiili muzariyi cezm eden mekân zarfı olup, tam fiil olan تَكُونُوا  fiiline mütealliktir. Veya تَكُونُوا 'nin mahzuf haberine müteallıktır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. تَكُونُوا 'nün dahil olduğu fiil cümlesi şart cümlesidir.

تَكُونُوا  fiili  نَ ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Tam fiil olarak amel eder.

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْتِ بِكُمُ  cümlesi şartın cevabıdır. 

يَأْتِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. بِكُمُ  car mecruru  يَأْتِ  fiiline mütealliktir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. جَم۪يعًا  hal olup fetha ile mansubdur.

اَيْنَمَا  edatın sonundaki  مَا  yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰه  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ  ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ  kelimesi,  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

قَد۪يرٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا 

 

و , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  وِجْهَةٌ , muahhar mübtedadır. Müsnedün ileyhin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir.

وَلِكُلٍّ ’deki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

هُوَ مُوَلّ۪يهَا  cümlesi,  وِجْهَةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مُوَلّ۪ي  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Genelde muzâf olarak gelen  كُلٍّ ’deki tenvin muzâfun ileyhin hazfına işarettir. Bu tenvine avz tenvini denir. Makama delalet ettiğinden hazfedilmiştir. Takdiri,  أُمَّةٌ ‘dür. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ ; her ümmet için bir kıble vardır, demektir. Tenvin; izafetten bedel veya Müslümanlardan her kavim için Kâbe'den bir cihet var, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

هُوَ مُوَلّ۪يهَا  ifadesi, [yüzünü çeviren] demektir. Böylece iki mef‘ûlden biri yani  وِجْهَهُ  kelimesi hazfedilmiştir. Bir görüşe göre bu “çeviren” Allah Teâlâ’dır. Yani “Allah’ın çevireceği (bir yönü vardır)” demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّ۪يهَا  [Herkesin yöneldiği bir yön vardır.]  Yani her kavmin yöneldiği bir kıble vardır. هُوَ مُوَلّ۪يهَا [Yöneldiği] ifadesindeki هُوَ  zamirinin, öncesinde geçen  لِكُلٍّ  ifadesine ait olması mümkündür. Çünkü bu kelime, çoğul anlamı taşısa da lafzen tekildir. Lafzından dolayı onunla ilgili ifadenin de tekil olarak anlaşılması mümkündür. ‘’Ona döner” yüzünü ona yöneltir demektir. هُوَ مُوَلّ۪يهَا  ifadesiyle kastedilenin Allah’ın bir ismi olması ve ayetin O’nun kullarını oraya [yönelmekte oldukları yöne] yönlendirdiği anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü yönlendirmek geçişli bir kelimedir. Birinci açıklamaya göre “yüz” kelimesi zamir ile  [مُوَلّ۪يهَا ]  şeklinde ifade edilmiş olur ve anlam [Herkes yüzünü ona döner.] şeklindedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ

 

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, إذا أردتم معرفة الأصوب (En doğruyu anlamak istediğinizde) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ [Hayır işlerinde yarışın] ifadesi ‘’hayır işlerine koşun’’ ifadesinden daha anlamlıdır. Çünkü öne geçmeye teşvik vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle ister kıble işinde ve isterse başka hususlarda olsun, tüm hayır işlerinde yarışın manasındadır. İki dünyanın mutluluğunu kazandıracak her iyilik için koşturun. Aslında her ümmetin yöneldiği ve üzerinde kesinlikle durduğu, bu hususta hiçbir tavizde bulunmadığı bir kıblesi vardır. Bu kıblelerini bırakıp da hakka ve hak olan kıbleye yönelmezler. Siz, Kabe'nin hak kıble olduğuna ilişkin ne türden delil ve kanıt ortaya koyarsanız koyun, onlar dediklerinden vazgeçmezler. Madem ki durum bu merkezdedir, öyleyse sizler hayır işlerde yarışın, büyüklenen ve kibirlilik gösterisine kalkışanların izinden ve yolundan gitmeyin. Çünkü onlar hakkı arkalarına atıp kendi hevâ ve heveslerine uyarlar. Şer ve fesad hususunda birbirleriyle yarış ederler. Çünkü haktan sonra sadece sapıklık ve dalâlet vardır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

 

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًاۜ 

 

Cümle istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda haberî isnad olan cümlede şart manası taşıyan mekan zarfı  اَيْنَ مَا , tam fiil olan تَكُونُوا fiiline mütealliktir. Veya تَكُونُوا 'nin mahzuf haberine müteallıktır. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعاً  , meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda faide-i haber talebî kelamdır. Haberin şart üslubunda verilmesi daha beliğ ve etkilidir. 

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Fiillerin muzari sıygada gelişleri, olayın göz önünde cereyan ettiği hissini vererek muhatabı etkiler. 

Cevap cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُمُ , önemine binaen faile takdim edilmiştir. 

Hal olan  جَم۪يعًا  ve  كُلِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَيْنَ , istifham edatı olarak, Kur’an’da 10 ayette varid olmuştur. Bunlardan üçünde  اَيْنَ ’den hemen sonra gelen  مَا  ism-i mevsûl olup zaid değildir ve bu ayette olduğu gibi  اَيْنَ ’den ayrı olarak yazılmıştır. اَيْنَ , Kur’an’da istifham edatının yanında şart edatı olarak da gelmiştir. Kur’an’da şart edatı olarak kullanıldığı tüm ayetlerde sonuna bir  مَا  ilave olunmuştur. Bu da  اَيْنَمَا  ve  اَيْنَ مَا  şekillerinde yani hem birleşik hem de ayrı olarak gelmiştir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًا  [Nerede olursanız Allah hepinizi getirir]. Yani muvafık veya muhalif, parçaları toplu veya dağınık olursanız, Allah sizi amellerinizin karşılığını vermek için mahşerde toplar yahut yerin derinliklerinde ve dağların zirvelerinde olsanız ruhlarınızı kabz eder yahut karşılıklı cihetlerden hangisinde olsanız Allah hepinizi getirir ve namazlarınızı sanki tek cihete dönülerek kılınmış gibi yapar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır. Çünkü Allah'a itaat edenler için bir va'ad, isyan edenler içinse bir va'îd ve tehdittir. Allahü Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: "Ey nübüvvet ve dini bilen hakikat ehli kimseler; hayırlara koşun, kıyamette Allah katında sizin için hazırlanmış olan çeşitli ikramlar ve yakınlıklara ulaşabilmeniz için, bu husustaki güçlükleri sırtlanın. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ


Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzının iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin, yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlânın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli gelmiştir. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلِّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Ayetin fasılası diğer surelerde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Bu tekrarlarda tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C, 7, S. 314)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekit için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah (c.c) öldürmeye de, hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kadirdir. Bu itibarla bu cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s - Selîm)

اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ  …Allah Teâlâ, ‘Şüphesiz Allah her şeye kadîrdir’ buyurarak bunun (aynı ayette geçen ‘Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir’ ifadesine binaen yeniden diriltilme hadisesinin) muhakkak olacağını bildirmiştir. Çünkü iade (yeniden dirilme), bizzat mümkün bir şeydir. Allah da mümkinatın hepsine kadirdir. Bu sebeple onun insanları tekrar diriltmeye de kadir olması gerekmektedir.” Burada kadir sıfatı aynı ayette bulunan ba’s ile ilişkilendirilip, ilk yaratmaya kadir olan Allah Teâlâ’nın ikinci diriltmeye de kadir olduğu vurgulanmıştır. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Bakara Sûresi 149. Ayet

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ  ١٤٩


(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram’a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْ ve
2 حَيْثُ nereden ح ي ث
3 خَرَجْتَ çıkarsan (yola) خ ر ج
4 فَوَلِّ çevir و ل ي
5 وَجْهَكَ yüzünü و ج ه
6 شَطْرَ tarafına ش ط ر
7 الْمَسْجِدِ Mescid-i س ج د
8 الْحَرَامِ Haram ح ر م
9 وَإِنَّهُ bu elbette
10 لَلْحَقُّ bir gerçektir ح ق ق
11 مِنْ -den
12 رَبِّكَ Rabbin- ر ب ب
13 وَمَا ve değildir
14 اللَّهُ Allah
15 بِغَافِلٍ habersiz غ ف ل
16 عَمَّا -dan
17 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız- ع م ل

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ حَيْثُ  car mecruru  وَلِّ  fiiline mütealliktir. خَرَجْتَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

خَرَجْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  öncesi ile sonrasını bağlayan zaid harftir.  

وَلِّ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. وَجْهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mekân zarfı شَطْرَ  fetha üzere mebni olup, وَلِّ  fiiline mütealliktir. الْمَسْجِدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ ’ nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اَلْحَقُّ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّ  car mecruru  اَلْحَقُّ ’nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلِّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.

اللّٰهُ  lafza-i celâl  مَا ’nın ismi olup damme ile merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir. غَافِلٍ  lafzen mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl, عَنْ  harfi ceriyle  غَافِلٍ 'ne mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde  ل harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir.(Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142)

Kur'an-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir.(Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmlâ Yönüyle Arapçada Zaidlik) 

غَافِلٍ , sülâsi mücerredi  غفل olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ

 

و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ  cümlesi şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Şart ifade eden zaman zarfı  مِنْ حَيْثُ , amili olan  خَرَجْتَ ‘ye mütealliktir. خَرَجْتَ , aynı zamanda  حَيْثُ ‘nün muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

فَ  karinesiyle gelmiş cevap cümlesi olan  فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ  ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

وَجْهَكَ  ve  شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ  izafetleri, iki mef’ûle müteaddi olan  فَوَلِّ  fiilinin mef’ûlleridir.

Veciz ifade kastına matuf bu izafetlerde  Hz.Peygamdere aid zamire muzaf olan  وَجْهَ , ve  الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ ‘ye muzaf olan  شَطْرَ , şan ve şeref kazanmıştır.

الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَجْهَكَ - شَطْرَ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

فَوَلِّ وَجْهَكَ  cümlesi 144. ayetteki cümlenin tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Her ne zaman ve her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne / tarafına çevir / dön ifadesi, bu ayetlerde üç kere vurgulanmıştır. Vurgu dolayısıyla aynı yöne dönmenin birlik ruhuna etkisi düşünülebilir.

Bu cümlede, önceki ayetteki cemi muhatap zamirinden müfred muhatab zamirine iltifat vardır.

Bu cümle, kıblenin tahviline ilişkin hükmü teyid ve tekid eder. Hazarda ve seferde kıble konusunda hiç fark olmadığını açıkça ortaya koyar.

manası, "Sefere nereden çıkarsan çık, namaz kılarken yüzünü Mescid-ı Haram'a doğru çevir ya da nereden çıkarsan çık, sana emredileni yap!" şeklindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

شَطْرَ  kelimesinin gelmesi büyük kolaylıktır, kıbleye yönelmede 45 derece bir yanılma payı olmasını sağlar.

Buradaki  شَطْرَ  kelimesinin bu'd (boyut) anlamında olduğunu söyleyen görüşe -yani (Yüzünü Mescid-i Haram 'ın boyutu cihetine çevir) anlamına göre- istiaredir. Çünkü (bir kimsenin) yüzünü gerçek anlamda Mescid'in boyutuna çevirmesinin kastedilmesi doğru olmaz. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)  

شَطْرَ الْمَسْجِدِ  zarf olması hasebiyle nasb edilmiş olup, bu zarfiyet anlamı dolayısıyla ilgili kısım “Yüzünü döndürme işini Mescid-i Haram tarafına; yani onun yönü ve semti dahilinde kıl” şeklinde yorumlanır. Zira kıblenin aynına dönmek uzakta bulunan için büyük zorluk içerecektir. Ayette Kâbe yerine Mescid-i Haram ismine yer verilmesi, kıble işinde Kâbe’nin aynına değil de yönüne riayet edilmesinin vacip olduğuna bir delildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

 وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَۜ

 

وَ , haliyyedir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Bu ayetin büyük bir kısmı  وإنَّهُ لَلْحَقُّ مِن رَبِّكَ  cümlesiyle birlikte önceki ayetteki  الحَقُّ مِن رَبِّكَ  sözünün tekidi olup kıble ilgili emrin önemini arttırmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. 

Mahzuf hale müteallık olan  مِنْ رَبِّكَ  izafetinde Hz. Peygambere ait zamir,  رَبِّ’ ye  muzâfun ileyh olması nedeniyle şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Peygamber Efendimize destek ve teşvik anlamı taşır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ رَبِّكَ  ifadesiyle maksad hiçbir şeyin Hz. Peygamber tarafından kendi hevasına uyularak yapılmadığını bildirmektir. Çünkü bu iki fırka, kıblenin Kâbe yönüne çevirilmesinin Hazret-i Peygamber tarafından olduğunu ileri sürüyorlardı. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Peygamber’e hitap olan bu cümle, 144. ayetteki kitap ehline hitap olan cümlenin tekrarıdır. İki cümle arasında mukabele, ıtnâb, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)


وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُون 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Nefy harfi  مَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  harfi  ليس  gibi amel etmiştir. مَا ‘nın haberi olan  بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ  ’deki  بِ  harfi tekid ifade eden zaid harftir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عن harf-i ceriyle  بِغَافِلٍ ‘ye müteallik olan masdar harfi  مَا ‘nın sılası olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c.2, II, 142)

Haber olan  غَافِلٍ , ism-i fail sıygasında gelerek isim cümlesindeki sübut ve istimrar anlamını kuvvetlendirmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lamı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa, bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

[Allah gafil değildir.] sözü “Allah onların yaptıklarını bilir.” ifadesinden daha güçlüdür. Olumsuz cümlelerde daha fazla vurgu vardır.

[Allah yapmakta olduğunuz şeylerden gafil değildir] ifadesi amellerin karşılığının verilmesi konusunda bir vaîd, yani tehdittir. Bu ifadenin altında “Her davranışınız değerlendirilmektedir” anlamı yatmaktadır. Bir anlamın içine başka bir anlamın gizlenmesi idmâc sanatıdır. 

Ya da lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

غَافِلٍ - تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Cümlede iki farklı görevdeki  مَا ’larda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اللّٰهُ  -  رَبِّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin başındaki müfred muhatap zamirinden, bu cümledeki cemi muhatap zamirine iltifat vardır.

Kur’an-ı Kerim’de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  مَا ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. (Ahmet Yüksel, Biçim, Anlam ve İmla Yönüyle Arapçada Zaidlik) 

Bu cümle, Bakara Suresinde 5 kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Burada maksat Allah Muhammed (s.a.v)’ın doğruluğunu ve beşaretini (yani peygamber olacağının önceden müjdelendiğini) gizlemenizden gafil değildir manasıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bakara Sûresi 150. Ayet

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ  ١٥٠


(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْ ve
2 حَيْثُ nereden ح ي ث
3 خَرَجْتَ çıkarsan (yola) خ ر ج
4 فَوَلِّ çevir و ل ي
5 وَجْهَكَ yüzünü و ج ه
6 شَطْرَ doğru ش ط ر
7 الْمَسْجِدِ Mescid-i س ج د
8 الْحَرَامِ Haram’a ح ر م
9 وَحَيْثُ ve nerede ح ي ث
10 مَا
11 كُنْتُمْ olursanız ك و ن
12 فَوَلُّوا çevirin و ل ي
13 وُجُوهَكُمْ yüzünüzü و ج ه
14 شَطْرَهُ o yana ش ط ر
15 لِئَلَّا diye
16 يَكُونَ olmasın ك و ن
17 لِلنَّاسِ hiç kimsenin ن و س
18 عَلَيْكُمْ aleyhinizde
19 حُجَّةٌ bir delili ح ج ج
20 إِلَّا başkasının
21 الَّذِينَ kimselerden
22 ظَلَمُوا zalim olan ظ ل م
23 مِنْهُمْ onlardan
24 فَلَا
25 تَخْشَوْهُمْ onlardan çekinmeyin خ ش ي
26 وَاخْشَوْنِي benden çekinin خ ش ي
27 وَلِأُتِمَّ ve tamamlayayım ت م م
28 نِعْمَتِي ni’metimi ن ع م
29 عَلَيْكُمْ size
30 وَلَعَلَّكُمْ umulur ki
31 تَهْتَدُونَ hidayete erersiniz ه د ي

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ 


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ حَيْثُ  car mecruru  وَلِّ  fiiline mütealliktir. خَرَجْتَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

خَرَجْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  öncesi ile sonrasını bağlayan zaid harftir.  

وَلِّ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘dir. وَجْهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mekân zarfı شَطْرَ  fetha üzere mebni olup, وَلِّ  fiiline mütealliktir. الْمَسْجِدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. حَيْثُ مَا  mekân zarfı, iki fiili cezmeden şart ismi olup  وَلُّوا  fiiline mütealliktir. كُنتُم ’ ün dahil olduğu fiil cümlesi şart cümlesidir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Tam fiil olarak amel eder. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

وَلُّوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  وُجُوهَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mekân zarfı شَطْرَ  fetha üzere mebni olup, وَلُّوا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَيْثُ مَا  mekân zarfı, iki fiil cezmeden şart edatıdır. Mebni olduğundan mahallen mansubdur. Kendi cevabının mef’ûlun fihidir. Şart edatı olarak  مَا ‘sız kullanılmaz. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

وَلُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 


 لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ

 

لِ  harfi, يَكُونَ  fiilini  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harf-i ceriyle  وَلُّوا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لِلنَّاسِ  car mecruru  يَكُونَ ‘nün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. عَلَيْكُمْ  car mecruru  حُجَّةٌ  ‘nün mahzuf haline mütealliktir.  حُجَّةٌ  kelimesi  يَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ


اِلَّا  istisna harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  ظَلَمُوا مِنْهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  ظَلَمُوا ‘ daki failin mahzuf haline mütealliktir. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasihadır. Takdiri, إذا كانوا كذلك فلا تخشوهم  (Böyle olduklarında onlardan korkmayın.) şeklindedir. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَخْشَوْ  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اخْشَوْ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel atıf harfi وَ  ile önceki masdar-ı müevvele matuftur.

لِ  harfi,  اُتِمَّ  fiilini gizli  اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harfi ceriyle  وَلُّوا  fiiline mütealliktir. 

اُتِمَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir. نِعْمَت۪ي  mef‘ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اُتِمَّ  fiiline veya  نِعْمَت۪ي ’nin mahzuf haline mütealliktir. 

Kutrub şöyle demiştir: Ayetin manası, -istisna (اِلَّا) lafzı عَلَيْكُمْ  kelimesine atfedilerek- “sizin üzerinize hüccet yoktur, ancak zalimlere vardır” şeklindedir. Ebû Muâz en-Nahvî şöyle demiştir: “Burada  اِلَّا  istisnâ için değil, atf-ı nesak için kullanılmıştır. “Ve onlardan zulmedenler.” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُتِمَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  تمم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînafiyyedir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَهْتَدُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَهْتَدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

تَهْتَدُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ 


و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ  cümlesi şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Şart ifade eden zaman zarfı  مِنْ حَيْثُ , amili olan  خَرَجْتَ ‘ye mütealliktir.  خَرَجْتَ , aynı zamanda  حَيْثُ ‘nün muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

فَ  karinesiyle gelmiş cevap cümlesi olan  فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

وَجْهَكَ  ve  شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ  izafetleri, iki mef’ûle müteaddi olan  فَوَلِّ  fiilinin mef’ûlleridir.

Veciz ifade kastına matuf  bu izafetlerde Hz. Peygambere aid zamire muzaf olan  وَجْهَ , ve  الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ ‘ye muzaf olan شَطْرَ , şan ve şeref kazanmıştır.

الْحَرَامِ  kelimesi  الْمَسْجِدِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَجْهَكَ - شَطْرَ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Bu cümlede önceki ayetteki cemi muhatap zamirinden müfred muhatap zamirine iltifat vardır.

شَطْرَ  kelimesinin gelmesi büyük kolaylıktır, kıbleye yönelmede 45 derece bir yanılma payı olmasını sağlar.

Buradaki  شَطْرَ  kelimesinin buud (boyut) anlamında olduğunu söyleyen görüşe -yani (Yüzünü Mescid-i Haram 'ın boyutu cihetine çevir) anlamına - göre istiaredir. Çünkü (bir kimsenin) yüzünü gerçek anlamda Mescid'in boyutuna çevirmesinin kastedilmesi doğru olmaz. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)

‘Her ne zaman ve her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram yönüne / tarafına çevir / dön.’ ayeti ilk olarak Bakara/144 ‘de  ikinci olarak, Bakara/149 ’da, üçüncü olarak da Bakara/150 ‘de gelmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

شَطْرَ الْمَسْجِدِ  zarf olması hasebiyle nasb edilmiş olup, bu zarfiyet anlamı dolayısıyla ilgili kısım “Yüzünü döndürme işini Mescid-i Haram tarafına; yani onun yönü ve semti dahilinde kıl” şeklinde yorumlanır. Zira kıblenin aynına dönmek uzakta bulunan için büyük zorluk içerecektir. Ayette Kâbe yerine Mescid-i Haram ismine yer verilmesi, kıble işinde Kâbe’nin aynına değil de yönüne riayet edilmesinin vacip olduğuna bir delildir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Zalimler dışındaki insanlara aleyhinizde bir delil olmaması için hep birlikte kıble tarafına dönün emri verilmiştir.

Kıble birliğinin hidayete ermek ve hidayet üzere yola devam etmek için önemli olduğu anlaşılmaktadır.

 

وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ

 

Cümle makabline  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubundaki terkipte  وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ  cümlesi şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Şart ifade eden zaman zarfı  حَيْثُ مَا , amili olan  كُنْتُمْ ‘ün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. كُنْتُمْ , muzâfun ileyh konumundadır.

Bu cümlede müfred muhatap zamirinden, cemi muhatab zamirine iltifat vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

شَطْرَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette geçen  وَجْهَ  kelimelerinde cüz-kül alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

Dönme veya yönelmenin yüze tahsis edilmesi insan yüzünün yönelme ölçüsü (medarı ve miyarı) olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌۗ اِلَّا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ  cümlesine dahil olan  لِ  ta’liliye,  أنْ  masdar harfidir. Masdar-ı müevvel, başındaki cer harfiyle  وَلُّوا  fiiline mütealliktir. Menfi  كانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Masdar-ı müevvel cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلنَّاسِ  car mecruru  كانَ ’nin  mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  حُجَّةٌ  muahhar ismidir. Müsnedün ileyh olan  حُجَّةٌ  ’deki nekrelik herhangi bir manasında cins ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işarettir.

لِلنَّاسِ  lafzının marifeliği; istiğrak içindir. Mekke müşriklerini kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)  

اِلَّا , munkatı istisna harfidir. Müstesna olan الَّذ۪ينَ  ’nin sılası olan  ظَلَمُوا مِنْهُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِ - عَلَيْ  harfleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وُجُوهَكُمْ - وَجْهَكَ  ve  وَلُّوا - وَلِّ  ve  كُنْتُمْ - يَكُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[İçlerinden zulmedenler müstesna] ifadesi, “insanlar”dan istisna olup, anlam şöyledir: Ta ki, “O, sırf kavminin dinine meylettiği ve memleketini sevdiği için Kâbe’yi bizim kıblemize tercih etti; hak üzere olsaydı peygamberlerin kıblesinden ayrılmazdı” diyen inatçılar müstesna, Yahudilerden hiç kimsenin (aleyhinize) bir hücceti bulunmasın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Birbirine atfedilen iki şart cümlesi  وَمِنۡ حَیۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِۚ , konunun önemine binaen daha önceki ayette de gelmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

[Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin.] Bulunduğunuz yerlerden hep o tarafa yönelerek ibadet edin. Bu emir birkaç kez tekrar edilmiştir. Çünkü kıble konusu çok önemlidir. Eski kıblenin yürürlükten kaldırılması bir bakıma şüphe ve fitne konusu olmuştur. Bu bakımdan bu emrin üst üste birkaç kez tekrarı gerekir. Kaldı ki her tekrarda da bunun apayrı bir hikmeti zikredilmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân-Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm

[Nerede olursanız yüzlerinizi onun tarafına çevirin]. Özellikle Efendimize hitap edilmesi, onu yüceltmek ve isteğine cevap vermek içindir. Sonra hükmün genelliğini açıklamak, kıble meselesini tekit etmek ve ümmeti uymaya teşvik etmek için genelleme yapılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 

فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِاُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ

فَ  mukadder şartın cevabına gelen harftir. Takdiri … إذا كانوا كذلك (Böyle olduğunda… ) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cevap cümlesi olan  فَلَا تَخْشَوْهُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şartla birlikte cümle şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Tezat nedeniyle cevap cümlesine atfedilen  اخْشَوْن۪ي cümlesi ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlede mef’ûl konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Nûn-u vikayedeki kesra, zamirden ivazdır.

لَا تَخْشَوْهُمْ  cümlesi ile  وَاخْشَوْن۪ي  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَاخْشَوْن۪ي  [Benden korkun.] ifadesi, “Azabımdan korkun.” anlamındadır, ‘’azab’’ şeklindeki muzaf hazfedilmiştir. Hükmî mecaz vardır.

فَلَا تَخْشَوْهُمْ  -  وَاخْشَوْن۪ي  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  اُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ  cümlesi, mecrur mahalde olup وَلُّوا  fiiline müteallik olan önceki masdar-ı müevvele matuftur. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَلِاُتِمَّ ‘ nin başındaki  لِ ’ın müteallakı hazfedilmiş olup mana; ‘’Nimeti size tamamlamam ve hidayet bulmanızı istememden ötürü bunu size emrettim’’ şeklindedir. Yahut gizli bir sebep üzerine atfedilir ki, buna göre; ‘’Sizi muvaffak kılayım ve nimetimi size tamamlayayım diye benden korkun’’ denmiş gibi olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümle, ayetin nazm-i kerîminden anlaşılan gizli bir fiilin illeti ve sebebidir. Emrin sebebi, müminlere olan ilâhî nimeti tamamlamaktır. Çünkü bu emir bizatihi büyük bir nimettir. Emrin muhtevası sırat-ı müstakime hidayet etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

 

وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ

 

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan  تَهْتَدُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)  

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Bakara Sûresi 151. Ayet

كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ  ١٥١


Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَمَا gibi
2 أَرْسَلْنَا gönderdiğimiz ر س ل
3 فِيكُمْ kendi içinizden
4 رَسُولًا bir Elçi ر س ل
5 مِنْكُمْ sizden olan
6 يَتْلُو okuyan ت ل و
7 عَلَيْكُمْ size
8 ايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
9 وَيُزَكِّيكُمْ ve sizi temizleyen ز ك و
10 وَيُعَلِّمُكُمُ ve size öğreten ع ل م
11 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
12 وَالْحِكْمَةَ ve hikmeti ح ك م
13 وَيُعَلِّمُكُمْ ve size öğreten ع ل م
14 مَا şeyleri
15 لَمْ
16 تَكُونُوا olduğunuz ك و ن
17 تَعْلَمُونَ bilmiyor ع ل م

Kur’ânda Hz.İbrahim’in duayı  ettiği şekliyle bir defa, Allahu Teala’nın duayı düzelttiği şekliyle üç defa geçer ayet.

Hz.İbrahim’in yaptığı ve bizim de 129. ayette şahit olduğumuz duanın kabul edildiğini anlıyoruz bu ayetten. Bir farkla, Allah Hz. İbrahim’in duasındaki sıralamayı değiştiriyor ve duayı kusursuz hale getiriyor. Hz.İbrahim “onları günahlardan temizleyecek” kısmını duanın sonuna almıştı. Allah “onlara ayetlerimizi okuyacak dedikten hemen sonraya temizlenmeyi zikretmiştir. Çünkü manen temizlenmedikçe öğreneceğiniz kitap ve hükümler bir işe yaramaz ve bilgiyi hikmet olarak kullanamazsınız.

Hz. İbrahim yaşadığı süre boyunca zürriyetinden tertemiz iki oğlunu tecrübe etmiştir ancak. Hz.İsmail ve Hz.İshak ‘ı. Hatta bu duayı bile Hz.İsmail ile yapmıştı. Oysa Allah biliyor ki bu zürriyetten temiz olmayan nesiller de gelecek. Onun için temizliği önceliyor. Temizliği de kalp ve zihin temizliği olarak düşünmek lazım. Kalplerimizi gafletten, hırstan, hasetten, yalandan,a ldatmadan, öfkeden vs. temizlememiz arındırmamız lazımdır. Zihinlerimizi gün içinde onca boş ve gereksiz bilgi bombardımanından koruyabilmemiz lazım.

Allah kalbini ve zihnini temizleyenlerden, kendine “Allah beni niçin yarattı? Benden neler bekliyor? Bu gidiş nereye ?” diye sorabilenlerden eylesin hepimizi.

كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولًا مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cer ve teşbih harfidir. مثل “gibi”manasındadır. ما  ve masdar-ı müevvel, كَ  harfi ceriyle amili  اُتِمَّ ‘nin mahzuf mef‘ûlu mutlakına mütealliktir. Takdiri, ولأتم نعمتي عليكم إتماما مثل إرسالنا الرسول فيكم (İçinizden rasul gönderdiğimiz gibi üzerinizdeki nimetimi tamamlamak için) şeklindedir. 

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يكُمْ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. رَسُولًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْكُمْ  car mecruru  رَسُولًا ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتْلُوا  cümlesi  رَسُولًا  ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

يَتْلُوا  fiili  وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  عَلَيْكُمْ  car mecruru  يَتْلُوا  fiiline mütealliktir. اٰيَاتِ  mef‘ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يُزَكّ۪يكُمْ  atıf harfi وَ ‘ la  يَتْلُوا  fiiline matuftur.  

يُزَكّ۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُعَلِّمُكُمُ  atıf harfi وَ ‘ la  يَتْلُوا  fiiline matuftur. 

يُعَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْحِكْمَةَ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. يُعَلِّمُكُمْ  atıf harfi وَ ‘ la ilk  يُعَلِّمُكُمُ  cümlesine matuftur. 

يُعَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ ‘dir.Îrabtan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَكُونُوا  nakıs, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı  تَكُونُٓوا  ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi  تَكُونُوا  ‘nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يُزَكّ۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو  ’dir. 

يُعَلِّمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


كَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ

 

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili önceki ayetteki  اُتِمَّ  fiili olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir.

ما أرسلنا  şeklindeki masdarı müevvel amili  أتمّ  fiili olan mahzuf mef'ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri: أتمّ نعمتي إتماما كإرسالنا فيكم رسولا منكم (İçinizden rasul gönderdiğimiz gibi üzerinizdeki nimetimi tamamlamak için) şeklindedir.

ما ’nın sılası olan  اَرْسَلْنَا ف۪يكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mef’ûl olan  رَسُولاً ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

ف۪يكُمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla hitap edilen topluluk, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında değil, o kişilere verilen önemi mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere  عَلَي yerine kullanılmıştır.

مِنْكُمْ  car mecruru  رَسُولًا ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا  cümlesi  رَسُولًا  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْكُمْ , konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.  

وَيُزَكّ۪يكُمْ  ve  وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ  cümleleri atıf harfi   وَ ‘la  يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Birbirine matuf sıfat cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا  ’ nın sılası olan  لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ  cümlesi, menfi muzari sıygada gelen nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كان ’nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كُمُ ’lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

الْكِتَابَ  kelimesi ile kastedilen vahiy, yani Kur’an'dır.

يَتْلُوا - الْكِتَابَ  ve  الْكِتَابَ - اٰيَاتِنَا  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hikmet, doğru ile yanlışı ayırma yeteneğidir. Kitap ile birlikte geldiği zaman çoğunlukla sünnet olarak yorumlanır.

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Hikmet Kur’an’dır, nitekim Hak Teâlâ [İşte bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir.] (el-İsrâ 17/39) buyurmuştur. [Kitap ve hikmet] ifadesindeki tekrar ise takrir ve tekit içindir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

Ayette iki ayrı anlamdaki  مَٓا ’lar arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَيُعَلِّمُكُمْ - تَعْلَمُونَۜ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Resulün ayetleri okuması, temizlemesi, kitabı ve hikmeti ve bilmediklerini öğretmesi şeklinde özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

Temizlemekten maksat, nefis tezkiyesi, yani ahlak güzelliği kazandırmaktır.

كَمَٓا اَرْسَلْنَا  [Nitekim… gönderdik] ifadesindeki  ك  edatı ya öncesiyle, ya da sonrasıyla ilintilidir. Birincisine göre mana; “Peygamber göndermekle size dünyada nimetimi tamamladığım gibi, ahirette de sevapla size nimetimi tamamlayayım diye” şeklinde olurken, ikincisine göre sonrasına bağlı olup şöyle olacaktır: ‘’Peygamber göndermekle ben sizi hatırladığım gibi…’’ (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

كَمَٓا 'daki  مَٓا ; ma-i masdariyyedir. Sanki, "Sizin içinize göndermemiz gibi..." denilmiştir. Bunun, mâ-i kâffe olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

رَسُولاً  lafzının nekre gelişi, bu sıfatların her birinin ona has birer nimet olması dolayısıyla ta’zim içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

وَيُزَكّ۪يكُمْ  cümlesinin  وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ  cümlesine takdim edildiği bu cümleyle, Bakara; 129 ‘daki İbrahim (a.s) ‘ın sözü olan  يَتْلُو عَلَيْهِمُ آياتِكَ ويُعَلِّمُهُمُ الكِتابَ والحِكْمَةَ ويُزَكِّيهِمْ  cümlesi arasında aks sanatı vardır. Bunun sebebi burada makamın müslümanlara olan nimetin hatırlatılması makamı olmasıdır. Dolayısıyla ayetlerin onlara okunmasından elde edilen fayda takdim edilmiştir. İbrahim (a.s) ‘ın sözlerinde olaylar meydana geliş sırasına göre tertip edilmiştir ve bir sanat sözkonusu değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Sizin içinizden, sizden bir peygamber cümlesinde hem  ف۪يكُمْ  hem de  مِنْكُمْ  gelmiştir. Bu ifade bu peygamberin hem onlarla birlikte yaşadığını hem de aynı soydan olduğunu belirtir. Böylece tanıdıkları, sevdikleri, güvendikleri birine inanmaları daha kolay olur.

Bilmediklerini öğretmekten maksat düşünme ve inceleme yoluyla ulaşamayacakları bilgilerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[Size kitabı ve hikmeti öğretir] cümlesinden sonra [Size bilmediklerinizi öğretir] cümlesinin gelmesi, hususdan sonra umumun zikri kabilinden olup kapsam ifade eder. Belâgatta buna ıtnâb denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

Bakara Sûresi 152. Ayet

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟  ١٥٢


Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَاذْكُرُونِي Öyle ise beni anın ذ ك ر
2 أَذْكُرْكُمْ ben de sizi anayım ذ ك ر
3 وَاشْكُرُوا ve şükredin ش ك ر
4 لِي bana
5 وَلَا ve
6 تَكْفُرُونِ inkar etmeyin ك ف ر

Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bizimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutulmasının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız:

1- Lisanın zikri.

2- Kalbin zikri.

3- Bedenin, eczamın zikri.

Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık.

1- Lisanın zikri: Bu da üç çeşit muteala edilebilir.

a: Birincisi mahza zikir olan Kur’ân’ın tilavetidir, Kur’ân’ın kıraatidir.

Meselâ ben:

Kur’ân’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’ân mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere okuyacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyeceksin demek değildir zikir. Kur’ân okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez.

b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Allah’ın esmasını tekellüm de zikirdir.

“Allahu ekber” “La İlâhe illallah

Gibi. Bu da dilin zikridir.

c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söylediği her şey zikirdir.

Yani kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’ân ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir.

Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocukları­nıza namazı öğretmeniz zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bundan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir.

Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bile­lim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’ân öğreten, ha­dis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikrediyor demektir.

2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kal­bin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılın­ması, Yani bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sahibi ol­ması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red maka­mıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlen­dirilme merkezidir. Yani kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önem­lidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, Yani Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz.

3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsa­mıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesi­dir. Yani göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konu­şur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edi­lirse, işte bu da bedenin zikridir; Yani tüm azaların ya­ratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için ya­ratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim durumuna düşeriz. Allah buyurur ki:

Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikrede­yim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul ede­yim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zik­redeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.

Riyazus Salihin, 1438 Nolu Hadis(

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni yalnız başına anarsa, ben de onu yalnız anarım. Şayet beni bir toplulukla beraber anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.”

Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19, 50; Tevbe 1.

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟


فَ  ta’liliyye veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إن تذكروني أذكركم (Beni zikrederseniz sizi zikrederim) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. اذْكُرُو  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Fiilin sonundaki  ن  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  اَذْكُرْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

اَذْكُرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اشْكُرُوا ل۪ي  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

اشْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ل۪ي  car mecruru  اشْكُرُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكْفُرُونِ۟  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Fiilin sonundaki  ن  vikayedir. Esre ise mütekellim zamirinden ivazdır. 

Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, لا تكفروا نعمتي  şeklindedir.

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayette  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan  فَاذْكُرُون۪ٓي cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Takdiri, …  إن كنت أقدم لكم هذه النعم  (Size bu nimetleri sunduysam …)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اَذْكُرْكُمْ  cümlesi, takdiri …  إن تذكروني (Beni zikrederseniz…) olan mahzuf şartın cevabıdır. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اذْكُرُون۪ٓي - اَذْكُرْكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اذْكُرُون۪ٓي  cümlesiyle  اَذْكُرْكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  وَاشْكُرُوا ل۪ي  cümlesi atıf harfi  وَ  ile  فَاذْكُرُون۪ٓي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

وَلَا تَكْفُرُونِ۟  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile  وَاشْكُرُوا ل۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır. 

اشْكُرُوا - تَكْفُرُونِ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.

وَاشْكُرُوا ل۪ي  cümlesiyle  وَلَا تَكْفُرُونِ۟  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَاشْكُرُوا ل۪ي [bana şükredin] sözündeki şükür emri; hem bir açıdan hem de mutlak anlamda zikirden daha umumidir. Lam ile müteaddi oluşu daha fasihtir. Bu lam harfine lam-ı tebliğ ve lam-ı tebyin adı verilir. ’’Ona nasihat etti’’ manasındaki kullanılan  نَصَحَ لَهُ ونَصَحَهُ  sözlerinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

فَاذْكُرُون۪ٓي  cümlesindeki  فَ  sebebiyyedir. mana;  اذكرُني لاَجْل اِنْعامي عليكم (Size verdiğim nimetlerden dolayı beni zikredin) demektir. (Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1191) 

لَا تَكْفُرُونِ  cümlesinde müteaddi fiil olan  تَكْفُرُونِ۟ , lazım menzilesine konularak mef’ûlu hazfedilmiştir. mana; ﻻتَكْفُروا نِعَم (nimetlerimi inkar etmeyin) şeklindedir. Bunun amacı küfrü olumsuzlamayı çeşitli şekillerde umumileştirmektir. Bundan dolayı cümlede îcâz-ı hazif vardır.(Âdil Ahmet Sâbır er-Ruveynî, Min Ğarîbi’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1195)

Şükrün karşıtı küfürdür. Nimete şükretmiyorsak sanki o nimet yok gibi davranıyoruz demektir. Yukarıdaki ayette sayılanlar da birer nimet ve bunların her birine şükretmemiz gerekir.

Cenâb-ı Allah, bu ayette biz kullarını iki şeyle mükellef tutmuştur: Birisi zikir, diğeri şükür. Zikir, bazan dil ile, bazan kalb ile, bazan da azalarla olur. İnsanların Allah'ı dilleriyle zikretmeleri (anmaları), hamd, tesbih, medh ve Kur'an'ı okumakla olur. Allah'ı kalb ile zikir ise üç türlüdür:

a) O'nun zatına ve sıfatlarına delâlet eden deliller üzerinde ve bu delilleri cerh eden şüphelere cevap üzerinde tefekkür etmek.

b) Hak teâlâ'nın insanlara verdiği mükellefiyetlerinin, ahkâm, emir ve yasaklarının, va'ad ve vaidin nasıl olduğunu gösteren deliller üzerinde düşünmek.

c) Allah'ın mahlûkatının sırları üzerinde düşünmek. (Fahreddin er-Razi,Mefâtîhu’l-Gayb

Bu ayette üçlü mukabele vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

 
Bakara Sûresi 153. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ  ١٥٣


Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inanan ا م ن
4 اسْتَعِينُوا (Allah’tan) yardım isteyin ع و ن
5 بِالصَّبْرِ sabır ile ص ب ر
6 وَالصَّلَاةِ ve namazla ص ل و
7 إِنَّ muhakkak ki
8 اللَّهَ Allah
9 مَعَ beraberdir
10 الصَّابِرِينَ sabredenlerle ص ب ر

Sabır teriminin anlamı ve önemiyle sabır ve namazın insanı dirençli kılmadaki etkileri üzerinde daha önce durulmuştu (bk. Bakara 2/45). Orada bu buyruğun muhatabı İsrâiloğulları idi; bu yüzden de “Şüphesiz bunlar (sabır ve namaz), Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir” buyuruluyordu. Halbuki burada muhatap müslümanlar olduğu için böyle bir ağırlıktan söz edilmediği gibi âyetin sonunda müslümanların sabırlı ve metanetli olduğuna işaret edilmektedir

 Âyette hangi konuda sabırlı olmak gerektiği belirtilmemiştir. Bu sebeple ibadetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musibet ve acılara katlanmak gibi dayanıklılığı gerektiren her durumda sabretmek bu buyruğun kapsamına girer.

Bunun yanında, kıble değişikliğinden sonra vuku bulan olaylar dikkate alındığında, burada özellikle İslâm’ın varlığına son verme kararında olan düşmanlara karşı verilecek mücadelelerde sabır ve metanet göstermenin kastedildiği de anlaşılmaktadır.

 Nitekim kıble değişikliğinden yaklaşık iki ay sonra Bedir Gazvesi vuku bulmuş, sonraki dönemlerde de müşriklere ve diğer gayri müslim unsurlara karşı silâhlı mücadeleler devam etmiştir. 153 ve devamındaki âyetler bir bakıma, müslümanları böyle bir sıkıntılı döneme hazırlıyor; bu dönemlerde sabır ve sebat göstererek, Allah’ın divanına durup namaz kılarak O’ndan yardım dilemelerini istiyor; Allah’ın sabredenlerin yanında olduğu müjdesini veriyor.

Sabır, insanın bir amaç için ortaya koyduğu özverinin, kararlılığın, güçlü azim ve iradenin ürünüdür; dolayısıyla sabır, insanın kendi benliğiyle ilgili tavrıdır. Namaz ise onun bedeni, dili ve kalbiyle kısaca bütün varlığıyla Allah’a yönelmesi halidir; şu halde namaz da müminin Allah ile ilgili tutumudur. Böylece sabırla benliğini güçlendiren, namazla da Allah ile birliktelik Kur’ân insan, başarının psikolojik şartlarını tamamlamış olur. (Kur’ân Yolu Tefsiri Cilt:1 Sayfa: 239-240, )

Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyin. Çünkü namaz, Allah’a duyduğu derin saygıdan kalbi ürperenlerden başkasına zor gelir.’ (Bakara 2/45)

Rasûlu Ekrem sallallahu aleyhi vessellem zor ve sıkıntılı bir durum ile karşılaştığında namaz kılardı (Ebu Davud, tatavvu’22; Elbani, Sahihu Sunneni Ebi Davud,1,361,nr.1319)

Yüce Allah’ın namaz kılmayı övdüğü veya teşvik ettiği her yerde namazla birlikte ikâme إقامَةٌ lafzı gelmiştir. Burada hikmet, namaz kılmaktan amacın sadece şekil olarak değil, onun bütün rükun ve şartlarının tam olarak yerine getirilmesi olduğuna işaret etmek içindir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ


يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ  münadadan bedel veya atfı beyan olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Nidanın cevabı اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ ’dır. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

اسْتَع۪ينُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.بِالصَّبْرِ  car mecruru  اسْتَع۪ينُوا  fiiline mütealliktir. الصَّلٰوةِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اسْتَع۪ينُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi عون ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.


اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَعَ  mekân zarfı  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. الصَّابِر۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الصَّابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صبر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan   اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بِالصَّبْرِ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

Allah, imanı gerektiren şeyleri önce saymış sonra da bunlara inananları "iman edenler" olarak vasıflandırmıştır. Bundan amaç onları gelecek emirlere uymaya teşvik etmek ve gayretlerini artırmaktır. Yani ‘’ey iman edenler! Yapmanız ve yapmamanız gereken, nefsinize zor gelen bütün işlerde, ezcümle kâfirlerin düşmanlığında ve savaşa kadar varan mücadelenizde sabırla Allah'tan yardım dileyin; ibâdetlerin anası, müminlerin miracı ve Rabbü'lalemin ile münâcat sayılan namazla Allah'tan yardım dileyin’’ demektir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَعَ mekân zarfı  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰه isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Önceki ayetteki mütekellim zamirinden bu ayette lafz-ı celâle iltifat edilmiştir.

‘Allah sabredenlerle beraberdir’ ifadesinde aklî mecaz vardır. ‘’Allah’ın yardımı’’ manasında olduğu düşünülebilir.

الصَّابِر۪ينَ - بِالصَّبْرِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الصَّابِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayetin bu son cümlesi, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tezyil cümleleri önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Sabrın şânı, her neye sabretmesi gerekiyorsa, hepsini kapsamalıdır. Sıkıntı, zorluk, fakirlik, hastalık, meşakkat, hayatın zorlukları, bir iş yapmak, ilim talep etmek vs. gibi hallerde gerekli olan sabrın hepsini kapsar. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.2, s.155)

Sabırda bu hususiyetin bulunması, o nefsi, Allah'ın rızası için. hoşuna gitmeyen şeylere zorlamak, güçlükleri sırtlanmaya ve sızlanmamaya alıştırmak olduğu içindir. Kim, nefsini ve kalbini böyle bir boyun eğmeye sevkederse, ona, ibadetleri yapmak, taatların sıkıntılarına katlanmak ve yasak olan şeylerden kaçınmak kolay gelir. Kimi âlimler, ayette geçen sabrı oruca; kimileri de, bu ayetten sonra, "Allah yolunda öldürülen kimselere... demeyiniz" ayeti geldiği için, cihada hamletmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Bu ayette geçen sabır kelimesiyle orucun kastedildiği de söylenmiştir. İnsanın nefsini en çok tedavi eden iki ibadet oruç ve namazdır.

Sabır üç yerde gerekir: İtaat için, günah işlememek için ve başına gelen musibetler için.

Sabır ve namaz kelimeleri marife olarak gelmiştir. Oruç tutmak veya namaz kılmak, nefsinle cihad etmek, ilim yapmak. Hepsinde sabır lazımdır.

Günün Mesajı
Ehli kitap peygamber efendimizi öz oğullarını tanır gibi tanırlar.
Bu peygamber onların içinden gelmiş olup onlara Kur'an'ı okur, onları küfürden ve günahlardan arındırır, sünnetleri ve dini, ancak vahiy yolu ile bilinebilecek konuları öğretir.
Kıble olarak mescidi harama yönelmek emredilmiştir.
Bütün hususlarda sabır ve namazla Allah'tan yardım istenmelidir. Devamlı ve gerektiği şekilde namaz kılabilmek için de sabır gereklidir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kimisine göre hayat, farklı yarışlar topluluğudur. Yarışlar ikiye ayrılır; ömürlük ve geçici.

Bazı yarışlara çıkmayı kabul etmezsin, bazılarına ise çıkmayı isterken davet edilmezsin. Her yeni bir macera, yeni bir yarışın habercisidir. Her yeni günü değerlendirebilmek de bir yarıştır. Hayırlı kul, evlat, eş ve arkadaş olma çabaları da birer yarıştır. Meslek, eğitim, spor gibi hayatının her alanında adil olma mücadelesi de bir yarıştır. Aileni, komşunu ve akrabalarını hoş tutmaya çalışmakta.

Kimi zaman bitiş çizgisini göremeden yarışı terk etmek zorunda kalırsın. Kimi zaman yarış o kadar uzar ki bitiş çizgisini asla göremeyecekmişsin gibi hissedersin. Biraz yatar dinlenir, tekrar kalkıp azimle devam edersin. Bitiş çizgisini gördüğünde, birden yol uzamaya başlar. Nefessiz kalırsın ve gözyaşların terine karışır. Adımlarını tek tek sayarsın ve sayarsın, ta ki çizgiye kadar.

Yolda karşılaştıklarının bazısı, sadece destek olmak ister. Arabasıyla gideceğin yere götürmeyi teklif eden, arabası olmasa da sohbetiyle sana eşlik eden. Bazısı ise sadece köstek olmak için yanaşır. Vücut diliyle, sözleriyle, gözleriyle ve hatta fiilen yarışına engel olmaya çalışır.

Her çıktığın yarışta, yarışma sebebini iyi ölç biç. Yarış esnasında her manada yorulabileceğini de hesaba kat. Hiçbir başarı beden, zihin, kalp ve ruh terlemeden elde edilmez. Daha yarışa başlarken çıkış planı yapıyorsan, geçmiş olsun. Allah’ın izniyle bu yarış bitecek diye niyetini al.

Dua, sabır, sevgi, dost, huzur, bilinç, azim ve halis niyet erzaklarını al. Bir elinde Kur’ân-ı Kerim, diğer elinde sünnet. Rabbinin rızasını ve yardımını dileyerek ilk adımı at ve başla!

Hadi Bismillah, Allah yolunu açık etsin. Hayırda yarışanların önünde gelesin.

 

***

 

Kimisi ister ki hiçbir şeyden korkmasın. Kimisi de der ki korkuya ihtiyaç yoktur. Halbuki kararında hissedilen korku bir nimettir. Belli tehlikelere uğramaktan ve yanlış yollara girmekten korur. Ancak doğru şeyden korkmak mühimdir. Aksi takdirde nimet olmaktan çıkar, bir çeşit kabusa dönüşür.

Bir müslümanın korkularının merkezi Allah’tan sakınmaktır. Böylelikle Allah’ın rızasının olmadığı yerlerden ve kararlardan uzaklaşır. İç aleminde taşıdığı imanını korumaya özen gösterir. Adımlarını temkinli atar. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalıştığı dünyada, her an ölecekmiş gibi Allah’a sığınır.

Dünyalık geçici hallere olan korkusunu büyütür de Allah’a olan korkusundan daha büyük hale getirirse işler karışmaya başlar. Kulak verdiği nefsi susmak bilmediği için ayakları dolanır, algısı bozulur ve hedefini şaşırır. Zira dünyalık korkularının ancak dünyalıklar ile susacağına inanır.

Dünyalıklara olan aşırı düşkünlük ve sahip olma hırsı da aslında bir çeşit korkuya dayanır. Dünya hayatından ayrı kalma hüznü ile ölümden korkmak böyledir. Ya da rahatından vazgeçmek fikrinin rahatsızlığı ile zalimlerden daha fazla korkmak da böyledir. Bu hislerle beraber yanlışa sürüklenir ve adaletten uzaklaşır.

Ey Allahım! Zalimlerden ve dünyalıkları kaybetme korkusundan dolayı göz yumduğumuz zulümlerden ve yalnız bıraktığımız mazlumlardan dolayı bizi affet. Hakiki manada Senden sakınan kullarından eyle. Dünyalık korkuların aşırılaşmasından, onlara kapılmaktan ve onlarla meşgul olup vakit ve değer kaybı yaşamaktan muhafaza buyur. Zayıflığımızdan dolayı taşıdığımız ve büyüttüğümüz her türlü korkudan Sana sığınırız. Bizi hakiki manada Sana tevekkül eden ve Sana olan teslimiyetin getirdiği ferahlık ile dünyalık faydasız korkulardan sıyrılanlardan eyle. Korkularımızdan emin kıl ve umduklarımızdan daha güzeline nail eyle. Senin yolunda, Senin koruman altında, Senin rızan için yaşayanlardan ve ölenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji