Tâ-Hâ Sûresi 9. Ayet

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ  ٩

Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı?
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهَلْ mi?
2 أَتَاكَ sana geldi ا ت ي
3 حَدِيثُ haberi ح د ث
4 مُوسَىٰ Musa’nın
 
Gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden en çok söz edilen peygamber Hz. Mûsâ’dır. İlk inen sûrelerde Hz. Mûsâ’ya verilen “sahifeler”e gönderme yapan ifadeler yer almış olmakla beraber, Kur’an âyetlerinin kronolojik sıralamasına göre onun peygamberlikle onurlandırılmasına, Firavun’a gidip onu doğru yola çağırmakla görevlendirilmesine, bu arada kendisinin Allah’ın lutfuyla bizzat Firavun’un sarayında büyütülmüş olduğuna, Firavun’a yapılan nasihat ve gösterilen mûcizelere rağmen inatçı tavrını sürdürdüğü için İsrâiloğulları’nın Mûsâ’nın öncülüğünde kurtarılıp Firavun ve ordusunun boğulmasına, daha sonra Mûsâ vahiy almak üzere Tûr’a gittiğinde İsrâiloğulları’nın buzağı heykeline taparak nankörlük ettiklerine geniş biçimde değinilen ilk yer bu âyet kümesinin başından 98. âyete kadarki bölümdür (Hz. Mûsâ’nın hayatı hakkında Kur’an’da ve Kitâb-ı Mukaddes’te verilen bilgiler ve karşılaştırılması için bk. Bakara 2/49-59; Kasas 28/3 vd.). Burada dikkat çeken husus, anlatımın Hz. Mûsâ’nın doğumu ve yetiştirilmesiyle değil, hemen ona peygamberlik görevinin verilmesi ve tevhid mücadelesi içine sokulmasıyla başlamasıdır. Bu durumla, sûrenin tevhid mücadelesinin sıkıntılı dönemlerini yaşayan Resûlullah’a ve müminlere teselli ve moral desteği verme hedefi arasında sıkı bir bağ bulunduğu söylenebilir. Kur’an’ın başka sûrelerinde verilen bilgilerle beraber değerlendirildiğinde 10. âyette, Hz. Mûsâ’nın Medyen’de sekiz (veya on) yıl kayın pederinin yanında çalıştıktan sonra ailesiyle birlikte Mısır’a gitmek üzere yola çıktığı günlerden söz edildiği anlaşılmaktadır. Tefsirlerde bu olayın soğuk bir kış gecesinde ve Mûsâ’nın yolunu kaybettiği bir sırada meydana geldiği, ateş zannettiği ışığın gerçekte ilâhî nur olduğu belirtilir (Taberî, XVI, 142). Burada önemli olan, onun bir ışık görmesinin sağlanması ve bunun ilâhî huzura çağırılmasına vesile kılınmasıdır. Hz. Mûsâ bu mazhariyete eriştikten sonra, (11-24. âyetlerde belirtildiği üzere) kendisine vahiy gelmiş, mûcizelerle donatıldığı kendisine gösterilip Firavun’a gitmesi istenmiştir. Tevrat’ta Mûsâ’nın ateş görmesi olayı şöyle anlatılır: “Ve rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü; ve gördü, ve çalı tükenmiyordu; ve Mûsâ dedi: Şimdi döneyim, ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor...” (Çıkış, 3/2-3). 12. âyette Hz. Mûsâ’dan niçin pabuçlarını çıkarmasının istendiği açıklanırken bazı müfessirler pabuçların yapıldığı malzeme üzerinde durmuşlarsa da, daha çok ayaklarının o kutsal mekâna doğrudan temas etmesinin ve bereketinden nasiplenmesinin istendiği yorumu tercih edilmiştir (bk. Taberî, XVI, 143-144). Fakat burada ilâhî vahye muhatap olacak olan Mûsâ’nın kendisini ruhen buna hazırlamasının amaçlandığı, dolayısıyla kendisine çeki düzen vermesi ve daha özel bir saygı göstermesi için uyarıldığı söylenebilir. İbn Atıyye de buna yakın bir yorum yapmaktadır (IV, 39). Âyetin son kısmına “Sen iki defa kutlu kılınmış vadidesin” mânasını veren Esed, âyetteki “tuvâ” (diğer okunuşuyla “tıvâ”) kelimesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: Ne var ki bazı müfessirler bu kelimenin “kutlu kılınan vadi”nin ismi olduğunu söylemişlerdir. Oysa Zemahşerî, “iki kere yapılan” anlamındaki tuvan yahut tıvan tabirinden yola çıkarak, sözcüğü “iki kere” anlamına yormuştur; yani “iki kere kutsanmış” yahut “iki kere kutlu kılınmış” (II, 624, 625). Halbuki Zemahşerî önce bu kelimenin yer adı olmasına ilişkin yoruma temas etmekte, daha sonra “İki defa anlamına geldiği de söylenmiştir” şeklinde kendi yorum ve tercihi olmaksızın bu görüşe işaret etmekte, ayrıca bu mânayı “iki defa kutsanma” yorumuna hasretmeyip “iki defa seslenilmiş olduğu” yorumundan da söz etmektedir (II, 429). Kaldı ki genellikle müfessirler –tercih belirterek veya belirtmeden– her iki yorumu (vadi ismi olduğunu ve iki kere mânasına geldiğini) nakletmektedirler (meselâ bk. Taberî, XVI, 145-147; İbn Atıyye, IV, 39). 14. âyetin “Beni hatırında tutmak için namazı kıl” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmına “Hatırladığında namazı kıl” mânası da verilmiş ve bu yorum Hz. Peygamber’in “Bir namazı unutan kimse hatırladığında onu kılsın” buyurduktan sonra bu âyeti okuduğu rivayetiyle (Buhârî, “Mevâkît”, 37) desteklenmeye çalışılmıştır. Fakat Taberî âyetin lafzına göre ilk mânanın daha kuvvetli olduğunu belirtir (XVI, 147-148). 15. âyetteki “onu âdeta kendimden bile gizliyorsam da” diye çevirdiğimiz kıyamet günüyle ilgili yan cümle için değişik açıklamalar yapılmış, bu arada cümleye “Onu neredeyse açıklayacağım” mânası da verilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğu, bu ifadenin Arap dilinde bilinen bir üslûp (mübalağa) olduğu, bizim tercih ettiğimiz “Âdeta kendimden dahi gizlemekteyim” anlamını taşıdığı ve Allah’ın bu bilgiyi kimseye vermediğini, o günün ansızın gelip çatacağını belirtmeyi hedeflediği kanaatindedir (bk. Taberî, XVI, 148-153; İbn Atıyye, IV, 40). Bu âyetin “herkes yapıp ettiğinin karşılığını görsün diye” şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla bilinçli çabaların kastedildiği ve dolayısıyla –ahlâken iyi ya da kötü olduğuna bakılmaksızın– elde olmadan yapılan eylemlerle farkında olmadan yapılan ihmallerin hariç tutulduğu anlaşılmaktadır. Bu ilkeyi Hz. Mûsâ’nın kıssasını anlatırken telaffuz etmekle Kur’an, bütün gerçek dinlerin temelinde yatan ahlâkî kavram ve öğretilerin özde hep aynı olduğunu vurgulamaktadır. Esed bu inceliği daha belirgin hale getirme düşüncesiyle âyetin bu kısmına, “herkese (hayatta iken) peşinden koştuğu şeylere göre hak ettiği karşılık verilebilsin diye” şeklinde mâna vermiştir (II, 626-627). Kur’an’da değişik vesilelerle değinildiği üzere Hz. Mûsâ Firavun’a gönderilirken asâsının yılana dönüşmesi ve elini koynuna sokunca –kendisi esmer tenli olduğu halde– hastalık vb. bir sebeple olmaksızın elinin bembeyaz çıkması şeklinde iki mûcize ile desteklenmişti (ayrıca bk. A‘râf7/106-108; Kasas 28/31-32). 19-22. âyetlerde bunlara temas edildikten sonra 23. âyette bununla öncelikle Hz. Mûsâ’nın Allah’ın kudretine olan inancının pekiştirilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir. 
 

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  هَلْ  istifham harfidir. اَتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  ك  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حَد۪يثُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مُوسٰىۢ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen soru manası taşımayıp muhatabın dikkat kesilmesini sağlamak amacıyla geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsnedün ileyh olan  حَد۪يثُ مُوسٰىۢ , tazim kastıyla izafet formunda gelerek, az sözle çok anlam ifade etmiştir.

اَتٰي  fiilinin  حَد۪يثُ ’ya isnadı istiaredir. Mecaz-ı aklî yoluyla haber bir şahıs yerine konularak önemi vurgulanmıştır. Ayrıca ifadede tecessüm sanatı vardır.

هَلْ , sadece tasdik amaçlı kullanılır. Bu kelimeyle tasavvur amaçlı soru sorulamaz. Bu sebeple, kendisinden sonra  أم  ve muâdil gelmesi imkansızdır. Çünkü bu çelişki doğurur. Zira  هل  ile soru sormak, iki olgu arasındaki ilişkinin hükmünü bilmemeyi gerektirir.

ھلَ ْile gelen istifham; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazî, tehekkümî ve inkârîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)

Kur’an-ı Kerim’de  هل  soru edatının mazi fiil ile geçtiği de görülmektedir. Ayetler incelendiğinde  هل  soru harfinin mazi fiillerle de sıradan evet ya da hayır cevabına yönelik olmadığı, aksine içeriğin pekiştirilmesine yönelik olduğu görülür. وَهَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰى [Musa’nın sözü sana geldi mi?] ayetinde, anlatıldığı üzere muhatabın evet ya da hayır deme ihtimali bulunmamaktadır. “Kesinlikle onun sözünü bilirsin, unutma, hatırla” gibi anlamlara gelmektedir. Zaten ayetin devamında da [Hani o bir ateş görmüştü…] şeklinde hatırlatıcı ve tamamlayıcı bilgi verilmektedir. Dahası Hz. Muhammed muhatap alınarak Musa olayı diğer Müslümanlara ibretlik olarak anlatılmaktadır. Diğer bir ayette de bizzat  نعم  cevabı verilerek  فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقاًّۜ  [Rabbinizin vaat ettiklerini gerçek buldunuz mu? Evet dediler.] Zaten ayetin sibakında [Biz Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk] bilgisi verildikten sonra böyle bir soru varid olmuştur. Tabii ki cevabın evet olması beklenir. Hatta bizzat ayette ‘evet’ cevabı verilerek konu tasdik edilmekte/ettirilmektedir. Bazen de هل  ile yapılan sorularda bilginin onayı değil de bilgisizliğin onayı vurgulanmaktadır. قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ  [Siz, cahilliğiniz yüzünden Yusuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?] ayeti tefsirlerde belirtildiğine göre Hz. Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri, bu en küçük kardeşlerine de daima hakaret ve eziyet ederlerdi. Dolayısıyla kendileri tarafından bilinen bir konunun yine o kişilere sorulması abesle iştigaldir. Allah da her türlü abesten beridir. O halde burada başka bir amaca yönelik olarak هل  ile soru varid olmuştur. O da “Sakın unutmayın yaptıklarınızı, siz unutsanız da biz unutmayacağız’ gibi anlamlara gelmektedir. Zemahşeri, olayın çirkinliğine vurgu yapıldığını belirtir. (Doç. Dr. Musa Alp, Arap Dilinde هل / Hel ve أ / Hemze Soru Harflerinin Vaz’ı ve Kullanımı)

Bu ayette, anlatılacaklara kulak vermeye teşvik ve tahrik vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Zuhaylî’nin ifadesiyle buradaki istifham, istifhâm-ı takrîrî olup örnek alınması maksadıyla kıssayı dinlemeye teşvik için ve rağbet ettirmek içindir. İstifham ile başlanılması haberin (kalpte) iyice sabitleşmesini sağlamak ve muhatabın ruhunu etkilemesi içindir. Bu, Arap dilinde söz söylemede etkili bir üsluptur.

Râzî’ye göre, Allah Teâlâ surenin başında Kur’an’ı Kerim’in durumunun yüceliğine, Hz. Peygamber’in kendisine yüklenilen sorumluluk karşısındaki halinin büyüklüğüne dikkat çekti. Bunun ardından tebliğ hususunda Hz. Peygamber’in kalbini kuvvetlendirmek için diğer peygamberlerin durumlarını anlattı. Bunu da Hz. Peygamber’in kalbini yatıştırmak ve başına gelen zorluklara sabretmesini sağlamak için Musa (a.s)’ın hayatından başlayarak yaptı. Çünkü gerçekten o, çok büyük sıkıntılara ve fitnelere maruz kalmıştı. Dolayısıyla ifade cevabı muhatabın kalbine iyice yerleştirmek ve onu dinlemeye sevk etmek maksadıyla beliğ bir şekilde istifham üslubuyla gelmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Efendimiz (s.a.v)'in peygamberliğine giriş yaptıktan sonra arkasından Musa kıssası gelmiştir ki, peygamberliğin yüklerini taşımada, risaleti tebliğde ve zorluklara dayanmada ona uysun. Çünkü bu sure ilk inenlerdendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu kelam, zikredilen hadiste de konu edilen tevhit hususunu izah etmekte ve bunun, peygamberler arasında da süregelen bir gelenek olduğunu beyan etmektedir. Nitekim [Şüphe yok ki, Ben, evet Ben, Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur.] ayetinde Hz. Musa'ya hitap edilirken de tevhit işlenmiş ve Hazret-i Musa, sözlerini de bununla tamamlamıştır. Nitekim şöyle demiştir: [Sizin ilâhınız, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan yalnız Allah'tır.] Bazılarına göre, Hz Musa’nın hayatının Peygamberimize anlatılması, onun peygamberliğin ağır yükünü taşıması ve elçilik hükümlerinin tebliğinde karşılaştığı zorluklara sabretmesi ile teselli bulmak içindir. Ancak surenin başında, Peygamberimizin, aşırı derecede ağır meşakkatlere girmesinin men edilmesi, bu manaya müsait değildir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)