Tâ-Hâ Sûresi 6. Ayet

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى  ٦

Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O’nundur.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُ hep O’nundur
2 مَا ne varsa
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve ne varsa
6 فِي
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَمَا ve ne varsa
9 بَيْنَهُمَا ikisinin arasında ب ي ن
10 وَمَا ve ne varsa
11 تَحْتَ altında ت ح ت
12 الثَّرَىٰ toprağın ث ر ي
 
Bütün evren rahmân olan Allah’ın hükümranlığı altında olduğuna göre, varlıklar âlemi O’nun merhametiyle kuşatılmış demektir, her varlık fark etse de etmese de O’nun rahmetinden payına düşeni almaktadır (“arş” ve “istivâ” kelimelerinin açıklaması için bk. A‘râf 7/54). Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyin Allah’a ait olduğu birçok âyette ifade edilmiştir. Kur’an’ın sadece bu âyetinde, belirtilenlerin yanı sıra toprağın altındakilerin de O’na ait olduğu bildirilmiştir. Müfessirler genellikle bu ifadeyi yerin yedi kat altındakiler şeklinde açıklamışlardır; bu yaklaşıma göre insan için genellikle merak konusu olan bir alana işaret edilmiş olur. Âyette varlık ve olayların insan tarafından yakından gözlemlenebilen bir kesitine özel bir vurgu yapılmış olduğu düşüncesinden hareketle, bu ifade “toprağın hemen altındakiler” şeklinde de yorumlanabilir. Her hâlükârda, bu unsura özel olarak yer verilmesiyle, hiçbir şeyin Cenâb-ı Hakk’ın mutlak egemenliği dışında düşünülemeyeceğine dikkat çekildiği açıktır.
 
 Belirtilen mutlak egemenliğin en açık göstergesi, Allah’ın kâinattaki her varlık ve olayın bilgisine sahip olması ve hiçbir şeyin O’na gizli kalmamasıdır. İlâhî bilginin bütün inceliklere ve ayrıntılara nüfuz derecesini iyi kavramamız için, sadece saklananlara değinilmekle yetinilmeyip daha gizli olanlara ayrıca temas edilmiştir. 7. âyetteki “gizli” diye çevirdiğimiz sır ve “gizlinin gizlisi” diye çevirdiğimiz ahfâ kelimeleri değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Bazı müfessirlere göre “sırdan daha gizli olan”ın anlamı “kişinin içinden geçirip dış dünyaya yansıtmadıkları”dır. Taberî bu konudaki görüşleri verdikten sonra kendi tercih ettiği yorumu şöyle belirtir: “Sırdan daha gizli olan, Allah’ın kullarından sakladığı, var olması imkân dahilinde bulunmakla birlikte henüz varlıklar alanına çıkmamış olanlar içinden kulların bilmedikleridir; zira bunları ancak Allah ve sonra da O’nun kendilerine bildirdiği kullar bilebilir” (XVI, 139-141 ). M. Esed ise âyetin bu kısmını, “O sadece insanın dile getirilmeyen bilinçli düşüncelerini değil, bilinç altında olup bitenleri de bilmektedir” şeklinde açıklar (II, 624).
 
 Tasavvufçular insanın mânevî varlığını derinliğe doğru “kalp, sır, ruh, hafî, ahfâ” şeklinde sıralarken (bk. H. Kâmil Yılmaz, s. 460), bu kelimelerin geçtiği âyetlere dayanmışlardır. Buna göre Allah, kâinatın özü olan insanın en derin ve en gizli boyutlarını da bilmektedir.
 
 8. âyette geçen ve “en güzel isimler” diye çevirdiğimiz esmâ-i hüsnâ, “Allah Teâlâ’nın en güzel ve en mükemmel anlamlara ve niteliklerine delâlet eden isimleri” anlamına gelir (bilgi için bk. A‘râf 7/180).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 625-626
 

Seraye ثري :  Kelimedeki asli mana çoğaltıp büyütmeye/artırmaya istidadı bulunan geniş arazi demektir. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri servet ve Süreyya'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى

 

Ayet, önceki ayetteki mübtedanın üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la birinci  مَا ‘ya matuf olup, mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi و ' la birinci  مَا ‘ya matuf olup, mahallen merfûdur. بَيْنَهُمَا  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir.  Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la birinci  مَا ‘ya matuf olup, mahallen merfûdur. تَحْتَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. الثَّرٰى  muzâfun ileyh olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

 

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen ayet, önceki ayetin devamı olarak üçüncü haberdir.  

Ayet, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır. Burada müsnedin, ism-i mevsûl olan müsnedün ileyhten önce zikredilme sebebi, müsnedi müsnedün ileyhe tahsis etmektir. 

İki tekit hükmündeki kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) mübteda ve haber arasındadır. 

Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat,  مَا فِي السَّمٰوَاتِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Semavat yeryüzünü, ikisi arasındakileri ve toprağın altındakileri de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ve  وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibarelerindeki  فِي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.  

Ayetteki, birbirine tezâyüf nedeniyle atfedilmiş ikinci ve üçüncü mevsûllerin de sılası mahzuftur. Sılaların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Gökyüzünde, yeryüzünde, ikisinin arasında ve toprak altında olmak üzere bütün mekânlar sayılmıştır. Başka hiçbir ihtimal söz konusu değildir. Bu üslup taksîm sanatıdır.

Cenab-ı Hakk'ın "Göklerde yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa (hepsi) O’nundur" ayetine gelince bil ki: Allah Teâlâ, [O Rahman arşa istiva etmiştir] buyurarak mülkünü anlatınca, mülk de ancak ve ilimle bulunup tam olunca, onun peşi sıra önce kudretini, sonra ilmini zikretmiştir. Kudreti, işte bu ayette anlatılandır. Bundan maksat şudur: Cenab-ı Hak, burada sayılan dört kısmın da malikidir. Binaenaleyh O, göklerde bulunan meleklerin, yıldızların ve bunlar dışındaki herşeyin; yerlerde bulunan madenlerin ve boş sahraların, bu ikisi arasında bulunan havanın ve toprak altında bulunan şeylerin malikidir. İmdi eğer "الثَّرٰى , alemin en son sathı, en alt tabakasıdır; onun altında bir şey bulunmaz. Öyleyse nasıl olur da Allah onun altında bulunan şeyin de sahibidir" denilebilir?" diye sorulursa cevaben deriz ki: "الثَّرٰى  Arapça'da ‘nemli toprak’ demektir. Dolayısıyla, onun altında bir şey bulunması muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)