28 Mart 2024
Bakara Sûresi 164-169 (24. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 164. Ayet

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ١٦٤


Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 فِي
3 خَلْقِ yaratılışında خ ل ق
4 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
6 وَاخْتِلَافِ ve değişmesinde خ ل ف
7 اللَّيْلِ gece ل ي ل
8 وَالنَّهَارِ ve gündüzün ن ه ر
9 وَالْفُلْكِ ve gemilerde ف ل ك
10 الَّتِي
11 تَجْرِي taşıyıp giden ج ر ي
12 فِي
13 الْبَحْرِ denizde ب ح ر
14 بِمَا şeyleri
15 يَنْفَعُ faydasına olan ن ف ع
16 النَّاسَ insanların ن و س
17 وَمَا
18 أَنْزَلَ indirip ن ز ل
19 اللَّهُ Allah’ın
20 مِنَ -ten
21 السَّمَاءِ gök- س م و
22 مِنْ
23 مَاءٍ su م و ه
24 فَأَحْيَا dirilterek ح ي ي
25 بِهِ onunla
26 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
27 بَعْدَ sonra ب ع د
28 مَوْتِهَا öldükten م و ت
29 وَبَثَّ yaymasında ب ث ث
30 فِيهَا orada
31 مِنْ -ten
32 كُلِّ her çeşit- ك ل ل
33 دَابَّةٍ canlıyı د ب ب
34 وَتَصْرِيفِ ve evirip çevirmesinde ص ر ف
35 الرِّيَاحِ rüzgarları ر و ح
36 وَالسَّحَابِ ve bulutları س ح ب
37 الْمُسَخَّرِ emre hazır bekleyen س خ ر
38 بَيْنَ arasında ب ي ن
39 السَّمَاءِ gök س م و
40 وَالْأَرْضِ ve yer ا ر ض
41 لَايَاتٍ elbette deliller vardır ا ي ي
42 لِقَوْمٍ bir topluluk için ق و م
43 يَعْقِلُونَ düşünen ع ق ل

159. ayette kitapta apaçık beyan edildiği halde delilleri gizleyenlerden bahsetmişti. Başka ayetler de var diyor Allah, gökleri, yeri, geceyi, gündüzü, denizlerde yüzüp giden gemileri, yağmuru, rüzgarları, bulutları sayıyor ve bizi aklımızı kullanmaya, akletmeye çağırıyor. ”Bunları yaratan disiplini, uyumu, dengeyi, güzelliği seviyor olmalı“ diye düşünmeli... Rahman suresinde bahsedilen koca koca gemilerin deniz üzerinde süzülürken ufacık inci tanesinin neden denizin dibinde olduğunu düşünmeli mesela.. Kur’ân gözlüklerini tak da öyle bak ne ayetler göreceksin diyor Allah...

Hepimizi Kur’ân gözlüklerini takanlardan eyle Rabbim..

Fülk gemi demektir. Hem tekil, hem çoğul için kullanılır. Ayette çoğul olarak gelmiştir ( bu sonrasında gelen ismi mevsulun müennes olmasından da bellidir). Türkçe’de kullandığımız filika yine bu köktendir. Feleğin darbesi manasına felaket de bu köktendir. Aynı kökten gelen felek kelimesi yıldızların akıp gittiği yerdir. Onun bu şekilde isimlendirilmesi gemi gibi olduğu içindir.

Tecrî kelimesinin kökü cerâ (جرى) olup hızlı geçiş demektir. Aslen suyun geçişi ve kendi akışıyla akıp giden şeydir. Cereyan kelimesini Türkçe’de kullanmaktayız. Yine câri, mecrâ kelimelerini kullanmaktayız. Cariye kelimesi de bu kökten olup muhtemelen her hizmete koştuğu için bu ismi almıştır. Macera, cereyan eden şey, olup biten olay demektir. İcra da harekete geçirme demektir.

Besse (بثّ) ayırmak manasında olup rüzgarın tozu toprağı savurması gibi bir savurma ifade eder. Ayetteki manası Yüce Allah’ın olmayan şeyleri yaratıp onları ortaya çıkarmasına işarettir. Bess, insanın içindeki üzüntü ve sırları da ifade eder.

Tasrîf kelimesinin kökü sarafe (صرف) olup bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek veya onu başkasıyla değiştirmek demektir. Tasrîfu-r riyâh rüzgarları bir halden başka bir hale yönlendirme demektir. Türkçe’deki sarf, masraf, israf, tasarruf, sarraf kelimeleri bu köktendir. Sırf kelimesi de bu kökten olup başkasından ayrılan, duru olan her şey için kullanılır. Sanki onu bulandıran şey kendisinden çevrilmiştir. Arapça’daki sarf ilminde de kelimeler şekilden şekle girmektedir.

 

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ 

 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي خَلْقِ  car mecruru  إِنّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَـٰفِ  kelimeleri atıf harfi وَ ‘ la  ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ ’ye matuftur. الَّيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. النَّهَارِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. الْفُلْكِ  atıf harfi وَ ‘ la خَلْقِ ’ye matuftur.

ٱلَّتِی  müfred müennes has ism-i mevsûl, ٱلۡفُلۡكِ ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَجۡرِی ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. فِی ٱلۡبَحۡرِ  car mecruru  تَجۡرِی  fiiline mütealliktir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl, بِ  harf-i ceriyle  تَجۡرِی  fiiline veya  تَجۡرِی ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسة بما ينفع الناس  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  یَنفَعُ ٱلنَّاسَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)  

 

وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ


مَا  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘ la önceki  مَا ‘ ya matuftur. İsm-i mevsûlun sılası أَنزَلَ ’ dir. Îrabtan mahâlli yoktur. 

Fiil cümlesidir. أَنزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّه  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنَ ٱلسَّمَاۤءِ  car mecruru  أَنزَلَ  fiiline mütealliktir. مِن مَّاۤء  car mecruru  أَنزَلَ ‘nin mahzuf mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ما أنزله الله من السماء حال كونه ماء (Allah onu gökten su olarak indirdi.) şeklindedir.

Burada, مِنَ ٱلسَّمَاۤءِ ’deki  مِنَ  edatı ibtidai gaye içindir. Ayetteki, “sudan’’ kasıt yağmurdur ve suyun cinsini açıklamak içindir. Çünkü gökten yağmur da, başka şey de iner (yağar). (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

أَنزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا 


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَحۡیَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِ  car mecruru  أَحۡیَا  fiiline mütealliktir. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بَعۡدَ  zaman zarfı  أَحۡیَا  fiiline mütealliktir. مَوۡتِهَا  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

أَحۡیَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.

 

وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ

 

Cümle, atıf harfi وَ  ile فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ  cümlesine matuftur. Fiil cümlesidir. بَثَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِیهَا  car mecruru  بَثَّ  fiiline mütealliktir. مِنْ كُلِّ  car mecruru  بَثَّ  fiiline mütealliktir. دَٓابَّةٍۖ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şayet: ‘’ وَبَثَّ فِیهَا [ve oraya yaymasında] cümlesi, أَنزَلَ [indirdi] fiili üzerine mi yoksa  أَحۡیَا [diriltti] fiili üzerine mi atfedilir?’’ dersen, şöyle derim: ‘’Açık olan, bunun sıla hükmüne dahil olan  أَنزَلَ  üzerine atfedilmesidir.’’ Çünkü  فَأَحۡیَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ   ifadesi, أَنزَلَ  üzerine atfedilmiş olup, böylece ona bitişmiş ve bir tek şey gibi yekpareye dönüşmüştür. Adeta “Ve yeryüzüne bir tür su indirip de orada her tür canlıyı yaymasında...” denmiş gibi olmaktadır. Bunun  أَحۡیَا  üzerine atfı da caizdir ki, o zaman mana: [Ve yağmurla yeryüzünü diriltmesinde ve orada her türden canlıyı yaymasında…] şeklinde olur. Çünkü insanlar bereket sayesinde neşvünema bulur ve yağmur sayesinde yaşarlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

 وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


تَصۡرِیفِ  kelimesi, ayetin başındaki  خَلۡقِ ’ya matuf olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلرِّیَـٰحِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. السَّحَابِ  atıf harfi وَ  ile  ٱلرِّیَـٰحِ ’ye matuftur. 

ٱلۡمُسَخَّرِ  kelimesi  ٱلسَّحَابِ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Mekân zarfı  بَیۡنَ , ism-i mef’ûl ٱلۡمُسَخَّرِ ’ye mütealliktir. ٱلۡأَرۡضِ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

اٰيَاتٍ  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. لِقَوْمٍ  car mecruru  اٰيَاتٍ  ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. یَعۡقِلُونَ  cümlesi  قَوْمٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يَعْقِلُونَ  fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

ٱلۡمُسَخَّرِ ,sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.  


اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ  وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  , isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ  car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Ayetin sonundaki  لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ibaresi, اِنَّ ’nin muahhar ismidir.

وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ  izafeti ve  الْفُلْكِ , car-mecrur ف۪ي خَلْقِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.

وَالْاَرْضِ , muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye,  النَّهَارِ  ise yine muzâfun ileyh olan الَّيْلِ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir. 

Semavat, yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. 

ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلۡأَرۡضِ  ve ٱلَّیۡلِ - ٱلنَّهَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve murâât-i nazîr sanatları vardır.

الْفُلْكِ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي  ‘nin sılası olan  تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle  تَجۡرِی ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri,  متلبّسة  şeklindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  يَنْفَعُ النَّاسَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İzafetler az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

الَّت۪ي - مَا ; ٱلۡفُلۡكِ - تَجۡرِی - ٱلۡبَحۡرِ ; ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلۡأَرۡضِ ; ٱلَّیۡلِ - ٱلنَّهَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki ikinci ism-i mevsûl  مَٓا , atıf harfi  وَ ‘ la ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ  car-mecruruna atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.

Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا  cümlesi atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِهِ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاَرْضَ ‘ya takdim edilmiştir.

بَعۡدَ مَوۡتِهَا  izafeti, az sözle çok anlam ifadesi içindir.

أَحۡیَا - مَوۡتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Makabline matuf olan  وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ  cümlesi de atfedildiği cümle gibi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik kesret ve nev,  مَٓاءٍ  kelimesinin nekre gelişi ise nev ve kıllet ifade eder. 

بَثَّ  fiiline müteallik olan  مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ ’deki  مِنْ , teb’iz manasındadır.

ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلسَّمَاۤءِ  kelimeleri arasında iştikak cinası, ٱلسَّمَاۤءِ - مَٓاءٍ   kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, bu gruplardaki kelimeler arasında ve  مِن - مَٓا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır. 

‘’Su’’ kelimesi nekre olarak gelerek suyun azlığı, yüceliği veya çokluğu vurgulanmış olabilir. Nekrelik duruma göre bazen azlık bazen çokluk ifade eder. Az bir su ile bu kadar çok şeyin hayat bulması da enteresan bir olaydır. 

Buradaki  فَ  harfi sadece sebep ile müsebbebin birleşmesiyle yerin bitkisini ortaya çıkaran Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin kemâline işaret eder. فَ  harfi; suyun inmesiyle birlikte arzın bitkilerinin çıkmasının inanılmaz bir hızla olduğunu gösterir. Bir şeyin Allah Teâlâ’nın sadece  كنْ (ol) demesiyle olduğu o zatın kudretinin eserlerini bize göstermek için arada geçen müddet bizden saklanmıştır. 

Az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla gelmiş  وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ   izafeti, ayetin başındaki  ف۪ي خَلْقِ ’ya matuftur. وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ  terkibi, muzâfun ileyh olan  الرِّيَاحِ ‘ye matuftur. Ciheti camia tezayüftür. 

السَّحَابِ  için sıfat olan  الْمُسَخَّرِ , ism-i mef’ûl vezninde gelerek mekan zarfı  بَيْنَ ‘ye müteallak olmuştur. 

الْاَرْضِ , muzafun ileyh olan  السَّمَٓاءِ ‘ya tezat nedeniyle atfedilmiştir.

ٱلسَّمَاۤءِ - ٱلۡأَرۡضِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatı ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ٱلرِّیَـٰحِ - ٱلسَّحَابِ - ٱلسَّمَاۤءِ - ٱلۡأَرۡضِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

Müsnedün ileyhin nekre gelişi  kesret, nev ve tazim ifade eder. Delillerin yüceliğine işaret edilmiştir.

لِقَوْمٍ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan cins ve tazim içindir.

لِقَوْمٍ  için sıfat olan  يَعْقِلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Yaratılmasında ayetler bulunanların sayılmasında taksim لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ibaresinde cem sanatları vardır. 

Ayette mezhebü’l-kelamî sanatı vardır.

Biz alıştığımız şeyleri birer mucize gibi göremiyoruz ama hepsi çok muazzam olaylardır.

Burada tevhidin delilleri sayılmıştır. Mantık yollu kelamdır. İnsanı mantıken ikna etmek üzere getirilmiş deliller sayılmıştır.

Bizim bu nimetlerden elde ettiğimiz faydaları hatırlayıp, bunun gereği olarak şükretmemiz istenmektedir. 

مِن مَٓاءٍ ’deki مِن , bِeyaniyye veya ibtidaîyyedir. Suyun inmesinin beyanı veya bu inmenin başlangıcıdır. Ayrıca مِن ’de tebyiz manası vardır. Çünkü semadan, semadaki suyun hepsi değil bir kısmı iner. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1243 )

Cenâb-ı Hakk'ın, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmekle nitelemiş olması, bir mecazdır. Çünkü hayat, ancak idrak eden ve bilme kabiliyeti olabilecek varlıklar için söz konusu olabilir. Ölüm de böyledir; ne var ki cisim diri olunca kendisinde bir tür güzellik, göz alıcılık, gösteriş, dirilme ve gelişme gözlenir. İşte bundan dolayı bu şeylerin bulunmasına hayat kelimesi ıtlak edilmiş olur. Bu da, kısalığına rağmen birçok manalarını ihtiva eden fasih bir sözdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

وَبَثَّ فِیهَا مِن كُلِّ دَٓابَّةٍ  [orada her türlü canlıyı yaymasında] ifadesi de  أَنزَلَ 'ye matuftur, sanki yağmurun inmesini, onunla bitkilerin oluşmasını ve yeryüzüne canlıların dağılmasını Allah'ın birliğine delil getirmiş gibi oluyor. Ya da  أَحۡیَا 'ya matuftur, çünkü hayvanlar bol ürünle çoğalır ve hayatla da yaşarlar. بَثَّ ‘ de yaymak ve dağıtmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Saygınlık ve şeref bakımından üstün olması ve arza da şamil olması sebebiyle gökyüzü yeryüzüne takdim edilmiştir. Gecenin gündüze takdiminin sebebi, Yasin 37. ayette belirtildiği üzere yaratılıştaki önceliğidir. Geminin sudan önce zikredilmesi ise, ikisi birlikte olduklarındaki menfaat üstünlüğü sebebiyledir. (Faydalı şeyleri taşımak insanlara fayda getirmek gibi) (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1242)

Burada zikredilen  الْفُلْكِ  kelimesi gemiler demektir. Tekili de çoğulu da, müzekkeri ve müennesi de aynıdır. Şu kadar var ki tekildeki harekeler, çoğuldaki harekelerin aynı değildir. Adeta çoğul için başka bir kelime çatısı kurulmuş gibidir. ٱلۡفُلۡكِ  kelimesi tekil ve müzekkerdir. Yüce Allah: في الفلك المشحون [O dopdolu gemide] (Yasin,36/41) ayetinde bu kelimeyi müzekker olarak kullanmaktadır. [Denizlerde akıp giden gemilerde] şeklinde bu ayet-i kerimede ise, müennes olarak kullanmaktadır ki bunun tekil ve çoğul olma ihtimali de vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Beyzâvî ayette yer alan  ٱلۡفُلۡكِ [gemi] kelimesi ve onun  ٱلرِّیَـٰحِ  ve  ٱلسَّحَاب ‘dan önce zikredilmesiyle ilgili şu ifadeleri kullanır: “Gemiden maksat denizi ve onun bütün özelliklerini Allah’ın varlığına delil getirmektir. Özellikle onun zikredilmesi, denize dalmaya ve onun acayipliklerini görmeye sebep olmasındandır. Bundan dolayı onu yağmurdan ve buluttan önce zikretmiştir; çünkü bu ikisinin menşei genellikle denizdir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Gece ve gündüzün durumu, yağmurun yağması, yeryüzünün canlanması gibi kevni ayetlerden bahsedilirken asıl amaç, Allah'ın birliğinin ve kudretinin gözler önüne serilerek Allah'a denk olacak başka bir şeyin varlığının imkânsızlığını vurgulamaktır. Bağlamının dışında anlam yüklenmiş bu ayetlerde idmâc sanatı vardır.

Kâfirlerin Allah’ın dışında ilahlar edinme konusundaki mantıksızlıkları, geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan teakkul kelimesi ve “hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?” şeklindeki fasılayla dile getirilmiştir. (Hasan Uçar /Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

يَعْقِلُونَ , Ayet bu sözle sona ererek akla ayrıcalık tanınmıştır. Çünkü akıl ayetleri anlamayı sağlar. Onunla tefekkür edilir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1245)

Cem sanatı, üslûpda îcâz sağlayan sanatlardandır. Çünkü iki veya daha fazla şeyi bir hükümde birleştirir. Bu hükümler ayrı ayrı zikredilirse kelam uzar. Yanısıra hükmün zikrinin gecikmesi muhatabın merakını celb eder. Bu arada fikir yürütmeye başlar. Böylece nefiste iyice yerleşir. Bir hükümde birleştirilen şeylerin sayısı arttıkça bu merak da buna paralel olarak artar. Bu sayede heyecan artar, dikkatler uyanık tutulur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Ayetin sonunda zikredilen لَاٰيَاتٍ  kelimesinin sadece mahluklar hakkında olduğu bilinen bir husustur. Çünkü mahluk, Yaratıcının varlığına delalet edendir. O halde bu ayet  خَلۡقِ kelimesinin mahluk manasına geldiğini gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

سماء  çoğul olarak  السماوات  şeklinde zikredilmiştir. Çünkü meşhur olan, göklerin mahiyetleri birbirinden farklı tabakalardan oluştuğudur; fakat yer öyle değildir.(Ebüssuûd  ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تَصْر۪يفِ  [Evirip çevirmesinde] kelimesi; esmesinde ve hallerinde demektir. Hamza ile Kisâî tekil olarak  ريح  okumuşlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayette gözümüzün önünde olan, sürekli içinde yaşadığımız Allah’ın varlığının delilleri sayılmıştır. Bu ayetin başında gökler ve yer denirken  سماء  kelimesi çoğul gelmiş, daha sonra iki kere  سماء  kelimesi tekil gelmiştir. Böyle tekil ve marife olarak gelen  سماء  kelimesinin atmosfer için, yani dünya seması için kullanıldığı söylenir.

