29 Mart 2024
Bakara Sûresi 170-176 (25. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 170. Ayet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ  ١٧٠


Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا zaman
2 قِيلَ dendiği ق و ل
3 لَهُمُ onlara
4 اتَّبِعُوا uyun ت ب ع
5 مَا şeye
6 أَنْزَلَ indirdiği ن ز ل
7 اللَّهُ Allah’ın
8 قَالُوا derler ق و ل
9 بَلْ hayır bilakis
10 نَتَّبِعُ uyarız ت ب ع
11 مَا şeye (yola)
12 أَلْفَيْنَا biz bulduğumuz ل ف و
13 عَلَيْهِ üzerinde
14 ابَاءَنَا atalarımızı ا ب و
15 أَوَلَوْ -da mı?
16 كَانَ olsalar- ك و ن
17 ابَاؤُهُمْ onların ataları ا ب و
18 لَا
19 يَعْقِلُونَ düşünmeyen ع ق ل
20 شَيْئًا bir şey ش ي ا
21 وَلَا
22 يَهْتَدُونَ ve doğru yolu bulamayan ه د ي
Elfeyna “ bulduk” kelimesinde ki bulma insan akıl ve becerisini gerektirmeyen ,düşünme ve muhakemeye ihtiyaç duyulmayan bulma için kullanılır.Hani hayvanlar etrafta dolaşırken birşey bulur da onu dişlerinin arasında getirir ya onun gibi..Yani atalarını üzerinde buldukları şeylerde ısrar edenler hayvana benzetiliyor…İnsani yeteneğe ihtiyaç duyulan bulma fiili “vecede “ ile karşılanır…

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ 


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

إِذَا  şart manalı,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfı olup قَالُوا  fiiline mütealliktir. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمُ  car mecruru ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. Mekulü’l kavli, اتَّبِعُوا ‘dur. ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur. 

اتَّبِعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَاۤ  müşterek ism-i mevsûl mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  أَنزَلَ ٱللَّهُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

أَنزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

قَالُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli mukadderdir. Takdiri, قالوا لا نتّبع ما أنزل الله. (Dediler ki: Allah’ın indirdiğine tabi olmayız.) şeklindedir.

بَلۡ  idrab ve atıf harfidir. نَـتَّبِـعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَلْفَيْنَا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.  

اَلْفَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  عَلَیۡهِ  car mecruru mahzuf ikinci mef‘ûlun bihe mütealliktir. اٰبَٓاءَنَاۜ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَلۡ  harfi, önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلْفَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لفو ’dir. 

أَنزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

نَـتَّبِـعُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ


Hemze istifham harfidir. Cümle, atıf harfi  وَ  ile mukadder hal cümlesine matuf olup mahallen mansubdur. Takdiri, وإنّهم ليتّبعون آباءهم في كلّ حال ولو كانوا لا يعقلون (Onlar anlamasalarda her durumda babalarına tabi olurlardı) şeklindedir. 

İsim cümlesidir. لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

اٰبَٓاؤُ۬هُمْ  izafeti  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمۡ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا یَعۡقِلُونَ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. شَیۡـࣰٔا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا یَهۡتَدُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la  لَا یَعۡقِلُونَ ‘ye matuftur.

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Takdiri, لاتّبعوهم  şeklindedir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

يَهْتَدُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ

وَ , atıf harfidir. Şart üslubunda gelen cümle, 168. ayetteki  وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ  cümlesine tezat nedeniyle atfedilmiştir. Matufun aleyhteki muhataplara hitaptan bu ayette gaib zamire iltifat sanatı vardır.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı olan şart cümlesi  ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ق۪يلَ  fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi  اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

فَ  karinesi olmadan gelen  قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ  şeklindeki cevap cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümleye dahil olan  بَلْ  idrâb harfi, ibtidaiyyedir. Önceki cümlenin hükmünü iptal için gelmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün  مَٓا ‘nın sılası olan  اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur  عَلَيْهِ , ihtimam için, ilk mef’ûl  اٰبَٓاءَنَاۜ ‘ya takdim edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

168. ayetteki  لَا تَتَّبِعُوا۟ خُطُوَ ٰ⁠تِ ٱلشَّیۡطَـٰنِۚ  cümlesiyle  ٱتَّبِعُوا۟ مَاۤ أَنزَلَ ٱللَّهُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

قِیلَ - قَالُوا۟  ve  ٱتَّبِعُوا۟ - نَتَّبِعُ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

وَإِذَا قِیلَ لَهُمُ ٱتَّبِعُوا۟ مَاۤ أَنزَلَ ٱللَّهُ  ifadesinde  كمْ  zamirinden vazgeçilerek  هُم  zamirinin gelmesi sapkınlıklarını herkese duyurmak içindir, sanki akıllılara dönülmüş ve onlara: ‘’Şu ahmaklara bakın, ne cevap verecekler’’ denmiştir? Onlar da: ‘’Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz’’ demişlerdir. Burada geçen  أَلۡفَیۡنَا , bulmak manasındadır. Kur'an'a ve Allahu Teâlâ’nın indirdiği diğer delil ve ayetlere uymaları emredilip de taklide sapan müşrikler hakkında inmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ


İstifham üslubunda gelen cümle, takdiri  وإنّهم ليتّبعون آباءهم في كلّ حال  (Onlar her durumda muhakkak babalarının peşinden giderler) olan mahzuf hal cümlesine atfedilmiştir.

Hemze inkari istifhâm harfi, لَوْ  şartiyyedir. 

Şart cümlesi olan  اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen kınama ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

كَانُ ’nin haberi olan  لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً , menfi muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Şart üslubunda gelen terkibin cevabı öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri, لاتّبعوهم (Muhakkak onlara tabi olurlardı.) şeklindedir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan, serbestçe düşünebilmesini sağlamaktadır. 

شَيْـٔاً ’deki nekrelik, kesret ve tahkir ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna delalet eder.

وَلَا يَهْتَدُون  cümlesi  كَانَ ’nin haberine matuftur. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Nefy harfi  لَا ’nın tekrarı olumsuzluğu tekid etmek içindir.

ءَابَاۤؤُ  kelimesi önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu kelime ve  لَا ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Ayetteki istifham, müşriklerin babalarına tabi olup cehalet ve dalalet neticesinde onları körü körüne, düşünmeden, incelemeden ısrarla taklit etmelerini inkâr maksadıyla gelmiştir.

İnkâr (reddetme, yadsıma) manasına delalet etmek üzere en çok kullanılan istifham harfi hemzedir. Hemzeyi her zaman sorulan şey takip eder. İnkâr manasında olan istifham iki kısımdır: Azarlama ve yalanlama. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ , Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوۡ , şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوۡ  edatını “Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır.” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre  لَوۡ  edatı cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ , muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

Müşriklerin akletmemeleri, hidayet  etmemelerine takdim edilmiştir. Çünkü aklını ve tefekkürünü kaybeden kimsenin, hidayet sebeplerinden yoksun olduğu için hidayete ermesi mümkün değildir.(Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1272)

Bakara Sûresi 171. Ayet

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ  ١٧١


İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَثَلُ durumu م ث ل
2 الَّذِينَ kimselerin
3 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
4 كَمَثَلِ haline benzer م ث ل
5 الَّذِي kimsenin
6 يَنْعِقُ haykıran ن ع ق
7 بِمَا şeylere(hayvanlara)
8 لَا
9 يَسْمَعُ bir şey işitmeyen س م ع
10 إِلَّا başka
11 دُعَاءً çağırmadan د ع و
12 وَنِدَاءً ve bağırtıdan ن د و
13 صُمٌّ sağırdırlar ص م م
14 بُكْمٌ dilsizdirler ب ك م
15 عُمْيٌ kördürler ع م ي
16 فَهُمْ onun için onlar
17 لَا
18 يَعْقِلُونَ düşünmezler ع ق ل


وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. مَثَلُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا۟ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  كَ  teşbih ve cer harfidir. كَمَثَلِ  car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  یَنۡعِقُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَنْعِقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَنْعِقُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَسْمَعُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَسۡمَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. إِلَّا  hasr edatıdır. دُعَٓاءً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نِدَٓاءً  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.    

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ


İsim cümlesidir.  صُمُّ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هُمْ  şeklindedir. بُكۡمٌ  ikinci haber,  عُمْيٌ  üçüncü haber olup damme ile merfûdur. 

صُمٌّ - بُكْمٌ - عُمْيٌ  kelimeleri sıfat-ı müşebbbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ


İsim cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَعْقِلُونَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. یَعۡقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَثَلُ الَّذ۪ينَ  ’nin haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur  كَمَثَلِ bu mahzuf habere mütealliktir.

Muzafun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Muzafun ileyh konumundaki ikinci ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَنْعِقُ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءً  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelmiş, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

مَا ’nın sıla cümlesinde  لَا  ve  إِلَّا  ile hasr meydana gelmiştir. Kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  يَسْمَعُ  maksur-sıfat, دُعَٓاءً وَنِدَٓاءً  maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Cümlede geçen  ٱلَّذِینَ - ٱلَّذِی - مَا  ism-i mevsûlleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

دُعَٓاءً - نِدَٓاءً  kelimelerindeki tenkir; kesret ve nev içindir. 

یَنۡعِقُ - یَسۡمَعُ  ve  دُعَٓاءً - نِدَٓاءً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَثَلِ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Ayetteki teşbih, temsîlidir. Teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.

Hükmün illetine işaret için;  مثلهم (onların hali) şeklinde zamir yerine, مَثَلُ ٱلَّذِینَ  şeklinde ism-i mevsûl gelmiştir. Nida ile dua arasındaki fark; duanın yakındakine, nidanın ise uzaktakine seslenirken kullanılmasıdır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1275 - 1276)

Kâfirlerin İslama davet edildiği andaki halleri, hayvanların yüksek sesle haykıran birisinin seslenişini işittikleri andaki hallerine benzetilmiştir. Benzetme yönü; cahillik, şuur ve idrak yoksunluğudur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1277)

Bu kâfirlerin hali neye benzer bilir misiniz?  وَمَثَلُ ٱلَّذِینَ كَفَرُوا۟  bütün kâfirlerin hali, كَمَثَلِ ٱلَّذِی  o hayvanın haline benzer ki,  يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ  bağırıp çağırmadan başka birşey işitmeyerek haykırır. Duyup dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir, manadan haberi yoktur.  صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمْيٌ   onlar, birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. فَهُمۡ لَا یَعۡقِلُونَ  bunun için hiçbir şey anlamazlar. Sadece hay! huy!, kuru gürültülere, çan seslerine, kaval sesine kulak verirler, haykırırlar. Bunlara söz söyleyecek, doğru yola davet edecek olanların hali de o hayvan çobanının haline benzer, o yolda çobanlık etmesi gerekir. Çoban onlara insan gibi, yiyiniz, içiniz, yayılınız derse anlamazlar, manasız seslerle ıslık, düdük çalar, bağırıp çağırarak azarlar, sürer, haylarsa bir şey duyarlar. İşte kâfirlerin durumu da böyledir. Bunlar, Allah’tan, peygamberden bir şey anlamazlar, manalı sözleri duymazlar, çan ve düdük sesleri arkasında dolaşırlar. Bunları işittikleri zaman haykırırlar, höykürürler. Yiyip içmek, yayılmak için yola gelirlerse, azarlama ile, haykırarak bağırıp çağırma ile gelirler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

یَنۡعِقُ  fiili, hayvanın ses çıkarması için ve insanın hayvanın çıkardığı sese benzer bir ses çıkarması için kullanılır. 

Bu teşbihi şöyle de anlayabiliriz: Bu kafirler İslâm davetine karşı o kadar kayıtsızdırlar ki onlara yapılan çağrı hayvanlara yapılan çağrı gibidir. Hiç bir karşılık bulmaz.

Bağırıp çağırma kelimeleri davetin gür sesle yapıldığına işaret eder. 

Gözleri ve kulakları gerçeklere kapalı olan, bu duyuları var olmasına rağmen çalışmayan, akletmeyen kâfirler körü körüne başkalarına tabi olurlar. 

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mahzuf mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هُمْ (Onlar) olan mübteda mahzuftur. 

Ayette, ayrıca az lafızla çok anlam ifade etme sanatı olan îcâz-ı kasr sanatı vardır.

صُمٌّ - بُكْمٌ - عُمْيٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mahzufun takdiri; هُمۡ صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمْيٌ  şeklindedir. Bu hazifle onların muayyen, belirgin bir durum olan bu sıfatlarla muttasıf olduklarına işaret vardır. Bu sıfatlarla vasıflanmış kimse hakkında zihnin düşünmeye ihtiyacı olmaz. Cümle teşbih-i beliğ babındandır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1279)

Kâfirleri sağır, dilsiz ve kör benzetmesinde tasrihi istiare vardır. Müşebbeh hazfedilerek, müşebbehün bih zikredilmiştir.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an) Bunun teşbihi beliğ olduğu görüşü de vardır.

Bu ayeti kerime Kur’an’da geçen teşbihlerin anlaşılması en zor olanıdır. Çünkü hazifler vardır. İki teşbihten de bazı rükunlar hazfedilerek iki teşbih birleştirilmiş, bu da anlaşılmasını zorlaştırmıştır.Bu ayet zor anlaşılan bir teşbîhtir. Burada yukarıdakinden farklı bir yön açıklanacaktır. Ayet; aşağıdaki gibi gelseydi gayet kolay anlaşılırdı.و مَثَلُ الذين كفروا كمثل الضَّأنِ الْمَنْعُوقِ بِهَا، و مثل الرَّسُولِ الدَّاعِى لهُمْ كمَثَلِ رَاعِى الضَّأنِ الذى يَنْعِقُ بما لا يَسْمَعُ Kâfirlerin hâli, kendisine seslenilen koyun; onlara seslenen Rasûl’un hali ise, işitmeyen hayvanlara seslenen koyun çobanının hali gibidir.

Bu şekilde gelen teşbîhte; kâfirlerin açıkça koyuna benzetilmesi Arablar için iticidir. Çünkü onlara göre koyun, malın kötüsüdür. Ayrıca Rasûlullah (sav)’in açıkça çobana benzetilmesi edebe muhâliftir. İşte bunun için kelâm böyle açık bir şekilde değil de kalb edilerek gelmiştir. Her iki cümleden de hazif yapılmıştır. İlk cümlede müşebbehu bih,

ikincide müşebbeh hazfedilmiştir.  نَاعِق  kelimesi  مَنْعُوقِ بِهَا  kelimesine delâlet ettiği için bu hazifler yapılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ [Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir.] cümlesinde teş­bih-i beliğ vardır. Yani onlar bu uzuvlardan faydalanmama hususunda sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Cümleden teşbih edatı ve vech-i şebeh hazf edildiği için teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Bakara/18)

 

فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ


Sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfi  فَ  ile  صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned konumundaki  لَا يَعْقِلُونَ  cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)

Artık onlar anlamazlar, bilfiil anlamazlar, çünkü bakışları kusurludur. (Beyzâvî, Envârü’t - Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 172. Ayet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ  ١٧٢


Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 الَّذِينَ kimseler
3 امَنُوا inananlar ا م ن
4 كُلُوا yeyin ا ك ل
5 مِنْ -nden
6 طَيِّبَاتِ iyileri- ط ي ب
7 مَا ne ki
8 رَزَقْنَاكُمْ size rızık olarak verdik ر ز ق
9 وَاشْكُرُوا ve şükredin ش ك ر
10 لِلَّهِ Allah’a
11 إِنْ eğer
12 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
13 إِيَّاهُ yalnızca ona
14 تَعْبُدُونَ (ona) tapıyor ع ب د

168.ayette bütün insanlığa seslenilirken Helal ve temiz olanlardan yemeleri karşılığında şeytana uymamaları istenmişti bu ayet ey iman edenler diye başladı ve temiz şeylerden yiyip şükür etmeleri istendi şükür iman edenlerden beklenir…

Allahım bizi çok şükredenlerden eyle…

Riyazus Salihin, 429 Nolu Hadis

Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 “Gerçek şudur ki kâfir bir iyilik yaptığı zaman, onun karşılığında kendisine  dünyalık bir nimet verilir. Mümine gelince, Allah onun iyiliklerini âhirete saklar, dünyada da yaptığı kulluğa göre ona rızık verir.”

Müslim, Münâfıkîn 57

Bir rivâyete göre de (Müslim, Münâfıkîn 56) Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki Allah, hiçbir mü’minin işlediği iyiliği karşılıksız bırakmaz. Mümin, yaptığı iyilik sebebiyle hem dünyada hem de âhirette mükâfatlandırılır. Kâfire gelince, dünyada Allah için yaptığı iyilikler karşılığında kendisine rızık verilir. Âhirete vardığında ise, kendisiyle mükâfatlandırılacağı herhangi bir hayrı kalmaz.” (Tülay Yılmaz)


يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ


يَٓا  nida harfidir. اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا  tenbih harfidir. ٱلَّذِینَ  münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

كُلُوا۟  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِن طَیِّبَـٰتِ  car mecruru  كُلُوا۟  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. مَا  müşterek ism-i mevsûl muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقْنَاكُمْ ‘ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

رَزَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اشْكُرُوا  atıf harfi وَ ‘ la كُلُوا  fiiline matuftur. 

اشْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلَّهِ  car mecruru ٱشۡكُرُوا۟  fiiline mütealliktir.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  


 اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

كُنتُم  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ  cümlesi,  كُنتُمۡ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم إيّاه تعبدون فاشكروا له.(Siz yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız,hemen şükredin)  şeklindedir.

إِیَّاهُ  munfasıl zamir mukaddem mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)



يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.

الَّذ۪ينَ  münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek içindir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  nidasında, müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Nidanın cevap cümlesi olan  كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir siyakında gelmiş olmasına rağmen emir anlamından çıkarak ibaha ifade etmiştir. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

مِنْ طَيِّبَاتِ ‘in muzâfun ileyhi konumunda olan müşterek has ism-i mevsûl  مَا  ‘nin sılası olan  رَزَقْنَاكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رَزَقْنَاكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Aynı üslupla gelerek, …فَكُلُوا  cümlesine atfedilen   وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

رَزَقْنَاكُمْ  fiilindeki azamet zamirinden lafza-i celâle geçişte iltifat sanatı vardır.

168. ayette hem helal hem tayyib kelimeleri geçmiştir. Burada ise sadece tayyib kelimesi geçmiştir. Böyle bir başka ayeti hatırlatan kelimelerde reddü-l acüz ale-s sadr sanatı vardır. Bu arada geçenleri düşündürür. Bunlar sanki ara cümle gibi gelmiş, sonra tekrar ana konuya dönülmüştür.

Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  [Ey iman edenler]  sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’an'ın edebidir.

Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)  

“Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” ve “Ey iman Edenler” Hitaplarıyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese) 

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. 

İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada, bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)

وَٱشۡكُرُوا۟ لِلَّهِ  ibaresinde, kelamın siyakı  اشكرونا  demeyi gerektirdiği halde, korkutarak terbiye kastıyla mütekellim zamirinden gaib zamire iltifat edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/172)

Tefsir bilginleri birinci  كُلُوا۟  emrinin mutlak oluşu dolayısıyla ibaha (mübah kılmak), ikinci ٱشۡكُرُوا۟  emrinin vücûb için olduğunu söyler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

Bu ayet daha önce (168. ayette) geçen birinci emrin tekidi mahiyetindedir. Burada faziletlerine işaret olsun diye de özellikle müminler zikredilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Demek ki yemek yemenin, rızıklanmanın karşılığı şükürdür. 

 اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

 

 

Ayetin şart üslubundaki son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنْ , gerçekleşme ihtimali zayıf olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şart cümlesi olup faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mansub munfasıl zamir  اِيَّاهُ  kasr ifadesi için amili olan  تَعْبُدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Takdim ihtisas ifade eder. O'na şükredin demektir. Çünkü ibadet ona tahsis edilmiştir. 

Yani O'na şükredin çünkü ibadeti O’na tahsis ediyorsunuz ve ibadeti O’na tahsis etmeniz O'nun yüceliğine yakışan tam bir ibadet yapmak istediğinizi gösteriyor.

(https://tafsir.app/aljadwal/2/172)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Şartın cevabının önceki manadan anlaşılması sebebiyle hazf edilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; فاشكروا (O halde şükredin) şeklindedir.

Bu takdire göre mezkur şart ve mahzuf cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda, talebî inşâî isnaddır.

Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

وَاشْكُرُوا - تَعْبُدُونَ kelime grupları arasında muraatün nazir sanatı vardır.

Bu ifade Kur'an’da 6 yerde geçmiştir. Buna iktibas diyoruz. Kur'an kendi sözünden alıntı yapmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

إِن  edatı, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimali bulunan fiillerde, başka bir deyişle “bir olay veya eylem, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimallerini eşit derecede taşıyorsa’’ kullanılır. Olay veya eylemin gerçekleşeceği kesin bilindiğinde ise  إذا  edatı kullanılır.  (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bakara Sûresi 173. Ayet

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ١٧٣


Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 حَرَّمَ haram kıldı ح ر م
3 عَلَيْكُمُ size
4 الْمَيْتَةَ leş م و ت
5 وَالدَّمَ ve kan د م و
6 وَلَحْمَ ve etini ل ح م
7 الْخِنْزِيرِ domuz خ ن ز ر
8 وَمَا ve şeyleri
9 أُهِلَّ kesilen ه ل ل
10 بِهِ adına
11 لِغَيْرِ başkası غ ي ر
12 اللَّهِ Allah’tan
13 فَمَنِ ama kim
14 اضْطُرَّ mecbur kalırsa ض ر ر
15 غَيْرَ -maksızın غ ي ر
16 بَاغٍ saldır- ب غ ي
17 وَلَا
18 عَادٍ ve sınırı aşmaksızın ع د و
19 فَلَا yoktur
20 إِثْمَ günah ا ث م
21 عَلَيْهِ ona
22 إِنَّ muhakkak ki
23 اللَّهَ Allah
24 غَفُورٌ çok bağışlayandır غ ف ر
25 رَحِيمٌ çok esirgeyendir ر ح م

Dokunma denildiği için inadına dokunmak manasına gelir..

Ayetin sonundaki ğafur ismi mübalağa kalıbındadır yani son derece, mutlak, aşırı manalarını içerir..

Oysa rahim kelimesi sürekliliği ifade eden kalıptadır.. Yani her zaman ,sürekli merhamet eden..

Gafur kelimesi bu kalıpta olsaydı insan Allah'ın sürekli bağışlayan olduğunu düşüneceği için yoldan çıkabilirdi.. Onun için farklı kalıplarda gelmiştir.

Idturra (اضْطُرَّ) kelimesinin kökü darra (ضرّ) olup kötü hal, zarar demektir. Idturra iftial babı olup dad harfine uğrayan te harfi kalınlaşarak harfine dönüşmüştür. Iztırar, Türkçe’de de kullandığımız gibi insanı kendisine zarar verecek şeye zorlamaktır (zorda kalıp adam öldürenin hali gibi). Türkçe’de zarar, muzır, zaruri, zaruret, mazarrat kelimelerini de kullanmaktayız. 

Bâğin (بَاغٍ) kelimesinin manası aranan şeyde orta yolu aşmayı istemektir, gerçekten aşılması veya aşılmaması fark etmez. Bağy iki türlüdür: Birisi iyidir. Bu da adaletten ihsana, farz olandan nafileye geçmektir. İkincisi kötüdür. Bu da haktan batıla veya şüpheye geçmektir. Kadının kötülük yoluna girmesi için de bu kelime kullanılır. Çünkü hakkı olmayan şeye uzanarak haddi aşmış olur. Ayette geçen mana kendisi için belirlenen sınırı aşmaksızın (zevk için yemeden, açlığı giderme sınırını aşmaksızın) demektir. 

İsm (اثم) kasten ve bile bile işlenen günah demektir. Kur’an’ı Kerim’de günah için kullanılan başka terimler de vardır ki bunlardan birisi zenb (ذنب)’dir. İsm’de eksiklik, geri kalma, kusur ön plandadır. Kişiyi sevaptan alıkoyan şeyler için kullanılır. İçen kimsenin aklını alıp götürdüğü için hamrın (içkinin) bir diğer adı da ism’dir. Ayrıca ism’de birilerini peşinden götürme manası vardır. Zenb’de ise kötü, çirkin bir davranış vardır; peşinden götürme anlamı yoktur. Bu nedenle çocukların yaptığı kötülükler için zenb fiili kullanılır ama ism hiç kullanılmaz. Yine, günah manasında kullanılan terimlerden birisi de cürmdür (جرم). Cürm’de vurgulanan, bağı kesmektir. Kişinin vacible olan bağını kesmesi söz konusudur. Günah kelimesi de ‘cunah’  (جناح) olarak Kur’an’ı Kerim’de geçmektedir. Cenah’ın asıl manası kuş kanadı olup yana yatma manası vardır. İnsanı haktan başka tarafa meylettirmesi bakımından günaha bu isim verilir.

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ

Fiil cümlesidir. إِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

حَرَّمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَیۡكُمُ car mecruru  حَرَّمَ  fiiline mütealliktir.  الْمَيْتَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الدَّمَ وَلَحْمَ  atıf harfi وَ ‘ la  الْمَيْتَةَ ‘ye matuftur.  

ٱلۡخِنزِیرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَاۤ  müşterek ism-i mevsûl, ٱلۡمَیۡتَةَ ‘ye matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُهِلَّ بِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اُهِلَّ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. بِهِ  car mecruru mahzuf naib-i faile mütealliktir. لِغَیۡرِ  car mecruru  أُهِلَّ  fiiline mütealliktir. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org 

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اُهِلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

 فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ 

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. مَنِ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اضْطُرَّ  şart fiili olup, sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. غَيْرَ  naib-i failin hali olarak fetha ile mansubdur. بَاغٍ  muzâfın ileyh olup mahzuf  ي  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. عَاد  atıf harfi وَ ‘ la  بَاغٍ ’e matuftur. لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَاۤ  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. 

إِثۡمَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡهِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اضْطُرَّ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ضرر ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

بَاغٍ  , sülâsi mücerredi بغي  olan fiilin ism-i failidir. 

عَادٍ , sülâsi mücerredi عدو  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ  kelimesi اِنّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur. رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. 

غَفُورٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ , zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَرَّمَ  fiili tefil babındadır. Bu babın fiile kattığı asıl anlam teksirdir. Ayette bu anlam öne çıkmaktadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْكُمُ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Kasr, car-mecrur ve fiil arasındadır. حَرَّمَ  maksur/sıfat, عَلَیۡكُمُ  maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. 

Birbirine temasül nedeniyle atfedilmiş  الْمَيْتَةَ - الدَّمَ  - لَحْمَ الْخِنْز۪يرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah'ın haram ettiği şeyler; leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen şeklinde sayılması cem mea taksim sanatıdır.

غَيْرِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ٱلۡمَیۡتَةَ ‘ye matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُهِلَّ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Bu ayeti kerimede haramların bir kısmı sayılmıştır. Onların helal saydıkları şeyler içinde haram olanlar bunlardır. En’âm/145 ayeti de bu ayete benzer. Mâide/3 ve Nahl/115 ‘de haramlar detaylı olarak ifade edilmiştir. 

Bu ayette yer alan إِنَّمَا  kelimesi münhasıran bazı şeyleri bildirmek üzere kullanılmaktadır. Hem olumluluk, hem olumsuzluk anlamını ihtiva eder. Yani, hitabın kapsadıkları şeyler hakkında olumluluk, dışında kalan şeyler hakkında da olumsuzluk ifade eder. Bu edat burada haram kılınan şeylerin münhasıran neler olduğunu ifade etmektedir. Bu ayet mutlak olarak mubahlığı ifade etmektedir. Daha sonra yüce Allah, hasr edatı olan  إِنَّمَا kelimesiyle haram kılınan şeyleri zikretmektedir. Buna göre bunun her iki kısmı (yani haramı da helali de) kapsaması gerekmektedir. Bu ayetin kapsamı dışında haram kılınmış bir şey yoktur. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Allah Teâlâ’nın bu sözünde domuz etiyle birlikte onun diğer bütün parçalarını yemek özellikle haram edilmiştir. Çünkü et, bir hayvanın yediği şeylerin çoğudur ve hayvanın parçaları da aynı konumdadır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru; 1284, Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

إِنَّمَا  edatı hükmün zikredilenlerle sınırlı olmasını gösterir, halbuki zikredilmeyen nice haramlar vardır, denilirse: ben de şöyle derim: Maksat haramlığın zikredilenlerle sınırlanmasıdır, mutlak değildir ya da haramlığı normal şartlarladır. Sanki şöyle denilmiştir: Bunlar size darda kalmadığınız zaman haram edilmiştir. [Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir]. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۜ

 

İstînâfa matuf olan cümlede  فَ  , istînâfiye, şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

غَيْرَ  hal,  بَاغٍ  onun muzâfun ileyhidir. Zaid nefy harfinin tekid ettiği  عَاد , muzâfun ileyhe matuftur.  بَاغٍ  ve  عَادٍ kelimelerinin nekreliği, kıllet ve nev ifade eder. Her ikisi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اضْطُرَّ  fiili,  اِفْتِعال  babındadır.  اِفْتِعال  babının fiile kattığı, çaba göstermek, ortaya koymak anlamları ayette de mevcuttur. 

فَ  karinesiyle gelen  فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِ  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  اِثْمَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. 

اِثْمَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Haberi mahzuftur. Car mecrur  عَلَيْهِ , bu mahzuf habere mütealliktir.  لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بَاغٍ - عَادٍ - إِثۡمَ - حَرَّمَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَلَا عَادٍ  ibaresi ‘’yaşayacak kadarını veya açlık sınırını aşmazsa’’ demektir. (Beyzâvî,  Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Eğer bir kimse mecbur kalırsa ve başka bir imkanı da kalmamış ise, kendisini ayakta tutabilecek ve sağlığını koruyabilecek bir miktar yemesinde herhangi bir sakınca yoktur. Yoksa tıka basa yemesi söz konusu değildir. Çünkü mubahlık, bir konuda verilen izin ya da müsaade sadece mecbur kalınması halindedir. Bu da ancak zaruret ölçüsü ne şekilde önlenebilecekse işte o miktar ya da ölçüde izin verilmiş bulunmaktadır; Böyle olması halinde bunlardan yiyenler için herhangi bir günah ve vebal de yoktur. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

  

اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri, anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Bu ayette bir takım maddelerin yenmesi haram kılınmış, zaruret halinde bunlardan haddi aşmadan yiyenlerin günaha girmeyeceği vurgulandıktan sonra ayet Allah’ın gafûr ve rahîm olmasıyla son bulmuştur. Ayette zorunlu hallerde yasaklanan şeylerin yenmesi sonucunda bir sıkıntı olmadığı açıkça belirtildiyse o halde ayet sonunda gafûr ve rahîm esmasının getirilme hikmeti, istemeden de olsa fazlaya kaçarak bunları tüketenlere karşı Allah’ın affediciliğini vurgulamaktır. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Bakara Sûresi 174. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١٧٤


Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler
3 يَكْتُمُونَ gizleyen ك ت م
4 مَا bir şey
5 أَنْزَلَ indirdiği ن ز ل
6 اللَّهُ Allah’ın
7 مِنَ -tan
8 الْكِتَابِ Kitap- ك ت ب
9 وَيَشْتَرُونَ ve satanlar ش ر ي
10 بِهِ onu
11 ثَمَنًا paraya ث م ن
12 قَلِيلًا azıcık ق ل ل
13 أُولَٰئِكَ işte onlar
14 مَا bir şey
15 يَأْكُلُونَ yemezler ا ك ل
16 فِي -na
17 بُطُونِهِمْ karınları- ب ط ن
18 إِلَّا başka
19 النَّارَ ateşten ن و ر
20 وَلَا
21 يُكَلِّمُهُمُ onlara konuşmayacak ك ل م
22 اللَّهُ Allah
23 يَوْمَ günü ي و م
24 الْقِيَامَةِ Kıyamet ق و م
25 وَلَا
26 يُزَكِّيهِمْ ve onları temizlemeyecektir ز ك و
27 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
28 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
29 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

  Qalle قلّ :

  قِلَّةٌ ve كَثْرَةٌ sözcükleri temelde sayılarla ilgili kullanılır ve ve azlık ile çokluk manasına gelirler. Ancak müstear olarak (istiare yoluyla) başkası için de kullanılabilirler.

  Yine bazen kinaye yoluyla azlık yani kıllet (قِلَّةٌ) sözcüğü zillet ve hakirlik hakkında da gelebilir. Bu sözcük kimi zaman da kinaye yoluyla izzeti dile getirmek için kullanılabilir. Çünkü aziz olan her şeyin mevcudiyeti de az olur. Sözgelimi 'Falan adam şunu çok az yapar.' denir. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli formlarda 76 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri istiklâl, kıllet, müstakil, kule ve kaylûledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 


اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ


İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  إِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَكْتُمُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. يَكْتُمُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَاۤ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنَ الْكِتَابِ  car mecruru اَنْزَلَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. یَشۡتَرُونَ  atıf harfi وَ ’la  یَكۡتُمُونَ  fiiline atfedilmiştir. 

یَشۡتَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِه۪  car mecruru  یَشۡتَرُونَ  fiiline mütealliktir. ثَمَناً  mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. قَلِیلًا  kelimesi  ثَمَناً ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

يَشْتَرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ

 

Cümle,  إِنَّ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَا يَأْكُلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْكُلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي بُطُونِهِمْ  car mecruru  يَأْكُلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. إِلَّا  hasr edatıdır.  النَّارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

 

 

 وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُكَلِّمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. ٱللَّهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  

يَوْمَ  zaman zarfı  يُكَلِّمُ   fiiline müteallik olup, mahallen mansubdur.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يُكَلِّمُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كلم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُزَكّ۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir  هِمۡ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.   

يُزَكّ۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi زكو ’dir. 


وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  أَلِیمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ‘ nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

اَل۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّاالنَّارَ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Yahudi liderler hakkındadır.

İsm-i mevsûl,  اِنَّ ’nin ismi,  اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, haberidir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  ‘nın sılası olan  مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Sıla cümlesinde müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاً  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle sıla cümlesine atıf harfi  وَ ’ la atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  ثَمَناً ‘deki nekrelik kıllet ve tahkir ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِه۪ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.

قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَيَشْتَرُونَ بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاً [Onu az bir bedelle değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Satın almak manasındaki  اشْتَرَوُا  lafzı, değiştirmek manasında müstear olarak kullanılmıştır.

ٱلَّذِینَ  ve  مَاۤ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنَ , ba'diyet ifade eder.

159. ayet gibi başladığı için reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Bize tekrar o ayeti ve ondan sonra zikredilenleri hatırlatıp düşündürür. 

Hakir görülen bir bedele  كثيرا  yerine  قَلِیلًا  denmesinin sebebi, كثيرا  dendiğinde mühim bir bedel anlaşılacağı içindir. O bedel azdır, azlıkla vasıflanmıştır. Çünkü, belli bir müddet içindir ve sonu kötüdür. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1286)

إِنَّ ’nin haberi olan  اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması tahkir ifadesinin yanında sonraki işaret edilenlerin durumunun kötülüğüne dikkat çekmek ve tenbih içindir.

اُو۬لٰٓئِكَ ’ nin haberi olan  مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.

Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü  arasındadır.  يَأْكُلُونَ , maksur/ sıfat, النَّارَ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. 

Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda  يَأْكُلُونَ ‘nin faili maksur/mevsûf,  النَّارَ  maksurun aleyh/sıfat olur.Yani fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur. 

يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesinde temsili istiare vardır.  

Temsili istiare, bir terkibin aralarındaki bir benzerlik sebebiyle ve karine-i mania bulunması şartıyla lugatta konduğu manada değil de başka bir manada kullanılması demektir. İstiare-i temsiliyye şöyle oluşur: Aralarındaki bir benzerlik sebebiyle bir sûret bir sûrete benzetilir, sonra ilk sûret hazfedilir, benzetilen sûret kalır. Tabii buna delalet eden bir de karine olmalıdır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi

Ayette ateş yerine, kullanılanı (yani rüşveti) yediklerini ve bunun cezası olduğunu belirten istiare-i temsiliyye vardır. Ateşle temsil edileni yemelerinden oluşan heyet, ateşi yemelerinden oluşan heyete benzetilmiştir. Müşebbeh yerine müşebbehün bih kullanılmıştır. (https://tafsir.app/aljadwal/2/174)

ف۪ي بُطُونِهِمْ [Karınlarına], yani karın dolusu, [ateşten başka bir şey yemiyorlar]. Çünkü bu kişi, eninde sonunda kendisine azap olarak dönecek bir “ateş”le içli dışlı olan şeyi yediğinde, sanki doğrudan ateş yemiş olmaktadır. Bununla ilgili olarak Araplar kan bedeli olan diyet parasını yiyen kişi için; أكل فلان الدم (Falanca kan yedi) derler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  [İşte onlar karınları dolusu ateş yerler.] ifadesinde mecaz vardır. İnsan karın dolusu ateş yemez. Sebep alakası veya kevn-i lâhık alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı kullanılmıştır. Haram yolla elde ettikleri şey ahirette ateşe dönüşür. Kevn-i lâhık ise ileride olacak şeyi söylemektir. Böylece muhatabı etkileyip yaptığından vazgeçirmek daha kolay olur.

Yani onlar an­cak kendilerini cehenneme götürecek haram mal yerler demektir.  ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ   terkibi ise onların hallerinin çirkinliğini ve adiliğini ifade eder ve onları cehennemin kızgın taşlarını yiyen kimseler olarak vasıflandırır. Bu da işitilen en korkunç bir söz ve elem veren en şiddetli şeydir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

Karınlarının arzusu ve zevkü sefası için istedikleri mal, batıldır. Ehli kitap ulemasının hakikati gizleyen şehvetleri, onları hakir bedeli seçmeye sevketmiştir. Bunda yemenin takriri (itirafa zorlama) ve onun mahallini beyanla tekid vardır. Cümlede kasr üslubu vardır. Karınlarına yedikleri şey ateşe kasredilmiştir. Bütün bunlara sebep olduğu için yedikleri, ateş olarak isimlendirilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1288)

 وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la  يَأْكُلُونَ ف۪ي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Lafza-i celâlin ayetteki tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Ayette idmâc sanatı vardır. Allah’ın kâfirleri temizlemeyip onlarla konuşmayacağı anlamının içinde, müminlerle konuşup onları temizleyeceği anlamı gizlidir. 

وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ [Ve Allah onlarla konuşmayacaktır.] ifadesinde onlara değer vermemekten kinayedir. Ayrıca ibarede müşakele sanatı vardır. 

وَلَا يُزَكّ۪يهِمْ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

زَكِّی  fiilinin  تفعيل  babında gelmesi anlama mübalağa manası katmıştır.

وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ [Ve Allah onlarla konuşmayacaktır.] ifadesi, Allah’ın konuşarak şereflendirdiği ve överek tezkiye ettiği cennetliklerin durumundan bunların mahrum kalacağıyla ilgili bir tarizdir. Söylendiğine göre; konuşma olmayacağının belirtilmesi, bir kimsenin arkadaşına kızıp onunla sözü sohbeti kesmesine benzer şekilde Allah’ın bunlara olan öfkesinden ibarettir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)  

[Ve onları temize çıkarmaz.] Onları bulaşıp bulandıkları günah kirinden temize çıkarmaz veya onlara sena olunmaz demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)


وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayetin son cümlesi önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder

Ayetteki takdim onların bu azaba muhakkak düçar olacaklarını, azaptan kurtulma ümitlerinin kesinlikle olamayacağını ifade eder.

[Onlar için ayrıca acıklı bir azap vardır.] Her üç cümle de,  إِنَّ  kelimesinin haberine matuftur. Dolayısıyla, bu kelimenin cümlelerden oluşan dört haberi bulunmaktadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Çünkü [Bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür.] (Şûrâ, 42/40). Bunlar ise Allah'ın kelamını gizlediklerinden, ahirette rahmet sözünden mahrum kalacaklardır. Onları tezkiye etmeyecek ve günahlarından temizlemeyecektir. Mümine yapacağı gibi affından hissedar kılmayacak, oldukları gibi bütün kirlilikleriyle mahşer yerine getirecektir. Ve bunların hakkı acı veren devamlı bir azaptır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)    

Bakara Sûresi 175. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ  ١٧٥


İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ onlar
2 الَّذِينَ kimselerdir
3 اشْتَرَوُا satın alan ش ر ي
4 الضَّلَالَةَ sapıklığı ض ل ل
5 بِالْهُدَىٰ hidayet karşılığında ه د ي
6 وَالْعَذَابَ ve azab ع ذ ب
7 بِالْمَغْفِرَةِ mağfiret karşılığında غ ف ر
8 فَمَا ne kadar
9 أَصْبَرَهُمْ cesaretlidirler ص ب ر
10 عَلَى karşı
11 النَّارِ ateşe ن و ر

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ

Ayet, önceki ayetteki  اِنَّ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اشْتَرَوُا ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اشْتَرَوُا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الضَّلَالَةَ  mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

 بِالْهُدٰى  car mecruru اشْتَرَوُا  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. الْعَذَابَ atıf harfi وَ ‘ la  الضَّلَالَةَ ‘ e matuftur. بِالْمَغْفِرَةِ  car mecruru  اشْتَرَوُا  fiiline mütealliktir.

اشْتَرَوُا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ


 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  مَاۤ  taaccüb manasında tam nekre olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْبَرَهُمْ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

أَصۡبَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمۡ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى ٱلنَّارِ  car mecruru أَصۡبَرَ  fiiline mütealliktir.

أَصۡبَرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبر ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ

Ayet önceki ayetteki   اِنَّ ‘nin ikinci haberidir. Mübteda ve haberden oluşan, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  الَّذ۪ينَ  haberdir. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olarak gelmesi, işaret edilene dikkat çekmek ve tahkir içindir.

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması ise tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek ve onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını belirtmek içindir. 

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

الضَّلَالَةَ  -  الْهُدٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

ٱلۡعَذَابَ - ٱلۡمَغۡفِرَةِۚ  ve  ٱلۡهُدَىٰ - ٱلضَّلَـٰلَةَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette  اشْتَرَوُا  lafzı, değiştirmek ve tercih etmek anlamı taşıdığı için müsteardır. 

Bu ayette de Bakara/16 daki istiare kullanılmıştır. Hidayet ve dalalet alınıp satılacak şeyler değildir.

اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ [Hidayeti sapıklıkla değiştirdiler.] cümlesinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların doğruluğu eğrilikle, imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Bundan dolayı alışverişlerinde kazanamadılar, aksine zarar ettiler. Yüce Allah "satın almak’’ lafzını "değiştirmek" manasında istiare olarak kullandı ve buna "onlar ticaretlerinde kazançlı olmadı" sözü ile bir açıklık getirdi. Bu, açıklamaya edebiyatta terşîh sanatı denir ki, bu da istiareyi en yüksek zirveye ulaştırır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 فَمَاۤ أَصۡبَرَهُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

مَٓا , ref mahallinde mübteda olup büyük bir şey manasında taaccüp harfidir.  اَصْبَرَهُمْ cümlesi  مَٓا ’nın haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مَٓا  taaccüp ifade eden harf olup, شيء  manasındadır. Taaccüp fiillerinden önce gelir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)   

Veya  مَٓا  istifham harfi olarak mübteda,  اَكْفَرَهُ  cümlesi haberidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Gerçek manada soru anlamı taşımayıp taaccüp ve yerme ifade ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Allah Teâlâ’nın soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

النَّارِ, cehennemden kinayedir.

Bu konuda haddi aşmasından dolayı muhatabı hayrete düşüren bu söz, kısa olmakla birlikte büyük bir gazaba ve ileri derecede kınamaya delalet eden veciz bir sözdür. Yani nazmının azlığı, manasının çokluğundan dolayı son derece veciz ve üstün bir ifade biçimidir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı) 

Kafirlerin dalaleti, ateşe sabırlı olmak şeklinde ifade edilerek tehekküm, taaccüb ifade eden bir üslup kullanılmış, böylece etki arttırılmıştır. 

Bu cümle, şaşkın hallerini ifade etmektedir, çünkü hiç çekinmeden ateşi kazandıracak şeylere el atmışlardır. مَاۤ  edatı tammedir, mübtedâ olarak merfû’dur, ya da مَاۤ  edatı istifhamiyyedir, arkasındaki haberdir, yahut sılasıdır, haber de mahzûftur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مَاۤ , taaccüb manasında kullanılır.  فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ [..onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!] (Bakara, 175.), قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُۜ  [Kahrolsun insan, ne de nankör!] (Abese, 17.) Ayetleri buna misaldir. Kuran’da bu iki misalin dışında, bir üçüncüsü yoktur. Ancak, Said b. Cubeyr’in kıraatına göre  يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ [seni engin kerem sahibi Rabbine karşı ne aldatıp isyana sürükledi?]  (İnfitar, 6.) Ayeti bundan müstesnadır. Bu ayetteki  مَاۤ , mübteda olduğundan mahallen merfûdur, kendisinden sonra gelen de haberidir. Bu manadaki  مَاۤ , tam nekredir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1)

Taaccüb, bir şeyin sebebini bilmeyen bir kimsenin yapacağı bir iş olup, ona uygun düşer. Şu halde; ‘’her şeyi bilen yüce Allah'a bu nasıl uygun düşer?" denilirse, buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bu, Arapça'nın üslubu üzere gelmiş olan bir ifade olup, bunun hakikati şudur: Allahu Teâlâ bu ifade ile, onların, çirkin olan şeylerin en büyüğünü işlemeleri sebebiyle ceza çeşitlerinin en büyüğüne müstehak olduklarını beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Çünkü bunlar hidayeti sapıklığa, mağfireti azaba satmış, hidayet yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı almış kimselerdir. Artık sapıklık ve azap, onların ebedi olarak kazandıkları malları olmuştur. Bunlar, ateşe karşı ne sabırlı şeyler? Hayır ve sevaplara, iyiliklere, doğruluğa, hak ve hakikati açıklamaya, dünya zevklerinden birini feda etmeye asla sabredemeyen bu adamlar, ateşe götürecek ameller yapmakta ne sabırlar gösteriyorlar! Ve ebedî olarak ateşte yanmak için neler neler yapıyorlar! (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Ayet-i kerime’deki  مَاۤ , taaccüb ifade eden tam nekredir. Helak eden şey, gerçeği gizleyenleri sardığında onların haline müminlerin taaccübü manasındadır. Azap, dehşetine ve şiddetine kayıtsız kalınmayacak ateşledir.Taaccüb istikbalde olacak hadisenin vukuunu ve husulünü tekid ederek, olmuş menziline indirme şeklinde bina edilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1289) 

Bakara Sûresi 176. Ayet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟  ١٧٦


Bu (azab) da, Allah’ın, Kitab’ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte böyle
2 بِأَنَّ gerçekten
3 اللَّهَ Allah
4 نَزَّلَ indirmiştir ن ز ل
5 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
6 بِالْحَقِّ hak olarak ح ق ق
7 وَإِنَّ ve elbette
8 الَّذِينَ kimseler
9 اخْتَلَفُوا ayrılığa düşen خ ل ف
10 فِي -ta
11 الْكِتَابِ Kitap- ك ت ب
12 لَفِي içindedirler
13 شِقَاقٍ anlaşmazlık ش ق ق
14 بَعِيدٍ derin bir ب ع د

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذَ ٰ⁠لِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك muhatap zamiridir. أَنَّ  masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  أَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. نَزَّلَ الْكِتَابَ  cümlesi,  أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. نَزَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ٱلۡكِتَـٰب  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِٱلۡحَقِّ  car mecruru  نَزَّلَ  fiiline mütealliktir. 

نَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱلَّذِینَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  إِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  ٱخۡتَلَفُوا۟  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

ٱخۡتَلَفُوا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِی ٱلۡكِتَـٰبِ  car mecruru  ٱخۡتَلَفُوا۟  fiiline mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. فِی شِقَاقِۭ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. بَع۪يدٍ۟  kelimesi شِقَاقِۭ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ٱخۡتَلَفُوا۟  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

بَع۪يدٍ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtida-i kelamdır. 

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular. ذٰلِكَ , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin mertebesinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tazim ifade eder. 

Bu ayetteki  ذَ ٰ⁠لِكَ  kelimesi ref mahallindedir ve hükme işaret etmektedir. Şöyle demiş gibidir: ‘’Haklarında verilen cehennemliklerden olmak hükmünün sebebi Allah'ın kitabı hakla indirmesidir.’’ (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Cümlede îcâzı hazif sanatı vardır.  ذٰلِكَ ’nin haberi mahzuftur. Car mecrur … بِاَنَّ اللّٰهَ , bu mahzuf habere mütealliktir.

Tekid ifade eden masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  اَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقّ  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfiyle mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقّ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Bu (azap) da, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.


وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi o kimselerin bilinen bir grup olduğuna işaret etmesinin yanında o kişilerin adını anmanın kerih görüldüğünü belirtir. 

Müsnedün ileyh makamındaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ۟  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu  لَف۪ي شِقَاقٍ  cümlesi اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

ف۪ي شِقَاقٍ  ibaresinde istiare vardır. ف۪ي   harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شِقَاقٍ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  شِقَاقٍ  hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.

بَع۪يدٍ۟  kelimesi  شِقَاقِۭ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

شِقَاقِۭ  ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder. 

شِقَاقِۭ ‘ın uzak manasındaki  بَع۪يدٍ۟  kelimesiyle sıfatlanmasında istiare sanatı vardır.  بَع۪يدٍ۟ , ayrılığın şiddetini belirtmekte mübalağa için müstear olmuştur.

بَع۪يدٍ, mesafedeki genişlik demektir. Cinsindeki şiddeti ifade etmek için müstear kılınmıştır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

الْكِتَابِ  konudaki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb, reddü’l-acüz ales-sadr sanatı vardır.

الْكِتَابِ  kelimesindeki tarif ya cins içindir, ihtilafları da Allah'ın kitaplarının bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmelerindendir ya da ahd içindir. Ahd ile ya Tevrat kastedilmiştir ve ondaki ihtilafları da onu tevil ederken doğru yoldan ayrılmaları kastedilmiştir ya da geriye ters bir mana bırakmalarıdır, yani içindekini tahrif etmeleridir. Ya da bu ahd manasıyla işaret Kur'andır, ondaki ihtilafları da sihirdir, uydurma sözdür, bir beşerin öğrettiği kelamdır ve öncekilerin masallarıdır, demeleridir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl)

Hıristiyanlar Tevrat'ta Hazret-i Îsa'nın niteliklerinin bulunduğunu ileri sürdüler, yahudiler ise onun niteliklerini reddedip inkâr ettiler.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
Allah ölüyü yani şeriate uygun olarak kesilmeden ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni yemeyi haram kılmıştır.
Zaruret halinde insanın Allah'ın haram kıldığı leş vb gibi şeylerden yemesi mübahtır. Ancak bu durumda da sınırların aşılmaması gerekir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İki yol ağzına gelince, soluklanmak için dinlenmeye karar verdim. Her iki taraftan, birer adam koşarak yanıma geldi. İkisi de kendi köylerine davet ediyorlardı. Nasıl olduğunu anlamadan birinin teklifini kabul ettim. Ve kendimi bir anda, bir sofranın başında buldum. 

Sohbetler ediliyor ama sessizlikten başkasını duymuyordum. Önüme konanları yiyor ama doymuyordum. Bakıyordum ama bütün renkler yutulmuş gibi görüyordum. Kalabalıktı ama yalnızlık hissi içindeydim. Garip halden kurtulmak istiyor ama kalkıp gidemiyordum.

Gözlerimi açtığımda, davetini kabul etmediğim adamı gördüm. Biraz önce ki garip halimden arınmıştım. Ağzımı açacakken adam: 

‘Dilleri var ama hakikat hariç her şeyi konuştukları için dilsiz,

Gözleri var ama hakikat hariç her şeyi gördükleri için kör,

Kulakları var ama hakikat hariç her şeyi duydukları için sağır olanların köyündeydin.

Hakkın kabul edilmediği yerde insan aslında ne işitir, ne konuşur, ne de görür.

Onlar ancak azaplarına yatırım yaparlar.

Rabbim! Dilsiz, kör ve sağır kalmaktan Sana sığınırız. 

Bizleri, karnını cennet nuruyla dolduranlardan, 

Ahiretteki mükafatlarına hazırlananlardan,

Nerede olursak olalım, daima hakkı konuşan, hakkı gören ve hakkı işitenlerden eyle. 

Karşımıza da öyle insanları çıkar. 

Yalnız Senden ister, Sana yalvarırız.’

***

Allah, insanın öğrenmesi için farklı kademeler ve yöntemler yaratmıştır. İnsan, hayatının ilk dönemlerinde taklit yolunu kullanır. Yaşı ilerledikçe, bedenindeki uzuvları ve etrafındaki imkanları kullanarak, kendi çabasıyla hem geçmişte öğrendiklerini pekiştirir, hem de yeni bilgilerle donanır. 


Müslüman bir ailenin içinde yetişen bir çocuğun İslam’ı yaşaması da taklitle başlar. Sıklıkla göz ardı edilen bir mesele vardır: çocuk bir sünger gibidir. Yani yapılanları takip ederken, o iş esnasında yansıtılan duyguları da kaydeder. Namaza, Kur’an’a, oruca, sadakaya, tesettüre ve edebe karşı olan duyguları böyle şekillenir.

Allah’ın emirlerine, hayatın sıkıcı bir parçası gibi yaklaşmakla, bu amelleri yapmayı kendisine nasip ettiği için sevinçle Allah’a şükrederek yapmanın arasındaki fark önemlidir. Bu yüzden, geçmişte yetişen büyüklerin eksikliği hissedilmektedir. Zira; çocuklukta ekilen muhabbet tohumlarının etkisi paha biçilmezdir.

Dünya hayatından daha basit bir örnek verilirse eğer: Televizyon ve sosyal medya dışında herhangi bir verimli-sağlıklı alışkanlığa (kitap, el işi, sohbet vb.) sahip olmayan bireylerin yetiştirdiği bir çocuktan kitap okuma alışkanlığı ya da düzenli ders çalışma disiplini beklemek doğru bir yaklaşım değildir. 

Anlaşıldığı üzere taklit ederek öğrenmek bir gereklilik ve kolaylıktır. Ancak, yaş ilerleyip birey bağımsızlaştıkça, taklit yöntemi yetersiz kalır. Artık öğrenilenlerin temelini sağlamlaştırma ve niyetleri samimileştirme zamanı gelir. Buna, İslam yolcularının kalp dünyalarında; taklidi imandan, tahkiki imana taşınmak denir.

Salih bir mümin olmak için imanın bu yönde gelişmesi bir zorunluluktur. Zira, belli bir bilinç düzeyine ulaşmadan yani sırf ailesinden gördüğü için yapıp ama Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle ve Rasulullah (sav)’i örnek belleyerek amel edilmediğinde temel zayıf kalır ve nefsani hevesler karşısında kolaylıkla sarsılır. 

Benzetmek amacıyla olmasa da, bu akıllarını kullanmadıkları ve üzerinde düşünmedikleri için sırf büyüklerimizden böyle gördük diyerek küfründe ya da şirkinde ısrar edenleri hatırlatır. Neyi neden yaptığını bilmeden; samimi niyetle amel etmek ve İslam yolunda sağlam adımlarla yürümek zordur çünkü düşüncelerin, duyguların ve amellerin hepsi birbirini besler. 

Ey Allahım! Kalbimi; Sana ve Senin sevdiklerin ile emrettiklerine karşı sarsılmaz bir muhabbet ile doldur. Amellerimi; yalnız Senin rızan için yapmamda ve üzerime farz olan bilgileri eksiksiz öğrenmemde yardımcım ve yol göstericim ol. İmanımı; rahmetin ve kudretin ile sağlamlaştır. Kusurlarımı affeyle. İbadetlerimdeki eksikliği tamam eyle. Taklidi imandan, tahkiki imana taşınanlardan ve huzuruna aydınlık bir yüz, selim bir kalp, güzel bir ahlak ve sağlam bir iman hali ile varanlardan eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji