وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَنْ | kimseler |
|
| 2 | فِي | olan |
|
| 3 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 4 | وَالْأَرْضِ | ve yerde |
|
| 5 | وَمَنْ | ve kimseler |
|
| 6 | عِنْدَهُ | O’nun yanındaki |
|
| 7 | لَا |
|
|
| 8 | يَسْتَكْبِرُونَ | büyüklenmez |
|
| 9 | عَنْ |
|
|
| 10 | عِبَادَتِهِ | O’na kulluk etmekten |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | يَسْتَحْسِرُونَ | yorulmazlar |
|
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ
İsim cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ , atıf harfi وَ ’la önceki مَنْ ’e matuftur. مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. عِنْدَهُ zaman zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَكْبِرُونَ cümlesi, ism-i mevsûl مَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَكْبِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَنْ عِبَادَتِ car mecruru يَسْتَكْبِرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَحْسِرُونَ atıf harfi وَ ’la لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’a matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَحْسِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَحْسِرُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حسر ’dir.
يَسْتَكْبِرُونَ fiilleri, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukadder habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.
Mecrurun takdimi tahsis içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Akıllılar için kullanılan mevsûl مَنْ , tağlîb yoluyla gayr-ı akilleri de kapsamıştır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir.
وَالْاَرْضِ tezat nedeniyle فِي السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ibarelerindeki فِي harflerinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi)
نَقْذِفُ (önceki ayette) - وَلَهُ kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ
Ayetin ikinci cümlesi birinciye matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası mahzuftur. Mekân zarfı عِنْدَهُ, bu mahzuf sılaya mütealliktir.
Ve عند kelimesi asıl olarak “yakın mekân zarfı”dır. Bu kelime mecaz olarak, bir şeyin birine ait olması ve onun mülkü olması anlamında kullanılır. Allah Teâlâ’nın “Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır” (En’âm 59) ayetinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam 57)
Müsnedün ileyhin mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenleri tazim içindir.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ cümlesi, مَنْ ’in haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Veciz anlatım kastıyla gelen, عِنْدَهُ ve عِبَادَتِه۪ izafetlerinde عِنْدَ ve عِبَادَة kelimelerinin Allah Teâlâ’ya ait zamire izafesi, onlara tazim ifade eder.
Semavat ve arzdaki kimselerin umumunu ifade eden ilk مَنْ ism-i mevsûlüne münasip olarak, O'nun yanındakilerin de umûm ifade eden ism-i mevsûl ile ifade edilmesi münasip olmuştur. Böylece aynı ayette arka arkaya iki kere aynı ism-i mevsûl zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 51)
Aynı üslupta gelen وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’ye, hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَا يَسْتَكْبِرُونَ - لَا يَسْتَحْسِرُونَ fiilleri استفعال babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
لَا يَسْتَكْبِرُونَ - لَا يَسْتَحْسِرُونَۚ kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.
Ondan yorulmazlar da ifadesinde حُسُور ’dan daha mübalağalı olan إسْتِحْسار maddesinin tercih edilmesi, şunu vurgulamaktadır ki onların ibadeti ağır ve sürekli olduğu için yorgunluk verecek cinsten olmakla beraber yorulmazlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ ifadesinden murad, meleklerdir. Bundan önce melekler “göklerdekiler” olarak ifade edildikleri halde burada böyle ifade edilmeleri, onlar Allah katındaki şeref ve yakınlıklarından dolayı onları temsili olarak, hükümdarların yakınlarına benzetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)