Kur’an’da  الرِّيَاحِ  [rüzgar] kelimesi genellikle tekil geldiği yerlerde bir azaba delalet etmiş, çoğul geldiği yerlerde rahmete delalet etmiştir. (Sâmerrâî - Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir -  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُون [Aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır], yani kahir kudrete işaret eden bir çok ayetler ve mucizeler vardır. Apaçık hikmet ve geniş rahmet vardır ki bunlar hep ilahlığın özelliğidir. İşte düşünebilen, hem baş ve hem kalp gözüyle görenler için ibret alınacak gerçekler vardır. Çünkü bütün bunlar Allah'ın yüce kudretini gösterir, hikmetine işaret eder. İşte düşünebilenler bu yaratılanlara bakarak bunları yaratana delil getirir ve böylece O'nun birliğini kabul etmiş olurlar. Burada müşriklerin bilgisiz ve cahil olduklarına da bir tariz vardır. Çünkü müşrikler bundan önceki [Sizin İlâhınız tek bir ilâhtır] (Bakara: 163) Ayetinin doğruluğunu gösteren bir delil istiyorlardı. İşte ayet bunların akılsızlıklarını ortaya koyuyor ve bunu tescil ediyor. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Akıl: Kalb ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur ki insan bununla, duyu organlarıyla hissedilemeyen şeyleri anlar. Akıl yürütmek; sebeplerle sebeplerin meydana getirdiği şeyler ve eser ile eseri meydana getiren şeyler arasındaki ilgiyi, yani “illiyet kanunu” dediğimiz, sebebi neticeye bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek eserden müessire veya müessirden esere yahut da bir müessirin iki eserinin birinden diğerine intikal etmektir. 

“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur, Allah’ın yarattığı şeylerin ilki kalemdir, Allah’ın yarattığı şeylerin ilki akıldır.” (İbn Ebi Asım, es-Sünne, I, 48; Hilyetü’l-Evliya, VII, 318; Keşfü’l-Hafa, I, 309, 311 ve Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bakara Sûresi 165. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ  ١٦٥


İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ -dan
2 النَّاسِ İnsanlar- ن و س
3 مَنْ kimi
4 يَتَّخِذُ tutar ا خ ذ
5 مِنْ
6 دُونِ başka د و ن
7 اللَّهِ Allah’tan
8 أَنْدَادًا eşler ن د د
9 يُحِبُّونَهُمْ onları severler ح ب ب
10 كَحُبِّ sever gibi ح ب ب
11 اللَّهِ Allah’ı
12 وَالَّذِينَ (kimseler)
13 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
14 أَشَدُّ en çok ش د د
15 حُبًّا severler ح ب ب
16 لِلَّهِ Allah’ı
17 وَلَوْ keşke
18 يَرَى görselerdi ر ا ي
19 الَّذِينَ (kimseler)
20 ظَلَمُوا zulmedenler ظ ل م
21 إِذْ zaman
22 يَرَوْنَ gördükleri ر ا ي
23 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
24 أَنَّ gerçekten
25 الْقُوَّةَ kuvvetin ق و ي
26 لِلَّهِ Allah’a aittir
27 جَمِيعًا bütünüyle ج م ع
28 وَأَنَّ ve gerçekten
29 اللَّهَ Allah’ın
30 شَدِيدُ şiddetlidir ش د د
31 الْعَذَابِ azabı ع ذ ب

Ayetteki “onları severler” kelimesi yuhibbuneha olarak gelseydi bunların sadece önlerine koyup ibadet ettikleri cansız putlar olduğunu söyleyebilirdik. Ama “yuhibbunehüm” olunca içinde canlı varlıklar da var demektir bu.. Farkına varmadığımız neleri Allah gibi sever olduk soralım kendimize. Nasıl mı? İnsan neyi seviyorsa onun hakkında çok konuşur. Ne hakkında çok konuşuyoruz? Çocuklarımız mı, eşlerimiz mi, moda mı, spor mu, sinema mı, arabalar mı? Dikkat diyor ayet, putlar önünüzde olduğu gibi kalbinizde de olabilir. Ayet Allah’tan başkasını sevmeyi değil, Allah’tan başkasını Allah gibi sevmeyi kınıyor.

“O kimseler ki zulmettiler” de geçen zulüm, Allah’a gereken sevgiyi göstermemektir. Allah’a gereken sevgiyi göstermeyen dünyada da, ahirette de Allah’ın gücünü test etmeyi göze almıştır. Ayetin içeriği sevgiden güce ve şiddetli bir azaba dönüştü bir anda...

Rabbim bizi kalbinde doğru sevgiyi barındıranlardan, dünyada da, ahirette de senin  rahmetinle kucaklananlardan eyle...

Riyazus Salihin, 376 Nolu Hadis

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Üç  özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:

Allah ve Rasûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek.

Sevdiğini Allah için sevmek.

Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”

Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67.Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10  


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَّخِذُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَتَّخِذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ دُونِ  car mecruru يَتَّخِذُ  fiiline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْدَاداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّخِذُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَنْدَادًا  , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ 


Cümle, اَنْدَاداً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يُحِبُّونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

كَ  teşbih ve cer harfidir. كَحُبِّ  car mecruru mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُحِبُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ


İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَشَدُّ  kelimesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. حُباًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ  car mecruru  حُباًّ ’e mütealliktir. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

اَشَدُّ , ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. يَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُٓوا ’dur. لَوْ  ‘in cevabı mahzuftur. Takdiri, لو يرى الذين ظلموا العذاب لعلموا أنّ القوّة لله جميعا (Eğer zulmedenler azabı görselerdi bütün gücün Allah olduğunu bilirlerdi.) şeklindedir.

ظَلَمُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِذْ  zaman zarfı  يَرَى  fiiline mütealliktir. يَرَوْنَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَرَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. يَرَوْنَ  bilmek anlamında kalp fiillidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَۙ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Burada cevap mahzuftur. Çünkü, لَوْ (eğer) arzu duyulan özlenen bir ifadenin başında veya kendisinden korkulan bir durumu anlatan bir cümlenin başında yer alınca, o zaman akla gelebilecek tüm sorulara bir cevap içeren bir ifade ya da cümle ile birleştirilmesi oldukça az rastlanır. Yani, çoğunlukla cevap net olarak gösterilmez. Ki bu edattan sonra mazi (geçmiş zamanlı) fiil gelir, aynı şekilde bu, kelimeye eğer mazi manasına delalet edecekse yine bu edat gelir. Ancak burada geleceğe ait fiilin başına yani Muzari (şimdiki zaman) fiilinin başına gelmiş olması şu sebepledir. Allah’ın gelecekten haber vermesi, doğruluğu itibariyle tıpkı geçmişte olmuş bir vakıanın gerçekliği manasındadır. Zira Allah’ın bildirdiği şey mutlaka gerçekleşeceğine göre bu bir manada mazi anlamındadır, olmuş gibidir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 

اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَرَوْنَ  fiilinin mef’ulün bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

الْقُوَّةَ  kelimesi  أَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ‘ la önceki masdar-ı müevvele matuftur.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

شَد۪يدُ  , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتَّخِذُ  fiiline müteallik olan  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car-mecruru, siyaktaki önemine binaen mef’ûl olan  اَنْدَاداً ‘e takdim edilmiştir.

اَنْدَاداً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder. 

دُونِ اللّٰهِ  izafeti muzâf ve muzâfun ileyhin gayrını tahkir içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ  cümlesi  اَنْدَاداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  كَحُبِّ اللّٰهِ  izafeti teşbih harfi  كَ  ile birlikte  يُحِبُّونَهُمْ  fiiline mütealliktir. Bu izafette Allah ismine muzâf olan  حُبِّ , şan ve şeref kazanmıştır.

حُباًّ لِلّٰهِ  ifadesinde zamir yerine zahir lafz-ı celâlin zikredilmesi ıtnâb sanatıdır.

Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru  يَتَّخِذُ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.  يُحِبُّونَهُمْ  cümlesi ise, مَنْ يَتَّخِذُ  cümlesinden bedel-i iştimaldir. Çünkü  الِاتِّخاذَ  [edinmek] muhabbeti ve ibadeti kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

حُباًّ لِلّٰهِ  şeklinde zahir isim  لِلّٰهِ  ibaresinin zikrinde, حُباًّ ’i şereflendirme ve şanını yüceltmeye işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1255)

Ayet, kemâlatı sınırsız, melik-ül mülkün dışında, aşağılık putları ilah edinen müşriklerin akıllılarına ve sefihlerine bildiri olmak üzere vahyolunduğu için lafza-i celâlle gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1248) 

دُونِ  kelimesi, فوق  kelimesine zıt manada, zarf olarak kullanılır. Bu kelime bazan  غير manasında isim olarak da gelir. [Yoksa Ondan başka tanrılar mı edindiler? (Enbiya, 24.) ayeti buna misaldir. Burada  دُونِ  kelimesi غير  manasındadır. Zemahşeri; bu kelimenin ‘’bir şeyin altında bulunan’’ manasına geldiğini söyler. Kelime aynı zamanda daha geniş manada kabul edilerek haddi aşma, manasında kullanılır. «müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin..» (Nisa, 144.) ayeti buna misaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

يُحِبُّونَهُمْ  ibaresinde  اَنْدَاداً , akıllılara has zamirle ifade edilmiştir. Çünkü müşrikler onların fayda ve zarar verdiğine, ilah olduklarına inanıyorlardı. Bu ibare de onların itikatları sebebiyle böyle gelmiştir.

Allah Teâlâ’nın  يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ  sözünde teşbih üslubuyla, müşriklerin Allah Teâlâya olan sevgileriyle, taatte ve tazimde putlarına olan sevgileri eşitlenmiştir. 

مِنَ النَّاسِ  ibaresinde  مِنَ  ba'diyet ifade eder. Tasgir için bir işarettir. Müşriklerin tasgirine işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1250)

Ayetteki “onları severler” kelimesi  يُحِبُّونَها  şeklinde gelseydi bunların sadece önlerine koyup ibadet ettikleri cansız putlar olduğu söylenebilirdi. Ama  يُحِبُّونَهُمْ  olunca içinde canlı varlıklar da olduğu anlaşılır. Ayet Allah’tan başkasını sevmeyi değil, Allah’tan başkasını Allah gibi sevmeyi kınıyor.

حِبّ  sevgi demektir. Kur’an’da “aşk” kelimesi hiç geçmez. Burada  ودود  kelimesi de kullanılabilirdi. Ama  حِبّ  kelimesinde çoğalan sevgi manası vardır. Aslında iyi görülen veya zannedilen şeyi istemek demektir.  حِبّ  ve  حبوبات  kelimeleri de bu köktendir. Sevdikçe o sevgi çoğalır. Sevgi, değerini sevilenden alır. Tıpkı ilim gibi. İlim de konusuna göre değer kazanır. İlim maluma tabidir.


وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ

 

Cümle itiraziyyedir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. 

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Birbirini takip eden iki cümle arasına gelen ara cümle, beliğ kelâmın güzelliğini daha da artırır. Cümle-i muterizenin buradaki faydası, hakikatin kuşkusuz meydana çıkacağını muhataplara bildirmektir. (Safvetü't Tefâsir)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  اٰمَنُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve iman edenleri tazim ve teşvik içindir.

Müsned olan  اَشَدُّ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

حُباًّ  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

لِلّٰهِ  car mecruru  حُباًّ ’e mütealliktir. Bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâl, telezzüz, teberrük ve haşyet kastıyla tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

يُحِبُّونَهُمْ - حُباًّ - حُبِّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِ  [Allah'ı daha çok seven] şeklinde  اَشَدُّ  kelimesini açıkça kullanarak, mukayese yapmak;  اَحُباًّ لِلّٰهِۜ  şeklinde mukayese yapmaktan daha mübalağalıdır. Yüce Allah [Artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katı] mealindeki ayette de kasveti (katılığı) mukayese ederke n اقسا demek uy­gun düştüğü halde daha aşırılık ifade etmesi için  اشد قسوة  buyurmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

İmanı kuvvetli olanlar başka şeyleri sevseler de, onlarda Allah sevgisi en güçlü sevgidir.

Allah’ı sever gibi severler buyurulurken birinci cümlede “sevmek” kelimesi fiil olarak, ikincisinde masdar olarak gelmiştir. Masdar bir şeyin asıl kaynağını ifade eder. Asıl sevilecek şey Allah’dır. Asıl sevilmeyi hak eden, sevilmeye değer olan, sevilecek O’dur ve esas seven de O’dur. Bizim sevgilerimiz mecazîdir. Dolayısıyla mürsel, mücmel teşbih vardır.

Bu, ibtidaî bir cümle olup gelecek bir konuya hazırlıktır ki, o da, müşriklerin, dinî reislerine olan sevgilerinin öbür dünyada kendileri için üzüntü kaynağı olacağıdır. Yani müminlerin Allah'a olan muhabbeti müşriklerin kendi dinî reislerine muhabbetinden çok kuvvetlidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayeti kerime Allah'tan başkasını sevmeyi değil, Allah'tan başkasını Allah'ı sever gibi sevmeyi kınar.


 وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ


Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin haberî manada olması, inşâ cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart islubundaki terkipte  يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ  cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan ظَلَمُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِذْ  zaman zarfı,  يَرَى  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرَوْنَ الْعَذَابَ  cümlesi,  اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. 

Muzafun ileyh olan  يَرَوْنَ  fiili iki mef’ûle müteaddidir. İlk mef’ûlü  الْعَذَابَۙ ’dır, ikinci mef’ûlü ise mahzuftur. Takdiri  نازلا بهم  (Onlra nazil olan) şeklindedir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’yi takip eden  اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاً  şeklindeki isim cümlesi masdar teviliyle  يَرَى  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberinin mahzuf oluşu îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَم۪يعاًۙ , haldir, dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

يَرَى -  يَرَوْنَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şartın, takdiri  لرأيت عجبا ولكان منهم مالا يدخل تحت الوصف من الندامة والحسرة  (Muhteşem bir şey görürdünüz ve aralarında tarif edilemeyecek bir pişmanlık ve kalp kırıklığı olurdu.) olan cevabı mahzuftur. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

ظَلَمُٓوا - ءَامَنُوۤا۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden  وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

şeklindeki isim cümlesi masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atıftır. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin, bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, haşyet uyandırmak ve korkuyu artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla  اللّٰهَ  isminde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek ve mehabet için zamir makamında zahir ismin zikrinde ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَد۪يدُ  kelimesi,  الْعَذَابِ  lafzının sıfatı olmasına rağmen öne geçmiş ve mevsûfuna muzâf olmuştur. “Allah’ın azabı şiddetlidir.” yerine “Allah, azabı şiddetli olandır.” buyrulmuştur. Bu ifadede bir vurgu vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ  izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.7, S. 238)

شَد۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetteki  الْعَذَابِ  kelimesi konudaki önemine binaen tekrar edilerek ıtnâb sanatı yapılmıştır.

اَنَّ - الْعَذَابِ - اللّٰهَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatı vardır.

اَشَدُّ - شَد۪يدُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

شَد۪يدُ - الْقُوَّةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki şart cümlesinin cevabının hazfi, azabın idrak edilemeyecek, tarifi mümkün olmayan korkunçluğuna, şiddetine işaret etmenin yanında, tefhîm ifade eder. 

[O kimseler ki zulmettiler] de geçen zulüm, Allah’a gereken sevgiyi göstermemektir. Allah’a gereken sevgiyi göstermeyen, dünyada da ahirette de Allah’ın gücünü test etmeyi göze almıştır. Ayetin içeriği bir anda sevgiden güce ve şiddetli bir azaba dönüşmüştür.

الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا  ibaresiyle,  یَتَّخِذُ  fiilinde mazmun olan kişileri zahir olarak ifade edilmiştir.

Allah'ın dışında ortaklar edinmenin azim bir zulüm olduğunu vurgulamak üzere izmardan izhara iltifat edilmiştir.  یُحِبُّونَهُمۡ ’ deki zamir,  ظَلَمُٓوا  sıfatıyla izhar edilmiştir.

الَّذ۪ينَ  ile Allah’a denk eşler edinen, ortaklar kabul edenler ifade ve işaret edilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu, dinleyicinin zihninde olayı canlandırmak, tasvir etmek ve şiddetli azabın sebebi olan korkunç zulmü tescil içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

اِذْ , mazi manalı zaman zarfıdır. Burada müstakbel manada istiare edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/165)

Mazi manalı  اِذْ ’in müstakbel manada kullanılması, istikbale dönük haberin tahakkukundaki kesinliğe ve tekide delalet eder. Mazi mecradaki ifade, gaybleri en iyi bilen Allah teala’nın haberinin gerçekleşeceğini ifade eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1256)

[Keşke nefislerine zulmedenler gördükleri zaman] eşler edinmekle zulmedenler bilselerdi, azabı gördükleri zaman; onu kıyamet gününde gözleriyle gördükleri zaman demektir. Gelecek; geçmiş yerine konulmuştur, çünkü gelmesi kesindir, meselâ  وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ [Cennet halkı seslendi] (Araf/44) kavlinde olduğu gibi. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bu kelime bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle, şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Allah Teâlânın bu sözünde, korkutarak terbiye kastı vardır. Onların kalplerindeki şüpheyi gidermek maksadıyla, azabı yüceltmek ve azabın şiddetinde mübalağa için daha önce الْعَذَابِ  şeklinde ifade edilen azap, burada  شَد۪يدُ الْعَذَابِ  şeklinde zikredilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1252)

[Ve O'nun azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi] Şirk koşarak zulüm işlemiş olanlar, eğer her bakımdan kudretin Allah'a ait olduğunu, sevap ve ceza bakımından her şeyin O'nun elinde bulunduğunu, putlarının hiçbir şeye sahip olmadıklarını, zalimlere karşı, kıyamet gününde azabının şiddetini çıplak gözleriyle gördüklerinde, putlara taptıklarından dolayı pişmanlık duyacaklardır. Öyle pişmanlık duyacaklar ki nerede ise tavsif edilemez. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bakara Sûresi 166. Ayet

اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ  ١٦٦


Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ işte
2 تَبَرَّأَ uzak durdular ب ر ا
3 الَّذِينَ kimseler
4 اتُّبِعُوا uyulan ت ب ع
5 مِنَ -den
6 الَّذِينَ kimseler-
7 اتَّبَعُوا uyan ت ب ع
8 وَرَأَوُا gördüler ر ا ي
9 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
10 وَتَقَطَّعَتْ kesildi ق ط ع
11 بِهِمُ onların
12 الْأَسْبَابُ bağları س ب ب

Riyazus Salihin, 176 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“İnsanları doğru yola çağıran kimseye, kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa çağıran kimseye de, kendisine uyanların günahı gibi günah verilir. Ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 

Müslim, İlim 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 6;Tirmizî, İlim 15; İbni Mâce, Mukaddime 14

Çoğulu esbâb olan sebeb kelimesinin asıl manası hurma ağacına tırmanmak için kullanılan iptir. Ayette esbâb ile kastedilen insanlar arasındaki mevcut olan soy veya dostluk bağıdır.


اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  إِذۡ  önceki ayetteki  إِذۡ ’den bedeldir. تَبَرَّأَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

تَبَرَّأَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اتُّبِعُوا ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اتُّبِعُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  مِنَ  harf-i ceriyle  تَبَرَّاَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اتَّبَعُوا ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اتَّبَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  haliyyedir.  رَاَوُا الْعَذَابَ  cümlesi, mukadder  قَدْ  ile  تَبَرَّاَ  ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

رَاَوُا  fiili mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. تَقَطَّعَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. بِهِمُ  car mecruru تَقَطَّعَتۡ  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri  عنْ  manasında mücaveze(önem vermeme) veya sebebiyye içindir. ٱلۡأَسۡبَابُ  fail olup damme ile merfûdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَبَرَّأَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi برأ ’dir. 

تَقَطَّعَتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi قطع ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. 

اتَّبَعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اِذْ تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ

إِذۡ  kelimesi önceki ayetteki   إِذۡ ‘den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.

Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması bedel ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

Zaman ismi olan  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اتُّبِعُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اتُّبِعُوا fiili meçhul olarak gelmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olmasının sebebi, adı geçenleri anmanın kerih görülmesi ve tahkir içindir.

Mecrur mahaldeki ikinci mevsûl  تَبَرَّاَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اتَّبَعُوا cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اتُّبِعُوا - اتَّبَعُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَ ’la gelen  وَرَاَوُا الْعَذَابَ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle  تَبَرَّاَ  fiilinin failinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Aynı üslupta gelen  وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ  cümlesi atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, fail olan الْاَسْبَابُ ‘ya takdim edilmiştir.

Ayetteki farklı kişiler için kullanılan iki mevsûl arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Kıyamet günüyle ilgili gelen mazi fiil, henüz gerçekleşmemiş bir olayı olmuş gibi göstermek üzere muzari fiil yerine gelmiş, olayın kesinliğine işaret etmiştir. Bu kullanımlarda mecâz-ı mürsel sanatı vardır.

تَبَرَّأَ   ve  تَقَطَّعَتۡ  fiillerinin تَفَعَّلَ babında gelmesi mübalağa içindir. Müşriklerin arasındaki cahiliye asabiyeti, nesep, akrabalık ve riyaset bağlarının hepsinin ebediyyen ve bir daha bir araya gelmesi mümkün olmayacak şekilde koptuğunu ifade eder.

Ayette geleceğin geçmişle ifade edilmesi, geleceği, müşahede eder gibi göz önünde canlandırmak içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1259)

Sebep kelimesinin asıl manası mutlak olarak ip veya kendisine bağlanan ip veya bir ucu tavana bağlanan ip veya hurma ağacına yükselen iptir. Burada "sebepler" ile kastedilen, dünyada takip edilenlerle takip edenler arasındaki nesep, taraf tutma din konusundaki ittifaktır. Bu mecaz-ı mürsel yoluyladır. (https://tafsir.app/aljadwal/2/166)

إِذۡ تَبَرَّأَ ٱلَّذِینَ ٱتُّبِعُوا۟ مِنَ ٱلَّذِینَ ٱتَّبَعُوا۟  ifadesi  اِذْ يَرَوْنَ 'den (165. ayet) bedeldir. Yani üstler astlardan ellerini çektikleri zaman demek olur. Tersine de okunmuştur ki, astlar üstlerden ellerini çektikleri zaman demek olur. وَرَأَوُا۟ ٱلۡعَذَابَ [onu gördükleri halde] demektir ki, وَ  hal içindir, قد edatı da gizlenmiştir. تَبَرَّأَ ' ye ma’tûf olduğu da söylenmiştir. وَتَقَطَّعَتۡ بِهِمُ ٱلۡأَسۡبَابُ ,[Aralarındaki sebepler de kesilir] ifadesinde وَ ’ın  تَبَرَّأَ ' ye yahut  رَأَوُا۟ 'e atfı mümkün olduğu gibi hal için olması da mümkündür. Birincisi daha açıktır. ٱلۡأَسۡبَابُ ‘da astları ile aralarındaki bağlantılar, din üzerinde ittifak ve buna götüren beklentilerdir. Sebebin aslı ağaca çıkılan iptir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

İşte o zaman tâbi olunanlar, peşlerinden gidilen liderler, kendilerine tâbi olanlardan, yani peşlerinden gelenlerden, dünyada savundukları şeylerin, ortaya koydukları türlü sapıklıkların asılsız ve batıl olduğunu itiraf ederek uzaklaşacaklar. Artık onlarla beraber olmaktan kaçacaklar, onlara lanetle karşılık vereceklerdir. Azabı görecekler ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Azabı görür görmez, hemen uzaklaşacaklar, daha önce aynı inançlar etrafında bir araya gelen bu kimseler arasındaki tüm bağlar kopacaktır. Küfür ve inkârları yüzünden kurtuluş beklerken, böyle bir durumla yüzyüze gelmelerinden dolayı darmadağın olacaklardır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Ayet, körü körüne sevmenin sonucundan bahseder.

وَرَأَوُا۟ ٱلۡعَذَابَ  [Azabı gördüler] -  وَتَقَطَّعَتۡ بِهِمُ ٱلۡأَسۡبَابُ  [Sebepler kesildi] cümlelerinin sonunda seci' vardır. Buna Arap edebiyatında tersîl denilir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

ٱلۡعَذَابَ - ٱلۡأَسۡبَابُ  kelimeleri arasında lüzum mâ lâ yelzem sanatı vardır.

Bakara Sûresi 167. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟  ١٦٧


Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve şöyle dediler ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 اتَّبَعُوا uyan ت ب ع
4 لَوْ keşke
5 أَنَّ
6 لَنَا bizim için (mümkün olsaydı)
7 كَرَّةً bir dönüş (dünyaya) ك ر ر
8 فَنَتَبَرَّأَ uzak dursaydık ب ر ا
9 مِنْهُمْ onlardan
10 كَمَا gibi
11 تَبَرَّءُوا uzak durdukları ب ر ا
12 مِنَّا bizden
13 كَذَٰلِكَ böylece
14 يُرِيهِمُ onlara gösterir ر ا ي
15 اللَّهُ Allah
16 أَعْمَالَهُمْ bütün fiillerini ع م ل
17 حَسَرَاتٍ hasretler (pişmanlık kaynağı olarak) ح س ر
18 عَلَيْهِمْ onlara
19 وَمَا ve değildir
20 هُمْ onlar
21 بِخَارِجِينَ çıkacak خ ر ج
22 مِنَ -ten
23 النَّارِ ateş- ن و ر

  Nevera نور :

  Görmeyi sağlayan yaygın haldeki ışık demek olan النور iki çeşittir: Biri dünyevi, diğeri uhrevidir. Dünyevi olan da iki kısma ayrılır: Bir kısmı basiret gözüyle anlaşılır. Bu etrafa yayılmış akıl nuru ve Kuran nuru gibi ilahi konularla ilgili olan nurdur. Bir kısmı da normal gözle algılanan nurdur. Bu da ay, yıldızlar ve aydınlatıcılar gibi ışık saçan cisimlerden yayılan nurdur. 

  أنار الله كذا  ve تنوَّرَه  denir. Yüce Allah bizzat kendisini de nurlandırıcı olması sebebiyle النور  diye adlandırmıştır. Allah’ın kendini bu şekilde adlandırması, fiilin çokluğunu gösterir.

  النار ise duyularla algılanan alevdir. Bazıları ise النار ve النور sözcüklerinin aynı asıldan geldiğini belirtirler. Aslında bunlar çoğunlukla beraber bulunan iki şeydir. Şu kadar var ki النار dünyada güçlü insanların faydalandığı bir şeydir. النور  ise onların ahirette yararlanacakları bir şeydir. Onun için النور la ilgili olarak iktibas kavramı kullanılmıştır.   

  السعير – الحيم – الحريق - النار   Farkı: Sair, tutuşmuş, alevli/yakıcı ateştir. Bir şeyi yakması halinde ise sair, hariq diye isimlendirilir. Hariq ise bir şeyi alevleri ile yutan ve helak eden ateştir. Cahim ise ateş üstüne ateş, kor üstüne kor anlamı ifade eder. Cahim çok alevli ateştir. Son derece parlak olması sebebiyle aslan gözü için cahme kelimesi kullanılır. Cehennem ise çok derin anlamına gelir. Kelime çok derin manasındaki cihinnam sözünden alınmıştır.

  Nar üç şekilde tefsir edilir: 
1 -  النار  nur; aydınlık, ışık manasında kullanılmıştır.
2 -  النار  lafzı, Yahudilerin Nebi ile savaşmayı kararlaştırmalarını ifade etmek üzere bir ayetteki meselde kullanılmıştır.
3 -  النار  kelimesi, yakan şey, ateş manasına gelir.

  Ziya cihetinden bakıldığında النور kelimesi kullanılırken, hararet yönü gözlemlendiğinde النار  kullanılır. (Müfredat -Tahqiq-Mukatil b. Süleyman-Furuq) 

  Kuran’ı Kerim’de üç farklı isim formunda 194 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri nur, nâr, Münir, Münevver, minare, tenvir, tenevvür ve tenvirdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ٱتَّبَعُوا۟ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اتَّبَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوۡ  gayri cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel ve haberi mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri, ثبت  ‘dir. Yani, لو ثبت حصول الكرّة لنا.(Bizim için tekrar olsaydı) şeklindedir. لَوۡ ‘in cevabı mahzuftur. Takdiri, لتبرّأنا  şeklindedir.

أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

لَنَا car mecruru  أَنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. كَرَّةً  kelimesi أَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

فَ  harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel geçmiş kelamdan anlaşılan masdar-ı müevvele matuftur. Takdiri, لو ثبت حصول كرّة لنا فتبرئتنا منهم şeklindedir.

نَتَبَرَّاَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. مِنۡهُمۡ  car mecruru نَتَبَرَّأَ  fiiline mütealliktir. 

مَا  ve masdar-ı müevvel  كَ  harf-i ceriyle  نَتَبَرَّأَ  fiilinin mahzuf mef‘ûlu mutlakına mütealliktir. 

تَبَرَّؤُ۫ا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنَّا  car mecruru  تَبَرَّءُوا۟  fiiline mütealliktir.

فَنَتَبَرَّأَ  kelimesi, temenninin cevabı olmak üzere mansubdur. Çünkü لَوۡ  edatı temenni manasınadır. mana şöyle olur; ‘’Keşke dönebilme imkânımız olaydı da biz de onlardan uzaklaşıp kaçsaydık.’’(Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

نَتَبَرَّأَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  برأ ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ

 

Fiil cümlesidir. كَ  harf-i cerdir. مثل anlamındadır. Bu ibare, amili   يُر۪يهِمُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; يريهم الله إراءة مثل تلك الإراءة  şeklindedir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

یُرِی  fiili  ي  harfi üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. أَعۡمَـٰلَهُمۡ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَسَرَاتٍ  üçüncü mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. عَلَيْهِمْ  car mecruru  حَسَرَاتٍ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir.

یُرِی  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil ifâl babındadır. Sülâsîsi  رأي ’dır. 

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟

 

 Cümle, atıf harfi  وَ  ile  يُر۪يهِمُ اللّٰهُ  ‘a matuf veya  يُر۪يهِمُ ‘deki zamir olan mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder. 

هُم  munfasıl zamir  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir. خَـٰرِجِینَ kelimesi ی ile mecrur, مَا ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. مِنَ ٱلنَّارِ  car mecruru خَـٰرِجِینَ ‘ye mütealliktir. 

خَارِج۪ينَ , sülâsi mücerredi  خرج  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ harf-i cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Amiline takdim edilmiş mahzuf masdarın sıfatı olarak mahallen mansubtur. Takdiri يريهم الله إراءة مثل تلك الإراءة (Allah bu görüş gibi onlara da gösterir) şeklindedir. ذا işaret ismi olup sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. یُرِیهِمُ fiili ي harfine takdir edilen damme ile merfû olmuştur.

ٱللَّهُ lafza-i celâli یُرِیهِمُ fiilinin failidir. Muttasıl zamir هِمُ mef’ûl olarak mahallen mansubtur.

یُرِیهِمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil ifâl babındadır. Sülâsîsi رأي ’dır. İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat) tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

أَعۡمَـٰلَهُمۡ kelimesi یُرِی fiilinin ikinci, حَسَرَ ٰ⁠تٍ kelimesi aynı fiilin üçüncü mef‘ûlüdür.

حَسَرَ ٰ⁠تٍ ; cemi müennes salim bir kelime olduğu için nasb alameti kesredir.

عَلَیۡهِمۡ car mecruru حَسَرَ ٰ⁠تٍ ‘in mahzuf sıfatına müteallıktır.


وَقَالَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  تَبَرَّاَ الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذ۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اتَّبَعُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَوْ  şart harfi, temenni manasındadır. 

اَنَّ  ve akabindeki isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel olan cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَنَا  car mecruru,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  كَرَّةً , muahhar ismidir. Masdar-ı müevvel, takdiri  ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir.

كَرَّةً ’deki tenvin, tazim ifade eder.

لَوْ ‘in takdiri  لتبرّأنا (Muhakkak ki uzak dururduk) olan cevabı mahzuftur. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümle şart üslubunda geldiği halde temenni manasındadır. Vaz edildiği anlamdan farklı bir mana kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ  cümlesi, masdar teviliyle, önceki masdar-ı müevvele matuftur. 

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili olan  نَتَبَرَّأَ  fiilinin mahzuf mef’ûlü mutlakına mütealliktir.

ما ’nın sılası olan  تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ  cümlesiyle  تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

قَالَ  fiilinin mef‘ûlü olan mekulü’l-kavl şart cümlesi şeklinde gelmiştir. 

Gelecek zamanda vuku bulacak bir olay  قَالَ  şeklindeki mazi fiille ifade edilmiş, böylece geçmişteki bir olay menziline konarak vukuunun kesinliğine işaret edilmiştir. 

نَتَبَرَّأَ -  تَبَرَّءُوا۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

ٱتَّبَعُوا۟ -  تَبَرَّءُوا۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bu ayet-i kerîmelerde gelen  لَوْ , kendinden sonra gelen  فَ  harfindeki gizli  اَنْ  ile mansub olan muzari fiilin delaletiyle temenni ifade etmiştir. Bu harfin  ليت ’den farkı; bu harfle ifade edilen temenninin daha da imkânsız oluşudur. Yani daha mübalağalı olarak temenni ifadesi için kullanılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ 'deki edebî maksat, temenni edilen şeyi arzulandığı halde nadir ve elde edilmesi güç suretinde göstermektir. لَوۡ 'in kullanım sebebi, temenni edilen şeyin -ki o da tabi olan müşriklerin pişman olmaları sebebiyle dünyaya dönmek için tekrar bir fırsat istemeleridir- elde edilmesinin zor ve imkânsız olduğunu ifade etmektir. (Elif Yavuz,Belâgat İlminde Haber Ve İnşâ (Bakara Suresi Örneği) Yüksek Lisans Tezi)

لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً  [keşke bizim için bir kere olsaydı.] sözündeki لَوْ  temenni anlamında kullanılmıştır. لَوْ  harfi aslında şart harfi olmasına rağmen çoğunlukla temenni için kullanılır ve şart ve cevabı hazfedilir. Burada da lüzum alakasıyla temenni için istiare edilmiştir. Çünkü ulaşılması zor olan şey temenni edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Temenni manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

 

كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ


Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  يُر۪يهِمُ  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri, يريهم الله إراءة مثل تلك الإراءة (Allah onlara buna benzer bir görüntü gösteriyor) şeklindedir. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. Durumun ciddiyetini ve olayın korkunçluğunun derecesini göstermek bakımından da dikkat çekicidir.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

عَلَيْهِمْ  car mecruru, حَسَرَاتٍ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mef’ûl olan  حَسَرَ ٰ⁠تٍ , masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

حَسَرَ ٰ⁠تٍ ’ deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

حَسَرَ ٰ⁠تٍ ’ in cemi gelmesi peşpeşe, çok ve sürekli olduğuna, haserat’ın peşinden tekrar haserat gelmesine yani zarar üstüne zarar olduğuna işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1262)

حَسَرَ , üzülmek, bitkin düşmek demektir. خسر , hüsran, zarar etmek, telef olmak, bozulmak demektir. Bu iki fiilin manaları da birbirine yakındır. Aralarında cinas vardır. Son iki harf aynıdır, ilk harfin de mahreçleri birbirine yakındır. 

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

كَذٰلِكَ يُر۪يهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ [İşte Allah yaptıklarını pişmanlık olarak gösterecektir.] cümlesi tezyildir ve takip edilenlerin takipçilerinden uzaklaşmalarını anlatan bir özettir. (Âşûr,  Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ۟


 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ‘la, یُرِیهِمُ ٱللَّهُ  cümlesine atfedilmiştir veya  یُرِیهِمُ ‘deki failden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir.  

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş zâid harftir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen بِ  harfi tekit bildirir. 

Kur'ân-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zâid olarak gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’ân-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

مَا ‘nın haberi olan  بِخَارِج۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Onlar da cehennemden çıkacak değillerdir. Burada fiil değil isim gelmiştir. Demek ki oradan çıkma ihtimalleri yoktur.

Ayette leff ve neşr sanatı vardır. Bu sanatta; kelamda tafsilen veya icmalen birkaç kelimeyi zikrettikten sonra bunlarla münasebeti olan başka kelimelerle söze devam edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi ve https://tafsir.app/aljadwal/2/167)

Burada, azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

“Ateşten -sadece bunlar- çıkmayacak” değil, “ateşten -asla- çıkamayacaklar” buyrulmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَمَا هُم بِخَـٰرِجِینَ مِنَ ٱلنَّارِ  cümlesinin aslı, وَمَا يخرجون من النار  şeklindedir. Bu isim cümlesine geçilmesi ateşte kalışlarını abartmak, kurtuluştan ve dünyaya dönüşten ümitlerini kesmek içindir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وما هم  ifadesi, hasr üslubuyla, onların oradan asla çıkamayacaklarını ifade etmektedir. Bu sebeple, bu çıkamama durumunu, kâfirlere mahsus olması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Bu cümle ayetin sonunda tezyil maksadıyla gelmiş itiraz veya hal cümlesidir. (Âşûr, Et-  Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Bakara Sûresi 168. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ  ١٦٨


Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 كُلُوا yeyin ا ك ل
4 مِمَّا şeylerden
5 فِي bulunan
6 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
7 حَلَالًا helal ح ل ل
8 طَيِّبًا temiz ط ي ب
9 وَلَا
10 تَتَّبِعُوا ve izlemeyin ت ب ع
11 خُطُوَاتِ adımlarını خ ط و
12 الشَّيْطَانِ şeytanın ش ط ن
13 إِنَّهُ çünkü o
14 لَكُمْ sizin
15 عَدُوٌّ düşmanınızdır ع د و
16 مُبِينٌ apaçık ب ي ن

Yiyeceklerimizin helal olması yanında temiz olmasının da önemi var. Bugün genetiği bozulmuş, yanlış beslenen hayvanlar konusu önem kazanıyor. Vücudumuzun bu besinleri tanımadığı bunun için de faydalanamadığı, hastalıkların çoğaldığı söyleniyor.

Şeytanın ilk adımı haram yedirmektir. Cennette Hz. Adem’e de ölümsüz olmak için yasak ağaca yaklaşmasını söylemiştir.

Anlatılmak istenen şeytanın bize olan düşmanlığı olduğu için lekum, takdim edilmiştir.


يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ


يَٓا  nida harfidir. اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ ‘dır.

Fiil cümlesidir. كُلُوا۟  fiili  نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  كُلُوا  fiiline mütealliktir. فِی ٱلۡأَرۡضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

حَـلَالاً  ‘nin irabı hakkında birkaç görüş vardır: Birincisi, masdardan naib mef’ûlü mutlak olup takdiri, أكلا حلالا. ‘dir. İkincisi, ism-i mevsûl  مَّا ‘nın hali olup takdiri, كلوا الذي تنتجه الأرض حلالا ‘dir. Üçüncüsü, كُلُوا ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كلوا إنتاجا حلالا şeklindedir. 

طَـيِّباً ‘ nin irabı hakkında iki görüş vardır: Birincisi, حَـلَالاً  mef’ûlün bih veya hal ise  طَـيِّباً  onun sıfatı olup fetha ile mansubdur. İkincisi, حَـلَالاً  masdardan naib mef’ûlü mutlak ise  طَـيِّباً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كلوا الحلال ممّا في الأرض أكلا طيّبا (Yeryüzünde helal olanı temizinden yeyin.)şeklindedir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ

 

Cümle atıf harfi  وَ  ile nidanın cevabına matuftur. 

Fiil cümlesidir.  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّبِعُوا۟  fiili  ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir.Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خُطُوَ ٰ⁠تِ  mef‘ûlün bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

تَتَّبِعُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

 اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَكُمۡ  car mecruru عَدُوٌّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. عَدُوٌّ kelimesi إِنَّ 'nin haberi olup damme ile merfûdur. مُّبِینٌ  kelimesi  عَدُوٌّ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَبَانَ  kelimesi hem müteaddi (geçişli) ve hem de lâzım (geçişsiz) bir fiildir. Yani, مُّبِینٌ kelimesi bu kökten gelmektedir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

مُب۪ينٌ  ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.

Nidanın cevabı olarak gelen   كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen hakiki manada emir değildir. Bu yüzden cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. 

Emir imtinan, yani nimetleri hatırlatma manasındadır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1263)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  كُلُوا  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَّا ’nın sılası mahzuftur.  فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

طَـيِّباً  kelimesi mahzuf mefûlü mutlaktan naib mef’ûl olan حَـلَالاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

حَـلَالاً  ‘den sonra  طَـيِّباً  lafzının zikri, hususun umuma atfı babında ıtnâbtır. Çünkü helal olan zaten güzeldir.

حَـلَالاً  - طَـيِّباً   kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِمَّا فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  مِنْ  cer edatı, teb’iz yani bazısı, bir kısmı manasındadır. Çünkü yeryüzünde bulunan her şey yenen şeylerden değildir. حَـلَالاً  kelimesi,  كُلُوا  fiilinin mefûlü olabileceği gibi,  مِمَّا فِي الْاَرْضِ  ibaresinden hal de olabilir. طَـيِّباًۘ  her tür şüpheden arınmış, tertemiz, demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ


Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Önceki ayetteki yasağın nedenini açıklayan ta’lil cümlesidir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ  izafeti az sözle çok anlam ifade etmenin yanında tahkir içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الشَّيْطَانِ  kelimesindeki marifelik cins içindir. Ahd için olması da caizdir. Bundan murad İblisdir. İblis aslında şeytanlar ve amirleridir. Hepsi de şeytanların vesvesesinden kaynaklanır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ [Şeytanın izleri] terkibi şeytana uyma ve onun izle­rine tabi olmaktan istiaredir. Telhîsü'l-beyân yazarı şöyle der: Bu ifade şeytanın emirlerine itaatten ve birşey yapmaya davet ettiği sözünü kabul etmekten sakındırma konusunda en beliğ ifadedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

“Şeytanın adımlarına tabi olmak” onu taklit etmek, örnek almaktan kinayedir. Vesvesesine ve süslemelerine aldanmadan onun emrettiğini terk etmelidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1265) 

وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ  [Şeytanın adımlarını takip etmeyin]. Şeytanın çizdiği yoldan gitmeyin; onun yolunu izlemeyin. Heva ve isteklere boyun eğerek onu takip etmeyin, onun vesveselerine kapılmayın. Şeytan helali haram, haramı da helal kılar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

خُطُوَاتِ [Adımlar] kelimesi,  خُ 'nin dammesi ve  طُ 'nin sükunu ile  خُطْوَاتِ  şeklinde de okunur.  خُطْوَاتِ , ilk harfinin üstün okunmasıyla  خطوة  kelimesinin çoğulu olup “Adam yürüdü, adım attı.” demektir. Binaenaleyh bunun müfredini söylemek istediğinde, ilk harfi meftun olarak  خطوة  (adım); cemisini söylemek istediğinde, ya ilk harfi meftun olarak خَطَوَاتِ ya da ilk harfi mazmûm olarak, خُطُوَاتِ dersin ki bununla hal, harekat ve gidişat kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Nur/21) 

 

اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ


Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمْ , ihtimam için amili olan  عَدُوٌّ ’e takdim edilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَدُوٌّ  için sıfat olan  مُب۪ينٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

مُب۪ينٌ  kelimesi  أبانَ  fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve  بانَ  fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60) 

Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında  إِنَّ  bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına  إِنَّ  gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Çünkü o, sizin için (Rabbinizden ayıran) bir düşmandır. Bu cümle yasağın sebebidir. Şeytana ibadet ve itaat edilmez, ondan uzak durulur.  مُب۪ينٌ  kelimesi, bu düşmanlığın açık olduğunu ifade eder. Çünkü  أبان  fiili, açığa çıktı ve açığa çıkardı demektir. أبان الرجل , durumunu açıkladı, ortaya koydu demektir. Muhakkak ki şeytan düşmanlığı destekler ve ortaya koyar. İnsan ona nasıl kulluk edebilir?

Düşmanlar iki çeşittir: Düşmanlığını açıklayan ve düşmanlığını gizleyen.

Düşmanlık da iki çeşittir: Sahibi gizlemek istese bile açık olan düşmanlık ve gizli düşmanlık. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 285)

İbn Âşûr burada  إِنَّ ‘nin yalnız haberin ihtimamı için kullanıldığını; çünkü şeytanla insan arasındaki düşmanlık, müşrik ve müminler tarafından kesin olarak bilinmektedir demiş veya  إِنَّ  harfinin tekit için kullanıldığını zikretmiştir. Bu harf aynı şekilde inkâr veya şüpheyi ret için değil de durumun enteresanlığını ifade için de kullanılır. İbn Âşûr’ûn  إِنَّ için zikrettiği anlamlardan birisi, onun ta’lîl ve rapt manasını ifade eder. Bakara 32. ve Âli İmran 96. ayetleri buna örnektir. Cümlede ihtimam için kullanıldığında  إِنَّ ‘nin özelliklerinden birisi fâ-i tefrî’aya (teferrutlandırma) ihtiyaç duymaması, ta’lîl ve rapt ifade etmesidir. (İbn Âşûr’ûn Et-tahrîr Ve’t-tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihleri / Aboubacar Mohamadou)

اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ  [Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.]  Ayetin bu bölümü yasaklama nedenini açıklıyor. Yani basiret sahibi olanlar, onun apaçık bir düşman olduğunu bilirler. Ancak basiretten yoksun olup kendi heva ve istekleri doğrultusunda gidenler şeytanın samimi dostudur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Bakara Sûresi 169. Ayet

اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ  ١٦٩


O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا daima
2 يَأْمُرُكُمْ O size emreder ا م ر
3 بِالسُّوءِ kötülük س و ا
4 وَالْفَحْشَاءِ ve hayasızlığı ف ح ش
5 وَأَنْ
6 تَقُولُوا ve söylemenizi ق و ل
7 عَلَى hakkında
8 اللَّهِ Allah
9 مَا şeyleri
10 لَا
11 تَعْلَمُونَ bilmediğiniz ع ل م

اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ


Fiil cümlesidir. اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَأْمُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِٱلسُّوۤءِ  car mecruru  یَأۡمُرُكُم  fiiline mütealliktir. ٱلۡفَحۡشَاۤءِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

تَقُولُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى ٱللَّهِ  car mecruru  تَقُولُوا۟  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, مَا لَا تَعْلَمُونَ  ‘dir. تَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا تَعۡلَمُونَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَعْلَمُونَ   fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş fiil cümlesidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasr, fiille car mecrur arasında, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen car mecrura tahsis edilmiştir. Yani o, kötülük, fuhuş ve Allah’a bilmediklerinizi söylemenizi emretmek dışında başka bir şey emretmez.

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِالسُّٓوءِ  , ister uzuvlara ait, ister kalbe ait fiillerin masiyeti olsun, bütün günahları ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَقُولُوا  cümlesi, masdar teviliyle, mahzuf bir harf-i cer ile  بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ  ifadesine matuftur.

Masdar-ı müevvel olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلَى اللّٰهِ  car-mecruru  تَقُولُوا  fiiline mütealliktir.

تَقُولُوا  fiilinin mef’ûlü konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا   ‘nın sılası olan  لَا تَعْلَمُونَ   cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. 

Fiiller muzari sıygayla gelmiştir. Muzari fiil hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzarinin tecessüm özelliği, ayeti anlama ve kavramada etkili olmuştur.

بِٱلسُّوۤءِ - ٱلۡفَحۡشَاۤءِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Emrettiği ilk iki şey masdar, üçüncüsü fiil olarak gelmiş, üslup değişmiştir. Konuşmanın sürekli yenilendiği anlaşılmaktadır. 

Bu cümle şeytanın düşmanlığını ve onu izlemekten kaçınmanın gerekliliğini beyan etmektedir. Onun süslemesi ve onları kötülüğe sevk etmesi de beyinsizliklerini vurgulamak ve değerlerini düşürmek için istiare yolu ile ifade edilmiştir. Kötülük ve hayasızlık aklın beğenmediği ve şeriatın çirkin gördüğü şeydir. Atıf da iki sıfatın farklı olmasındandır. Çünkü o, akıllı kimseyi üzdüğü için kötü, onu çirkin bulduğu için de hayasızlıktır. Ve bilmediğiniz şeyleri Allah'a demenizi emreder. Mesela; eşler edinmek, ortak koşmak, haramları helal etmek ve hoş şeyleri haram etmek gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

[O size sadece… emreder] ifadesi, şeytana uymamak gerektiğini çünkü onun düşmanlığının aşikâr olduğunu açıklamaktadır. Yani o size asla bir hayır emretmez; sadece kötülüğü yani çirkini ve fahşayı yani büyük günahlarla ilgili çirkinlikte haddi aşmayı emreder. Hakkında had cezası bulunmayan şeylere kötülük, had konulan şeylere ise fahşa dendiği de söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بِٱلسُّوۤءِ وَٱلۡفَحۡشَاۤءِ , özel bir ifadenin genel olana atfı kabilindendir. Çün­kü kötülük manasına olan  ٱلسُّوۤءِ  kelimesi bütün günahları kapsar. ٱلۡفَحۡشَاۤءِ  ise günahların en çirkinidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Günün Mesajı
165. ayet Allah’tan başkasını sevmeyi değil, Allah’tan başkasını Allah gibi sevmeyi kınamaktadır.
Hubb, sevgi demektir. Bu kelime çoğalan bir sevgi manası taşır. Türkçede kullandığımız hububat kelimesi de bu köktendir. Sevdikçe o sevgi çoğalır. Sevgi, değerini sevilenden alır. Tıpkı ilim gibi. İlim de konusuna göre değer kazanır. İlim maluma tâbidir.
Günlük hayatımızda Allah’tan daha fazla gönlümüzü meşgul eden, gönlümüzde yer tutan, vakit ayırdığımız şeyleri gözden geçirelim.
Sevgimizi yönelteceğimiz obje konusunda dikkatli olmazsak, bu durum zulüm ve şirke yol açabilir.
Rabbim bizi kalbinde doğru sevgiyi barındıranlardan, dünyada da, ahirette de senin rahmetinle kucaklananlardan eyle.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Gönlümün derinliklerine çekilip, gereksiz bütün kapıları kapattıktan sonra zihnimi ve kalbimi dinlediğimde farkettim ki;

 Dünyanın hızına kapılıp gitmişim. Hakiki güzellikleri görmez olmuşum. Hep bir yerlere yetişme çabası içindeymişim. Her gün şahit olduğum mucizeleri hafife alır gibiymişim. Onlarla karşılaştığımda, duygu ve düşüncelerime kulak vermezmişim. İstemeyi akıl edemeyeceğim nice nimetlerle donatılmışım. Yine de alışmışlıktan doğan, ufak bir nankörlük haline bürünmüşüm.

Halbuki sırf gözüme hitap eden güzelliklerinden bile vazgeçemem. Ne güneşin doğuşundaki, ne de batışındaki renklerinden. Ne bulutların şekilden şekle bürünmesinden, ne de yeryüzüne bıraktıklarından. Ne denizle olan muhabbetimizden, ne de mevsimler arası ölüp dirilen toprağın hallerinden.

Ey sevilmeye en layık olan Allahım! Gönüllerimiz en çok Seni sevsin. Zihinlerimiz en çok Senin yolunda, Sana daha da yaklaşmanın yollarını aramakla meşgul olsun. Yarattığı her şeyin arasında muhabbeti de yaratan Allahım! Aklını kullanan ve delillerini gören kullarından olmamızı nasip et.

Ey övülmeye en layık olan Allahım! Verdiğin her nimet, her güzellik ve her delil için Sana sonsuz şükürler olsun. Şeytandan ve her türlü şerden Sana sığınırız. Kalbini dinleyen ve mücadelesinde azimli olan kullarından olmamızı nasip et. İki cihanda da; Sev bizi. Sevdir bizi. Sevindir bizi.

 

***

 

Nefsinin hevesleri için yaşayan insan, yanlış mekanlarda ve zamanlarda aceleci davrandığı gibi doğru hedeflere ulaşmakta da geç kalır. ‘Keşke’ ifadeli etkisiz cümleler havada uçuşur.

Bu geç kalışların dünyevi ve uhrevi olmak üzere birçok örneği vardır. Hastalık gelene dek zararlı alışkanlıklardan vazgeçmemek ya da faydalı olduğunu bildiklerine tutunmamak, gidişine şahit olana dek sevdiklerinin kıymetini bilmemek ya da önlenebilir tehlikelerin gelişini seyretmek gibi. 

Nefsi için yaşayan insan, uzaklaşması ve yakınlaşması gerekenleri doğru şekilde ayırt etme çabasını da bırakır. ‘Ben ne istiyorum?’ sorusu ‘Allah ne emrediyor?’dan önce gelir. 

Allah’ın davetine icabet edip yüzünü ve kalbini tam anlamıyla Allah’a döndürmekte ağır davranır. Dünyalıklara ve nefsinin mutluluğuna muhtaçmış gibi yaşadığı için devamlı Allah’ın rızasını unutur ya da öteler. Halbuki biraz imanı olan herkes bilir ki o sadece Allah’a muhtaçtır.

Sık sık nefsinin mutluluğunu önceleyerek taklalar atan insanın hafızası ve dikkati zayıftır. Az önce Allah’a daha yakın bir kul olmak için çeşitli sözler verirken, önünde sallanan oyuncaklara kapılır.

Yeryüzünde hiçbir şey tesadüf değildir. Bu yüzden mümin zorluklarında Allah’a teslimiyet ile sığınır, kolaylıklarında da şükür ile sarılır. Yeryüzünün ‘keşke’lerinden tevekkül ile uzaklaştığı gibi mahşer gününün faydasız ‘keşke’sinden de Allah’a itaat ile uzaklaşır.

Ey Allahım! Dünya hayatında ve mahşer gününde keşke demekten Sana sığınırız. Senin rızanı gözeterek doğru zamanlarda, doğru adımları atanlardan ve doğru kararları alanlardan eyle. Hakikate yaklaşanlardan, batıllardan ise uzaklaşanlardan eyle. Kalbi ve yüzü Sana dönük bir halde Senin emirlerine itaat üzere yaşayanlardan ve ölenlerden eyle. Yaşadığımız her gün bizi Sana daha da yaklaştır.  Son anımızı Sana kul olarak en yakın olduğumuz, en hayırlı anımız kıl.  

 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji