Tâ-Hâ Sûresi 7. Ayet

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى  ٧

Sen sözü açığa vursan da, gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 تَجْهَرْ açık da söylesen ج ه ر
3 بِالْقَوْلِ sözü ق و ل
4 فَإِنَّهُ muhakkak O
5 يَعْلَمُ bilir ع ل م
6 السِّرَّ gizliyi س ر ر
7 وَأَخْفَى ve daha gizlisini خ ف ي
 
Bütün evren rahmân olan Allah’ın hükümranlığı altında olduğuna göre, varlıklar âlemi O’nun merhametiyle kuşatılmış demektir, her varlık fark etse de etmese de O’nun rahmetinden payına düşeni almaktadır (“arş” ve “istivâ” kelimelerinin açıklaması için bk. A‘râf 7/54). Göklerde, yeryüzünde ve ikisi arasında bulunan her şeyin Allah’a ait olduğu birçok âyette ifade edilmiştir. Kur’an’ın sadece bu âyetinde, belirtilenlerin yanı sıra toprağın altındakilerin de O’na ait olduğu bildirilmiştir. Müfessirler genellikle bu ifadeyi yerin yedi kat altındakiler şeklinde açıklamışlardır; bu yaklaşıma göre insan için genellikle merak konusu olan bir alana işaret edilmiş olur. Âyette varlık ve olayların insan tarafından yakından gözlemlenebilen bir kesitine özel bir vurgu yapılmış olduğu düşüncesinden hareketle, bu ifade “toprağın hemen altındakiler” şeklinde de yorumlanabilir. Her hâlükârda, bu unsura özel olarak yer verilmesiyle, hiçbir şeyin Cenâb-ı Hakk’ın mutlak egemenliği dışında düşünülemeyeceğine dikkat çekildiği açıktır.
 
 Belirtilen mutlak egemenliğin en açık göstergesi, Allah’ın kâinattaki her varlık ve olayın bilgisine sahip olması ve hiçbir şeyin O’na gizli kalmamasıdır. İlâhî bilginin bütün inceliklere ve ayrıntılara nüfuz derecesini iyi kavramamız için, sadece saklananlara değinilmekle yetinilmeyip daha gizli olanlara ayrıca temas edilmiştir. 7. âyetteki “gizli” diye çevirdiğimiz sır ve “gizlinin gizlisi” diye çevirdiğimiz ahfâ kelimeleri değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Bazı müfessirlere göre “sırdan daha gizli olan”ın anlamı “kişinin içinden geçirip dış dünyaya yansıtmadıkları”dır. Taberî bu konudaki görüşleri verdikten sonra kendi tercih ettiği yorumu şöyle belirtir: “Sırdan daha gizli olan, Allah’ın kullarından sakladığı, var olması imkân dahilinde bulunmakla birlikte henüz varlıklar alanına çıkmamış olanlar içinden kulların bilmedikleridir; zira bunları ancak Allah ve sonra da O’nun kendilerine bildirdiği kullar bilebilir” (XVI, 139-141 ). M. Esed ise âyetin bu kısmını, “O sadece insanın dile getirilmeyen bilinçli düşüncelerini değil, bilinç altında olup bitenleri de bilmektedir” şeklinde açıklar (II, 624).
 
 Tasavvufçular insanın mânevî varlığını derinliğe doğru “kalp, sır, ruh, hafî, ahfâ” şeklinde sıralarken (bk. H. Kâmil Yılmaz, s. 460), bu kelimelerin geçtiği âyetlere dayanmışlardır. Buna göre Allah, kâinatın özü olan insanın en derin ve en gizli boyutlarını da bilmektedir.
 
 8. âyette geçen ve “en güzel isimler” diye çevirdiğimiz esmâ-i hüsnâ, “Allah Teâlâ’nın en güzel ve en mükemmel anlamlara ve niteliklerine delâlet eden isimleri” anlamına gelir (bilgi için bk. A‘râf 7/180).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 625-626
 

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

 

وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. تَجْهَرْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir.  بِالْقَوْلِ  car mecruru تَجْهَرْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَعْلَمُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. السِّرَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَخْفٰى  atıf harfi  و ‘la makabline matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَخْفٰى ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ  cümlesi, şart cümlesidir. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir. 

فَ , mahzuf cevap için gelen rabıta harfidir. Takdiri  فالله مستغن عن ذلك  (Allah bundan müstağnidir, onun için farketmez.) olan cevap cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevabından oluşan terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Rabıta harfi  فَ ’nin dahil olduğu, اِنَّ ile tekid edilmiş  فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى  cümlesi, mahzuf cevabın ta’lili hükmündedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Tezat nedeniyle mef’ûl konumundaki  السِّرَّ  ‘ya atfedilen  اَخْفٰى , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Ayette ihtibak sanatı vardır. Birinci cümledeki  تَجْهَرْ  sözünden sonra gelmesi beklenen  اَوْتخفه  sözü manadan anlaşıldığı için düşürülmüş  تَجْهَرْ  sözüyle yetinilmiştir. 

Ayrıca  اِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ [Sen sözü açığa vursan da…] sözünün devamında beklenen ifade söylenmeden mahzuf sözün tahlili dile getirilmiştir. Bu üslup bedî’ sanatlarından ihtibâktır.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831) 

تَجْهَرْ - اَخْفٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, اَخْفٰى - السِّرَّ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette müsnedin durumuna dair birkaç vecih bulunmaktadır:

İlki, şartla sınırlandırılmasıdır. اَخْفٰى  edatıyla sınırlandırılan müsned olan fiil, gelecek zamana hasredilmiştir. Çünkü  إنْ  ile ifade edilen şart, genelde gelecek zaman içindir. 

Müsneddeki ikinci vecih ise hazf edilmiş olmasıdır. Çünkü Araplar manayı ihlal etmeyecek ve ifadenin edebîliğine gölge düşürmeyecek unsurları hazf etmeyi âdet edinmişlerdir. Tabi hazifli ifadelerde, hazfi gösteren bir karine mutlaka bulunmalıdır. Yoksa sözde kapalılık meydana gelir ve maksat anlaşılmaz. Bu karinelerden biri de, müsnedin cümlenin akışı dolayısıyla biliniyor olmasıdır. Ayette hazf edilen unsur,  اِنْ تَجْهَرْ  lafzından sonra takdiri olarak bulunan  اَوْتخفه  lafzıdır. (Selim Güzel, Tâhâ Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Bundan önce Allah'ın saltanatının genişliği ve kudretinin bütün kâinatı kuşattığı beyan edildikten sonra burada da O'nun ilminin bütün eşyayı kuşattığı beyan edilmektedir. Yani eğer sen, Allah'ı (c.c) açıktan anacaksan ve O'na yalvaracaksan, bil ki O, bunları açıktan yapmana muhtaç değildir; zira O, senin başkalarından gizlediğin şeyleri de, onlardan daha gizli olanları da yani kafanda düşünüp de hiç söylemediğin şeyleri de şüphesiz bilmektedir. Yahut O, senin kendi nefsine sır olarak sakladıklarını da, gelecekte sır olarak saklayacaklarını da şüphesiz bilir.

Bu kelam, yüksek sesle söylemeyi yasaklamak anlamında olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

اَخْفٰى , mübalağa ifade eden ism-i tafdil sıygasıdır. Bu görüşe göre diyoruz ki: Allah Teâlâ eşyayı üçe ayırmıştır. Açık olanlar cehr, gizli olanlar sır ve en gizli olanlar اَخْفٰى . Veya اَخْفٰى  kelimesi fiildir. Yani, "Allah Teâlâ kullarının sırlarını bilir ve bildiğini onlardan gizler" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)