رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ١٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | رَبَّنَا | Rabbimiz |
|
| 2 | وَاجْعَلْنَا | bizi yap |
|
| 3 | مُسْلِمَيْنِ | teslim olanlardan |
|
| 4 | لَكَ | sana |
|
| 5 | وَمِنْ |
|
|
| 6 | ذُرِّيَّتِنَا | neslimizden de |
|
| 7 | أُمَّةً | bir ümmet (çıkar) |
|
| 8 | مُسْلِمَةً | teslim olan |
|
| 9 | لَكَ | sana |
|
| 10 | وَأَرِنَا | ve bize göster |
|
| 11 | مَنَاسِكَنَا | ibadet yollarımızı |
|
| 12 | وَتُبْ | ve tevbemizi kabul et |
|
| 13 | عَلَيْنَا | bizden |
|
| 14 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 15 | أَنْتَ | (ancak) sensin |
|
| 16 | التَّوَّابُ | tevbeleri kabul eden |
|
| 17 | الرَّحِيمُ | çok merhametli olan |
|
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canım, kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyip Allah’dan bağışlanma dileyecek bir millet getirir de onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe 11) (Riyazus Salihin 423 Nolu Hadis)
“Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları sonuç vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı derecede sevincinden ne söylediğini bilmeyerek:
- Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de senin rabbinim, diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”
Müslim, Tevbe 7. Ayrıca bk.Tirmizî, Kıyâmet 49, Daavât 99; İbni Mâce, Zühd 30 (Riyazus Salihin)
‘Allah tevbe edenleri sever ’ 3dk 3sn https://youtu.be/l7Y-eZlLQrg
Rahame رحم :
رَحِمٌ kadının rahmidir. Akrabalık anlamındaki rahim رَحِمٌ sözcüğü de buradan müsteardır. Böyle kullanılmasının nedeni akrabaların tek bir rahimden çıkmış olmasıdır.
Rahmet رَحْمَةٌ edilene ihsanda bulunmayı gerektiren şefkat ve acımadır. Bazen salt şefkat, acıma ve yufka yüreklilik anlamında bazen de bunlardan soyutlanmış olarak ihsan anlamında kullanılır.
Rahman رَحْمانٌ sözcüğü yapı olarak Allah'dan başkası için kullanılamaz. Anlamı her şeye vâsi olan her şeyi içine alan/kuşatan demektir. Rahim رَحِيمٌ sözcüğü ise Allah'dan başkası içinde kullanılabilir. Zira manası rahmeti çok olan anlamına gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve pekçok isim formunda 339 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri Rahim, Rahman, merhamet, rahmet, istirham ve merhumdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Atıf harfi وَ ile önceki ayetteki تَقَبَّلْ مِنَّا cümlesine matuftur.
Fiil cümlesidir. اجْعَلْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مُسْلِمَيْنِ ikinci mef’ûlun bih olup, müsenna olduğundan nasb alameti ي ’dir. لَكَ car mecruru مُسْلِمَيْنِ ‘ye mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ ذُرِّيَّتِ car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri, اجعل şeklindedir. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen medur.
اُمَّةً mahzuf fiilin mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. مُسْلِمَةً kelimesi اُمَّةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَكَ car mecruru مُسْلِمَةً ‘e mütealliktir.
اسلم fiili burada olduğu gibi ل harfi ceri ile kullanıldığı zaman, teslimiyet ve nefsi teslim etmek, itaat ve tam uymak manasına gelir veya o manayı da içine alır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْلِمَيْنِ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. اَرِنَا illet harfinin hazfiyle mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. Mütekellim zamir نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَنَاسِكَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تُبْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت dir. عَلَيْنَا car mecruru تُبْ fiiline mütealliktir. اَرِنَا [Bize göster] kelimesi, “gördü ve bildi” manasına gelen رَأى fiilinden gelmektedir. Bu sebeple; iki mef‘ûl almıştır; “Bize hacda yapacağımız ibadet şekillerimizi göster ve bunları bize tarif et” demektir. Bunun “kurban kesme yerlerimizi bize göster” manasına geldiğini söyleyenler de olmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Buradaki اَرِنَا dileği gözün görmesiyle ilgilidir. O bakımdan iki mef'ûl alan geçişli fiil olmuştur. Kalbin görmesi ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Ancak bu görüşü savunan kimseye karşı delil olarak kalbin görmesiyle ilgili fiilin üç tane mef'ûl alması gerektiği söylenilir. İbn Atiyye der ki: Kalbin görmesi ile ilgili olarak kullanılan ‘gösterme’ fiilinin başına hemze gelip o şekilde kullanılmış ise iki mef'ûle geçiş yapmakla yetinilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اَرِنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. التَّوَّابُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
Ayet, istifham için itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. رَبَّنَا izafeti münadadır. Nida harfinin mahzuf olduğu cümle nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Hz. İbrahim ve İsmail’in dua ederken nida sözcüğünü söylememeleri Allah Teâlâ’ya yakın olma isteklerinin ve onun rahmetine duydukları ihtiyacın derecesini gösterir.
İtiraz cümleleri tenzih, tazim, dua, tenbih, teberrük, takrir, tasrih.. gibi çeşitli gayelere binaen yapılan ıtnâb sanatıdır.
İtiraz, bir kelamın ortasında veya aralarında mana açısından benzerlik olan iki kelam arasında (ikincisi birincinin tekidi, beyanı, bedeli veya matufu olma açısından) yer alan ve îrabdan mahalli olmayan bir veya birkaç cümleye denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ cümlesine dahil olan وَ atıf harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, önceki ayetteki … تَقَبَّلْ مِنَّاۜ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَكَ car-mecruru ism-i fail vezninde gelen ikinci mef’ûl مُسْلِمَيْنِ ‘ye mütealliktir.
Öncesine matuf olan وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ cümlesinde icaz-ı hazif vardır. Car mecrur, مِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا , takdiri اجْعَلْ (Yap) olan fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur مِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا , ihtimam için, mef’ûl olan اُمَّةً ‘e takdim edilmiştir
مُسْلِمَةً , mahzuf fiilin mef’ûlü olan اُمَّةً için sıfattır. Sıfat anlamı zenginleştirmek için gelen ıtnâb sanatıdır.
لَكَ car-mecruru, ism-i fail vezninde gelen mef’ûl مُسْلِمَةً ‘ e mütealliktir.
مُسْلِمَةً ve مُسْلِمَيْنِ kelimeleri ism-i fail kalıbında gelerek hudus ve yenilenme ifade etmiştir. Müteallak olabilmeleri bu sayededir.
مُسْلِمَيْنِ - مُسْلِمَةً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Car-mecrur لَكَ ‘ nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ cümlesiyle, وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ cümlesi arasında ihtibak sanatı vardır. Birinci cümledeki وَاجْعَلْنَا fiili ikinci cümleden düşürülmüş وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ sözüyle yetinilmiştir.
اسلم fiili burada olduğu gibi ل harfi ceri ile kullanıldığı zaman, teslimiyet ve nefsi teslim etmek, itaat ve tam uymak manasına gelir veya o manayı da içine alır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili ) Bu tazmin sanatıdır.
وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ [Soyumuzdan da sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet çıkar!] Burada geçen مِنْ cer edatı teb’iz (ayırma, istisna tutma) ya da tebyin (açıklama) içindir. Bir yoruma göre de Hz. İbrahim ve İsmail “Ümmet” ifadesiyle Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetini kastetti, demektir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in özellikle kendi soylarından gelenleri dualarına almaları, insanın kendi öz çocuğuna karşı daha merhametli olması sebebiyledir. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Nesillerinin hepsi için değil de, مِنْ harfi dolayısıyla bir kısmı için dua etmeleri aralarında kafirlerin de çıkacağının bilmeleri dolayısıyladır.
وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا ve وَتُبْ عَلَيْنَاۚ cümleleri, وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her ikisi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetteki dört cümle de emir üslubunda olmasına rağmen emir anlamında değildir. Vaz edildikleri anlamdan çıkarak dua ve istirham manasına gelmesi nedeniyle hepsinde mecazı mürsel mürekkeb sanatı vardır.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Bir görüşe göre bu cümlenin manası: “Bu işteki kusurumuzu bağışla!” şeklindedir. Bir başka görüşe göre [Tövbemizi kabul et.] ifadesi hem bu iki peygambere hem de onların soylarına işaret ettiği ve soylarında günahkâr kimseler bulunduğu için, tövbe talebi soylarının günahları ile ilgilidir. İmam Mâtürîdî şöyle demiştir: Tövbe talep etmek peygamberlerin de kasıtsız bazı küçük hatalarının olabileceğine delalet eder. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)
مَنَاسِكَ kelimesinin kökü نسكَ kelimesidir. Bu kelime en ağır ibadet demektir. Bunun için bu kelime daha çok hac ibadetleri için kullanılır. Çünkü hac ibadetlerinde külfetin yanında adetlerden ve alışkanlıklardan uzaklaşma sözkonusudur.
اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve fasıl zamiri اَنْتَ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
Hz. İbrahim ve İsmail’in, muhatapları Allah Teâlâ olduğu halde şüphe söz konusuymuş gibi ifadelerini tekid edatıyla desteklemeleri muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. اِنَّ harfi ifadeyi tekid etmek üzere değil, sebep belirtmek ve cümleyi öncesine bağlamak üzere gelmiştir. Bu sebeple cümle, muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-i hale mutabık durumdadır.
Muttasıl zamir كَ mübteda, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ haberdir. Lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümledeki اَنْتَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
İki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri sebebiyle birden fazla tekit ifade eden bu gibi cümleler çok muhkem ifadelerdir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.Tövbeleri çok kabul ettiğini ve çok merhametli olduğunu ifade eder.
Ayetin bu cümlesi dua için ta’lil hükmündedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Öncesinde kulun tevbe ettiği zikredildiği için ve rahmet sıfatını da kapsadığı için التَّوَّابُ ismi الرَّح۪يمُ ismine takdim edilmiş, böylece fasılaya da riayet sağlanmıştır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1052)
Allâme Gazalî (r.a.)’nin özetlediğine göre tevbe, sıraya konulmuş olan şu üç şeyin, ilmin, halin ve amelin toplamından ibarettir. Buna göre ilim birinci, hal ikinci -ki ilim bunu gerektirir- amel ise üçüncüsüdür ki bu da halin neticesidir. İlim, günahın zararının büyük olduğunu bilmektir. Bu bilgiden faydalı olan şey elden kaçırılıp, zararlı olanın da meydana gelmiş olması sebebiyle, kalpte bir acı meydana gelir. Kalpteki bu acıya, nedamet, pişmanlık denilir. Sonra bu pişmanlıktan, irâde denilen bir sıfat meydana gelir ki, bunun hal, mazî ve istikbâl ile bir münasebeti vardır. Hal ile münasebeti, onun işlemiş olduğu günahı bırakmasıdır. İstikbâl ile ilgisine gelince, terk etmiş olduğu bu fiili Allah rızası için ömrünün sonuna kadar yapmamaya azmetmekle olur. Mazi ile ilgisine gelince, eğer telâfi imkânı olan cinsten ise, cebr (onarma) ve kaza ile kaçırmış olduğu şeyleri telâfi etmekle olur. Buna göre ilim ilk derecededir. O, hayırların kendisinden doğduğu kaynaktır. Ben, burada ilim ile, iman ve yakîni kastediyorum. Çünkü iman, günahların öldürücü zehir olduğunu tasdik etmekten ibarettir. Yakîn ise, bu tasdiki tekid ve ondan şekki bertaraf ederek, kalpte hükümran olmasından ibarettir. Sonra bu yakîn kalbe hükümran olduğu sürece pişmanlık ateşi yanar; böylece kalb, iman nurunun aydınlatmasıyla, daha önce karanlıklar içerisinde iken üzerine güneşin ışıkları doğan, böylece sevgilisinin helak olmak üzere olduğunu görüp de kalbinde onun sevgisinin ateşleri tutuşan ve bu tutuşmadan dolayı da onu kurtarmak için ileri atılma arzusu duyan kimse gibi, kendisinin, sevgilisinden zedelenmiş olduğunu gördüğü zaman elem ve acı duyar.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)