27 Mart 2024
Bakara Sûresi 154-163 (23. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 154. Ayet

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ  ١٥٤


Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَقُولُوا demeyin ق و ل
3 لِمَنْ kimselere
4 يُقْتَلُ öldürülen ق ت ل
5 فِي -nda
6 سَبِيلِ yolu- س ب ل
7 اللَّهِ Allah
8 أَمْوَاتٌ ölüdürler م و ت
9 بَلْ bilakis
10 أَحْيَاءٌ onlar diridirler ح ي ي
11 وَلَٰكِنْ ama
12 لَا olmazsınız
13 تَشْعُرُونَ siz farkında ش ع ر

Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Aksine diridirler lakin siz farketmezsiniz.

Hayat mertebeleri beştir:

  1. Bizim hayatımız (pek çok ihtiyaç ve kayıtlar var. Her şeyi duyup göremiyoruz.)
  2. Hz. Hızır ve İlyas (daha serbest bir hayat)
  3. Hz. İdris ve Hz. İsa as. Meleki bir hayata girmişler ve nurani bir şeffafiyet kazanmışlar. Misali bedenleriyle gökte bulunurlar.
  4. Şehitler. Öldüklerini bilmezler. Kabir hayatlarını tam bir saadet içinde geçirirler .
  5. Kabir ehli: Ruhları bakidir. Öldüklerini bilirler. (Mektubat)

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  مَن  müşterek ism-i mevsûl, لِ  harfi ceriyle  تَقُولُوا۟  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası یُقۡتَلُ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

یُقۡتَلُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو dir. فِی سَبِیلِ car mecruru  یُقۡتَلُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mekulü’l-kavl,  أَمۡوَ ٰ⁠تُۢ ’dur. تَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَمْوَاتٌ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هم (onlar) şeklindedir.

بَلۡ  idrâb ve atıf harfidir. اَحْيَٓاءٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.Takdiri, هم (onlar) şeklindedir. Mukadder sözün mekulü’l-kavlidir. Takdiri, بل قولوا هم أحياء  şeklindedir.

وَ  haliyyedir. لَـٰكِن  istidrak harfidir, لَكِنَّ ’den muhaffefedir. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَشۡعُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ  idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لٰكِنَّ ’nin tahfifi  لٰكِنْ  şeklinde olur.Tahfif edilince amelden düşer.İsim cümlesinin başına geldiği gibi fiil cümlesinin de başına gelebilir. Kendisinden önce genellikle vav (و) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ


Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehiy üslubuna iltifat sanatı vardır.

تَقُولُوا۟  fiiline müteallik, mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  لِمَنْ ’in sılası olan  يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُقْتَلُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لِمَنْ , ihtimam için mekulü’l-kavle takdim edilmiştir.

تَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَمْوَاتٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَمْوَاتٌ , takdiri   هم (onlar)  olan mübteda için haberdir. 

Bu hazif mahzufun şanını yüceltmek kastı taşımaktadır. 

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, bütün kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.   

سَبِیلِ ٱللَّهِ (Allah’ın yolu) ibaresinde tasrîhî istiâre vardır. سَبِیلِ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün-bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فِی سَبِیلِ ٱللَّهِ  ibaresindeki  فِی  harfi de  إلى harfi yerine istiare edilmiştir. Allah’ın dini, mazruf yerine konmuştur. Bilindiği gibi فِی harfinde zarfiyet manası vardır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

 تَقُولُوا - يُقْتَلُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayetin bir yorumu da; müslümanları harbin zorluklarına karşı hazırlamak ve Allah için onlara şehadeti sevdirmektir. Bundan dolayı  لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesinde ifade muzari fiil gelerek bu durumun istikbalde vukuu bulacağına işaret etmiştir. Bu ayetin nazil olmasından kısa bir süre sonra Bedir savaşında öldürülenler onlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

 

 

Cümle, takdiri  بل قولوا (deyin) olan fiilin mekûlul kavlidir.  بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir. 

Bu takdire göre müstenefe olan cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَحْيَٓاءٌ , takdiri   هم (onlar)  olan mübteda için haberdir. Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ  cümlesi  تَقُولُوا  fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

لٰـكِنَّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfi  لٰـكِنْ ’in dahil olduğu cümle, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لٰكِنْ  şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1, s. 475)

هم  اَحْيَٓاءٌ  cümlesiyle  هم اَمْوَاتٌۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.  

أَمۡوَ ٰ⁠تُۢۚ  ve  اَحْيَٓاءٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb ve muvazene sanatları vardır.

Bakara Sûresi 155. Ayet

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ  ١٥٥


Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ andolsun sizi imtihan edeceğiz ب ل و
2 بِشَيْءٍ şeylerle ش ي ا
3 مِنَ (gibi)
4 الْخَوْفِ korku خ و ف
5 وَالْجُوعِ ve açlık ج و ع
6 وَنَقْصٍ ve noksanlığı ن ق ص
7 مِنَ
8 الْأَمْوَالِ mallarınızın م و ل
9 وَالْأَنْفُسِ ve canlarınızın ن ف س
10 وَالثَّمَرَاتِ ve ürünlerinizin ث م ر
11 وَبَشِّرِ ve müjdele ب ش ر
12 الصَّابِرِينَ sabredenleri ص ب ر

Nefese نفس :

نَفْسٌ nefs kavramı bazı ayetlerde ruh anlamındadır. Bazense zâtı manasında kullanılmıştır.

Münâfese مُنافَسَةٌ kavramı fazilet sahibi kimselere benzemek ve onlara katılabilmek için kimseye zarar vermeden nefisle mücahede etmektir.

نَفَسٌ ise ağızdan ve burun deliğinden bedene girip çıkan rüzgar/havadır. Bu nefs için gıda gibidir, kesilince canlılık/hayat sona erer. Şiddetli gam, tasa ve kederin kalkmasına veya giderilmesine de yine nefes نَفَسٌ denmiştir.

Tefe'ul babı formundaki تَنَفَّسَ fiili rüzgar için kullanıldığında güzel hoş bir şekilde esmek; gündüz için kullanıldığında ise günün nefes alması/genişlemesini ifade eder.

Nifas نِفاسٌ ise kadının doğum yapmasıdır.

Son olarak Türkçede de kullandığımız نَفِيسٌ sözcüğü kendisiyle nefes alınan/nefes aldıran bir şey gibi tanımlanmaktadır. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de 298 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan şekilleri nefes, nefis, enfes, nefâset, nefsâni, teneffüs, nüfus, enfusi ve nifastır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

نَبۡلُوَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’ dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden نَ ' nu sakiledir. Muttasıl zamir  كُم  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

بِشَيْءٍ  car mecruru  لَنَبۡلُوَنَّكُم  fiiline mütealliktir. مِّنَ ٱلۡخَوۡفِ  car mecruru  بِشَيْءٍ  ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. ٱلۡجُوعِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. نَقْصٍ  atıf harfi وَ ‘ la   الْخَوْفِ ‘a matuftur. 

مِنَ الْاَمْوَالِ  car mecruru masdar olan  نَقْصٍ ’a veya mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ  kelimeleri atıf harfi وَ ‘ la الْاَمْوَالِ  ‘e matuftur.

Tekid  نَ ’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 


وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. بَشِّرِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir.  ٱلصَّـٰبِرِینَ  mef‘ûlun bih olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar. 

بَشِّرِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

الصَّابِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صبر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ


و , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır.

Mukadder kasemin cevabı olan cümle, kasem ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

لَنَبْلُوَنَّكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بلو , elbisenin eskimesi ve aslının ortaya çıkması gibi insanın aslını ortaya çıkarır. Bunun için üzüntü ve yükümlülükler için kullanılır. Bunlar insana zor gelir. Mihnet de, ihsan da birer beladır. Allah bunlarla kullarını dener. Bunlara karşı sabır gerekir.

الْاَمْوَالِ - الثَّمَرَاتِ ve  الْخَوْفِ - الْجُوعِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İmtihan yollarının; korku, açlık ve eksiltme olarak, eksiltilenlerin ise; mal, nefis ve ürünler olarak sayılması taksim sanatıdır.

Ayetteki  مِّنَ  harfinin her ikisi de ba'diyet ifade eder. Harfin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الْجُوعِ ;[Açlık] Açlıktan bir şey ile demektir. Bu ise kıtlıktır. Açlıktan bazı şeyler ile dememiştir. Burada harf-i ceri bir kez zikredip ikinci ve üçüncü kelimede tekrarlamamıştır. Atıf harfi bu anlamı gerektirir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

شَيْءٌ  kelimesinin nekre oluşu azlık ifade eder. “Az bir şeyle” demektir. Cenâb-ı Hak müfred sıygasıyla, شَيْءٌ (bir şey) buyurmuş, cemi sıygasıyla, اَشْيَاءُ (eşya) dememiştir. Bunun iki sebebi vardır:

1) Ayette sayılan her cins belâdan birçoğu olacağı hatıra gelmesin diye... Eğer öyle olsaydı bu, çeşitli korkulara delâlet ederdi. Halbuki ayetin takdiri "Şundan bir şeyle, şundan bir şeyle.." şeklindedir.

2) Bunun manası, "bu sayılan şeylerden az bir şeyle" demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

 Allah Teâlâ’nın “azıcık bir şeyle” buyurarak imtihana konu olan hususları azımsamasının sebebi, insanın başına gelen her bir belanın büyük olsa bile, fevkinde onu azımsatacak başka bir şey bulunacağını belirtmek, onlara [işi] ha- fifletmek ve kendi rahmetinin her durumda onlarla beraber olup, onlardan hiç ayrılmayacağını kendilerine göstermek içindir. Allah’ın bunu onlara vukuundan önce vaat etmesi iç dünyalarını buna bağlayıp ısındırsınlar diye olmuştur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ  şeklinde ayeti kerimedeki atıfların sıralaması, hafif imtihandan, daha ağır imtihanlara doğru gitmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1207) 

 

وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ

و , istînâfiyyedir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بَشِّرِ  fiili  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.

الصَّابِر۪ينَۙ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Bu kısa cümleyle, Allahın müjdesine mazhar olmaya sebep olan sabretmenin ne kadar önemli olduğunu ve ne ile müjdelendikleri söylenmediği için bu müjdenin muhayyilemizin alabileceği en son noktaya kadar büyüyebileceğini anlıyoruz. Yani îcâz-ı kasr vardır.

[Sabredenleri müjdele!] Yani bu zorluklara katlananları müjdele! Bir görüşe göre ayette zikredilen korku; cihad, açlık, Ramazan orucu, malların eksilmesi; zekat ve malî hakları verme, canların eksilmesi ise; insanların canlarını Allah için feda etmeleri, meyvelerin eksilmesi; öşür vermedir. Bir görüşe göre uzuvların semerelerinin verilmesidir ki bu Allah’a ibadet etmektir. Bununla yapılan imtihan da çeşitli uzuvlarla ibadet etme emridir. وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ  [Sabredenleri müjdele!] Yani ibadetleri adabına riayet ederek eda etmekte devamlı olanları müjdele! Diğer bir görüş şöyledir: Korku; kalbin Allah’tan kaçınmasıdır. Açlık; kulun Allah’a buluşma şevkinin galebe çalmasıdır. Malların azalması; Allah’ın sevgisi için masivadan soyutlanmaktır. Nefislerin azalması; onların Allah’a teslim edilmesidir. Ürünlerin azalması; Allah’ın rızası için çocukların feda edilmesidir, çünkü çocuk insanın gönlünün meyvesidir. Bu hususta bir hadis vardır. İşte sen, bütün bu hallere karşı sabredenleri ve bu makamlarda sadık olanları müjdele.

Marifet ehlinden bir zat şöyle demiştir: Gaybı talep mal, can, akrabalar veya ruh ile olur. Kim icabet edip malını infak ederse kurtuluşa erer. Kim canını feda ederse dereceler elde eder. Kim yakınlarını kaybetmeye sabrederse Allah’a yakınlaşır. Eğer ruhunu sakınmazsa Allah ile bağlantısı devamlı hale gelir (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

[Müjdele] emrindeki hitap, Peygamber (s.a.v)’e veya kendisinden müjdeleme beklenebilen herkese mahsustur.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Sabrın şânı, her neye sabretmesi gerekiyorsa, hepsini kapsamalıdır. Sıkıntı, zorluk, fakirlik, hastalık, meşakkat, hayatın zorlukları, bir iş yapmak, ilim talep etmek vs. gibi hallerde gerekli olan sabrın hepsini kapsar. Sabır kelimesinin mef‘ulsüz gelmesi durumunda bütün bu manalar anlaşılır. Bu siyakta sabredenlerin zikredilmesinde, hiç kimsenin reddedemeyeceği bir delâlet vardır, bu delâlet, o kişilerin nefislerini, Allah’ın en güzel şekilde def edin buyruğuna uymaya kudreti yetecek hale getiren kişiler olmasıdır. Bunlar bu uğurda çaba harcamışlardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.2, s.155-156)

Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.

Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.

İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.

Bakara 155-157
Bakara Sûresi 156. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ  ١٥٦


Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 إِذَا zaman
3 أَصَابَتْهُمْ onlara eriştiği ص و ب
4 مُصِيبَةٌ bir bela ص و ب
5 قَالُوا derler ق و ل
6 إِنَّا şüphesiz biz
7 لِلَّهِ Allah içiniz
8 وَإِنَّا ve şüphesiz biz
9 إِلَيْهِ O’na
10 رَاجِعُونَ döneceğiz ر ج ع

Bakara 156 6dk 3sn ‘Sabirli olmanin mukafati’

https://youtu.be/xMtLj7YE_dg

 O kimseler ki, onlara bir musibet isabet ettiği zaman Biz Allah’a aidiz ve muhakkak ki biz ona dönücüyüz derler.

Buna istirca ayeti yani ümit etme ayeti denir. Rıza makamının ifadesi olup bir kulluk itirafıdır. Bu ifadede zikir de, şükür de, dua da vardır. Başına ne gelirse gelsin, dimağının ve kalbinin bozulmaması lazımdır. Sadece ölüm için değil, nefsimizin hoşuna gitmeyen veya alışılagelmişin dışındaki her şey için bu ayeti okuyabiliriz.

Hayat geçicidir, hastalıklar, imtihanlar, yokluklar geçicidir. Kalıcı olan Allah’a olan yolculuğumuzdur. Bu yolculuk; O’nun yanında başladı ve bir gün onunla buluşmayla başka bir boyuta taşınacak. Tıpkı yavrularımızı başka şehirlere okumaya yolladığımız gibi. Deriz ya “Aman yavrum bak seni oralara okuyasın diye yolluyorum.Git güzel şeyler öğren, yolda arsızı var, belalısı var, onlardan uzak dur. Beni utandırma. Dönüp geleceğin yer yine baba evin” diye.

Rabbim de bizi bu dünyaya bir ömür sermayesiyle yolluyor. ”Git, öğren yine dönüp geleceğin yer benim yanım” diyor. Allah bu yolculuğun bilincine varanlardan eylesin bizleri. Amin.

Riyazus Salihin, 923 Nolu Hadis 

 Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim:

“Herhangi bir kul sıkıntıya düşer de “Biz Allah’dan geldik, Allah’a döneceğiz. Allahım, başıma gelen musibetin ecrini ver ve bana bundan daha hayırlısını lutfet” diye dua ederse, Allah Teâlâ onu uğradığı sıkıntıdan dolayı mükâfatlandırır ve ona kaybettiğinden  daha hayırlısını verir.”

Ümmü Seleme dedi ki, Ebû Seleme öldüğünde ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in öğrettiği gibi dua ettim. Allah da bana Ebû Seleme’den daha hayırlısını, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i verdi.

Müslim, Cenâiz 4

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ


اَلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki   الصَّابِر۪ينَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. إِذَاۤ  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir.  اَصَابَتْهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

أَصَـٰبَتۡ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُم  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُص۪يبَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  قَالُوۤا۟ إِنَّا لِلَّهِ ‘ dir. 

قَالُوۤا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavl  إِنَّا لِلَّهِ ‘dir. قَالُوۤا۟  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. إنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لِلَّهِ  car mecruru  إنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. إِنَّاۤ إِلَیۡهِ رَ ٰ⁠جِعُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

إنَّ  tekid harfidir.  نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. إِلَیۡهِ  car mecruru  رَ ٰ⁠جِعُونَ  ‘a mütealliktir. رَ ٰ⁠جِعُونَ  kelimesi  إنَّ ’ nin haberi olup ref alameti و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصَابَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  صوب ’ dir. 

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

رَاجِعُونَ  ; sülâsi mücerredi  رجع  olan fiilin ism-i failidir.

مُص۪يبَةٌۙ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ

ٱلَّذِینَ  önceki ayetteki  الصَّابِر۪ينَ  için sıfat konumundadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ  cümlesinde, اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. 

Şart üslubundaki cümlede, şart edatı  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

İsm-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme ifade eden  مُص۪يبَةٌ ‘deki nekrelik herhangi bir manasında cins ifade eder.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

قَالُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّا لِلّٰهِ  cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لِلّٰهِ  car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir. 

وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ  cümlesi  وَ ‘la mekulü’l kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.  اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için, amili olan رَاجِعُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

مُص۪يبَةٌ  ve  أَصَـٰبَتۡهُم  kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

[Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz, derler.] Bu bir teslimiyet ifadesidir. [Biz Allah’a aidiz] ifadesinin anlamı şudur: Yani, bizim canlarımız Allah’ındır. O, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. O’na itiraz yoktur. Yahut; biz Allah’ın kullarıyız, anlamına gelir. Köle ve elindeki her şey sahibine aittir. Eğer dilerse onları elimizde bırakır. İsterse elimizden alır. Biz de kendi mülkünü elimizden aldığı için sızlanma ve sabırsızlık gösteremeyiz. Bilakis sabrederiz. Eğer yaşarsak bizim rızkımıza O kefildir. Ölürsek de O’na döneriz. Bizim karşılığımız O’nun katındadır. İşte [Biz O’na döneriz] ayetinin anlamı budur. Bir görüşe göre de şöyledir: Biz diri de olsak, ölü de olsak Allah’ın kullarıyız. “ve şüphesiz O’na döneceğiz” Kazasına razı olup sevabını kazansak da razı olmayıp cezasını hak etsek de neticede O’na döneceğiz. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

مُص۪يبَةٌ  kelimesindeki tenvin fiilin müennes olmasının delaletiyle taklil manasınadır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1208)

Tutturmak anlamına gelen isabet, hedefi kaçırmanın zıttıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)  şöyle buyurmuştur: “Bil ki başına gelecek olan şey hedefini şaşıp seni geçecek değildir. Sana değil de başkasının başına gelecek olan şey de sana isabet edecek değildir.”  مُص۪يبَةٌ  [musibet] eksilme, yok olma gibi her türlü istenmeyen hadise için kullanılan bir tabirdir.  (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)





Bakara Sûresi 157. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ  ١٥٧


İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ İşte
2 عَلَيْهِمْ hep onlar içindir
3 صَلَوَاتٌ bağışlamalar ص ل و
4 مِنْ -nden
5 رَبِّهِمْ Rableri- ر ب ب
6 وَرَحْمَةٌ ve rahmet ر ح م
7 وَأُولَٰئِكَ ve işte
8 هُمُ onlardır
9 الْمُهْتَدُونَ doğru yolu bulanlar ه د ي

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ

 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

عَلَيْهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. صَلَوَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِّن رَّبِّ  car mecruru  صَلَوَاتٌ  ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَحْمَةٌ  atıf harfi وَ ‘ la  صَلَوَاتٌ  ’a matuftur.

 

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْمُهْتَدُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُهْتَدُونَ  haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

هُمُ الْمُهْتَدُونَ cümlesi, işaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ 'nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

مُهْتَدُونَ  sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ


İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ ; mübteda,  عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir. 

Haber olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  صَلَوَاتٌ , muahhar mübtedadır. Müsnedün nekre gelmesi onlara rableri tarafından olan şefkat ve desteğin tarifi mümkün olmayan evsafta olduğunun işaretidir.  رَّبِّهِمۡ  izafeti ve rahmet ilavesi de bu ifadeyi desteklemektedir.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّهِمْ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  هِمْ  zamirinin ait olduğu musibete sabır gösteren kişiler şeref kazanmıştır.

مِنْ رَبِّهِمْ  car mecruru  صَلَوَاتٌ  ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَرَحْمَةٌ , tezayüf nedeniyle mübteda olan  صَلَوَاتٌ ‘a atfedilmiştir. Kelimeler arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır. Ve bu kelimelerdeki nekrelik, tazim ve teksir (çokluk) ifade eder.  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  رَبِّ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

صَلَوَاتٌ  kelimesinin tekili olan صلاة , meyletmek ve şefkat göstermek anlamında olup, burada ra’fet [şefkat] manasında kullanılmış ve rahmet lafzıyla birlikte zikredilmiştir. Tıpkı  رافة وَرَحۡمَة [Kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik.] (Hadîd 57/27) ve  رؤف  رحيم [Peygamber onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir.] (Tevbe 9/117) ayetlerindeki gibi. Buna göre mana; “Onlara şefkat üstüne şefkat, merhamet vardır. Hem ne merhamet!..” şeklinde takdir edilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Müsnedün ileyh olarak, uzaktakilere has işaret ismi  أُو۟لَـٰۤىِٕكَ ’nin kullanılması bu kişilerin mertebesinin yüksekliğine işaret eder. Bu kişiler daha önce zikredilen bütün sıfatlara sahiptir. Arkadan gelen hüküm de bu sıfatlara sahip olan kişilere aittir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 1211) 

رَّبِّهِمۡ  buyrulmak suretiyle Rabb'ın sabredenlerin yerini tutan zamire izafe edilmesi, onların fazlasıyla ilâhî inayete mazhar olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’ s- Selîm - Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

صَلَوَاتٌ , duadır, Allah'tan olunca tezkiye ve bağışlamadır. Cemi olması da çokluğuna ve çeşitliliğine dikkat çekmek içindir. Rahmetten murat edilen lütuf ve ihsandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

 

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ 

 

Ayetin atıfla gelen  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ  şeklindeki ikinci cümlesi istînâfa matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın, müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.

هم  zamiri mübteda ile haberin arasına girdiği için, îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan  الْمُهْتَدُونَ   ism-i fail vezninde gelmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Bunun manası, haddi aşma özelliğinin onlarda sabit olduğudur.  

Müsnedin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin uzak için vaz edilen işaret ismiyle marife olması, o kişilerin mertebelerinin yüksekliğini gösterir. 

هُمُ الْمُهْتَدُونَ  Burada kasr sanatı vardır. Bu, sıfatın mevsufa tahsisi kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu cümlenin isim cümlesi olarak gelmesi hidayette oluşlarının devamlılığına ve onlara mübalağalı olarak mahsus olduğuna, yani kasır manasına işaret eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1217)

اُو۬لٰٓئِكَ - هُمُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

[Ve onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir] ‘hakkı ve doğruyu bulanların’ demektir, çünkü kendilerini Allah'a verdiler, Allah'ın kaza ve kaderine teslim oldular. (Beyzâvî , Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Rabbimizden gelen salat, rahmet, hesapsız mükâfat ve sabredenlere verilen müjde, bir mümin için daha yücesi umulmayan sonsuz ihsana karşılık sabır, gerçekten basit, değersiz bir bedeldir. Öyle ki müminler, belaların ihsan bazı nimetlerin de musibet olduğunu söylerler. Hatta Allah’ın takdir ettiği bela ve fitnelere gıpta eder ve bunlarla sevinirler. Halbuki onun elinde, Allah’ın yardımını istemekten ve sabretmekten başka bir şey yoktur. Kendisine bir şer dokunduğunda yıkılıp ümitsizliğe kapılan kişiyle, böyle durumlarda sabredip mükâfatını Allah’tan bekleyen kişi arasındaki fark ne kadar da büyüktür! (Muhammed Ebû Mûsâ Hâ-Mîm Sûreleri Belâğî Tefsîri 2, Fussilet Sûresi/50, S. 229)

Bakara Sûresi 158. Ayet

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ  ١٥٨


Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur.Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الصَّفَا Safa
3 وَالْمَرْوَةَ ve Merve
4 مِنْ -ndandır
5 شَعَائِرِ nişanları ش ع ر
6 اللَّهِ Allah’ın
7 فَمَنْ kim
8 حَجَّ hacceder ح ج ج
9 الْبَيْتَ Ev’i ب ي ت
10 أَوِ ya da
11 اعْتَمَرَ ömre yaparsa ع م ر
12 فَلَا yoktur
13 جُنَاحَ hiçbir günah ج ن ح
14 عَلَيْهِ kendisine
15 أَنْ
16 يَطَّوَّفَ tavaf etmesinde ط و ف
17 بِهِمَا onları
18 وَمَنْ ve kim
19 تَطَوَّعَ kendiliğinden yaparsa ط و ع
20 خَيْرًا bir iyilik خ ي ر
21 فَإِنَّ şüphesiz
22 اللَّهَ Allah
23 شَاكِرٌ karşılığını verir ش ك ر
24 عَلِيمٌ (yaptığını) bilir ع ل م

Safa ve Merve Allah’ın şiarındandır. Yani Allah’ı hatırlatan, Allah’ın remzi, semboludur.

İnsan beyni kelimelerle değil sembollerle düşünüyormuş. O yüzden bu işaretler çok önemlidir. Şiar ile şuur aynı kökten gelir. Bu da şiarın beyinde yer ettiğine işaret eder.

Safa ve Merve’de birer tane put varmış. İnsanlar eskiden o putları da tavaf eder ve ikisi arasında gidip gelirlermiş. İslamın gelmesiyle o putlar devre dışı kaldılar. Onların yerleri arasında gidip gelmek acaba günah olur mu, diye düşünülmüş. Bu ayet o sebeple nazil olmuş.

Hacc: Ziyaret amacıyla bir yere gitmek.

Hüccet: Delil, bu kökten geliyor. Delili elde etmek için üzerinde çok düşünmeye işaret vardır.

Bu ayeti kerime umrede say yaparken her Safa ve Merve'ye çıkarken okunur.

Allah yolunda öldürülenler, mallar, canlar ve ürünlerden eksiltilme sınavları yolculuğumuzun Allah’ın yanında başladığı ve tekrar O’na döndürüleceğimizden bahsedilirken Safa ve Merve’ye nereden geldik diye düşünebilir insan.

Şöyle ki; Bu ümmetin bütün kadın ve erkeklerine dünyada karşılaşacakları sınavlarla nasıl başedeceğini öğretiyor Allah Teala. Hem de muhteşem bir kadını, Hz.Hacer’i rol model yaparak. Safa ile Merve arasındaki yolculukta korku var, açlık var, ürünlerden eksilme var.. Semerat kelimesi meyve anlamına gelmekle birlikte Araplar  çocuklar için de kişinin meyvesi, ürünü anlamında bu kelimeyi kullanırlar.

Allah hepimizi Safa ile Merve arasındaki yolculuğumuzda ne için Say ettiğini bilenlerden eylesin.

Şeâir kelimesinin kökü şe’ar (شعر) olup kıl, saç, tüy demektir. Şuur kelimesi buradandır. Yani, incelik konusunda tıpkı kıla isabet etmek gibi olan bir bilgiyi elde etmek demektir. Şair kelimesi de buradandır. Kıvrak zekası ve duyarlı bilgisinden dolayı bu isim verilmiştir.

 I’temera sözcüğünün kökü, amera (عمر) olup imar etti/işledi demektir. İmâra bayındır olmak demektir. Ömür, bedenin hayatla bayındır kaldığı süredir. Tamir, fiilen uzun ömür vermek veya sözle uzun ömür dilemek demektir. Benzer şekilde Türkçe’de ma’mur, imar, mimar, imaret, hamarat kelimeleri kullanılır. Umrenin iftial babında gelmesi (اِعْتِمَار), eylemin zorluğuna delalet eder.

Cünah kelimesi cenah ve günah olarak Türkçe’de kullanılmaktadır.

Te’tavva’a (تَطَوَّعَ) boyun eyme manasındaki tav’a طوع kökündendir (itaat, taat). Tefe’ul babında gelen bu kelimede zorlanarak boyun eğme söz konusudur. Örfte ise farz olmayan, gönüllü yapılan ibadet için kullanılmıştır.


اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ  

 

İsim cümlesidir. إنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱلصَّفَا  kelimesi  إنَّ ‘nin ismi olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, إنّ سعي الصفا  şeklindedir. ٱلۡمَرۡوَةَ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. مِن شَعَاۤىِٕرِ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.

فَ  istînâfiyyedir. مَنۡ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَجَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ٱلۡبَیۡتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. ٱعۡتَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

جُنَاحَ  kelimesi  لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡهِ  car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  في  harf-i ceriyle  جُنَاحَ ’ya mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَطَّوَّفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِمَا  car mecruru  یَطَّوَّفَ  fiiline mütealliktir.  

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَوِ  atıf harfi ibâhe içindir. İbaheden kasıt, muhatabı atfa konu olan iki unsurdan sadece birini yahut ikisini birlikte tercih noktasında serbest bırakmaktır. أَوِ  atıf edatının bu anlamı yüklenebilmesinin şartı, öncesindeki sözün emir anlamı içeren bir formda varit olmasıdır. (Arapça'da Meani (Semantik) Açısından Atıf (Bağlama) Edatları / Halil İbrahim Kaçar)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَطَّوَّفَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi طوف  ’dir. Aslı يتطوّف  şeklindedir. Mahreç yakınlığından hafiflik olsun diye  تَ  harfi  طَّ ‘ya kalbedilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

ٱعۡتَمَرَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عمر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَطَوَّعَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. خَيْراً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Veya sıfatı olan masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, تطوعًا خيرًا  şeklindedir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَاكِرٌ  kelimesi  اِنَّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

تَطَوَّعَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dır. 

شَاكِرٌ , sülâsi mücerredi  شكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ


İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ ‘nin müteallakı olan  اِنَّ ‘nin haberi mahzuftur. 

الصَّفَا - الْمَرْوَةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

شَعَٓائِرِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  شَعَاۤىِٕرِ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَعَاۤىِٕرِ  kelimesi  شاعر  kelimesinin çoğulu olup vakfe alanı, sa‘y bölgesi ve kurban kesme yeri gibi alamet-i farika/ nişan hükmünde olan ibadet mekânlarına denir.  شعر  Şiir, bilgi, شعار  bildirmek, مَشاعر bilinen yerler demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 


فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ

فَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen cümlede  مَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki   حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  cümlesi mübtedanın haberidir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  لَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْهِ ’ nin müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَطَّوَّفَ بِهِمَا  cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen  في  harf-i ceriyle  جُنَاحَ  kelimesine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

حَجَّ  ve  یَطَّوَّفَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

فَلَا جُنَاحَ عَلَیۡهِ أَن یَطَّوَّفَ بِهِمَاۚ  [Onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.]  Yani bu konuda bir günah bulunmaz. جُنَاحَ  kelimesi meyletmek anlamındaki  جُنُوحَ  mastarından türemiştir. Hayırdan şerre yönelince günah ortaya çıkar [bu sebeple  جُنَاحَ (yani meyletme) günah anlamında kullanılır]. طاف ; tur atmak ve dönmek, تَطَوُّفُ  ise; bu işi çokça yapmaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ


Cümle atıf harfi  وَ ‘la şart cümlesi olan  حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen cümlede  مَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  تَطَوَّعَ خَيْراًۙ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  خَيْراًۙ ‘ın nekreliği muayyen olmayan cins ifade eder.

یَطَّوَّفَ - تَطَوَّعَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ  şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

شَاكِرٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

شَاكِرٌ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Ebû Müslim  تفعَّل  vezninde olan  تَطَوَّع  kelimesinin  طَاعَ  kökünden olduğunu söylemiştir. Birisi, ister  طَاعَ ، isterse, تَطوَّفَ  desin farketmez. تفعَّل  vezninde, bir şeyi çok yapmak manası vardır, اَلطَّوْعُ  kelimesi ise, inkıyâd ve sana bizzat vacib olmadığı halde, nefsinin arzusuyla ve kendisine istek duyduğun şeydir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَطَوَّعَ  [Kendi isteğiyle] ifadesinden amaç, herhangi bir baskı ve zorlama olmadan yapılan iştir. Yani, her kim herhangi bir zorlama olmadan, kendi isteğiyle Allah'a yakınlaştırıcı davranışlarda bulunursa, kuşkusuz yüce Allah onun bu tür davranışını karşılıksız bırakmayacaktır. Çünkü Allah, söz konusu kimsenin niyetini bilir ve onun karşılığını en güzel bir şekilde verir.

Bu ayette, farz ibadete olduğu gibi, nafile ibadet yapmaya da bir teşvik vardır. Buna göre yüce Allah, bir tek nafileyi bildiği ve karşılıksız bırakmadığı gibi, daha fazlasını nasıl bilmesin veya nasıl karşılıksız bıraksın? Öte yandan kişinin oruçla nefsine hakim olduğu, zekatla kötülüklerden arındığı, namazla ruhani bir mertebeye çıktığı ve hac ile Allah'a kavuştuğu bilinen bir gerçektir. 

شَاكِرٌ عَلِیمٌ  [İtaata sevap verir] demektir. Ebüssuûd şöyle der: Allah kullarına bolca ihsan edeceğini bildirmek için, itaata karşı sevap verir ye­rine,’ itaatini kabul eder’ buyurdu. Şükrü zikretmiş, mecazını yani onun karşılığı olan mükafatı kastetmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

شَاكِرٌ  ifadesinde istiare-i temsiliyye vardır. Bu teşbih, sevabın hızlanmasını ve gerçekleşmesini temsil eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَإِنَّ ٱللَّهَ شَاكِرٌ عَلِیمٌ  cümlesi, aslında gizli olan şartın cevabının illet ve sebebidir. Yani her kim gönüllü olarak bir hayır yaparsa, Allah onun mükâfatını verir; çünkü Allah, Şâkir'dir, Alîm'dir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hak Teâlâ'nın  عَلِیمٌ  vasfına gelince, bunun manası, Allahü Teâlâ'nın mükâfaatların tam miktarını bildiğini, bu sebeple de hak edenin hakkını eksiltmediğini ifade etmektir. Çünkü Allahü Teâlâ mükâfaatın mikdarını ve mükâfaata ne kadar fazlalık yaptığını bilendir. Bu mana Cenâb-ı Hakk'ın,  عَلِیمٌ  sözünün, شَاكِرٌ  sözüyle bir münasebeti olması için, söze en uygun düşen manadır.

“…Allah’ın şâkir olması mecazidir. (Tavaf, sa’y vb.) Taatlere karşılık ve mukabelede bulunmak, şükür diye isimlendirilmiştir…Alîm vasfına gelince bunun manası; Allah Teâlâ’nın vereceği mükafatların tam miktarını bildiğini ve bu sebeple de hak edenin hakkını eksiltmediğini ifade etmektir. Çünkü Allah mükafatın miktarını ve mükafatı ne kadar arttıracağını bilendir.” Yani Allah müminlerin ibadetlerine şâkir sıfatıyla karşılık veren olup, alîm sıfatıyla da her birine vereceği mükafatı bilendir. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Bakara Sûresi 159. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ  ١٥٩


İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ doğrusu
2 الَّذِينَ kimseler
3 يَكْتُمُونَ gizleyen ك ت م
4 مَا şeyleri
5 أَنْزَلْنَا indirdiğimiz ن ز ل
6 مِنَ -den
7 الْبَيِّنَاتِ açık deliller- ب ي ن
8 وَالْهُدَىٰ ve hidayeti ه د ي
9 مِنْ
10 بَعْدِ sonra ب ع د
11 مَا
12 بَيَّنَّاهُ biz açıkça belirttikten ب ي ن
13 لِلنَّاسِ insanlara ن و س
14 فِي
15 الْكِتَابِ Kitapta ك ت ب
16 أُولَٰئِكَ işte onlara
17 يَلْعَنُهُمُ la’net eder ل ع ن
18 اللَّهُ Allah
19 وَيَلْعَنُهُمُ ve la’net eder ل ع ن
20 اللَّاعِنُونَ bütün la’net edebilenler ل ع ن

   Le'ane لعن :

  Belirlenmiş yoldan atılmak/tardedilmek ve uzaklaştırılmak anlamına gelen لَعْنٌ Yüce Allah'dan geldiğinde ahirette cezaya müstehak olmayı; dünyada ise Allah'ın yardımımdan ve rahmetinden uzak düşmeyi ve yaptığı işin telâfisinin/kabulunun ve tevfikinin kesilmesini ifade eder.

  İnsan için kullanılan lanete gelince bu da başkasına beddua etmek hakkında kullanılır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de  sülasi fiil ve dört farklı isim formunda toplam 41  kez geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri lânet, lâin, melânet, nâlet, tel'in ve mel'undur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 


اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ


İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, إِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَكْتُمُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَنْزَلْنَا  ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

أَنزَلۡنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri,  أَنزَلۡنَاهُ  şeklindedir. مِنَ ٱلۡبَیِّنَـٰتِ  car mecruru  أَنزَلۡنَا ‘nın mahzuf mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. 

الْهُدٰى  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  یَكۡتُمُونَ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَیَّنَّـٰ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لِلنَّاسِ  car mecruru  بَیَّنَّـٰهُ  fiiline mütealliktir. فِی ٱلۡكِتَـٰبِ  car mecruru  بَیَّنَّـٰهُ  fiilindeki mef’ûlun mahzuf haline mütealliktir. 

اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ  cümlesi  إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَلْعَنُهُمُ  cümlesi haber olarak mahallen merfûdur. 

يَلْعَنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  cümlesi  atıf harfi وَ ‘ la önceki  یَلۡعَنُهُمُ  ‘e matuftur.

يَلْعَنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللَّاعِنُونَ  fail olup, ref alameti  و ‘ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

أَنزَلۡنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

بَیَّنَّـٰ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اللَّاعِنُونَ , sülâsi mücerredi  لعن  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsul,  اِنَّ ’nin ismi,  اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ  cümlesi, haberidir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sıla cümlesi olan  مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

اَنْزَلْنَا  ve  بَيَّنَّاهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

الْهُدٰى , tezayüf nedeniyle  الْبَيِّنَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

"Hidayet edici"  anlamında  هاديات  kelimesi değil de mastar olarak  ٱلۡهُدَىٰ (hidayet) kelimesinin kullanılması, mübalağa içindir.

بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi  مَا ‘nın sılası olan  بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فِي الْكِتَابِۙ  car-mecruru  بَيَّنَّاهُ  ‘daki mansub zamirin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ  cümlesi  إِنَّ ’nin haberi olarak ref mahallinde, isim cümlesidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tahkir ifade eder. 

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ise hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Müsned cümlesinde müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek ve korkuyu artırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Allah'ın lanet etmesi tabirinde lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Bu tabirde onların yaptıkları sebebiyle iflah olmayacakları etkili bir şekilde anlatılmak istenmiş ve onlar zem edilmiştir.

يَلْعَنُهُمُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

یَكۡتُمُونَ - بَیَّنَّـٰهُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayetteki ism-i mevsûl olan  مَاۤ  ve  ٱلَّذِینَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.

ٱلۡبَیِّنَـٰتِ -  بَیَّنَّـٰهُ  ve  یَلۡعَنُهُمُ - ٱللَّـٰعِنُونَ  kelime grupları arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

یَكۡتُمُونَ  [gizliyorlar] ifadesinden sonra gizledikleri şeylerin açık ayetler ve kitapta açıklanan şeyler olarak belirtilmesi taksim sanatıdır.

لۡعَن  atmak, reddetmek, uzaklaştırmak demektir. Şeytan için lanetli manasında mel’un denmesi Allah’ın rahmetinden uzaklaştığı içindir.

Lanet okuyanlar, bu işi yapmayan insanlar ve meleklerdir. Kapalı bir ifade tercih edilerek mübalağalı bir üslup gelmiştir.

يَلْعَنُهُمُ , fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh, bahsi geçenleri tahkir için uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle gelmiştir. Cümlenin müsnedi muzari fiil sıygasıyla gelerek hükmü takviye, hudûs ve teceddüt, istimrar manası ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1225) 

یَكۡتُمُونَ  fiilinin muzari fiil olarak gelmesi, hidayeti ve apaçık ayetleri gizler halde olduklarına delalet içindir. Mazi fiil gelseydi geçmişte bu işi yapmış oldukları vehm edilebilirdi. Oysa maksad o dönemdeki muhataba delil getirmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayet-i kerimede  مِنَ ايات ٱلۡبَیِّنَـٰتِ  değil  مِنَ ٱلۡبَیِّنَـٰتِ  ifadesi gelmiş, mevsuf hazfedilerek sıfatın ne kadar belirgin olduğu ifade edilmiştir. Ya da bu kelime  أَنزَلۡنَا  fiilinin mahzuf mef’ûlünün halidir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/159)

بَعۡدِ مَا بَیَّنَّـٰهُ  [Onu insanlara apaçık göstermemizden sonra.] ifadesindeki  هُ  zamiri, مَاۤ أَنزَلۡنَا [indirdiğimiz] ifadesine veya  وَٱلۡهُدَىٰ  ifadesine ait olabilir. أَنزَلۡنَا مِنَ ٱلۡبَیِّنَـٰتِ [İndirdiğimiz açık deliller] ifadesi ile birlikte bunun bir benzeri olan  بَعۡدِ مَا بَیَّنَّـٰهُ [apaçık göstermemizden sonra] ibaresinin tekrar edilmesi, ilkinin peygambere indirilen delillere (ayetlere),

ikincisinin ise; Hz. Peygamberin onları açıklamasına müteallik olması sebebiyledir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

النَّاسِ ‘deki tarif, istiğrak içindir. Çünkü Allah bütün insanların hidayeti için kurallar indirdi. İstiğraki örfidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ  cümlesinde, birinci şahıs za­mirinden üçüncü şahıs zamirine dönüş vardır. Zira bunun aslı  نلۡعَنُهُمُ (onları lanetleriz) şeklindedir. Ancak  یَلۡعَنُهُمُ ٱللَّهُ  cümlesinde Allah lafzının açıkça zikredil­mesi, kalbe korku ve heybet vermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

اللَّاعِنُونَ  kelimesindeki tarif örfi istiğrak içindir. Yani bütün lanetlerle onlara lanet eder. Veya bu tarif ahd manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

یَلۡعَنُهُمُ ٱللَّـٰعِنُونَ [Lanetçiler onlara lanet eder.] Bu cümlede iştikak ci­nası vardır. Bu da edebi güzelliklerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

[İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu gizleyenler yok mu?] cümlesinin önceki ayetler ile irtibatı şöyledir: Önceki ayetlerde, [Size nimetimi tamamladım] (el-Bakara 2/150) buyrulmuştu. Yani doğru yolu bulmanız maksadıyla dinin emirlerini (şeriat) tamamlayarak size olan nimetimi kemâle erdirdim. O halde ihsan ettiklerim için bana şükredip sabredin. Dinin şiarlarını ikame edin ve onları asla gizlemeyin. Her kim onları gizlerse lanetim onun üzerinedir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

أُو۟لَـٰۤىِٕكَ [İşte onlar] kelimesi, o kimseleri, taşıdıkları vasıflar itibariyle işaret etmektedir. Onlar o vasıflarından dolayı lanete uğramışlardır. Uzaktakileri işaret için kullanılan  أُو۟لَـٰۤىِٕكَ 'nin ayette yer alması da Yahudi âlimlerinin fesatta çok ileri ve aşırı gittiklerini bildirmek içindir.

Allah'ın onlara lanet etmesi, onları kovması ve rahmetinden uzaklaştırması demektir. Bu mananın gaib kipi  یَلۡعَنُهُمُ ٱللَّهُ  [lanet eder] olarak ifadesi ve bütün sıfatları cami olan ism-i celâlin yani Allah adının zamir ile değil zahir ile (aynen) zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere korku salmak ve lanetin, Cenâb-ı Allah'ın celâl sıfatından sadır olduğunu bildirmek içindir. "Açık deliller" ifadesinden sonra "hidâyet" kelimesinin zikredilmesi, o hakikatleri gizlemenin çirkinliğini te'yid etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لۡعَن  fiili tekrar edilmiştir. Amaç, zem’i tekiddir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/159)

Bakara Sûresi 160. Ayet

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  ١٦٠


Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِلَّا ancak hariç
2 الَّذِينَ (kimseler)
3 تَابُوا tevbe edip ت و ب
4 وَأَصْلَحُوا uslananlar ص ل ح
5 وَبَيَّنُوا ve (gerçeği) açıklayanlar ب ي ن
6 فَأُولَٰئِكَ işte onlar
7 أَتُوبُ tevbelerini kabul ederim ت و ب
8 عَلَيْهِمْ onların
9 وَأَنَا çünkü ben
10 التَّوَّابُ tevbeyi çok kabul edenim ت و ب
11 الرَّحِيمُ çok esirgeyenim ر ح م

Burada tevbe üç kere geçmiş, tevbenin nasıl yapıldığı anlatılmıştır. Gizlenen şeyin düzeltilip açıklanması, yani zıddının yapılması gerekir. O fiili telafi etmek ve bir daha da yapmamak lazımdır.

Özetle:

 1) Tövbe etmek,

 2) Aslaha; kendini düzeltmek, o fiili bir daha yapmamak,

 3) Tersini yapmak.


اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يم

 

إِلَّا  istisna harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ, müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَابُوا۟  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. تَابُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَصْلَحُوا  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

اَصْلَحُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَيَّنُوا  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

بَيَّنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  ta’liliyedir. İşaret ismi  أُو۟لَـٰۤىِٕكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ  cümlesi,  أُو۟لَـٰۤىِٕكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَتُوبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir.  عَلَیۡهِمۡ  car mecruru  أَتُوبُ  fiiline mütealliktir. 

وَ  haliyye veya istînâfiyyedir. Mütekellim zamir  أَنَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. ٱلتَّوَّابُ  haber olup damme ile merfûdur.  ٱلرَّحِیمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَصْلَحُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صلح ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

بَیَّنُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 



اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا


Ayet önceki ayetteki lanetlenenlerden istisna edilenleri bildirmektedir. Müstesna olan  ٱلَّذِینَ ’nin sılası olan  تَابُوا۟ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  وَاَصْلَحُوا  ve  وَبَيَّنُوا  cümleleri atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette, zemme benzeyen bir şeyle medhi te’kîd sanatı vardır. 

Tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için ism-i mevsûlle ifade edilen kişilerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

وَاَصْلَحُوا [Ve durumlarını düzeltenler] yani bozdukları durumlarını düzeltip aşırılıklarını telafi edenler ve Allah’ın, kendi kitaplarında açıkladığı, fakat kendilerinin gizlediği şeyleri insanlara [açıklayanlar] veya ettikleri tövbeyi insanlara ilan edenler [müstesna] ki, bu sayede üzerlerindeki inkâr damgasını silip, daha önce tanındıklarının tersine tanınarak, başka bozucuların da kendilerine uymasını sağlamış olacaklardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette şöyle takdir edilen bir bedî’ nazım vardır:  إلّا الَّذِينَ تابُوا انْقَطَعَتْ عَنْهُمُ اللَّعْنَةُ فَأتُوبُ عَلَيْهِمْ (Tevbe edenler müstesnadır. Onlardan lanet kesilir. Ben onları affederim). (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ


فَ , ta’liliyedir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  اَتُوبُ عَلَيْهِمْ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenlere tazim ifade eder. 

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi ise hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

تَابُوا۟ - ٱلتَّوَّابُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümlede önceki ayetteki gaib zamirden  اَتُوبُ ‘daki müfred mütekellim zamire iltifat sanatı vardır.

Tövbe etti manasındaki  تَابَ  fiili  عَلَیۡ  harfiyle kullanıldığında tövbeyi kabul etti anlamına gelir. 

فَأُو۟لَـٰۤىِٕكَ  deki  فَ  harfi tevbenin kabulünün süratine işaret eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, soru;1230) 

Talil için ayetin ortasında işaret ismi gelmiştir ve bu eşsiz bir icazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ


وَ , istînafiyye veya haliyyedir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır. اَنَا  mübteda, 

التَّوَّابُ  birinci haber,  الرَّح۪يمُ  ikinci haberdir.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında  bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

التَّوَّابُ -  الرَّح۪يمُ  sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

اَتُوبُ - التَّوَّابُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱلتَّوَّابُ  kelimesi bu konuda, mübalağa ifade eder. Cenâb-ı Hakk'ın, bu buyruğun peşinden,  ٱلرَّحِیمُ  kelimesini getirmesinin manası, O'nun mükellef kullarına rahmet edeceğine, onların çok büyük kusurlarının olmasından sonra bile, onların tevbelerini kabul edeceğine dikkat çekmek içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Bu son cümle, önceki cümlelerin zeyli ve tahkiki mahiyetindedir. Bu son cümleye "mütekellim vahde" kipi kullanılarak (Ben) ile başlanması, nazm-ı kerîmde çeşitlilik güzelliğini sağlamakta, bir de Allah'ın (c.c) ilk fiili ile son fiili (önce yaptıkları için lanet, sonra yaptıkları tevbe için de rahmet fiilleri) arasındaki farklılığa işaret etmektedir.  (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 161. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ  ١٦١


Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ doğrusu
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar edip te ك ف ر
4 وَمَاتُوا ölen م و ت
5 وَهُمْ ve onlar
6 كُفَّارٌ kafir olarak ك ف ر
7 أُولَٰئِكَ işte
8 عَلَيْهِمْ onların üstünedir
9 لَعْنَةُ la’neti ل ع ن
10 اللَّهِ Allah’ın
11 وَالْمَلَائِكَةِ ve meleklerin م ل ك
12 وَالنَّاسِ ve insanların ن و س
13 أَجْمَعِينَ tüm ج م ع

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ 


İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, اِنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاتُوا۟  atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. 

مَاتُوا۟ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. كُفَّارٌ haber olup damme ile merfûdur.  اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ  cümlesi,  اِنَّ ’ in haberi olarak mahallen merfûdur.

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ  cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. عَلَیۡهِمۡ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. لَعۡنَةُ ٱللَّهِ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ  kelimeleri atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. أَجۡمَعِینَ  manevi tekid olup, cer alameti ی ‘dir. 

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid-مُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. 

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. 

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

أَجۡمَعِینَ  kelimesi, أجمع ‘nın çoğulu olup sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ 


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  الَّذ۪ينَ  mübteda,   اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ  cümlesi haberdir.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

İsm-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen  وَمَاتُوا   müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ كُفَّارٌ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ‘ nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda, عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ  cümlesi haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması sonraki habere dikkat çekmek ve tahkir içindir.

Haber konumundaki cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  لَعْنَةُ اللّٰهِ , muahhar mübtedadır. 

كَفَرُوا۟  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlib sanatı vardır.

وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ  kelimeleri muzafun ileyh olan lafz-ı celâle matuftur.

اَجْمَع۪ينَۙ , lafzî tekit وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ  kelimelerini tekit ifade eder.

لَعْنَةُ اللّٰهِ  tabirinde lazım zikredilmiş, melzum kastedilmiştir. Bu tabirde onların yaptıkları sebebiyle iflah olmayacakları etkili bir şekilde anlatılmak istenmiş ve onlar zem edilmiştir.

لَعْنَةُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَعْنَةُ اللّٰهِ  izafeti, lafza-i celâle muzâf olan  لَعْنَةُ ’ya tazim ifade eder. Lanetin bütün kemâl ve celâl sıfatlara şamil Allah ismine muzâf olması, az sözle çok anlam ifade etmenin yanında, heybeti ve korkuyu artırmak amacına matuftur. Ayette mütekellimin Allah Tealâ olması dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Önceki ayetteki müfred mütekellim zamirden, bu cümlede gaib zamire iltifat edilmiştir.

كَفَرُوا۟ - كُفَّارٌ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayet, tekide rağmen umûmî bir ifadenin tahsis edilebileceğini gösterir. Çünkü Allahü teâlâ'nın  وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِینَ [Ve bütün insanlar] ifadesindeki ٱلنَّاسِ 'tan murad, insanların hepsi değil bir kısmıdır " diyenlerin görüşüne göre  ٱلنَّاسِ  kelimesi tahsis edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

[İşte Allah’ın laneti onlar üzerinedir] Yani, Allah onları rahmetinden kovmuş ve uzaklaştırmıştır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

Ayette geçen, ٱلنَّاسِ  kelimesinden kasıt müminlerdir. Ya da hem müminler ve hem de kâfirlerdir. Çünkü kıyamet gününde kimisi kimisine lanet okuyacaktır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu bir istinaf cümlesi olup kelâmın ifade ettiği veçhile, önceki ayette istisna edilenlerin dışındakiler için lanetin baki olduğunu açıklamakta ve tevbe etmeyenler için onun devam edeceğini tekid etmektedir. Bundan önceki ayette yenilenen lanetin devamlılığı, bu ayette de, lanetin subûtî devamı söz konusudur. (Birinci ayette lanet fiil ile ifade edildi. Fiil cümlesi ifade edilen mananın yenilenmesini gerektirir. İkinci cümlede ise lanet, isim cümlesi ile ifade edildi. İsim cümlesi de ifade edilen mananın subûtunu gerektirir.) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 162. Ayet

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ  ١٦٢


Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 خَالِدِينَ ebedi kalırlar خ ل د
2 فِيهَا (la’net) içinde
3 لَا
4 يُخَفَّفُ hafifletilmez خ ف ف
5 عَنْهُمُ onlardan
6 الْعَذَابُ azab ع ذ ب
7 وَلَا ve yoktur
8 هُمْ onlara
9 يُنْظَرُونَ gözetme ن ظ ر

خَـٰلِدِینَ فِیهَا لَا یُخَفَّفُ عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلَا هُمۡ یُنظَرُونَ


خَالِد۪ينَ  önceki ayetteki  عَلَیۡهِمۡ ’ in zamirinden hal olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır. 

فِیهَا  car mecruru  خَـٰلِدِینَ ’ ye mütealliktir. لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ  cümlesi  خَالِد۪ينَ ‘ deki zamirden hal olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یُخَفَّفُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  عَنۡهُمُ  car mecruru  یُخَفَّفُ  fiiline mütealliktir. ٱلۡعَذَابُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  هُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. یُنظَرُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

یُنظَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُخَفَّفُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  خفف ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

خَالِد۪ينَ , sülâsi mücerredi خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ

خَالِد۪ينَ  önceki ayetteki  عَلَيْهِمْ  zamirinden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.  Orada ebediyyen kalıcı olma, mezkur kişilerin müekked halidir.

ف۪يهَا ’daki zamir lanete aittir. Onlar lanetin içinde ebedi kalacaklardır. Bu ifadedeki  ف۪ي harfinde zarfiyyet anlamı dolayısıyla istiare vardır. Onları her yönden kuşattığını mübalağalı bir şekilde ifade etmek için lanet, içi olan bir nesneye benzetilmiştir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ  cümlesi  خَالِد۪ينَ  ‘deki zamirinden haldir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir vardır. Car mecrur  عَنْهُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.

Makabline  وَ ’la atfedilmiş  وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ  cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayrıca müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.

خَالِد۪ينَ ف۪يهَا  [Orada (ebedi) kalıcıdırlar.] sözünden sonra azabın hafifletilmeyeceğinin söylenmesi tetmim ıtnâbıdır.

يُنْظَرُونَۙ  ve  يُخَفَّفُ   fiilleri fiili meçhul bina edilerek failin aşikâr olduğu bu durumda, mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Onlar sürekli olarak lanette ya da ateşte kalacaklardır. Ateşin adı geçmediği halde, bunun  ف۪يهَاۚ [orada] zamiriyle ile ifade edilmesi, onun heybet ve korkunçluğuna işaret içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı) (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

خَالِد۪ينَ  azabın hiç hafifletilmeyeceği, bu, onların başına gelen ilahi azabın her zaman aynı şiddette olacağı, zaman zaman azalmayacağı, manasınadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

[Onlara mühlet verilmez] Olumsuzluğun sürekliliğini ve devamını ifade etmek için isim cümlesi tercih edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Burada bu kişilerin gözleriyle gördükleri söylenmiştir. Bu fiil إلى  harfiyle geldiği gibi harfsiz de gelir. Allah‘ın kıyamet günü onlara bakmayacağı söylenmiştir. Bu tabir Allah’ın gazabından ve onları tahkir etmesinden kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

لَا  harfi, cumhura göre gelecek zamana mahsustur. Bu harf mutlak olarak kullanılır ve çoğunlukla istikbal kastedilir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, S. 224)

Bakara Sûresi 163. Ayet

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  ١٦٣


Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِلَٰهُكُمْ ilahınız ا ل ه
2 إِلَٰهٌ İlahtır ا ل ه
3 وَاحِدٌ bir tek و ح د
4 لَا yoktur
5 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
6 إِلَّا başka
7 هُوَ O’ndan
8 الرَّحْمَٰنُ Rahman’dır ر ح م
9 الرَّحِيمُ Rahim’dir ر ح م

Er-Rahman Er-Rahim. Ne kadar da harika iki isim! Er-Rahman basit bir şekilde üç şey demek. Allah’ın sevgisi, rahmeti ve aşırı ilgisi anlamına geliyor. Mübalağa, hayal edebileceğinizin ötesinde demektir. Bu ilk şey.

İkincisi ise hemen oluyor. Yani onu beklemenize gerek kalmıyor. Şu an gerçekleşiyor.

Ve anlamların üçüncüsü فعلان kalıbını kullandığınızda, işte bu korkutucu olandır. Bu aslında kalıcı değildir. Aşırı, hemen, ama illa ki de kalıcı değil. Mesela Arapçada ‘atşan’ dediğinizde ‘atşan’ susamış demek. Susuzluk kalıcı değildir. ‘Cev’an’ dediğinizde, ‘cev’an’ aşırı derecede aç demektir. Aşırı, hemen ama kalıcı değildir. ‘Ğadban’ dediğinizde, aşırı sinirli. Kalıcı değil. Bazı insanlar için kalıcı 🙂 Ama çoğu insan için kalıcı değil. Ama Arapça dilinin güzelliği ve Allah’ın kendini ifade etmeyi seçme şeklidir… Bu öyle bir mübalağa ki, geçici olsa bile kendi kendine gitmiyor. Susadıysanız, su içene kadar susuzluğunuz kendi kendine gitmez. Açsanız, yemek yiyene kadar açlık kendi kendine gitmez.

Eğer Allah Er-Rahman ise, eğer Allah aşırı derecede seven, aşırı derecede ilgilenen, aşırı derecede merhametli ise o aşırı sevgi, merhamet ve ilgi; siz onu uzaklaştırana, siz onu istemeyene kadar asla gitmeyecek. Allah onu hiçbir zaman kaldırmayacak. İnsanlar istemiyorlar bazen.

Rasûlullah (sav) sahabelere çok garip bir şey söyledi bir keresinde. Sahabeler orada oturuyorlar. Peygamber onlara bakıyor ve diyor ki: ‘Hepiniz cennete gideceksiniz, reddeden hariç.’ Sahabeler bile benim aklıma gelen soruyu sordular. ‘Kim reddeder ki? Neden cennete gitmeyi reddedelim?’ Peygamber diyor ki: ‘Kim bana itaat ettiyse, kim bana geldiyse -çünkü o, Allah’ın merhametli Rasûl’ü- kim bana itaatle geldiyse cennete gitmek istemiş demektir. Her kim beni unutursa, beni önemsemezse (cennete) gitmek istememiş demektir.’

Bizler kendimizi Allah’ın rahmetinden uzaklaştırabiliriz. Allah kapıyı kapatmaz. Biz kapıyı kapatıyoruz. Bazen kapıyı çok uzun bir zaman için kapatırsınız. Bazen kapıyı çok çok uzun bir zaman için kapatırsınız. Ve sonra açarsınız. Açtığınızda Allah, ‘Neden kapatmıştın? Kaybol! Seni istemiyorum artık!’ demiyor. Böyle yapmıyor. Kapılar açık kalıyor. Allah’ın rahmetinin, ilgisinin ve sevgisinin kapıları açık kalıyor.

Er-Rahim. Sizi Er-Rahim ile bırakırken sizinle iki şey paylaşmak istiyorum. Er-Rahim aslında Er-Rahman’ın boşluğunu dolduruyor. Er-Rahim kalıcı olan bir şey. Yani merak etmeyin. Allah, sizinle şu an hemen ilgilenecek. Ve eğer yarınla ilgili endişeliyseniz, yarın da sizinle ilgilenecek. Bu aslında insan doğasında var. Eğer gerçekten çok açsanız ve eşiniz size ‘Bir dahaki hafta ne yemek istiyorsun?’ diye sorsa dersiniz ki: ‘Unut gitsin kadın! Şimdi ne var elimizde!? Bir sonraki hafta umurumda değil. Şu an açlıktan ölüyorum.’ Yemeyi bitirdikten ve karnınız doyduktan sonra dersiniz ki: ‘Bir sonraki haftayla ilgili ne diyordun?’ Şu anda bir sorununuz varsa gelecekle ilgili düşünmezsiniz. Şu anki sorununuz çözüldüğü an gelecekle ilgili düşünmeye başlarsınız. Daha faturayı ödemediyseniz o zaman şu an sadece fatura ile ilgili düşünüyorsunuz. Faturayı ödediğiniz anda ‘Bir sonraki ayın faturasını ne zaman ödeyeceğim?’ diye düşünmeye başlarsınız. Gelecekle ilgili düşünürsünüz.

Allah ne yaptı? Er-Rahman dediğinde acil ihtiyaçlarınızla ilgilendi ve Er-Rahim dediğinde geleceğinizle ilgilendi. İkisiyle de ilgilendi hem de doğru sırayla. Çünkü insanlar… كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ  (Kıyamet/20) Acele etmeyi seviyorsunuz. Şu an ihtiyacınız olan şeyleri seviyorsunuz. Onlara kafayı takmışsınız. أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ  (Mulk/14) Yaratan yarattığını bilmez mi? Bana ilk önce Er-Rahman’ı sonra Er-Rahim’i verdi. Elhamdulillah. (Nouman Ali Han Tefsir sohbetleri)

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِلٰهُكُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰهٌ  haber olup damme ile merfûdur. وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. 

لَٓا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.  

الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  mahzuf  هُوَ  zamiriyle, bedel olan zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

الرَّحْمٰنُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. الرَّح۪يمُ۟ mahzuf mübtedanın ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الرَّحْمٰنُ - الرَّح۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَاحِدٌ  kelimesi  اِلٰهٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِلٰهُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayet-i kerimede, Allah’ı inkâr eden kişi, Allah’ı inkâr etmeyen kimsenin yerine konulduğu için haber tekidsiz gelmiştir. Çünkü inkârcılar hakkıyla düşündüklerinde çevrelerinde Allah’tan başka ilah olmadığını gösteren birçok delilin var olduğunu görecekler. Bu ayette ibtidaî haber, inkârî haberin yerine kullanıldığı için muktezayı zahirin hilafına durum oluşmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu durumda lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkep vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

إلَهٍ  kelimesindeki nekrelik sayı ifadesi için değil nev’ içindir. Çünkü maksat bunlardan biri değil her çeşididir. Zaten bir manası; ayetteki  واحِدٌ [Bir] kelimesinden anlaşılmaktadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)


لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟


İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Bu cümlenin  اِلٰهُكُمْ ’un ikinci haberi olması da caizdir. Cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Fasıl zamiriyle tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.

Munfasıl zamir  هُوَ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.

لَاۤ ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr,  إِلَـٰهَ  ile  هُوَ  arasındadır.  هُوَۚ  mevsûf/maksûrun aleyh,  اِلٰهَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)  

الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  takdiri  هُوَ  olan mübtedanın haberi veya  اِلٰهُكُمْ  için iki haberdir. Müsnedin  ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ  olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.

الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.

Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Bu iki sıfat medih içindir. Ulûhiyyetin deliline ve bu iki sıfatta O’nun tek olduğuna telmih vardır. Bu iki sıfat hasra delalet etmez. Fakat bu manaya tariz vardır. Çünkü kelam başkalarının ilahlığını geçersiz kılma amacıyla gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet fezleke, yani bir nevi özettir. Adeta bütün bu anlatıların sonucu, özeti olmuş, bir taraftan da arkadan anlatılacaklara bir hazırlık olmuştur. Fatiha/1 ve 3. ayetle arasında reddü'l acüz ale's sadr sanatı vardır. Ayet, tekitsiz bir şekilde gelmiştir. Bilindiği üzere Medine toplumu Allah’ın birliğini inkâr etmeyen muvahhid bir toplumdu. O topluma hitap eden ve Allah’ın birliğini haber veren ayet de toplumun durumuna uygun olarak tekidsiz bir şekilde nazil olmuştur. Dolayısıyla bu ayet muktezâ-yı hale uygun olduğu gibi muktezâ-yı zâhire de uygundur. (Nida Sultan ÇelikkayaHaber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu) 

Burada  إلّا  menfi bir şeyden istisna için gelmiştir. Olumsuz ilah cinsinden, bir ferd istisna edilmiştir. لا ‘nın haberi böyle yerlerde çoğunlukla olduğu gibi burada da hazfedilmiştir. Çünkü bu لا  harfi cinsi olumsuzlar. Habere ihtiyaç duymaz. Sadece لا رَجُلَ في الدّارِ (Evde kimse yok) gibi isim veya harfin olmasını istemedikleri zaman veya haberin yerini tutacak bir şey olduğu zaman haberi hazfederler. لا  إلَهَ إلّا اللَّهُ gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)  

الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  Cenâb-ı Hakk'ın,bu iki kelime için rahmetin nimet olduğunu, o nimeti verenin ise "rahim" olduğunu ifade eder. Rahmetin çokluğunu ifade etmek istediğimizde, er-Rahîm vasfını kullanırız. Ancak Cenâb-ı Hak için olabilecek bir mübalağayı kast ettiğimizde ise er-Rahman ismini kullanırız.

Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın burada hususiyle bu iki ism-i şerifi zikretmesinin sebebi şudur: Ulûhiyyet ve ferdâniyyetin (bir olma) nın zikredilmesi, kahr ve yüceliği ifade eder. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak ulûhiyyet heybeti ve ferdâniyyet izzeti karşısında kalpleri rahatlatmak, rahmetinin gazabını geçtiğini ve tüm maklûkatı ancak rahmet ve ihsan etmek için yarattığını bildirmek gayesiyle rahmet hususunda mübalağa ifade eden bu iki kelimeyi zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟  kelimeleri  هُوَ  zamirini yani, nimetlerin yüceliği ve inceliği ile lütufta bulunan zatı tanımlar. Bu iki vasıf medh içindir. Bunda uluhiyete ve Allah’ın tekliğine telmih vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)    

Günün Mesajı
Allah yolunda öldürülenler ölü değil diridir. 
Allah bizi korku, açlık, mal ve can eksikliğiyle mutlaka sınayacaktır. Bu sınavları sabırla geçmeye çalışalım. Sabredenler rıza makamına kavuşurlar.
Bu kişiler başlarına bir musibet geldiğinde ''innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûne (Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz)'' derler.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsanlar sıkıntılarını yarıştırmayı sever ama faydasızdır. Allah her insana farklı özelliklerle gelen derece derece üstünlükler vermiştir. Herkesin imtihanı kendine göredir. En korkunç olanı, insanın kendisine verilen imtihanını kabullenememesidir. Kabul edemediği ama yaşamaktan kaçamadığı yığıntıların arasında kaybolur. Zanneder ki hayatı o imtihandan ibaret. Karanlık çöker gözlerine ve yüreğine. İmtihanıyla yatar, imtihanıyla uyanır.

Kaldır başını ve gülümse. Uykuya dalmış umudunu da, gözyaşlarını da, şükür tebessümünü de al ve Rabbine git. Gördüklerinin çirkinliğine, gönlündeki kasvetin pis kokusuna aldırma. Yeryüzünde gelipte gitmeyen, başlayıpta bitmeyen yok. Geçmeyecekmiş gibi yaşadığın her anın, bir son kullanma tarihi var. Sıkıntını bitmeyecekmiş gibi gösteren nefsini cimcikle. Sislerin arasından, sana göz kırpan renklerin tadını çıkar. Mutlu anında, sıkıntılı anında, ferahladığında ve daraldığında Rabbine sığın.

Gönlünü sıkıştıran ne derdin varsa dön ve ona de ki;

İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.

Amenna ve saddakna!

***

Yeryüzünde yaşamak, inişli çıkışlı yollarda yürümeye benzer. Üzüntülerden ve endişelerden kurtulmak ya da daha mutlu olmak hayaliyle, dünyalıklara ve geçici sebeplere; kalp, akıl ve bedenle sıkıca sarılınca yokuşlar dikleşir. Zira dünyaya sevdalananın hali, yanlış kişiye aşık olanın haline benzer. En ufak ilgiye sevinirken, anlık istenmeyen tepkiler ya da bakışlar karşısında dünyası yıkılır. Hakiki mutluluğun burada bulunmadığı uyarılarını görmezden gelmeye devam ettikçe, hayatı böyle sürer gider.

Allah’a teslim olan ve İslam yolunda yürümeye çalışan her kul bilir ki; dünya imtihan yeridir. Dolayısı ile musibetler hayatın bir parçasıdır. Doğal afetler, ani kayıplar, çaresiz hastalıklar, kıtlık ve ölüm; musibetler arasında sayılır. Yani insanın hayatını sekteye uğratan ve onu maddi manevi anlamda değiştiren zorlu hallerdir. Bu zorlu dönemler, sadece dünya için yaşayanları ezip dağıtırken; Allah rızası için çabalayanları ise yerine ve kişisine göre zorlayıcı, yıpratıcı ve sarsıcı bir dönemden geçirir. 

Musibetle karşılaşan kişi, bir anda karanlıklar içinde kalan gibidir. Elleriyle odanın duvarlarında, orada olduğunu bildiği ama bir türlü bulamadığı elektrik düğmesini arar. Belki kaybettiğini hiç bulamama ihtimalinin verdiği endişeyle defalarca döner durur. Sonra bir gün, aniden bir düşünce ve beraberinde bir duygu hali gelir. Bu belki daha önceden bildiği ama manasındaki huzuru yeni keşfettiği ya da ilk defa karşılaştığı bir idrak halidir. O anda parmakları düğmeye kavuşur ve ışıklar açılır. 

Bu dönemin kısalması için farklı anahtarlara ihtiyaç vardır. Herkesi rahatlatan ve hakiki manada dünyanın geçiciliğini hatırlatan kalıpları illa ki bulunur. Bu anahtarların bulunması için kulun devamlı Allah’ı anması, Kur’an-ı Kerim’i okuması ve Rasulullah (sav)’in hayatını anlamaya çalışması ve İslam yolunda yürümüş büyüklerden ibret almak için çabalaması gerekir. Ancak o zaman Allah’ın yardımıyla doğru adımları atar: Allah’a sığınır, dua eder, bekler, yaşadıklarında yalnız olmadığını anlar, değiştiremeyeceği durumu kabullenir ve yapabileceklerine odaklanmaya çalışır, kalbini dünyadan çekiştirir ve Allah’ın izniyle hiçbir şeyin boşa gitmediği müjdesine sevinir. İşte o zaman gelen yardımların ve açılan rahmet kapılarının ferahlığı hissedilir.

Anahtarını bulmak isteyen her kulun öğrenmesi ve benimsemesi gereken düşünce kalıbı şudur: Şüphesiz ki; biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Zira, hakiki rahatlatıcıların hepsinin temelindeki kalıp budur. Allah’ın rahmeti ve izni ile bu kalıbı hakiki manada idrak edenlerden, tekrar ederek kalbine işleyenlerden, ihtiyaç hissettiği her an hatırlayanlardan, Allah’a teslimiyetle güvenenlerden ve iki cihan saadetine kavuşanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji