5 Mayıs 2025
Meryem Sûresi 96-98 / Tâ-Hâ Sûresi 1-12 (311. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Meryem Sûresi 96. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ  ...


İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseler (için)
3 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve yapanlar (için) ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ faydalı işler ص ل ح
6 سَيَجْعَلُ yaratacaktır ج ع ل
7 لَهُمُ onlar için
8 الرَّحْمَٰنُ Rahman ر ح م
9 وُدًّا bir sevgi و د د
Önceki âyetlerde dünyada Allah’a ortak koşanların fena halleri anlatıldıktan sonra, bu âyette de iman edip iyi davranışta bulunanların güzel halleri anlatılmaktadır. Bu bağlamda Allah, –rahmet ve merhametinin bolluğunu ifade eden rahmân ismini de anarak– kendisine iman eden kulları için bir sevgi yaratacağını, yani onları seveceğini ve diğer kullarına da sevdireceğini, dolayısıyla müminler arasında kardeşlik ve muhabbet duygularını gelişeceğini bildirmektedir. Hz. Peygamber de Allah’ın, bir kulu sevdiğinde onu Cebrâil’e, göklerdeki varlıklara ve yerdeki insanlara sevdireceğini haber vermiştir (Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 6, “Edeb”, 41). Hadisin farklı rivayetlerinde Allah’ın sevmediği kimseyi de aynı şekilde meleklere ve insanlara sevdirmediği bildirilmektedir (Müsned, II, 413) Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 620-621
Riyazus Salihin, 388 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e:
“Allah filanı seviyor, onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil de o kulu sever, sonra gök halkına:
-  Allah filanı gerçekten seviyor; onu siz de seviniz! diye  hitâbeder.
Göktekiler de o kimseyi severler. Sonra da yeryüzündekilerin gönlünde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.
(Buhârî, Bedü’l-halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33; Müslim, Birr 157. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (19),7)

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlü,  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  آمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. 

عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamire atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur.  

الصَّالِحَاتِ  mef’ûlün bih olup cemi müennes salim olduğu için nasb alameti kesradır. 

سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. سَيَجْعَلُ  fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir.

يَجْعَلُ  merfû muzari fiildir.  لَهُمُ  car mecruru  سَيَجْعَلُ  fiiline müteallıktır.

الرَّحْمٰنُ  fail olup lafzen merfûdur.  وُداًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

الصَّالِحَاتِ  kelimesi sülâsî mücerred olan  صلح  fiilinin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  اِنَّ  ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesi formunda geldiği için sübut, medh makamında olması sebebiyle de istimrar (devamlılık) ifade eder.

اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim amacına matuftur.

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

سَيَجْعَلُ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberidir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Meânî ilminde malum olduğu üzere bu çeşit cümleler hükmü kuvvetlendirdiği gibi yerine göre kasr (tahsis) da ifade edebilir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr, 1)

الَّذ۪ينَ  de cem’ edilenlerin, iman edenler ve salihat yapanlar olarak sayılması taksim sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  الرَّحْمٰنُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Masdar kalıbında gelen  وُداًّ , mef’ûlun bih olarak mansubdur. Tenvin onun özel bir nev olduğuna işaret eder ve tazim ifade eder.

93- 94-95-96. ayetlerdeki  عبدا - عداً - مَرَداًّ - وُدا  şeklindeki fasılalarda güzel bir seci vardır. Bu da edebî sanatlardandır. (Safvetü’t Tefasir)
Meryem Sûresi 97. Ayet

فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ  ...


Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin, inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip) kolaylaştırdık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنَّمَا şüphesiz biz
2 يَسَّرْنَاهُ O’nu kolaylaştırdık ي س ر
3 بِلِسَانِكَ senin diline ل س ن
4 لِتُبَشِّرَ müjdelemen için ب ش ر
5 بِهِ onunla
6 الْمُتَّقِينَ muttakileri (sakınanları) و ق ي
7 وَتُنْذِرَ ve uyarman için ن ذ ر
8 بِهِ onunla
9 قَوْمًا bir kavmi ق و م
10 لُدًّا inatçı ل د د
Allah Teâlâ, gönderdiği peygamber hangi kavimden ise onlara iyice açıklasın diye mesajını o kavmin diliyle göndermiştir. Kur’an’ı da Arap olan Hz. Peygamber’e Arapça olarak indirmek ve anlaşılır kılmak suretiyle kolaylaştırmıştır ki hem Peygamber kitabı iyi anlasın hem de halkına kolaylıkla tebliğ ederek müjdeleme ve uyarma görevini tam mânasıyla yerine getirebilsin (krş. Yûsuf 12/2)Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 621

فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  ta'liliyyedir.  اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَسَّرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بِلِسَانِكَ  car mecruru  يَسَّرْنَاهُ  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  تُبَشِّرَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  يَسَّرْنَا  fiiline müteallıktır.

تُبَشِّرَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِهِ car mecruru تُبَشِّرَ fiiline müteallıktır.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى  ’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ  ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (  وَ  )’den sonra, 6) Sebep fe (  فَ  )’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُتَّق۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ  cümlesi atıf harfi  وَ’la makabline matuftur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنْذِرَ  mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِهِ  car mecruru تُنْذِرَ  fiiline müteallıktır. 

قَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لُداًّ  kelimesi  قَوْماً ‘ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

HAKİKİ SIFAT 

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. MÜFRED OLAN SIFATLAR

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. CÜMLE OLAN SIFATLAR: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسَّرْنَاهُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi يسر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar..

تُبَشِّرَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر ’dir. 

تُنْذِرَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîs  نذر ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

الْمُتَّق۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ

 

 

فَ  ta’liliyyedir. Cümle kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş fiil cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr, faille mecrur mahaldeki masdar-ı müevvel arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Müsnedin azamet zamirine isnadı, tazim ifade eder.

بِلِسَانِكَ , fiildeki gaib zamirin mahzuf haline müteallıktır.

Sebep bildiren masdar ve cer harfi lam-ı ta’lilin, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı  لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde olup başındaki harf-i cerle birlikte önceki ayetteki  يَسَّرْنَا  fiiline müteallıktır.

Aynı üsluptaki  وَتُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ  cümlesi,  وَ  harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

تُنْذِرَ  fiili,  اِفعال  babındadır. Sıfat-ı müşebbehe veznindeki  لُداًّ , mefûl olan kavmen için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbıdır.

لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّق۪ينَ  [Onunla muttakileri müjdelemen için] cümlesiyle,  تُنْذِرَ بِه۪ قَوْماً لُداًّ  [onunla düşman kavmi uyarman için] cümlesi arasında güzel bir mukabele mevcuttur.

Ayette cem' ma’at-taksim ve tefrik sanatı vardır. Kolaylaştırma özelliğinde birleştirilen şey, müjde ve uyarıda ayrılmış ve bu iki durumun kimlere ait olduğu belirlenmiştir.

Surenin, inanıp yararlı işler yapanlara Allah’ın sevgi bahşedeceğini ve Kur’an’ın takva sahipleri için bir müjde, inatçı toplum için uyarı vesilesi olduğunu ifade eden bu ayetlerle sona ereceği hissedilmektedir ve surede 16 kere tekrarlanan  رحمان ismiyle uyumlu olarak son bulması teşâbüh-i etrâf sanatına güzel bir örnek olmuştur. 

Surenin bu ayeti berâat-i intihadır.

تُنْذِرَ - تُبَشِّرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

[Onu (Kur'an'ı) senin diline kolaylaştırdık ki] ibaresindeki  بِ  harfi,  على  manasınadır ya da aslı üzeredir,  يَسَّرْنَاهُ 'ye,  انزلناه  manası sokuşturulmuştur yani ‘onu senin dilinle indirdik’ demektir. (Beyzâvî)
Meryem Sûresi 98. Ayet

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً  ...


Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَمْ ve nicesini
2 أَهْلَكْنَا helak ettik ه ل ك
3 قَبْلَهُمْ onlardan önce ق ب ل
4 مِنْ
5 قَرْنٍ nesillerden ق ر ن
6 هَلْ -musun?
7 تُحِسُّ hissediyor- ح س س
8 مِنْهُمْ onlardan
9 مِنْ hiç
10 أَحَدٍ birini ا ح د
11 أَوْ yahut
12 تَسْمَعُ işitiyor (musun?) س م ع
13 لَهُمْ onların
14 رِكْزًا cılız bir sesini ر ك ز
Sûrenin bu son âyetinde insanlar bir defa daha uyarılarak yukarıda anlatılan azgın kavimden önce de Allah’ın âyetlerini inkâr edip uyarılarına kulak vermeyen nice nesillerin helâk edildiği, böylece onların yeryüzünden ve tarih sahnesinden silinip gittikleri bildirilmektedir. Şimdi onlardan hayat belirtisi olarak hiçbir şey görülmemekte, ne bir ses ne bir nefes işitilmektedir. Âyet, Kur’an’ın uyarılarına kulak vermeyenlerin de aynı şekilde ceza göreceklerine dikkat çekmektedir.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 621

Rakeze ركز : رِكْزٌ gizli/alçak sestir. رَكَزَ fiili gizli olarak gömmek anlamında kullanılır. مَرْكَز الجُنْدِ ifadesi ordunun mızraklarını sapladıkları karargâhlarıdır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri merkez ve temerküzdür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  كَمْ  soru harfi haberiye olarak, اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlu olarak mahallen mansubdur. اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru  اَهْلَكْنَا  fiiline müteallıktır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ قَرْنٍ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir.

Temyiz; kendisinden sonra geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur.

Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez.

Melhûz Mümeyyez: Burada temyiz cümledeki kapalılığı giderir. Manası kapalı olup da temyiz sayesinde açıklığa, netliğe kavuşan bu tür cümlelere melhûz mümeyyez denir. Melhûz mümeyyez daha çok şu cümlelerde olur: 

a) İsm-i tafdil kalıbının kullanıldığı bazı cümleler, 

b) Anlatılmak istenen anlamı ifadede tek başına yetersiz kalan “artmak-eksilmek, çoğalmak-azalmak, yükselmek-alçalmak, güzel ve çirkin olmak, büyük veya küçük olmak” gibi fiillerin kullanıldığı cümleler, 

c) İçinde “ كَفَى بِ ” terkibi bulunan cümleler, 

d) Kem-i istifhamiyye (soru için olan كَمْ ) ve kem-i haberiyye (çokluk bildiren  كَمْ) ile kurulan cümleler. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  هلك ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً

 

هَلْ  istifham harfidir.  تُحِسُّ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

مِنْهُمْ  car mecruru  اَحَدٍ ‘in mahzuf haline müteallıktır.  اَحَدٍ  lafzen mecrur,  تُحِسُّ  fiilinin mef’ûlu olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَسْمَعُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

لَهُمْ  car mecruru  رِكْزاً ‘in mahzuf haline müteallıktır. رِكْزاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

تُحِسُّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  حسس ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍۜ 

 

وَ   istînâfiyye, haberiye olan  كَمْ  soru harfidir.  اَهْلَكْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olarak mahallen mansubdur ve çokluktan kinayedir. Müspet mazi fiil sıygasındaki cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fiilin azamet zamirine isnadı, tazim ifade etmiştir.

قَرْنٍ  için sıfat konumundaki  هُمْ اَحْسَنُ اَثَاثاً وَرِءْياً  cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan  اَحْسَنُ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

قَرْنٍ ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

Ayetin ilk cümlesi 74. ayetteki cümlenin aynısıdır. Bu tekrarda tekrir ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri  Ahkaf/28)

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

مِنْ  mef’ûl olan  كَمْ ’deki müphemliği beyan etmek üzere kullanılmıştır. Mana, “Nesillerin bir çoğunu helâk etmiştik.” şeklindedir. (Keşşâf)

Her asırda yaşayanlara  قَرْنٍ  denmesi, boynuz (قَرْنٍ ) gibi önde olmalarındandır. Çünkü ötekiler arkalarından gelir. Onlardan önce nice nesiller helak ettik cümlesi kâfirleri korkutma ve onları korkutması için Resûlüllah (sav)'i cesaretlendirmedir. (Beyzâvî) Dolayısıyla idmâc sanatı vardır.

 

 هَلْ تُحِسُّ مِنْهُمْ مِنْ اَحَدٍ اَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزاً

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp uyarı ve sakındırma anlamında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

تَسْمَعُ - تُحِسُّ  ve  تَسْمَعُ - رِكْزاً  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

اَحَدٍ ‘deki tenvin nev ve tahkir içindir.  رِكْزاً ‘deki tenvin ise kıllet ve nev ifade eder.

Hissetmenin içinde işitme de olduğu halde işitmenin ayrıca belirtilmesi, umumdan sonra hususun zikri bâbıdır.

Surenin genelinde olduğu gibi son sayfadaki ayetlerin fasılaları da dikkate şayandır. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur’an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir.

Kur’an-ı Kerim’in her suresinde olduğu gibi bu surenin de sona erişi hüsn-i intihâ sanatının güzel bir örneğini teşkil etmektedir.

Hüsn-i intihâ; mütekellimin sözünü makâma ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlamasıdır. Kur’an’daki surelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir.  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

 
Tâ-Hâ Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 135 âyettir. Sûre, adını birinci âyette yer alan harflerden almıştır. Sûrede, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanlara gösterdiği doğru yolun temel gerçeklerine işaret edilmekte, Hz.Peygamber teselli edilerek peygamberlik görevini mutlaka en güzel şekilde başaracağı müjdelenip kendisine karşı çıkanların uğrayacağı sonuçlar izah edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada yirminci, iniş sırasına göre kırk beşinci sûredir. Meryem sûresinden sonra, Vâkıa sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 130 ve 131. âyetlerin Medine’de nâzil olduğuna dair bir rivayet de vardır.
 
 Hz. Ömer’in İslâmiyet’i kabul edişiyle ilgili meşhur rivayette Ömer’in, kız kardeşi ve eniştesinin evine baskın yaptığında işittiği ve çok etkilendiği âyetlerin Tâhâ sûresinin âyetleri olduğu ve bu olayın peygamberliğin beşinci yılında cereyan ettiği dikkate alınarak, genellikle Mekke döneminin ortalarına doğru indiği kabul edilir.
 
 Kaynaklarda nüzûlü için belirli bir sebepten söz edilmez. Geldiği dönemin şartları ve sûrenin içeriği, Hz. Peygamber’e ve müminlere teselli verip onların moralini yükseltmeyi amaçladığını göstermektedir.
Hz. Peygamber’in mâneviyatını yükselten ve Allah’ın kudretine dikkat çeken ifadelerle başlanmış, ardından Hz. Mûsâ’nın Firavun’la mücadelesine, Cenâb-ı Hakk’ın İsrâiloğulları’na lutfettiği nimetlere ve onların hatalı tutumlarına geniş bir biçimde yer verilmiştir. Daha sonra Hz. Âdem’in yaratılışına ve şeytanın onları kandırıp cennetten çıkmalarına sebep oluşuna değinilmiş, inkârcıların karşılaşacakları âkıbet hatırlatılmış ve ebedî mutluluğun Allah’a saygıda kusur etmekten sakınanların olacağı belirtilmiştir.
Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadiste anlatıldığına göre, Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini işiten melekler şöyle demişlerdir: Bunların kendilerine gönderileceği ümmete ne mutlu, bunları taşıyan gönüllere ne mutlu, bunları okuyan dillere ne mutlu!” (Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 20).
 
 Birçok sûrede olduğu gibi âyetlerinin kısa ve sonlarının secili olması sûrenin okunuşuna apayrı bir mûsiki katmaktadır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Tâ-Hâ Sûresi 1. Ayet

طٰهٰۜ  ...


Tâ Hâ.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 طه Ta, Ha.
Müfessirler arasında, bu sûrenin ilk âyetini oluşturan ve “tâ-hâ” şeklinde okunan iki harfin mahiyeti ve anlamı hususunda iki yorum vardır. a) Bunlar bazı sûrelerin başında yer alan ve teker teker okunduğu için “hurûf-i mukattaa” diye adlandırılan harflerdendir (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/1). b) Bunlar ayrı iki harf değil, anlamı olan bir kelimedir. Bu eğilim içinde kuvvetli bulunan görüşe göre bu kelime Arapça’nın bazı lehçelerinde “ey kişi, ey insan!” mânasına gelmektedir. Bu görüşün sahipleri, İslâm öncesi Arap şiirinden bu anlamdaki kullanımı gösteren örnekleri zikrederler. Ayrıca bu kelimenin Allah’ın isimlerinden biri olduğu ve bu âyette o isme yemin edildiği görüşü de ileri sürülmüştür (bk. Taberî, XVI, 135-137; İbn Âşûr, XVI, 182-183).


طٰهٰۜ

 

طٰهٰ  hurûf-u mukattaa harfleridir.

طٰهٰۜ

 

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın Kur'an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın, her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz. (Kurtubî)

Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır.

Kur'an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.

Başında hurûf-u mukattaa bulunan surelerin hepsi vahiy ve nübüvvetin ispatıyla ilgili ayetlerle söze başladığı halde yalnızca üç tanesi; Meryem, Rûm ve Ankebût sûreleri bu genel üslubun dışında kalır. Meryem sûresi Hz. Zekeriyya’nın, Rûm sûresi, uğradığı mağlubiyetten sonra Bizans’ın yakın bir gelecekte kazanacağı zaferin müjdesiyle başlamaktadır. Ankebût ise müminlerin birtakım fitne ve belalara uğratılıp imtihana çekileceklerini bildiren ayetlerle başlar ve kendisinden sonra yine başında “elif-lâm-mîm” bulunan diğer üç sure ile birlikte bir grup oluşturur. (TDV İslam Ansiklopedisi) 

"Tâ-Hâ" kelimesi, Kur’an'ın bir adıdır. Yani Kur’an'a yemin olsun ki... Yemin cümlesi olması halinde bu surenin adı da olabilir. Diğer bir görüşe göre ise, manası "Ey kişi!" demektir. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 2. Ayet

مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ  ...


2-3. Ayetler Meal  :   
(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا
2 أَنْزَلْنَا biz indirmedik ن ز ل
3 عَلَيْكَ sana
4 الْقُرْانَ (bu) Kur’an’ı ق ر ا
5 لِتَشْقَىٰ güçlük çekesin diye ش ق و
Resûlullah’ın ve müslümanların çok zor şartlar altında bulundukları bir dönemde inen sûre, insanlık için bir lutuf olan Kur’an’ın ne yüce bir makamdan geldiğine dikkat çeken, muhataplarına mânevî huzur ve tatmin sağlayan, moral gücünü yükselten ifadelerle başlamaktadır. 2. âyetin “mutsuz olasın diye” şeklinde çevirdiğimiz kısmını “eziyet, zahmet çekesin diye” şeklinde tercüme etmek mümkündür. Her iki mânaya göre âyetten çıkan sonuç şu olmaktadır: Kur’an’ın getirdiği ilâhî mesajın amacı, insanın yaşama sevincini kırmak veya yok etmek değil, yaratılış amacına uygun bir sorumluluk bilinci taşıyanlara yol göstermek, hatırlatma ve uyarılarda bulunmaktır. Bazı müfessirler Resûlullah’ın tebliğ görevi esnasında çektiği sıkıntıları ve gece ibadetinden ötürü tâkatten düştüğünü anlatan rivayetlerle bağ kurarak ve ibadette maksadın meşakkat olmadığını belirtmek için âyete, Kur’an’ın insanı güç yetiremeyeceği şeylerle sorumlu tutmak üzere gelmediği mânasını vermişler; bazıları da burada, Hz. Peygamber’in hep bu sıkıntılı duruma mahkûm kalmayıp güçlü ve itibarlı olacağı ve değerinin bilineceği günlere de kavuşacağı yönünde müjde verildiği yorumunu yapmışlardır (bk. Taberî, XVI, 137; Râzî, XXII, 3-4). Âyetlerin indiği dönemle ilgili rivayetler ışığında, hemşehrilerinin hakikatleri görmemekte ve elleriyle yaptıkları putları tanrı edinmekte direnmeleri karşısında mâneviyat kırıklığına uğrayan Hz. Peygamber’e teselli verildiği, Kur’an’ın, ancak insan olmanın sorumluluğunu taşıyanlar ve bunun hakkını verememekten korkanlar için öğüt ve uyarı etkisi yapacağı bildirilerek bu bilinçten yoksun olanlar için kendisini helâk etmemesi gerektiğine imada bulunulduğu anlaşılmaktadır.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 624-625

مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ

 

Fiil cümlesidir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

عَلَيْكَ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline müteallıktır.  الْقُرْاٰن  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

لِ  harfi,  تَشْقٰى  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

تَشْقٰى  fiili,  ى  üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ‘dir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel لِ  harf-i ceriyle birlikte  اَنْزَلْنَا  fiiline müteallıktır.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan  حَتّٰٓى  ’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ  ’den sonra, 3) Lam-ı cuhûddan sonra, 4) Lam-ı ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (  وَ  )’den sonra, 6) Sebep fe (  فَ  )’sinden sonra. Burada harf-i cerden sonra geldiği için gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰىۙ

 

Ayet, ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  اَنْزَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.

Car mecrur  عَلَيْكَ  ihtimam için mef’ûl olan  الْقُرْاٰنَ ’ye takdim edilmiştir.

Allah Teâlâ Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse, hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir Yolu, c. 2, s. 467)

Sebep bildiren harf-i cer lam-ı ta’lilin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  تَشْقٰى  cümlesi, mecrur mahalde olup  لِ  harfiyle birlikte  اَنْزَلْنَا  fiiline müteallıktır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

[‘’Kur'an'ı sana bedbaht olasın diye indirmedik’’] cümlesi eğer  طٰهٰۜ  mübteda kabul edilirse  طٰهٰۜ 'nın haberidir. O zaman sure veya Kur'an ile tevil edilmiş olur, Kur'an lafzı da ait yerine geçer. Eğer  طٰهٰۜ  kasem kabul edilirse bu da cevabı olur; onu nida kılarsan bu da münadası olur. مَٓا اَنْزَلْنَا 'yı fiil cümlesi yahut mübtedayı gizleyerek isim cümlesi yaparsan yeni söz başı olur. (Beyzâvî) 

Mukâtil şöyle demiştir: Ebu cehil, Velid b. Muğire, Mut'im b. Adiyy ve Nadr b. el- Haris, Hz Peygamber (sav)'e: "şüphesiz ki sen, atalarının dinini terk ettiğin için bir meşakkat ve sıkıntı içindesin" dediler. Bunun üzerine Hz Peygamber (sav), "Aksine ben, alemlere rahmet olmak üzere gönderildim" dedi. Onlarda, "Hayır, aksine sen zahmet çekiyor, zahmet veriyorsun" deyince, Cenab-ı Hak, onları reddetmek ve Hz Muhammed (sav)'e de, İslamın sırf barış ve esenlik olduğunu; bu Kur'an'ın bütün kazançları elde etmeye götüren bir selamet ve bütün mutlulukları elde etmeye bir sebep olduğunu; kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise pür bedbahtlık olduğunu bildirmek üzere bu ayeti indirdi. (Fahreddin er-Râzî)

Bu ayetteki ifade, Resulullah'ı müşrikler tarafından karşılaştığı sıkıntılardan dolayı teselli etmektedir. Yani ‘’Ey Peygamberim! Biz bu Kur’an'ı sana, azgınlarla konuşurken, asilerle tartışırken sıkıntıları göğüslemen için indirdik, onların küfrüne aşırı derecede üzülmen ve iman etmeleri için kendini harap edercesine uğraşman için indirmedik.’’

Nitekim diğer bir ayette de "Arkalarından üzüntü ile neredeyse kendini harap edeceksin." denilmektedir. Hayır, ey Resulüm! Biz bu Kur’an'ı sana tebliğ ve öğüt için gönderdik ve bunu da sen yaptın. Artık bundan sonra onlar iman etmezlerse, senin bir sorumluluğun yoktur. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 3. Ayet

اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ  ...


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِلَّا ancak (indirdik)
2 تَذْكِرَةً bir öğüt ذ ك ر
3 لِمَنْ kimseler için
4 يَخْشَىٰ korkan(lar) خ ش ي

اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ

 

اِلَّا  istisna edatıdır.  تَذْكِرَةً  önceki ayette geçen  اَنْزَلْنَا  fiilinin mef’ûlun lieclihi olup fetha ile mansubdur. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  لِ  harf-i ceriyle birlikte  تَذْكِرَةً ‘e müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası يَخْشٰى ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَخْشٰى  fiili,  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harf-i cersiz kullanımı. 2) Harf-i cerli kullanımı

Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a. Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.

b. Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c. Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d. Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.

e. Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.

Not: Mef’ûlün lehin harf-i cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ

 

Bu ayet önceki ayetin devamıdır. اِلَّا  istisna edatı, mef’ûlün lieclih olan  تَذْكِرَةً  müstesnadır.  تَذْكِرَةً  ’in takdiri  أنزلناه  [Onu indirdik] olan amili mahzuftur.  تَذْكِرَةً ’in hal yerinde masdar olmasına veya amili mahzuf bir mef’ûlü mutlak olması da caizdir.

İstisna munkatı’ dır. Yani aynı cinsten olmayan bir şey istisna edilmiştir.  إلا  asıl olan istisna manasında değil  لكن  manasındadır.  تَذْكِرَةً , masdar-ı müevvel olan  لِتَشْقٰىۙ ‘dan müstesnadır. Yani:  ما أَنْزَلْنا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقى إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشى  demektir. (Mahmud Sâfî)

Mecrur mahaldeki  مَنْ  müşterek ism-i mevsûlu,  لِ  harfiyle birlikte  تَذْكِرَةً ‘e müteallıktır. Sılası olan  يَخْشٰى  cümlesi, müspet muzari fiil olarak gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۙ  müstesna-i munkatı’ olarak mansubdur,  لِتَشْقٰىۙ 'nın mahallinden bedel olması caiz değildir, çünkü iki cins farklıdır;  اَنْزَلْنَا 'nın mef'ûlu olması da caiz değildir, çünkü bir fiil iki illete etki edemez. Bunun  عَلَيْكَ 'deki  كَ ’den veya Kur'an'dan hal yerinde masdar (mef’ûlu mutlak) olduğu da söylenmiştir. Ya mef’ûlün leh'tir, o zaman  لِتَشْقٰىۙ  Kur’an'a sıfat düşen mahzûf bir şeye müteallik olur, yani; ‘’İndirilen Kur'an'ı tebliğ etmekle yorulasın diye indirmedik, ancak öğüt vermen için indirdik.’’ (Beyzâvî)

الْقُرْاٰنَ - تَذْكِرَةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır. 

Bu tebliğ ve öğüt, umumi olduğu halde burada korkanlara tahsis edilmiş, çünkü ondan faydalananlar bu insanlardır. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 4. Ayet

تَنْز۪يلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ  ...


(O) yüksek gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَنْزِيلًا (O) indirilmiştir ن ز ل
2 مِمَّنْ tarafından
3 خَلَقَ yaratan خ ل ق
4 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
5 وَالسَّمَاوَاتِ ve gökleri س م و
6 الْعُلَى yüce ع ل و

تَنْز۪يلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ

 

تَنْز۪يلاً  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Takdiri; انزلناه ( biz onu indirdik) şeklindedir.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  مِنْ  harf-i ceriyle birlikte  تَنْز۪يلاً ‘e müteallıktır. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ الْاَرْضَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

السَّمٰوَاتِ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur. Cemi müennes salim kelimeler fetha yerine kesra alırlar.

الْعُلٰى  kelimesi  السَّمٰوَاتِ ‘nin sıfatı olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere sıfat denir. Arapça’da sıfatın asıl adı na’t ( النَّعَتُ )dır. Sıfatın nitelediği isme de men’ut ( المَنْعُوتُ ) denir. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata hakiki sıfat, dolaylı olarak niteleyen sıfata da sebebi sıfat denir.

Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya sıfat tamlaması denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir. Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat iki kısma ayrılır:

1. Hakiki sıfat

2. Sebebi sıfat

HAKİKİ SIFAT 

1. Müfred olan sıfatlar

2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. MÜFRED OLAN SIFATLAR

Müfred olan sıfatlar genellikle ism-i fail, ism-i mef’ûl, mübalağalı ism-i fail, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdil, masdar, ism-i mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.

Sıfat mevsûfuna: cinsiyet, adet, marifelik - nekrelik ve îrab bakımından uyar.

Not: Gayri akil (akılsız çoğullar) mevsûf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2. CÜMLE OLAN SIFATLAR: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibh-i cümle olan sıfatlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَنْز۪يلاً مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰىۜ

 

Ayet fasılla gelmiştir.  تَنْز۪يلاً  mahzuf bir fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Cümlenin takdiri;  انزلناه (biz onu indirdik) ’dir. Mef’ûlu mutlakların amillerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mecrur mahalde  تَنْز۪يلاً ‘e müteallık olan müşterek ism-i mevsul  مَّنِ ’in sılası, mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidâî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

الْعُلٰى  kelimesi  السَّمٰوَاتِ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

لسَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

Arzdan sonra, arza şamil olan semavatın zikredilmesi, husustan sonra umumun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

Yerin önce zikredilmesi, hisse daha yakın ve daha açık olmasından dolayıdır. Göklerin, yücelikle vasıflandırılması, azameti pekiştirmek içindir. (Ebüssuûd)

Önceki ayetlerdeki azamet zamirinden bu ayette, gaib zamire iltifat edilmiştir.

İkinci ayette kelama cemi mütekellim zamiri  اَنْزَلْنَا  kullanılarak başlanmıştır. Sözün akışına göre (bizim tarafımızdan indirilmiştir) denecek yerde [Yeri ve yüce gökleri yaratan tarafından indirilmiştir] denilerek gaib sıygasıyla hikâye üslubuna geçilerek iltifat yapılmıştır. Beyzâvî buradaki iltifatı ve anlama kattığı incelikleri şöyle izah eder: “Mütekellim kalıbından gaibe geçilmesi, konuşmada sanat yapmak ve indirenin şanını iki açıdan yüceltmek içindir: 

Birincisi, indirmeyi şanı yüce birinin zamirine isnad etmek ve onu celâl ve ikram sıfatlarıyla özelleşen zata nispet etmek.

İkincisi şuna dikkat çekmek içindir ki ona iman ve itaat etmek vâciptir, zira bu, onun gibi bir ulunun sözüdür. Yüce Allah ayette yeri önce zikretti; çünkü hisse en yakın olan odur ve yüksek göklerden önce göze çarpmaktadır. 

Görüldüğü gibi Beyzâvî, makam ve halin gereğine uygun olarak yer ve gök lafızlarının ayetlerde yer alış sırasının değişiklik gösterdiği düşüncesindedir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

لتشقى  [Güçlük çekesin] - يحشى  [Korkar] ayetlerin sonlarında kelamın güzellik ve değerini artıran güzel bir seci vardır. (Safvetü’t Tefâsîr)

2. ayetteki  تَنْز۪يلاً - اَنْزَلْنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Allah Teâlâ onu, yeri ve onca büyüklüğüne rağmen gökleri yaratandan bir "tenzil" olarak belirtmek suretiyle, Kur'an'ın şanını yüceltmiştir. Bunu şundan ötürü söylemiştir: Çünkü Allah'ın azamet ve yüceliği, onun yaratık ve nimetlerinin büyüklük ve yüceliğini ortaya koymakla zuhur eder. Cenab-ı Allah, Kur'an'ı tefekküre, mana ve hakikatlerini düşünmeye teşvik etmek için onun yüceliğini belirtmiştir. Bu durum görülen dünyamızda (şehadet âleminde)de genellikle bilinen bir şeydir. Çünkü, mesaj gönderenin makamına göre mesajına saygı gösterilir. Böylelikle elçinin sözünün dinlenilmesi daha çok sağlanmış olur. (Fahreddin er-Râzî)

Bu ayetler, "En güzel isimler Allah'a mahsustur." ayetine kadar Kur’an'ı indiren Allah'ın şanını tazım içindir ki bu da, indirilen Kur’an'ın şanının tazimini gerektirmektedir. Böylece mehabetin artması ve kalplere ilâhî korkunun girmesi sağlanmış olur ki bu, karşı çıkan isyankârların inat ve azgınlıklarından vazgeçmelerine ve Allah korkusuna yönelmelerine sebep olmaktadır. Bu da, ibret alıp iman etmek sonucuna götürmektedir. (Ebüssuûd)


Tâ-Hâ Sûresi 5. Ayet

اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى  ...


Rahmân, Arş’a kurulmuştur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الرَّحْمَٰنُ Rahman ر ح م
2 عَلَى üzerine
3 الْعَرْشِ Arş ع ر ش
4 اسْتَوَىٰ istiva etmiş(kurulmuş)tur س و ي
Bütün evren rahmân olan Allah’ın hükümranlığı altında olduğuna göre, varlıklar âlemi O’nun merhametiyle kuşatılmış demektir, her varlık fark etse de etmese de O’nun rahmetinden payına düşeni almaktadır (“arş” ve “istivâ” kelimelerinin açıklaması için bk. A‘râf 7/54). Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyin Allah’a ait olduğu birçok âyette ifade edilmiştir. Kur’an’ın sadece bu âyetinde, belirtilenlerin yanı sıra toprağın altındakilerin de O’na ait olduğu bildirilmiştir. Müfessirler genellikle bu ifadeyi yerin yedi kat altındakiler şeklinde açıklamışlardır; bu yaklaşıma göre insan için genellikle merak konusu olan bir alana işaret edilmiş olur. Âyette varlık ve olayların insan tarafından yakından gözlemlenebilen bir kesitine özel bir vurgu yapılmış olduğu düşüncesinden hareketle, bu ifade “toprağın hemen altındakiler” şeklinde de yorumlanabilir. Her hâlükârda, bu unsura özel olarak yer verilmesiyle, hiçbir şeyin Cenâb-ı Hakk’ın mutlak egemenliği dışında düşünülemeyeceğine dikkat çekildiği açıktır.
 
 Belirtilen mutlak egemenliğin en açık göstergesi, Allah’ın kâinattaki her varlık ve olayın bilgisine sahip olması ve hiçbir şeyin O’na gizli kalmamasıdır. İlâhî bilginin bütün inceliklere ve ayrıntılara nüfuz derecesini iyi kavramamız için, sadece saklananlara değinilmekle yetinilmeyip daha gizli olanlara ayrıca temas edilmiştir. 7. âyetteki “gizli” diye çevirdiğimiz sır ve “gizlinin gizlisi” diye çevirdiğimiz ahfâ kelimeleri değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Bazı müfessirlere göre “sırdan daha gizli olan”ın anlamı “kişinin içinden geçirip dış dünyaya yansıtmadıkları”dır. Taberî bu konudaki görüşleri verdikten sonra kendi tercih ettiği yorumu şöyle belirtir: “Sırdan daha gizli olan, Allah’ın kullarından sakladığı, var olması imkân dahilinde bulunmakla birlikte henüz varlıklar alanına çıkmamış olanlar içinden kulların bilmedikleridir; zira bunları ancak Allah ve sonra da O’nun kendilerine bildirdiği kullar bilebilir” (XVI, 139-141 ). M. Esed ise âyetin bu kısmını, “O sadece insanın dile getirilmeyen bilinçli düşüncelerini değil, bilinç altında olup bitenleri de bilmektedir” şeklinde açıklar (II, 624).
 
 Tasavvufçular insanın mânevî varlığını derinliğe doğru “kalp, sır, ruh, hafî, ahfâ” şeklinde sıralarken (bk. H. Kâmil Yılmaz, s. 460), bu kelimelerin geçtiği âyetlere dayanmışlardır. Buna göre Allah, kâinatın özü olan insanın en derin ve en gizli boyutlarını da bilmektedir.
 
 8. âyette geçen ve “en güzel isimler” diye çevirdiğimiz esmâ-i hüsnâ, “Allah Teâlâ’nın en güzel ve en mükemmel anlamlara ve niteliklerine delâlet eden isimleri” anlamına gelir (bilgi için bk. A‘râf 7/180).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 625-626

اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى

 

İsim cümlesidir.  اَلرَّحْمٰنُ  mahzuf mübtedanın haberi olup lafzen merfûdur. Takdiri; هو ‘ dir.

عَلَى الْعَرْشِ  car mecruru  اسْتَوٰى  fiiline müteallıktır. اسْتَوٰى  fiili, mübtedanın ikinci  haberi olarak mahallen merfûdur. اسْتَوٰى  fiili,  ى  üzere mukadder fetha ile mansubdur. Faili müstetir olup takdiri هو’dir.  اسْتَوٰى  fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İftiâl babındandır. Sülâsîsi  سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَلرَّحْمٰنُ  kelimesi takdiri  هو  olan mahzuf mübteda için haberdir. Bu takdire göre cümle, zamandan bağımsız, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اَلرَّحْمٰنُ  kelimesinin mübteda veya mahzuf mübtedanın haberi olması caizdir.

İkinci haber olan  اسْتَوٰى , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Allah'ın göklerin ve yerin yaratıcısı olmakla vasıflandırılmasının ardından Rahmân olarak vasıflandırılması, göklerin ve yerin yaratılmasının, Allah'ın Rahmetinin eserlerinden olduğunu zımnen bildirmek içindir. Nasıl ki, "Rahman olan Allah, göklerin ve yerin Rabbidir." ayetinde de Rahman olarak vasıflandırılması, O'nun Rabliğinin, rahmet olarak bulunduğunu bildirmek içindir.

Allah'ın Rahmân olarak vasıflandırılması aynı zamanda işaret ediyor ki, Kur’an'ın peyderpey indirilmesi de, O'nun rahmetinin hükümlerindendir. (Ebüssuûd)

 عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى  kasr vardır. Müşriklerin, ilâhları için yeryüzünde  tasarruf edebildikleri zannını reddetmek için yapılmıştır. (Âşûr)

Burada  اسْتَوٰى (istivâ etti) sözcüğünün akla gelen ilk anlamı oturmaktır. Ancak bu, İslam inancına zıttır. Çünkü oturma, Allah’ın cisim olmasını ve bir mekân edinmesini gerektirir. Bundan dolayı burada sözcüğün uzak anlamı (kuşatmak, istilâ etmek) kastedilmiştir. Ayette  اسْتَوٰى  sözcüğünden önce veya sonra, yakın ya da uzak anlamına delalet eden bir karîne (ipucu) zikredilmediği için burada tevriye-i mücerrede vardır. (Dr. Mustafa Aydın Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

الْعَرْشِ اسْتَوٰى , hakimiyetle/mülkle eş anlamlı olan melik’in tahtıdır. Arş kelimesini, mülk kelimesinin yerine kinaye olarak kullanmışlar ve şöyle demişler: Falanca arşa istiva etti derken, mülkü/hakimiyeti ele geçirdi demek istiyorlar, her ne kadar söz konusu kişi (şeklen/gerçekte) tahta oturmamış da olsa… Gerçi tahta oturması, hakimiyeti sembolize etmesi açısından daha bariz, daha basit ve durumu daha açıklayıcıdır. (Ama tahta oturma olgusu, eyleme dönüşmese de  الْاسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ  tabiri, hakimiyeti sembolize eder. (Keşşâf III. 54, Kur’an’daki Deyimler ve Zemahşerî’nin Keşşâf’ı)

Ayetlerin sonlarında, kelimelerin vezinlerinin farklı, son harflerinin aynı olması sanatı olan mutarraf seci vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî İlmi)

Arşı istiva etmek, hükümranlık ve saltanatın mecazî ifadesidir. Bundan murad, kâinatın icadının ve idaresinin Allah'ın (cc) üstün iradesine bağlı olduğunu beyan etmektir. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 6. Ayet

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى  ...


Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey, yalnızca O’nundur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَهُ hep O’nundur
2 مَا ne varsa
3 فِي
4 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
5 وَمَا ve ne varsa
6 فِي
7 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
8 وَمَا ve ne varsa
9 بَيْنَهُمَا ikisinin arasında ب ي ن
10 وَمَا ve ne varsa
11 تَحْتَ altında ت ح ت
12 الثَّرَىٰ toprağın ث ر ي

Seraye ثري :  Kelimedeki asli mana çoğaltıp büyütmeye/artırmaya istidadı bulunan geniş arazi demektir. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de isim olarak 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri servet ve Süreyya'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى

 

Ayet önceki ayetteki mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya müteallıktır. وَمَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. مَا بَيْنَهُمَا  atıf harfi و 'la makabline matuftur. 

تَحْتَ  mekân zarfı, mahzuf sılaya müteallıktır. الثَّرٰى  muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى

 

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen ayet, önceki ayetin devamı olarak üçüncü haberdir.  

Ayet sübut ifade eden isim cümlesi formunda faide-i haber inkârî kelamdır. Ayette takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُ  mahzuf mukaddem bir habere müteallıktır. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya müteallıktır.

Cümledeki takdim, kasr ifade eder. Kasr, mukaddem haber ve muahhar mübteda arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.  لَهُ  mevsûf/maksûrun aleyh,  مَا فِي السَّمٰوَاتِ sıfat/maksûrdur.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Semavat yeryüzünü, gökyüzünü ve ikisi arasında olanları kapsadığı halde semavattan sonra bunların tekrar söylenmesi umumdan sonra husus babında ıtnâbdır.

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya müteallıktır.

Ayetteki, birbirine tezâyüf nedeniyle atfedilmiş ikinci ve üçüncü mevsûllerin de sılası mahzuftur. Sılaların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Burada müsnedin, ism-i mevsûl olan müsnedün ileyten önce zikredilmesinin sebebi, müsnedi müsnedün ileyhe tahsis etmektir. 

Gökyüzünde, yeryüzünde, ikisinin arasında ve toprak altında olmak üzere bütün mekânlar sayılmıştır. Başka hiçbir ihtimal söz konusu değildir. Bu üslup taksîm sanatıdır.

Cenab-ı Hakk'ın "Göklerde yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa (hepsi) O’nundur" ayetine gelince bil ki: Allah Teâlâ, ["O Rahman arşa istiva etmiştir"] buyurarak mülkünü anlatınca, mülk de ancak ve ilimle bulunup tam olunca, onun peşi sıra önce kudretini, sonra ilmini zikretmiştir. Kudreti, işte bu ayette anlatılandır. Bundan maksat şudur: Cenab-ı Hak, burada sayılan dört kısmın da malikidir. Binaenaleyh O, göklerde bulunan meleklerin, yıldızların ve bunlar dışındaki herşeyin; yerlerde bulunan madenlerin ve boş sahraların, bu ikisi arasında bulunan havanın ve toprak altında bulunan şeylerin malikidir. İmdi eğer "الثَّرٰى , alemin en son sathı, en alt tabakasıdır; onun altında bir şey bulunmaz. Öyleyse nasıl olur da Allah onun altında bulunan şeyin de sahibidir" denilebilir?" diye sorulursa cevaben deriz ki: "الثَّرٰى  Arapça'da ‘nemli toprak’ demektir. Dolayısıyla, onun altında bir şey bulunması muhtemeldir. (Fahreddin er-Râzî)

ما  ve  فى  harflerinin tekrarında reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tâ-Hâ Sûresi 7. Ayet

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى  ...


Sen sözü açığa vursan da, gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 تَجْهَرْ açık da söylesen ج ه ر
3 بِالْقَوْلِ sözü ق و ل
4 فَإِنَّهُ muhakkak O
5 يَعْلَمُ bilir ع ل م
6 السِّرَّ gizliyi س ر ر
7 وَأَخْفَى ve daha gizlisini خ ف ي

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. تَجْهَرْ  meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir.  بِالْقَوْلِ  car mecruru تَجْهَرْ  fiiline müteallıktır.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.

يَعْلَمُ  fiili,  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  يَعْلَمُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir.  

السِّرَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اَخْفٰى  atıf harfi  و ‘la makabline matuf olup  ى  üzere mukadder fetha ile mansubdur.

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

 

و  istînâfiyyedir. Ayet şart üslubunda haberî isnaddır. Müspet muzari fiil sıygasındaki şart cümlesi  تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ  müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir. 

Rabıta harfi  فَ ’nin dahil olduğu  فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى  cümlesi, mahzuf cevabın ta’lili hükmündedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi  يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi teceddüt, medih makamında olduğu için ayrıca istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Şartın cevabının takdiri  فالله مستغن عن ذلك  (Allah bundan müstağnidir) şeklindedir. Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevabından oluşan terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bu ayette müsnedin durumuna dair birkaç vecih bulunmaktadır:

İlki, şartla sınırlandırılmasıdır. اَخْفٰى  edatıyla sınırlandırılan müsned fiil, gelecek zamana hasredilmiştir. Çünkü  إنْ  ile ifade edilen şart, genelde gelecek zaman içindir. 

Müsneddeki ikinci vecih ise hazf edilmiş olmasıdır. Çünkü Araplar manayı ihlal etmeyecek ve ifadenin edebîliğine gölge düşürmeyecek unsurları hazf etmeyi âdet edinmişlerdir. Tabi hazifli ifadelerde, hazfi gösteren bir karine mutlaka bulunmalıdır. Yoksa sözde kapalılık meydana gelir ve maksat anlaşılmaz. Bu karinelerden biri de, müsnedin cümlenin akışı dolayısıyla biliniyor olmasıdır. Ayette hazf edilen unsur,  اِنْ تَجْهَرْ  lafzından sonra takdiri olarak bulunan  اَوْتخفه  lafzıdır. (Selim Güzel, Tâhâ Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Bundan önce Allah'ın saltanatının genişliği ve kudretinin bütün kâinatı kuşattığı beyan edildikten sonra burada da O'nun ilminin bütün eşyayı kuşattığı beyan edilmektedir. Yani eğer sen, Allah'ı (cc) açıktan anacaksan ve O'na yalvaracaksan, bil ki O, bunları açıktan yapmana muhtaç değildir; zira O, senin başkalarından gizlediğin şeyleri de, onlardan daha gizli olanları da yani kafanda düşünüp de hiç söylemediğin şeyleri de şüphesiz bilmektedir. Yahut O, senin kendi nefsine sır olarak sakladıklarını da, gelecekte sır olarak saklayacaklarını da şüphesiz bilir.

Bu kelam, yüksek sesle söylemeyi yasaklamak anlamında olabilir. (Ebüssuûd)

اَخْفٰى , mübalağa ifade eden ism-i tafdil sıygasıdır. Bu görüşe göre diyoruz ki: Allah Teâlâ eşyayı üçe ayırmıştır. Açık olanlar cehr, gizli olanlar sır ve en gizli olanlar اَخْفٰى . Veya  اَخْفٰى  kelimesi fiildir. Yani, "Allah Teâlâ kullarının sırlarını bilir ve bildiğini onlardan gizler" demektir. (Fahreddin er-Râzî)

اَخْفٰى  (Ondan daha gizli) - تسعى (Çalışır) ayetlerin sonlarında kelamın güzellik ve değerini artıran güzel seci vardır. (Safvetü’t Tefâsîr)

تَجْهَرْ - اَخْفٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, اَخْفٰى - السِّرَّ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tâ-Hâ Sûresi 8. Ayet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى  ...


Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. En güzel isimler O’nundur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah (ki)
2 لَا yoktur
3 إِلَٰهَ tanrı ا ل ه
4 إِلَّا başka
5 هُوَ O’ndan
6 لَهُ O’nundur
7 الْأَسْمَاءُ isimler س م و
8 الْحُسْنَىٰ en güzel ح س ن

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâli, mübteda olup lafzen merfûdur. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ  cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَٓا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.  

اِلَّا  istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri;  موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.


 لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى

 

İsim cümlesidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere müteallıktır.

الْاَسْمَٓاءُ  muahhar mübteda olup lafzen merfûdur. الْحُسْنٰى  kelimesi  الْاَسْمَٓاءُ ‘nın sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. 

الْاَسْمَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى  takdim kasrı vardır. Bu isimlerin başkalarında değil sadece Allah’da olduğunu ifade eder. (Âşûr)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Bütün esma-i hüsna ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâl telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için müsnedün ileyh olarak gelmiştir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu nedenle  اَللّٰهُ  isminde tecrîd sanatı vardır.

Mübteda olan lafza-i celâlin haberi, cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın dahil olduğu isim cümlesi formunda gelmiştir. 

هُوَۜ , cinsini nefyeden  لَٓا  ve isminin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr هُوَ  ile لَاۤ ’nın ismi olan  إِلَـٰهَ  kelimesi arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsuf hakiki kasrdır.

اَللّٰهُ - اِلٰهَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Âşur’a göre lafzaî celâl, mahzuf mübtedanın haberidir.  لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ  ve arkadan gelen cümle, lafza-i celâlden haldir. 

 

  لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى

 

Lafza-i celâlin ikinci haberi olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُ , mahzuf mukaddem habere müteallıktır. 

Bu takdim bu isimlerin sadece O’nun hakkı olması sebebiyle önemi dolayısıyla kasr ifade eder. Mevsuf olan  لَهُ  maksûrun aleyh, sıfat olan  الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى  maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani sıfat denilen bu vasıf, mevsuftan başkasında bulunmamaktadır. Hakiki kasrdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْحُسْنٰىۚ  ile sıfatlanan  الْاَسْمَٓاءُ , muahhar mübtedadır.  الْحُسْنٰىۚ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayette iki farklı yol izlenerek kasr yapılmıştır. Bunlardan ilki, nefy ve istisna harfleriyle, ikincisi ise takdim yoluyla oluşmuştur. Uluhiyet vasfının Allah'a tahsis edilmesi ve en güzel isimlerin sadece ona ait olması gerçeğe uygundur. Bu vasıflarla başka hiçbir varlık nitelenemeyeceği için bu kasırlar hakiki kasr grubuna girer. Sıfat mevsufa kasredilmiştir. İkisi de kasr-ı sıfat ale’l mevsuftur.

Bu kelam, zikredilen Hâlık, Rahmân, Mâlik, Alîm olma kelimelerinin, Allah'ın isimleri ve sıfatları olduklarını, O'nun zatında ise teaddüt (birden fazla çokluk) olmadığını beyan etmektedir. Nitekim rivayet olunur ki, müşrikler, Peygamberimizin (sav) "Ya Allah, Ya Rahman!" dediğini duyduklarında, dediler ki: "Muhammed bizi iki ilâha tapmaktan men' ediyor; kendisi ise başka bir ilâha da tapıyor." (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 9. Ayet

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ  ...


Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهَلْ mi?
2 أَتَاكَ sana geldi ا ت ي
3 حَدِيثُ haberi ح د ث
4 مُوسَىٰ Musa’nın
Gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden en çok söz edilen peygamber Hz. Mûsâ’dır. İlk inen sûrelerde Hz. Mûsâ’ya verilen “sahifeler”e gönderme yapan ifadeler yer almış olmakla beraber, Kur’an âyetlerinin kronolojik sıralamasına göre onun peygamberlikle onurlandırılmasına, Firavun’a gidip onu doğru yola çağırmakla görevlendirilmesine, bu arada kendisinin Allah’ın lutfuyla bizzat Firavun’un sarayında büyütülmüş olduğuna, Firavun’a yapılan nasihat ve gösterilen mûcizelere rağmen inatçı tavrını sürdürdüğü için İsrâiloğulları’nın Mûsâ’nın öncülüğünde kurtarılıp Firavun ve ordusunun boğulmasına, daha sonra Mûsâ vahiy almak üzere Tûr’a gittiğinde İsrâiloğulları’nın buzağı heykeline taparak nankörlük ettiklerine geniş biçimde değinilen ilk yer bu âyet kümesinin başından 98. âyete kadarki bölümdür (Hz. Mûsâ’nın hayatı hakkında Kur’an’da ve Kitâb-ı Mukaddes’te verilen bilgiler ve karşılaştırılması için bk. Bakara 2/49-59; Kasas 28/3 vd.). Burada dikkat çeken husus, anlatımın Hz. Mûsâ’nın doğumu ve yetiştirilmesiyle değil, hemen ona peygamberlik görevinin verilmesi ve tevhid mücadelesi içine sokulmasıyla başlamasıdır. Bu durumla, sûrenin tevhid mücadelesinin sıkıntılı dönemlerini yaşayan Resûlullah’a ve müminlere teselli ve moral desteği verme hedefi arasında sıkı bir bağ bulunduğu söylenebilir. Kur’an’ın başka sûrelerinde verilen bilgilerle beraber değerlendirildiğinde 10. âyette, Hz. Mûsâ’nın Medyen’de sekiz (veya on) yıl kayın pederinin yanında çalıştıktan sonra ailesiyle birlikte Mısır’a gitmek üzere yola çıktığı günlerden söz edildiği anlaşılmaktadır. Tefsirlerde bu olayın soğuk bir kış gecesinde ve Mûsâ’nın yolunu kaybettiği bir sırada meydana geldiği, ateş zannettiği ışığın gerçekte ilâhî nur olduğu belirtilir (Taberî, XVI, 142). Burada önemli olan, onun bir ışık görmesinin sağlanması ve bunun ilâhî huzura çağırılmasına vesile kılınmasıdır. Hz. Mûsâ bu mazhariyete eriştikten sonra, (11-24. âyetlerde belirtildiği üzere) kendisine vahiy gelmiş, mûcizelerle donatıldığı kendisine gösterilip Firavun’a gitmesi istenmiştir. Tevrat’ta Mûsâ’nın ateş görmesi olayı şöyle anlatılır: “Ve rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü; ve gördü, ve çalı tükenmiyordu; ve Mûsâ dedi: Şimdi döneyim, ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor...” (Çıkış, 3/2-3). 12. âyette Hz. Mûsâ’dan niçin pabuçlarını çıkarmasının istendiği açıklanırken bazı müfessirler pabuçların yapıldığı malzeme üzerinde durmuşlarsa da, daha çok ayaklarının o kutsal mekâna doğrudan temas etmesinin ve bereketinden nasiplenmesinin istendiği yorumu tercih edilmiştir (bk. Taberî, XVI, 143-144). Fakat burada ilâhî vahye muhatap olacak olan Mûsâ’nın kendisini ruhen buna hazırlamasının amaçlandığı, dolayısıyla kendisine çeki düzen vermesi ve daha özel bir saygı göstermesi için uyarıldığı söylenebilir. İbn Atıyye de buna yakın bir yorum yapmaktadır (IV, 39). Âyetin son kısmına “Sen iki defa kutlu kılınmış vadidesin” mânasını veren Esed, âyetteki “tuvâ” (diğer okunuşuyla “tıvâ”) kelimesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: Ne var ki bazı müfessirler bu kelimenin “kutlu kılınan vadi”nin ismi olduğunu söylemişlerdir. Oysa Zemahşerî, “iki kere yapılan” anlamındaki tuvan yahut tıvan tabirinden yola çıkarak, sözcüğü “iki kere” anlamına yormuştur; yani “iki kere kutsanmış” yahut “iki kere kutlu kılınmış” (II, 624, 625). Halbuki Zemahşerî önce bu kelimenin yer adı olmasına ilişkin yoruma temas etmekte, daha sonra “İki defa anlamına geldiği de söylenmiştir” şeklinde kendi yorum ve tercihi olmaksızın bu görüşe işaret etmekte, ayrıca bu mânayı “iki defa kutsanma” yorumuna hasretmeyip “iki defa seslenilmiş olduğu” yorumundan da söz etmektedir (II, 429). Kaldı ki genellikle müfessirler –tercih belirterek veya belirtmeden– her iki yorumu (vadi ismi olduğunu ve iki kere mânasına geldiğini) nakletmektedirler (meselâ bk. Taberî, XVI, 145-147; İbn Atıyye, IV, 39). 14. âyetin “Beni hatırında tutmak için namazı kıl” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmına “Hatırladığında namazı kıl” mânası da verilmiş ve bu yorum Hz. Peygamber’in “Bir namazı unutan kimse hatırladığında onu kılsın” buyurduktan sonra bu âyeti okuduğu rivayetiyle (Buhârî, “Mevâkît”, 37) desteklenmeye çalışılmıştır. Fakat Taberî âyetin lafzına göre ilk mânanın daha kuvvetli olduğunu belirtir (XVI, 147-148). 15. âyetteki “onu âdeta kendimden bile gizliyorsam da” diye çevirdiğimiz kıyamet günüyle ilgili yan cümle için değişik açıklamalar yapılmış, bu arada cümleye “Onu neredeyse açıklayacağım” mânası da verilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğu, bu ifadenin Arap dilinde bilinen bir üslûp (mübalağa) olduğu, bizim tercih ettiğimiz “Âdeta kendimden dahi gizlemekteyim” anlamını taşıdığı ve Allah’ın bu bilgiyi kimseye vermediğini, o günün ansızın gelip çatacağını belirtmeyi hedeflediği kanaatindedir (bk. Taberî, XVI, 148-153; İbn Atıyye, IV, 40). Bu âyetin “herkes yapıp ettiğinin karşılığını görsün diye” şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla bilinçli çabaların kastedildiği ve dolayısıyla –ahlâken iyi ya da kötü olduğuna bakılmaksızın– elde olmadan yapılan eylemlerle farkında olmadan yapılan ihmallerin hariç tutulduğu anlaşılmaktadır. Bu ilkeyi Hz. Mûsâ’nın kıssasını anlatırken telaffuz etmekle Kur’an, bütün gerçek dinlerin temelinde yatan ahlâkî kavram ve öğretilerin özde hep aynı olduğunu vurgulamaktadır. Esed bu inceliği daha belirgin hale getirme düşüncesiyle âyetin bu kısmına, “herkese (hayatta iken) peşinden koştuğu şeylere göre hak ettiği karşılık verilebilsin diye” şeklinde mâna vermiştir (II, 626-627). Kur’an’da değişik vesilelerle değinildiği üzere Hz. Mûsâ Firavun’a gönderilirken asâsının yılana dönüşmesi ve elini koynuna sokunca –kendisi esmer tenli olduğu halde– hastalık vb. bir sebeple olmaksızın elinin bembeyaz çıkması şeklinde iki mûcize ile desteklenmişti (ayrıca bk. A‘râf7/106-108; Kasas 28/31-32). 19-22. âyetlerde bunlara temas edildikten sonra 23. âyette bununla öncelikle Hz. Mûsâ’nın Allah’ın kudretine olan inancının pekiştirilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir. 

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

 

وَ  istînâfiyyedir.  هَلْ  istifham harfidir. اَتٰيكَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  ك  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur.

حَد۪يثُ  fail olup lafzen merfûdur.  مُوسٰىۢ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için elif üzere mukadder fetha ile mecrurdur.

Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.

Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

 

وَ  istînâfiyyedir. Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp muhatabın dikkat kesilmesini sağlamak amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsnedün ileyh olan  حَد۪يثُ مُوسٰىۢ , tazim kastıyla izafet formunda gelerek, az sözle çok anlam ifade etmiştir.

اَتٰي  fiilinin  حَد۪يثُ ’ya isnadı mecaz-ı aklîdir. Haber bir şahıs yerine konularak önemi vurgulanmıştır.

Bu ayette, anlatılacaklara kulak vermeye teşvik ve tahrik vardır. (Safvetü’t Tefâsir)

Zuhaylî’nin ifadesiyle buradaki istifham, istifhâm-ı takrîrî olup örnek alınması maksadıyla kıssayı dinlemeye teşvik için ve rağbet ettirmek içindir. İstifham ile başlanılması haberin (kalpte) iyice sabitleşmesini sağlamak ve muhatabın ruhunu etkilemesi içindir. Bu, Arap dilinde söz söylemede etkili bir üsluptur.

Râzî’ye göre, Allah Teâlâ surenin başında Kur’an’ı Kerim’in durumunun yüceliğine, Hz. Peygamber’in kendisine yüklenilen sorumluluk karşısındaki halinin büyüklüğüne dikkat çekti. Bunun ardından tebliğ hususunda Hz. Peygamber’in kalbini kuvvetlendirmek için diğer peygamberlerin durumlarını anlattı. Bunu da Hz. Peygamber’in kalbini yatıştırmak ve başına gelen zorluklara sabretmesini sağlamak için Musa (as)’ın hayatından başlayarak yaptı. Çünkü gerçekten o, çok büyük sıkıntılara ve fitnelere maruz kalmıştı. Dolayısıyla ifade cevabı muhatabın kalbine iyice yerleştirmek ve onu dinlemeye sevk etmek maksadıyla beliğ bir şekilde istifham üslubuyla gelmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Efendimiz (sav)'in peygamberliğine giriş yaptıktan sonra arkasından Musa kıssası gelmiştir ki, peygamberliğin yüklerini taşımada, risaleti tebliğde ve zorluklara dayanmada ona uysun. Çünkü bu sure ilk inenlerdendir. 

(Beyzâvî) 

Bu kelam, zikredilen hadiste de konu edilen tevhit hususunu izah etmekte ve bunun, peygamberler arasında da süregelen bir gelenek olduğunu beyan etmektedir. Nitekim ["Şüphe yok ki, Ben, evet Ben, Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur."] ayetinde Hz Musa'ya hitap edilirken de tevhit işlenmiş ve Hazret-i Musa, sözlerini de bununla tamamlamıştır.

Nitekim şöyle demiştir: ["Sizin ilâhınız, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan yalnız Allah'tır."]

Bazılarına göre, Hz Musa’nın hayatının Peygamberimize anlatılması, onun peygamberliğin ağır yükünü taşıması ve elçilik hükümlerinin tebliğinde karşılaştığı zorluklara sabretmesi ile teselli bulmak içindir. Ancak surenin başında, Peygamberimizin, aşırı derecede ağır meşakkatlere girmesinin men edilmesi, bu manaya müsait değildir. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 10. Ayet

اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى  ...


Hani bir ateş görmüştü de ailesine, “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm (oraya gidiyorum). Umarım ondan size bir kor ateş getiririm, yahut ateşin başında, yol gösterecek birini bulurum” demişti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِذْ hani
2 رَأَىٰ görmüştü ر ا ي
3 نَارًا bir ateş ن و ر
4 فَقَالَ demişti ق و ل
5 لِأَهْلِهِ ailesine ا ه ل
6 امْكُثُوا siz durun م ك ث
7 إِنِّي elbette ben
8 انَسْتُ gördüm ا ن س
9 نَارًا bir ateş ن و ر
10 لَعَلِّي belki
11 اتِيكُمْ size getiririm ا ت ي
12 مِنْهَا ondan
13 بِقَبَسٍ bir kor ق ب س
14 أَوْ yahut
15 أَجِدُ bulurum و ج د
16 عَلَى (yanında)
17 النَّارِ ateşin ن و ر
18 هُدًى bir yol gösteren ه د ي

Qabese  قبس :  قَبَسٌ büyük bir ateş yığınından alınan alevli odun parçası/kordur. İftial babı formundaki إقْتَبَسَ fiili koru alma talebinde bulunmaktır. Sonradan müstear olarak (istiare yoluyla) ilim ve hidayet talebinde bulunma anlamında kullanılır olmuştur. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri iktibas etmek (alıntı yapmak) ve müktebesattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا 

 

Fiil cümlesidir. Zaman zarfı  اِذْ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiile müteallıktır.

(إِذْ) : Yalnız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnidir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

رَاٰ نَاراً  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَاٰ  fiili,  ى  üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. نَاراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

لِاَهْلِهِ  car mecruru  قَالَ  fiiline müteallıktır.

Mekulü’l-kavli,  امْكُـثُٓوا ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

امْكُـثُٓوا  kelimesi  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.


اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  ي  mütekellim zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اٰنَسْتُ نَاراً  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اٰنَسْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. 

نَاراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. ي  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

اٰت۪يكُمْ  fiil cümlesi  لَعَلَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  اٰت۪يكُمْ  fiili,  ى  üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْهَا  car mecruru  اٰت۪يكُمْ ‘e müteallıktır.  بِقَبَسٍ  car mecruru  اٰت۪يكُمْ ‘e müteallıktır.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَجِدُ  merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. عَلَى النَّارِ  car mecruru  اَجِدُ  fiiline müteallıktır.  

هُدًى  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur.

اٰنَسْتُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İf’al babındadır. Sülâsîsi  انس ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا

 

Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  اِذْ , takdiri  اذكروا (Düşünün, ibret alın) olan mahzuf bir fiile müteallıktır. Mahzufla birlikte cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  رَاٰ نَاراً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline  atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hz. Musa’nın ehline seslenişi olan mekûlü’l-kavl cümlesi  امْكُـثُٓوا  şeklinde emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.


 اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

اِنَّٓ  ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Muhatabının zihnindeki tereddüt nedeniyle Hz.Musa, sözlerini tekidle ifade etmiştir.

اِنَّٓ ’nin haberi olan  اٰنَسْتُ , mazi sıygada fiil cümlesidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.(Hâlidî, Vakafat, S.107) 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اٰنَسْتُ  fiilinin mef’ûlü olan  نَاراً ’deki tenvin, özel bir nev olduğuna işaret eder.


 لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى

 

Vukuu mümkün durumlarda kullanılan terecci harfi  لَعَلَّ ’nin dahil olduğu ayet, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir. Yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); ‘’ لَعَلَّ  kelimesi ‘için’ manasındadır’’, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

لَعَلّ۪ٓي ’nin haberi olan  اٰت۪يكُمْ  mazi sıygada fiil cümlesidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hükümde ortaklık nedeniyle  اَوْ  atıf harfiyle  لَعَلّ۪ٓي ‘nin haberine atfedilen ayetin son cümlesi, mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mef’ûl olan  هُدًى ’deki tenvin, muayyen (belirli) olmaksızın cinse delalet eder. 

Ayette  النَّارِ  kelimesinin üç defa geçmesi, onlar için ateşin ne kadar önemli olduğunun işaretidir. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

رَاٰ - اٰنَسْتُ  ve  النَّارِ - بِقَبَسٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Bu ayetin  …bir ateş buldum… kısmında, Musa’nın (as) cümlesini  إنّ (emin olun, kesinlikle, muhakkak ki, şüphesiz) edatıyla tekid etmesi, zor şartlarda yanında bulunan ailesini yatıştırmaya yöneliktir. Gördüğü kesindir ve bunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak gördüğü ateşi ailesine ulaştırma konusunda aynı kesinliği göremiyor, ihtiyatı elden bırakmayan ve ailesini hayal kırıklığına uğratmak istemeyen bir peygamberin  لعلي (umarım) ifadesiyle karşılaşıyoruz. Ayetteki bu ayrıntı, o anı ve içinde bulunulan ruh halini algılamayı sağlar. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları) 

Hz  Musa bu emriyle karısına, çocuğuna ve hizmetçisine hitap ediyordu. (Onun için çoğul kipini kullanmıştır.)

Diğer bir görüşe göre ise yalnız karısına hitap ediyordu. Çoğul kipinin kullanılması ise tazim içindir. (Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 11. Ayet

فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى  ...


Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا ne zaman ki
2 أَتَاهَا o(ateşin yanı)na gelince ا ت ي
3 نُودِيَ kendisine seslenildi ن د و
4 يَا مُوسَىٰ Musa

فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى

 

فَ  istînâfiyyedir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur.

اَتٰيهَا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَتٰيهَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

Muttasıl zamir  ها  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  نُودِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

يَا  nida harfi,  مُوسٰى  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni olup mahallen mansubdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. Burada münada müfred alem olarak geldiği için mebni münadaya girer ve merfû üzere mebni, mahallen mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ يَا مُوسٰى

 

فَ  istînâfiyyedir. Ayet, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi aynı zamanda muzâfun ileyh olan  اَتٰيهَا نُودِيَ  cümlesidir. Müspet mazi fiil sıygasında fiil cümlesidir.

اَتٰيهَا  kelimesindeki  ها  zamiri ateşe aittir.

Cevap cümlesi olan  نُودِيَ , faide-i haber ibtidaî kelam olan mazi fiil cümlesidir. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نُودِيَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilide bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

يَا مُوسٰى  ile başlayan cümle beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle nidâ üslubunda talebi inşai isnaddır. Nidanın cevabı sonraki ayettedir.

"işte ona gidince" Yani, "ateşin yanına gelince" demektir. İbn Abbas bu ifadeyi şu şekilde tefsir eder. "O, tepeden tırnağa bembeyaz bir ateş gibi olan yeşil bir ağaç görünce hem o ateşin ışığının hem de o ağacın yeşilliğinin şiddetinden dolayı şaşakaldı. Çünkü ne ateş o ağacın yeşilliğini ne de o ağaçtaki suyun çokluğu ateşin ışığını değiştirememişti... derken o, meleklerin tesbihatını duydu ve büyük bir nur gördü."(Ebüssuûd)

 
Tâ-Hâ Sûresi 12. Ayet

اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ  ...


“Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنِّي şüphesiz ben
2 أَنَا ben
3 رَبُّكَ senin Rabbinim ر ب ب
4 فَاخْلَعْ çıkar خ ل ع
5 نَعْلَيْكَ pabuçlarını ن ع ل
6 إِنَّكَ çünkü sen
7 بِالْوَادِ vadide و د ي
8 الْمُقَدَّسِ kutsal ق د س
9 طُوًى Tuva’dasın ط و ي

  Ne'ale نعل :  نَعْلٌ sözcüğü bildiğimiz ayakkabı demektir. Benzetme yoluyla atın nalı ve kılıcın kılıfı gibi şeyleri ifade etmek için de bu kelime kullanılmıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri nal, nalın, nal (bant) ve nal(bur)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Taveye طوي :  طَوَى fiili dürmek/katlamak manasında kullanılır. Mastarı طَيٌّ şeklinde gelir. Ayrıca yine طَيٌّ kelimesiyle ömrün sona ermesi ve geçip gitmesi ifade edilir. Tâhâ12. ayette geçen bu köke ait طُوًى sözcüğü için alimler farklı görüşler bildirmişlerdir: a) Bir görüşe göre Allah'ın Hz. Musa'ya seslendiği vadinin adıdır. b) Bir görüşe göre bu, seçilme yoluyla onda meydana gelen bir halete işaret etmek için söylenmiştir. Burada sanki Yüce Allah 'çabalayarak ulaşması gerekseydi, onun için gayet uzak olan bir mesafeyi dürdüğünü' söylemeyi murad etmiştir. c) Ya da bunun bir yer adı olduğu söylenmiştir. d) Diğer bir görüşe göre de طَوَى fiilinin mastarıdır. Anlam olarakta iki defa seslenmek demek olur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri tayy-ı mekandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. ي  mütekellim zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. Munfasıl zamir  اَنَا۬  mütekellim zamirini tekid etmek içindir.

رَبُّكَ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن وعيت ذلك   (eğer bunun farkındaysanız ) şeklindedir.

اخْلَعْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir. 

نَعْلَيْكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كَ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  ك  muttasıl zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur.

بِالْوَادِ  car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallıktır.  الْوَادِ  kelimesi tahfif için mahzuf olan  ى  üzere mukadder damme ile merfûdur.

الْمُقَدَّسِ  kelimesi  الْوَادِ ‘nin sıfat olup kesra ile mecrurdur.  طُوًى  bedel veya atf-ı beyan olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Atf-ı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsm-i işaretten sonra gelen camid ismin (muşârun ileyhin) atf-ı beyan olarak gelmesi

2. اَيُّهَا  ve  اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atf-ı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atf-ı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ

 

Allah Teâlâ’nın, Hz. Musa’ya hitabının devamı olan bu ayet fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Nidanın cevabı olan  اِنّ۪ٓي اَنَا۬ رَبُّكَ  cümlesi,  اِنَّ  ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَا۬ , fasıl zamiridir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

رَبُّكَ  lafzının Hz. Musa'ya ait zamire izafe edilmesi, ona tazim, teşrif ve destek ifade eder.

Rivayet olunur ki, Hz  Musa'ya seslenilince, Hz Musâ: "Konuşan kimdir?" dedi. Bunun üzerine Allah (cc): "Ben senin Rabbinim!" buyurdu. O zaman İblis: "Belki bu işittiğin, şeytanın sözüdür" diye vesvese verdi. Hz Musa ise: "Ben bunun Allah'ın kelamı olduğunu biliyorum; çünkü ben bu kelamı bütün yönlerden ve bütün bedenimle işitiyorum!" dedi.

Ben derim ki; Hz Musa'nın kelamı, gerçeğin ta kendisidir. Diğer bir görüşe göre ise, Hz Musa Rabbin kelamını ruhanî olarak telakki etti, kulakla işitmedi."(Ebüssuûd)


 فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ

 

فَ , takdiri  إن وعيت ذلك  (eğer bunun farkındaysan) olan mahzuf şartın cevabının başına gelmiş rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَۚ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hz  Musa'ya, ayakkabılarını çıkarması emredildi, çünkü yalın ayak olmak, tevazu ve güzel edebe daha uygundur. İşte bunun içindir ki eski büyük zatlar, Kâbe'yi yalın ayak tavaf ediyorlardı.

Diğer bir görüşe göre ise, o kutsal vadi ile bereketlenmek için ayaklarının o toprağa değmesi için böyle emredildi.

Bir diğer görüşe göre ise, Hz Musa'nın ayakkabıları, tabaklanmamış merkep derisinden olduğu için (dinen temiz sayılmadığı için) çıkarması emredildi.

Başka bir görüşe göre ise, ‘’kalbini ailenden ve maldan arındır’’, demektir. (Ebüssuûd)


اِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُقَدَّسِ  kelimesiالْوَادِ  için sıfattır. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Mukaddes lafzının ism-i mef'ûl ve ism-i mekân olma ihtimali vardır.  طُوًىۜ , vadinin atfı beyanıdır, İbn Âmir onu mekânla tevil ederek tenvinle okumuştur. (Beyzâvî) 

Ayette vadinin ismi zikredilerek, Musa (as)’a burada peygamberlik verilmiş olması, Allah’ın orada bir insanla, mahiyeti bizce meçhul bir şekilde konuşmuş olması gibi sebeplerle ona mukaddes sıfatı verilerek, vadinin yüceltilmesi amaçlanmıştır. Musa (as)’dan ayakkabılarını çıkarmasını isteyen emir de, vadi için yüceltme ifade eder. 

Hükmü takviye için tereddütte olan muhatap inkârcı muhatap gibi kabul edilmiş ve her iki ayette de tekid, isim cümlesi, tahkik harfi ve zamir tekrarıyla; yani birden fazla edatla yapılmıştır. Zemahşerî’ye göre ayetlerde zamirlerin tekrarı ile tekid yapılmasının sebebi; şüpheyi gidermek, marifeti ve manayı tahkik etmek içindir. (Selim Güzel, Yüksek Lisans Tezi, Tâhâ Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)

Bu cümle, emredilen ayakkabılarını çıkarmasının lüzumunun illetini beyan etmekte ve bu emrin sebebinin, o mekânın şeref ve kutsiyeti olduğunu beyan etmektedir.

Rivayet olunur ki, Hz  Musa, ayakkabılarını çıkardı ve onları vadinin arkasına attı. (Ebüssuûd)

 
Günün Mesajı
Ayakkabıyı çıkarma niteliğini bilemeyeceğimiz şekilde cenabı Allah'ın huzurunda bulunmaktan ve vadinin kudsiyeti de bu huzura mekan teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte nasıl bazı zaman dilimlerinin kudsiyeti varsa -eğer bu kudsiyet, yine onlardaki ibadet veya birtakım hususi İlâhi tecellilerden kaynaklanmıyorsa- bunun gibi, yeryüzünün bazı yerlerinin de, bilemeyeceğimiz sebeplerle kudsiyeti bulunabilir ve hususi bir İlâhi tecelliye mekân olan Tuva Vadisi de Bu yerlerden biridir.
Kasas Sûresi'nde ifade edildiği üzere, Cenab-ı Allah'ın Hz. Musa'ya seslenmesi bir ağacın, yani bir perdenin arkasından olmuştur (28: 30). Bu, vahyin veya Allah'ın peygamberlere konuşmasının üç şeklinden biridir. Kur'ân-ı Kerim'de, Cenab-ı Allah'ın bir beşerle ya böyle perde gerisinden konuşma, ya manâyı kalbe bırakma (özel manada vahiy) veya melek gönderme dışında başka bir şekilde konuşmadığı ifade buyurulur (Şura Sûresi/42; 51). Peygamber, kendisine perde gerisinden seslenenin veya kalbe manayı koyanın Allah olduğunu bilir ve bu konuda şüpheye düşmez. Nitekim bu seslenme karşısında Hz. Musa'nın herhangi bir tepki verdiğini Kur'ân nakletmiyor. Vahye muhatap olacak peygamber, artık onu almaya hazırdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, Hz. Musa'ya bu ilk vahiy hadisesinden yıllarca önce O'na bir nevi ilim ve hüküm verildiğini ve O'nun muhsinlerden, yani Allah'ı görürcesine davranan biri olduğunu beyan buyurmaktadır (Kasas Sûresi/28: 14).
Sayfadan Gönüle Düşenler
Öğretmeni, zalimin gözlerinin içine bakan mazlumun resmini göstermiş ve gönüllerine doğanı yazmalarını istemişti:

Yerinde olan gücünü, başkasını ezmek için kullanmayı seçen. Ne kadar kaldığı bilinmeyen ömrünü, başkalarının veya kendi nefretinin kuklası olarak harcayan. Ayaklarını istediğin kadar vurarak yürü, sesini istediğin kadar yükselterek bağır. 

Şu toprağın altında, senden ne çok vardır. Geçmişin nice zalimlerinden hiçbir farkın yoktur. Tarihin bilinmeyenleri, bilinenlerinden çoktur. Adı unutulanların sayısı, hatırlananlardan fazladır. Zalim ise hem dünyadan eli boş çıkan, hem de ahirette unutulandır.

Varlıklarına dair iz kalmasa da, sesleri duyulmasa da; senden çok vardı. Dünyanın sonuna kadar da olacak. Senin gibiler hiç akıllanmayacak. Kendine kalmayacak bir dünya için beslediğin nefretin doymak bilmeyecek. Her şeyin sonunda, mazlumun yüzündeki tebessüme hasret kalacak.

Her şeyin sonunda, içinde yankılanan kelimelerden biridir: Yazık! Dünyadan silindiği gibi, ahiretteki itibarını da yerle bir etti. Tövbe kapısı kapandığında, çaresiz pişmanlığıyla göz göze geldi. Yandaşlarının alkışlarının yeri, meleklerin lanetlerine kaldı. Hepsi ne içindi? Yazık!

Ey açıklananları da, gizlenenleri de bilen Allahım! Bizi; günahtan sakınanlardan ve Sana itaat edenlerden eyle. Senin yardımınla, kelamındaki müjdelerine sevinelim, uyarılarını dikkate alalım ve sınırlarına uygun yaşayalım.

Ey dilimizle söylenenleri de, kalbimize gömülenleri de işiten Allahım! Halimizi; helak edilenlerin hallerine benzemesinden koru. Bizi ve sevdiklerimizi; helak edilmeye layıkların kötülüklerinden ve gönüllerimizin onlara meyil etmesinden muhafaza buyur. 

Ey aydınlıkta da, karanlıkta da yapılanları gören Allahım! Bizi; Senin her halimizden haberdar olduğun ve her hak sahibine, hakkının verileceği günün bilinciyle yaşayanlardan eyle. Benliğimizi, her türlü kötülükten arındır ve bizi affeyle.

Amin.
 

***

Bazen bir arayış içine düşülür. Her kapının arkasında ve her taşın altında çare aranır. Umutla hayal kırıklıkları arasında gidip gelinir. Allah’tan başka hiçbir şey baki değildir yani dünyaya dair her şey geçicidir inancıyla tekrar ayağa kalkar. 

İnsanın canı tatlıdır. Bu yüzden de özellikle sıkıntılı veya acılı dönemlerinde, eğer kendisini frenlemez ise bütün hayatını bulunduğu ana göre değerlendirir. Baktığı ve düşüncelerinin değdiği her yerde yaşadığı zorlukları ve onların hissettirdiklerini görür. Kendisine acır ve etrafındakilere de imrenir. Bu kısır döngüden çıkmak için kendisini yaratan Allah’ı anmaya özen göstermelidir. Zira, bizi düşüncelerle ve o düşüncelere verdiğimiz tepkisel duygularla bunaltan aklımız ve nefsimiz bir çeşit hamura benzer. Neyi yapmayı çoğaltırsak, o yönde şekil alır ve onunla meşgul olmak kolaylaşır. ‘Peki şimdi Allah rızası için ne yapabilirim?’ sorusuyla meşgul olmaya çalışanın hali böyledir. 

Bazen tek bir ilaç istenir. Halbuki ilaçların sayısı çoktur ve hangisinin en çok işe yarayacağı ise meçhuldur. Bazen çare diye umulan yere ulaşıldığında bambaşka bir kapı açılır ve istemeyi akıl edemeyeceğimiz bir güzellik ile gönüller sevinir.

Bu belki de ailesiyle beraber yolunu ararken ateş gören hz. Musa’yı hatırlatır. Derdine derman, sıkıntısına çare, zorluğuna kolaylık düşüncesiyle ışığa doğru gider ve Allah ile buluşur. Kendisine Allah’ın elçisi olma kapısı açılmıştır. Aslında insanın dünyadaki hali de biraz buna benzer. Maddi ve manevi herhangi bir çözüm aradığı zaman bilmeli ki aslında her sorununun çaresi Allah’tır. Her yola Allah ile devam etmeli ve sonunda da daima Allah’ın rızasına çıkmalıdır. Bir başka deyiş ile Allah için yaşamayan bir kul, ne yaparsa yapsın dertleri de, çareleri de boştur. Kalbinde Allah’ın sevgisini ve imanını taşıyan için ise bu dünyada bir kısmına, ahirette tamamına (umulur ki her ikisinde) yani illa ki bir gün hakiki mutluluğa, teslimiyetin lezzetine, mutmain bir hale ve her şeyin daha iyisine kavuşacaktır.

Ey Allahım! Dünyalık dertleri sindirirken, acizliğimizi kabul ederken, gereken çareleri ararken; bizi tam bir teslimiyet ile Sana sığınan kullarından eyle. Zorluklar karşısında yanlış tepkiler vermekten ve dostluk ile yardımı Senden başkasında arama gafletine düşmekten muhafaza buyur. Ömrümüzü afiyetinle ve bereketinle güzelleştir; nurunla ve ferahlık sebebi nice hayırlarla süsle. Senin rahmetin sonsuzdur ve bizim zayıflığımız bilinendir; kudretin ile iki cihanda da yürünmesi gereken her yolu bize sevdirerek ve bizi sevindirerek kolaylaştır ve bizi Sana kavuşarak hakiki manada tamamlanan kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji