20 Mayıs 2025
Enbiyâ Sûresi 11-24 (322. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enbiyâ Sûresi 11. Ayet

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  ١١


Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَمْ ve nicesini
2 قَصَمْنَا kırıp geçirdik ق ص م
3 مِنْ -den
4 قَرْيَةٍ şehir(ler)- ق ر ي
5 كَانَتْ olan ك و ن
6 ظَالِمَةً zalim ظ ل م
7 وَأَنْشَأْنَا ve inşa ettik ن ش ا
8 بَعْدَهَا onlardan sonra ب ع د
9 قَوْمًا bir topluluk ق و م
10 اخَرِينَ başka ا خ ر

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ  ile istînâfiyye cümlesine veya kasemin cevap cümlesine matuftur.

كَمْ  haberiyye olup, mukaddem mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. 

قَصَمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ قَرْيَةٍ  car mecruru  كَمْ ’in temyizidir.  كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesi,  قَرْيَةٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. كَانَتْ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  هى ’dir.  ظَالِمَةً  kelimesi,  كَانَتْ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. اَنْشَأْنَا  fiili, atıf harfi  وَ ’la  قَصَمْنَا ’ya matuftur.  

اَنْشَأْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَهَا zaman zarfı  اَنْشَأْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰخَر۪ينَ  kelimesi  قَوْماً ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette isim cümlesi ve müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَمْ ‘i Haberiyye: Herhangi bir kavramın çok miktarda olduğunu belirtmek için kullanılan  كَمْ ’dir. “Nice, ne, ne kadar çok” gibi anlamlara gelir. Çokluktan kinaye için kullanılır.

كَمْ ’i haberiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 1. Müfred mecrur veya cemi mecrur olarak gelir. 2. مِنْ  harfi ceri ile müfred mecrur veya cemi mecrur gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْشَأْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نشأ ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ظَالِمَةً  ; sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً

 

Ayetin ilk cümlesi atıf harfi  وَ  ile önceki ayetteki kasemin cevabı olan … لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مِنْ قَرْيَةٍ ’deki  مِنْ  harfi, cinsi beyan için olup temyiz manasındadır. Burada  كَمْ ’deki kapalılığı açıklar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kem-i haberiyye, inşânın (istifhamın) dışında, haber cümlelerinde kullanılır. Bu kullanımda, nicelik ve çokluk manası verir ve ona haberiyye adı verilir. Kur’an’da bu manayla kullanıldığı yerler genellikle iftihar makamlarıdır. Kem-i haberiyye ile muhataptan cevap talep edilmez. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede takdim tehir sanatı vardır.

قَصَمْنَا  fiilinin mukaddem mef’ûlü olan  كَمْ  istifham edatı haberiyyedir. Çokluktan kinayedir.  مِنْ قَرْيَةٍ, temyizidir. Takdim istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesi,  قَرْيَةٍ  için sıfattır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

قَصَمْنَا  fiilinin  قَرْيَةٍ ‘e isnadı aklî mecazdır. Aslında helak olan karye değil orada yaşayan insanlardır. ظَالِمَةً ‘nin  قَرْيَةٍ ‘ye isnadı da aynı üsluptadır. Zalim olan karye değil orada yaşayan halktır. 

Veya burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak ve zalim olmak, karyeye isnad edilmiştir.

قَرْيَةٍ  kelimesiyle mahal zikredilmiş, o mahalde yaşayanlar kastedilmiştir. Bazı alimler bu tip kullanımları mekâna isnad kabilinden mecaz-ı aklî saymışlardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müsned olan  ظَالِمَةً , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  ifadesinde istiâre vardır.  قَصَمْ ’ın gerçek anlamı ‘sert bir şeyi kırmak’tır. Burada kelime, istiare yoluyla, (eski beldelerin) halklarından olup da yaptıkları direklerden daha sağlam diktikleri sütunlardan daha dayanıklı olan zalim ve zorbaların helak edilişlerini anlatmak için kullanılmıştır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

قصم  kırıp geçirmenin en şiddetlisi olup, organların eklem yerlerini birbirinden koparıp ayıran bir kırıştır. Bu anlam  فصم  kelimesinde yoktur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ [Haddi aşanları da helak ettik] cümlesinde mücmel olarak anlatılan hususa bir çeşit açıklama ve helaklerinin keyfiyet ve sebebi için bir beyandır. Ayrıca bu kelam, helak edilenlerin çokluğuna da dikkat çekmektedir. Bu kelamda قَصَمْنَا  “Kırıp geçirme” ifadesinin kullanılması, Allah'ın onlara olan gazap ve kızgınlığının ne kadar şiddetli olduğuna açıkça delalet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  وَكَمْ قَصَمْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَصَمْنَا - اَنْشَأْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْشَأْنَا  fiiline müteallik olan  بَعْدَهَا  zaman zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  قَوْماً ‘deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

اٰخَر۪ينَ  kelimesi  قَوْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

قَصَمْنَا - اَنْشَأْنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  cümlesiyle, وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Mazi sıygada gelen fiiller, olayların geçmiş zamanda vuku bulmuş olduğunu ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

وَاَنْشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ  cümlesi,  وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ  cümlesi ile  فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا  cümlesi arasında mu’tarızadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Enbiyâ Sûresi 12. Ayet

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ  ١٢


Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا zaman
2 أَحَسُّوا hissettikleri ح س س
3 بَأْسَنَا azabımızı ب ا س
4 إِذَا derhal
5 هُمْ onlar
6 مِنْهَا oradan
7 يَرْكُضُونَ kaçıyorlardı ر ك ض

Rakeda ركض : رَكْضٌ bacakla ya da ayakla vurmaktır. Bu kelime yaya olan birine nisbet edildiğinde yeri ayakla basıp çiğnemek anlamına gelir. Biniciye nisbet edilerek kullanıldığında ise bineği koşturmak kastedilir. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil formunda 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli işari olarak rakettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَحَسُّوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. اَحَسُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَأْسَنَٓا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde ‘birdenbire, ansızın’ manasında mufacee harfi olur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  يَرْكُضُونَ  fiiline mütealliktir. يَرْكُضُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يَرْكُضُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.  b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحَسُّوا  fiili  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حسس ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَلَمَّٓا اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  وَكَمْ قَصَمْنَا مِنْ قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden  اَحَسُّوا بَأْسَنَٓا  şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

اَحَسُّوا  fiili  اِفعال  babındadır.  اِفعال  babı fiile kesret, haynunet, sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul manaları katar.

Veciz ifade kastına matuf  بَأْسَنَٓا  izafetinde azamet zamirine muzaf olması  بَأْسَ ‘ye, şan kazandırmış, sıkıntının korkunçluğuna işaret etmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)

Şartın  فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  اِذَا هُمْ مِنْهَا يَرْكُضُونَۜ , zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesine dahil olduğunda  اِذَا  mufacee harfi olur.  Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder.

Cümlede takdim tehir sanatı vardır.  مِنْهَا , siyaktaki önemine binaen amili olan  يَرْكُضُونَ ’ye takdim edilmiştir. Haber olan  يَرْكُضُونَۜ  müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bir azaba uğradı ya da başına geldi ifadeleri tercih edilmeyip,  اَحَسّ  dokundu kelimesinin kullanımı, azabın büyüklüğünü ve korkunçluğunu göstermesi açısından çok uygun bir tercihtir. O, azim azabın sadece dokunmasının bile nasıl tesir edeceği bu latif ifadeden anlaşılmaktadır. Kelimelerin mana ile uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. 

مِنْهَا يَرْكُضُونَ  cümlesindeki  مِنْ  harfinin ibtidâiyye olması caizdir. Yani, oradan çıkanlardır.  يَرْكُضُونَۜ ’nun  يَهْرُبُونَ  anlamında tevil edilerek ta’lil manasında olması da caizdir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

ركض  kökü, binite ayakla vurmak anlamındadır. Nitekim  أَرْكُضْ بِرِجْلِكَ [Ayağını yere vur!] (Sad Suresi, 42) buyurulmaktadır. Azabın öncüsü kendilerini yakaladığında binitlerine binip mahmuzlayarak hezimete uğramış vaziyette beldelerinden kaçmış olmaları da mümkündür. Yine yaya olarak süratle yürümeleri itibariyle “binitlerini mahmuzlayarak giden süvariler”e benzetilmiş de olabilirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

Enbiyâ Sûresi 13. Ayet

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ  ١٣


Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَرْكُضُوا (boşuna) kaçmayın ر ك ض
3 وَارْجِعُوا ve dönün ر ج ع
4 إِلَىٰ
5 مَا şeylere (ni’metlere)
6 أُتْرِفْتُمْ şımartıldığınız ت ر ف
7 فِيهِ içinde
8 وَمَسَاكِنِكُمْ ve yurtlarınıza س ك ن
9 لَعَلَّكُمْ çünkü
10 تُسْأَلُونَ sorguya çekileceksiniz س ا ل

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ 

 

Cümle, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَرْكُضُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ارْجِعُٓوا  fiili, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

ارْجِعُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl  اِلٰى  harf-i ceriyle  ارْجِعُٓوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اُتْرِفْتُمْ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru  اُتْرِفْتُمْ  fiiline mütealliktir. مَسَاكِنِكُمْ  atıf harfi  وَ ’la ismi mevsûl  مَٓا ’ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُتْرِفْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ترف ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ

 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.  

كُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُسْـَٔلُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

تُسْـَٔلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ وَمَسَاكِنِكُمْ 

 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  لَا تَرْكُضُوا  cümlesi, mahzuf sözün mekulü’l-kavlidir. Mekulü’l-kavlin amilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

رْكُضُ : Atın hızlı yürüyüşüdür ve aslı bacakla vurmak olduğundan buna koşu denmiştir. Çünkü koşmak, ayağın vuruş gücüne ihtiyaç duyar ve bu ayette, istiare yoluyla insanların süratli hareketi atların koşmasına benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

وَارْجِعُٓوا اِلٰى مَٓا اُتْرِفْتُمْ ف۪يهِ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la  لَا تَرْكُضُوا  cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Bu iki inşâ cümlesi arasında, lafzen ve manen ittifak vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  ارْجِعُٓوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اُتْرِفْتُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُتْرِفْتُمْ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

وَمَسَاكِنِكُمْ , tezâyüf nedeniyle ism-i mevsûle atfedilmiştir.

Ayetteki mütekellim ya melektir ya da oradaki müminlerden biridir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetteki “İçinde bulunduğunuz refah ve yurtlarınıza dönün.” hitabı, “Yaşayışınıza, refahınıza ve müreffeh durumunuza dönün.” demektir.  اُتْرِفْ, nimetin (zenginliğin) verdiği şımarıklık ve refah demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 لَعَلَّكُمْ تُسْـَٔلُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Terecci harfi  لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıkıp tahzir manasına gelmiştir. Muktezayı zahirin hilafına durum sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkeptir. 

Nitekim bu ayette de  لَعَلَّ , Allah’a isnad edildiği için ‘umulur ki’ manasına gelmez. İçin, diye manasına gelir.

لَعَلَّ ’nin haberi olan   تُسْـَٔلُونَ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Ve Yüce Allah’ın: “Belki size sorulur” sözü bir tehekkümdür. Müfessirler, “size soruluyor” ifadesinin anlamı konusunda altı ihtimal zikretmişlerdir. Anlamı en açık olan şudur: ‘İçinde bulunduğunuz nimet dolu hayata dönün de, onun ne hale geldiğini görün.’ Zira biri sana başına gelen hâli sorarsa, nasıl cevap vereceğini bilebilirsin. Çünkü yolcunun gittiği yerden döndüğünde, karşılaştığı kişiler, geride bıraktığı memleketin durumunu, bereketli ve müreffeh mi, yoksa tam tersi mi olduğunu kendisine sorarlar. Bu anlam sözdeki alayın tamamlayıcısıdır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. El-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Enbiyâ Sûresi 14. Ayet

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  ١٤


“Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 يَا وَيْلَنَا eyvah bize و ى ل
3 إِنَّا gerçekten biz
4 كُنَّا olduk ك و ن
5 ظَالِمِينَ zalimlerden ظ ل م

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَا وَيْلَنَٓا  cümlesi itiraziyyedir. 

يَا  nida harfidir. Münada olan  وَيْلَنَٓا  muzaf olup fetha ile mansubdur. Veya  يَا  tembih edatı, وَيْلَنَٓا mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli  اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنَّا ‘nın dahil olduğu cümle,  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كان  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ظَالِم۪ينَ ; sülasi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle beddua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

يَا ’nın tenbih,  وَيْلَ ’in mahzuf fiilin mef'ûlü mutlakı olması da caizdir.

وَيْلَ , elem verici azap, şerlerin en kötüsüdür. Tahkir ifade eder.

Nidanın cevabı olan  اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ‘nin haberi olan  كُنَّا ظَالِم۪ينَ cümlesi, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

كَانَ ’nin haberi olan  ظَالِم۪ينَ ’nin, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

Pişmanlıklarını ifade ederken kullandıkları üslup, pişmanlık derecelerini göstermek bakımından dikkate değerdir. Cümlenin müsnedine  كَانَ ’yi dahil etmeleri, mütekellim zamirini tekrarlamaları, kendi kendilerine beddua etmeleri bunun delilidir.

Kendilerini  zalim diye nitelemeleri,  وَيْلَ ’le (kendilerine beddua etmekle) uyumlu olmuştur. 

يَا وَيْلَنَا  [ey veylimiz]. Veyl, ‘hüzn, azap ve helak’ demektir.  يَا وَيْلَنَا  [ey veylimiz] ibaresi, helak ve azaba seslendiklerini ifade eder. Yani, “ey azabımız, ey helakımız, gel artık, senin vaktin geldi” diye nida ediyorlar demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 246)

Enbiyâ Sûresi 15. Ayet

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  ١٥


Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَا
2 زَالَتْ kesilmedi ز ي ل
3 تِلْكَ bu
4 دَعْوَاهُمْ mırıldanmaları د ع و
5 حَتَّىٰ kadar
6 جَعَلْنَاهُمْ biz onları yapıncaya ج ع ل
7 حَصِيدًا biçilmiş (ekin gibi) ح ص د
8 خَامِدِينَ sönmüş ateş (gibi) خ م د

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ

 

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. مَا زَالَتْ  istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. زَالَتْ  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. تِلْكَ  işaret ismi  مَا زَالَتْ ’in ismi olarak mahallen merfûdur.  دَعْوٰيهُمْ  kelimesi  مَا زَالَتْ ’in haberi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. جَعَلْنَا  mazi fiili gizli  اَنْ ’le anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  دَعْوٰيهُمْ ‘e müteallik, mahallen mecrurdur.

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حَص۪يداً  ikinci mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  خَامِد۪ينَ  kelimesi  حَص۪يداً ’nin sıfatı olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Süreklilik (devamlılık) bildiren nakıs fiillerin isim ve haber alabilmeleri ve devamlılık manası ifade etmeleri için kendilerinden önce nefy (olumsuzluk), nehiy, dua, istifham-ı inkâri (kınama ve sitem amaçlı soru) edatlarından birinin bulunması gerekir. Başlarındaki  مَا  menfilik harfi olmasına rağmen fiile olumsuzluk değil devamlılık manası kazandırır.  مَا زَالَ  fiilinin muzarisi  لَا يَزَالُ  şeklinde gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَامِد۪ينَ  ; sülasi mücerredi  خمد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ حَتّٰى جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ

 

فَ  istînâfiyedir. 

Mazi sıygada gelen nakıs fiil  مَا زَالَتْ ‘in dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَا زَالَتْ  istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.

مَا زَالَتْ ’in ismi, ismi işaret olan  تِلْكَ ’dir. Müsnedün ileyhin ismi işaretle marife olması, işaret edilen müsnedi, tahkir ve tevbih ifade eder.

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  تِلْكَ  ile  دَعْوٰيهُمْ ‘a işaret edilmiştir. تِلْكَ  ile azap içinde olan kafirlerin feryadı, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Onların pişmanlık dolu sözlerini Allah Teâlâ'nın dualar olarak isimlendirmesi, onların ne kadar zelil ve zor durumda olduklarının işaretidir. Kasıtlı olarak seçilen bu kelime, ayetin anlamıyla kelimeler arasındaki uyum olan mürâât-ı nazîr sanatının güzel bir örneğidir. 

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın  gizli  أن ’le masdar yaptığı  جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  cümlesi masdar teviliyle  دَعْوٰيهُمْ ’a mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

جَعَلْنَاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

حَص۪يداً ’deki nekrelik, nev ve teksir ifade eder.

Bu ayette ism-i mef’ûl yerine ism-i fail olan  حَص۪يداً  kelimesinin kullanılması hasebiyle mecâz-ı aklî vardır. Alakası mef’ûliyyedir. İsm-i fâil zikredilip ism-i mef‘ûl kastedilmiştir. 

İsm-i fail kalıbındaki  خَامِد۪ينَ, mef’ûl olan  حَص۪يداً  için sıfattır. Bunun manası bu durumun sabit olduğu, onlardan hiçbir şekilde ayrılmadığıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يداً خَامِد۪ينَ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Azaba uğrayan kafirlerin hali, hasat edilmiş ekine benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Müstear toplanmış ekin lafzıdır. Müstearun minh ekindir. Müstearun leh azap edilenlerdir. Her ikisi de mahsustur. Câmi’ ise helak olmaktır ki aklîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu ayeti teşbih olarak da değerlendiren alimlerimiz vardır. Bu durumda da teşbih-i cem’ söz konusudur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu sözleri niçin  دَعْوٰي  (dua-çağrı) diye adlandırılmıştır? Çünkü onlar, kendileri aleyhine  وَيْلَ ’i çağırmış ve  يَا وَيْلَنَٓا  demişlerdir ki bu, “Ey veyl gel, işte bu senin vaktindir.” demektir. تِلْكَ  ya isim ya haber olarak merfû veya mansubdur. دَعْوٰيهُمْ  kelimesi de böyledir. Müfessirler şöyle demişlerdir: “Bu kâfirler, bunu hep söyleyip durmuşlardır ama bu onlara fayda vermemiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk,[Fakat hışmımızı gördükleri zaman, imanları fayda verecek değil. (Mümin Suresi, 85)] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enbiyâ Sûresi 16. Ayet

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ  ١٦


Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 خَلَقْنَا biz yaratmadık خ ل ق
3 السَّمَاءَ göğü س م و
4 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
5 وَمَا ve bulunanları
6 بَيْنَهُمَا bunlar arasında ب ي ن
7 لَاعِبِينَ eğlence için ل ع ب
Yüce Allah’ın bu evreni oyun ve eğlence olsun diye, yani anlamsız ve boş yere yaratmadığı bildirilmekte; aksine evren ve ondaki her şeyin yaratılışında hikmetli bir planın var olduğuna ve dolaylı olarak insanların bu hikmeti keşfetmeye çalışması gerektiğine işaret edilmekte; ardından da Allah’ı insanlara benzer bir varlık olarak düşünen putperestlere karşı, O’nun, beşerî özelliklerden olan oyun ve eğlenceyle uğraşma, boş ve anlamsız işler yapma gibi zaaflardan münezzeh olduğu vurgulanmaktadır. O’nun yaratması da anlamlı ve hikmetlidir. Bu âlemin hikmetsiz, gayesiz, boş ve bâtıl olarak yaratılmış olduğunu ancak inkârcılar düşünür (Sâd 38/27). Onlara göre hayat sadece dünya hayatıdır, âhiret hayatı diye bir şey yoktur (Câsiye 45/24).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 669

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمَٓاءَ ’ya matufur.  

Müşterek ismi mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la  الْاَرْضَ ’ya matuf olup, mahallen mansubdur. Zaman zarfı  بَيْنَهُمَا  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَاعِب۪ينَ  kelimesi,  خَلَقْنَا  fiilinin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

لَاعِب۪ينَ  ; sülasi mücerredi  لعب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayet, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

خَلَقْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ’ye temasül nedeniyle atfedilen müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası mahzuftur. بَيْنَهُمَا  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

السَّمَٓاءَ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü ve ikisi arasındakileri de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ve  بَيْنَهُمَٓا ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

Ayetteki ilk  مَا  nefy harfi, ikincisi  مَا  ise ism-i mevsûldür.

İsm-i fail kalıbındaki  لَاعِب۪ينَ  kelimesi, خَلَقْنَا  fiilinin failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.

Gök, yer ve arasındakilerin yaratılışının oyun olarak ifade edilmesi, bunu, Allah’tan sâdır olmasının imkânsız olduğunda hiç kimsenin şüphe etmediği bir şey ile tasvir etmek yoluyla, Allah'ın hikmetsiz olarak yaratmaktan son derece münezzeh olduğunu beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yüce Allah, Enbiya Suresinde [Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri, eğlence olsun diye yaratmadık], Duhan Suresi 38. ayette [Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, eğlence olsun diye yaratmadık] buyurmaktadır. Bu tabirlerde teşâbüh ve ihtilaf söz konusudur. Bu da  السَّمَٓاءَ /gök” kelimesinin Enbiya ayetinde tekil; Duhan ayetinde ise  ألسماوات /gökler şeklinde çoğul gelmesidir. Bunun nedenlerinden biri de  السَّمَٓاءَ / gök kelimesi ile bu kelimenin yer aldığı Enbiya Suresinin başı arasındaki uyumdur. Nitekim surenin baş kısmında Yüce Allah [Elçimiz dedi ki: Gökte ve yerde ne söylenirse Rabbim bilir. Çünkü O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir.] buyurmaktadır. Duhan Suresinde çoğul gelen  ألسماوات /gökler kelimesi de içinde bulunduğu surenin baş kısmındaki [kesin inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.] ayetiyle uygunluk arz etmektedir. Dolayısıyla her ayet, ait olduğu surenin başıyla uyum arzetmektedir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

Enbiyâ Sûresi 17. Ayet

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ  ١٧


Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 أَرَدْنَا isteseydik ر و د
3 أَنْ
4 نَتَّخِذَ edinmek ا خ ذ
5 لَهْوًا bir eğlence ل ه و
6 لَاتَّخَذْنَاهُ edinirdik ا خ ذ
7 مِنْ
8 لَدُنَّا kendi katımızdan ل د ن
9 إِنْ eğer
10 كُنَّا olsaydık ك و ن
11 فَاعِلِينَ yapacak ف ع ل

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ

 

Fiil cümlesidir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اَرَدْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  اَرَدْنَٓا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَتَّخِذَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لَهْواً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri, ما يلهى به  (eğlendirecek şeyi) şeklindedir.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

اتَّخَذْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ لَدُنَّا  car mecruru  اتَّخَذْنَا ’nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. Takdiri, كائنا (olan) şeklindedir. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اتَّخَذْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  كُنَّا ’nın dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. Mahallen meczumdur.

نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. فَاعِل۪ينَ  kelimesi, كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri;  إن كنّا فاعلين لاتّخذناه (Yapacak olsaydık onu edinirdik) şeklindedir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)

فَاعِل۪ينَ  ; sülasi mücerredi  فعل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 


اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  لَوْ اَرَدْنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ لَهْواً  cümlesi, şarttır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَتَّخِذَ لَهْواً  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَدْنَٓا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  لَهْواً ‘deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

Rabıta harfi  لَ nin dahil olduğu cevap cümlesi olan  لَاتَّخَذْنَاهُ مِنْ لَدُنَّاۗ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنْ لَدُنَّا , bu fiilin mahzuf ikinci mef'ûlüne mütealliktir.

لَاتَّخَذْنَا  ve  نَتَّخِذَ  fiilleri  اِفْتِعال  babındadır. Bu bab fiile, mutavaat, müşareket, ittihaz, izhar, talep gibi anlamlar katar.

Ayette fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

نَتَّخِذَ - لَاتَّخَذْنَاهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

لَدُنَّ , aynı anlama gelen عِنْدَ  kelimesinden farklıdır. Çünkü  لَدُنْ , en yakın için, عِنْدَ ise hem yakın, hem uzak için kullanılır. (Ruhul Beyan, Hud/1)

لَدُنّ  kelimesinin azamet zamirine izafesi,  لَدُنَّ  için tazim ve teşriftir.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ

 

Ayetin, istînâfiyye olarak fasılla gelen son cümlesi, cevabı mahzuf şart cümlesidir. Müspet mazi sıygadaki  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  اِنْ كُنَّا فَاعِل۪ينَ , şarttır. 

Takdiri  لاتّخذناه  (Onu edinirdik) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mezkur şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberi cümlenin şart üslubunda gelmesi daha beliğ ve etkileyicidir.

كَان ’nin haberi olan  فَاعِل۪ينَ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu    mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Enbiyâ Sûresi 18. Ayet

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ  ١٨


Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلْ hayır
2 نَقْذِفُ biz atarız ق ذ ف
3 بِالْحَقِّ hakkı ح ق ق
4 عَلَى üstüne
5 الْبَاطِلِ batılın ب ط ل
6 فَيَدْمَغُهُ onun beynini parçalar د م غ
7 فَإِذَا derhal
8 هُوَ o
9 زَاهِقٌ yok olur ز ه ق
10 وَلَكُمُ size
11 الْوَيْلُ yazıklar olsun و ى ل
12 مِمَّا ötürü
13 تَصِفُونَ yakıştırdıklarınızdan و ص ف
Allah Teâlâ, hakkın bulunduğu yerde bâtılın barınamayacağını, yok olup gideceğini mecazi bir anlatımla ifade edip, kendisi hakkında yakışıksız sözler söyleyenlerin, Kur’an’a sihir, saçma sapan rüya vb. nitelemeler yakıştıranların, Peygamber’i yalancılıkla itham edenlerin, evrenin sadece dünya hayatı için yaratılmış olduğuna inananların kendilerine yazık ettiklerini haber vermiştir. Halbuki Allah evrende ne varsa her birini bir hikmete bağlı olarak yaratmıştır, hepsi O’nun mülkü ve kullarıdır. O, hiçbir şekilde yarattıklarına muhtaç olmadığı gibi yarattıkları da O’na ortak değildir. Hepsi iradeli veya iradesiz olarak O’na kulluk eder; evrende Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur, fakat insanlar bunu anlamazlar (bk. İsrâ 17/44).
 
 Müfessirler 19. âyette, Allah’ın huzurunda bulunduğu bildirilen varlıkların melekler olduğunu ifade etmişlerdir. Melekler Allah’a ibadet etme hususunda ne kibirlenirler ne de yorulurlar; bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tesbih ederler; Allah’a kulluktan kaçınmazlar (Nisâ 4/172). O’na isyan etmez, kendilerine emredileni yerine getirirler (Tahrîm 66/6). “O’nun huzurunda bulunanlar” ifadesini, yalnızca melekleri değil, aynı zamanda Allah’a karşı sorumluluk duyan ve bütün varlığı ile O’na boyun eğen insanları da içine alacak şekilde geniş anlamıyla ele almak mümkündür (Esed, II, 649).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 670

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ

 

Fiil cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. نَقْذِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  بِالْحَقِّ  car mecruru  نَقْذِفُ  fiiline mütealliktir.  عَلَى الْبَاطِلِ  car mecruru  نَقْذِفُ  fiiline mütealliktir.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الْبَاطِلِ , sülasi mücerredi  بطل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَدْمَغُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

فَ  atıf harfidir.  اِذَا  mufacee harfidir.  اِذَا  isim cümlesinin önüne geldiğinde  “birdenbire, ansızın” manasında mufacee harfi olur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. زَاهِقٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  

زَاهِقٌ , sülasi mücerredi  زهق  olan fiilin ism-i failidir.


وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَكُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْوَيْلُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  مِنْ  harf-i ceriyle  الْوَيْلُ mütealliktir. 

تَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ , idrâb harfi intikal için gelmiştir.

بَلْ  edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu  ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)

بَلْ, idrâb harfidir. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَيَدْمَغُهُ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  نَقْذِفُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin muzari fiille ifade edilmesinin hikmeti, sahneyi göz önünde canlandırmak ve teceddüt ifade etmektir.

بِالْحَقِّ - الْبَاطِلِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

نَقْذِفُ  ve  فَيَدْمَغُهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ  [Bilakis hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini parçalar.] cümlesinde istiare-i temsiliyye vardır. Burada hak sert bir şeye, batıl ise yumuşak bir şeye benzetilmiş; temsil yoluyla  قذف /atmak ve  دمغ /beynine vurmak kelimeleri, hakkın batıla galip geldiğini ifade etmek için müstear olarak kullanılmıştır. Sanki sert bir cisim, batılın dima­ğına atılarak vurulmuş ve onu yarmıştır. Bu ifadede, batılı yok etme husu­sunda güzel bir vurgu sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada iki tebeî istiâre vardır. Maksat; hakkı getirdik ve hak, batılı giderdi, yok etti manasıdır. Müstear ve müstearun minhler şiddetle fırlatmak manasındaki  نَقْذِفُ ve iptal etmek manasındaki فَيَدْمَغُهُ  kelimeleridir, her ikisi de hissîdir. Müstearun lehler sırasıyla hakkın yücelmesi ve batılın kaybolup gitmesidir. Her ikisi de aklîdir. Hak, bir bombaya benzetilmiştir. Arkadan gelen bölüm de müşebbehün bihe uygundur. Dolayısıyla aklî olan hak ve batıl kelimeleri ile hissî olan atmak ve parçalamak fiilleri vasıtasıyla hissî bir istiare yapılmış, hakkın batılı yenmesi, tasvirî bir üslupla muhatabın zihninde canlandırılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فَاِذَا هُوَ زَاهِقٌ  cümlesi, فَ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Şart ve zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdir. İsim cümlesine dahil olduğunda  اِذَا , müfâcee harfi olur. Aniden, birdenbire anlamları verir. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, “ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum” anlamları katar.

Müsned olan  زَاهِقٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Bunun manası, batılın yok olmasının sabit olduğu, batılla yok oluşun ayrılmadığıdır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Bu ayet-i kerime, layık ve caiz olmayan sıfatlarla Allah Teâlâ'yı vasıflamaları sebebiyle küfür ehlini helak etmekle tehdit manası taşır.

İsim cümlesi şeklinde ve başında müfâcee harfi olan  اِذَا  (ne göresin/bir de bakmışsın ki) ile gelerek açıkça bilindiği gibi batılın yok oluşundaki sürate işaret edilmiştir. Batıl, adeta kökünden yok olmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 49) 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَكُمُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْوَيْلُ , muahhar mübtedadır.

Harf-i cerle bilikte  mahzuf habere müteallik müşterek ism-i mevsûl  مَّا ’nın sıla cümlesi  تَصِفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

مَا  harfi de mevsûl yani Allah Teâlâ’yı vasıfladıkları şeyler veya masdariye yani Allah Teâlâ’yı vasıfladıkları layık olmayan sıfatlar manasındadır. 

مِمَّا  ibaresindeki  مِنْ  harfi ta'lîl manasındadır. الْوَيْلُ  kötü bir çağırma sözüdür. Bu kelimenin Kur’an’daki kullanımında tevcih vardır. Çünkü azabın ismidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Rûhu'l Meânî'de şöyle yazılıdır: Bu ibaredeki  مَا  masdariyye, mevsûl veya mevsuftur. Yani Allah Teâlâ’yı kendisine, şanına, yüceliğine layık olmayan şeylerle vasıflamaları veya vasıfladıkları sıfatlar ya da O'na oğul vs. isnad etmeleri sebebiyle onlar için helak ve veyl sabit olmuştur, demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 49) 

Hak Teâlâ'nın, “vasfetmekte olduğunuzdan dolayı yazıklar olsun size” ifadesi, “Kim, peygamberi yalanlamaya yeltenir, Kur'an'ı bir sihir, saçma sapan bir söz gibi batıl bir şeye benzetirse ona yazıklar olsun.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Enbiyâ Sûresi 19. Ayet

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  ١٩


Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kimseler
2 فِي olan
3 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
4 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
5 وَمَنْ ve kimseler
6 عِنْدَهُ O’nun yanındaki ع ن د
7 لَا
8 يَسْتَكْبِرُونَ büyüklenmez ك ب ر
9 عَنْ
10 عِبَادَتِهِ O’na kulluk etmekten ع ب د
11 وَلَا ve
12 يَسْتَحْسِرُونَ yorulmazlar ح س ر

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.


وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ

 

İsim cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , atıf harfi  وَ ’la önceki  مَنْ ’e matuftur.  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عِنْدَهُ  zaman zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَكْبِرُونَ  cümlesi, ism-i mevsûl  مَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَكْبِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

عَنْ عِبَادَتِ  car mecruru  يَسْتَكْبِرُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَسْتَحْسِرُونَ  atıf harfi  وَ ’la  لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’a matuftur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَحْسِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَسْتَحْسِرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حسر ’dir.

يَسْتَكْبِرُونَ  fiilleri, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. 

وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukadder habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sıla cümlesi mahzuftur.  فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.  

Mecrurun takdimi tahsis içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat,  مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Akıllılar için kullanılan mevsûl  مَنْ , tağlîb yoluyla gayr-ı akilleri de kapsamıştır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir. 

وَالْاَرْضِ  tezat nedeniyle  فِي السَّمٰوَاتِ ’ye atfedilmiştir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Semavat yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ  ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibarelerindeki  فِي  harflerinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.  

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi)

نَقْذِفُ  (önceki ayette) - وَلَهُ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)


 وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ

 

Ayetin ikinci cümlesi birinciye matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası mahzuftur. Mekân zarfı  عِنْدَهُ, bu mahzuf sılaya mütealliktir.

Ve عند kelimesi asıl olarak “yakın mekân zarfı”dır. Bu kelime mecaz olarak, bir şeyin birine ait olması ve onun mülkü olması anlamında kullanılır. Allah Teâlâ’nın “Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır” (En’âm 59) ayetinde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam 57)

Müsnedün ileyhin mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenleri tazim içindir. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪  cümlesi,  مَنْ ’in haberidir. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz anlatım kastıyla gelen,  عِنْدَهُ  ve  عِبَادَتِه۪  izafetlerinde  عِنْدَ ve  عِبَادَة  kelimelerinin Allah Teâlâ’ya ait zamire izafesi, onlara tazim ifade eder. 

Semavat ve arzdaki kimselerin umumunu ifade eden ilk  مَنْ  ism-i mevsûlüne münasip olarak, O'nun yanındakilerin de umûm ifade eden ism-i mevsûl ile ifade edilmesi münasip olmuştur. Böylece aynı ayette arka arkaya iki kere aynı ism-i mevsûl zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 51) 

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  لَا يَسْتَكْبِرُونَ ’ye, hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

لَا يَسْتَكْبِرُونَ - لَا يَسْتَحْسِرُونَ  fiilleri  استفعال  babındadır. Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

لَا يَسْتَكْبِرُونَ  - لَا يَسْتَحْسِرُونَۚ  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.  

Ondan yorulmazlar da ifadesinde  حُسُور ’dan daha mübalağalı olan  إسْتِحْسار  maddesinin tercih edilmesi, şunu vurgulamaktadır ki onların ibadeti ağır ve sürekli olduğu için yorgunluk verecek cinsten olmakla beraber yorulmazlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ  ifadesinden murad, meleklerdir. Bundan önce melekler “göklerdekiler” olarak ifade edildikleri halde burada böyle ifade edilmeleri, onlar Allah katındaki şeref ve yakınlıklarından dolayı onları temsili olarak, hükümdarların yakınlarına benzetmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Enbiyâ Sûresi 20. Ayet

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ  ٢٠


Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يُسَبِّحُونَ tesbih ederler س ب ح
2 اللَّيْلَ gece ل ي ل
3 وَالنَّهَارَ ve gündüz ن ه ر
4 لَا hiç
5 يَفْتُرُونَ ara vermezler ف ت ر

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ

 

Fiil cümlesidir. يُسَبِّحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  الَّيْلَ  zaman zarfı  يُسَبِّحُونَ  fiiline mütealliktir. النَّهَارَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. لَا يَفْتُرُون  cümlesi,  يُسَبِّحُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَفْتُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُسَبِّحُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سبح ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ

 

Ayet beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُسَبِّحُونَ  fiili tef’il babındadır. Bu bab fiile, kesret, mef'ûlu bir vasfa nispet etmek, izale, sayruret ve fiilin muayyen zamanda meydana gelişi, tevcih gibi anlamlar katar. Bunlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya  failde olan kesrettir. 

الَّيْلَ - النَّهَار  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Gündüz ve gece, bütün zamanlardan kinayedir.

يُسَبِّحُونَ الَّيْلَ وَالنَّهَار  [Ayetteki gece gündüz tesbih ederler] ifadesinin, “Onlar, bu tesbihi uygun zamanlarında yerine getirmeye azmetmekte gevşeklik göstermezler.” manasında olduğu söylenebilir. Bu tıpkı, “Falanca cemaata, camiye devam eder. Bu hususta gevşeklik göstermez.” demek gibidir. Bu sözle, o insanın hep bu işle meşgul olduğu değil, namazları hep vakitlerinde kılmaya azmetmiş olduğu manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


  لَا يَفْتُرُونَ

 

Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen  لَا يَفْتُرُونَ  cümlesi, يُسَبِّحُونَ  fiilinin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlelerin muzari fiille ifade edilmesindeki maksat, durumu göz önünde canlandırmak, istimrar ve tekrara işaret etmektir.

Cümle şeklindeki müekkide hal, sahibinin durumu tekid ediyorsa hal ve sahibi arasında kemâl-i ittisâl olduğundan fasıl yapılır. Tekid edici halin başına  وَ  gelmez.(Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Enbiyâ Sûresi 21. Ayet

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ  ٢١


Yoksa yerden, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمِ yoksa
2 اتَّخَذُوا edindiler mi? ا خ ذ
3 الِهَةً ilahlar ا ل ه
4 مِنَ -den
5 الْأَرْضِ yer- ا ر ض
6 هُمْ onları
7 يُنْشِرُونَ diriltecek ن ش ر
Sûrenin başından buraya kadar daha çok peygamberlikle ilgili konulara yer verildi. Burada ise (21-29) Allah’ın birliğinin ispatı, eşinin, benzerinin ve zıddının bulunmayışı gibi konular ele alınmaktadır. Müşrikler Allah’ın varlığına ve evrenin yaratıcısı olduğuna inandıkları halde elleriyle yaptıkları putları O’na ortak koşup onlara tapıyorlar; böylece putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağına ve kendilerini O’nun vereceği cezadan koruyacağına inanıyorlardı. Ancak öldükten sonra dirilmeye inanmadıkları için putların ölüleri dirilteceğini iddia etmiyorlar, aksine böyle bir şeyin olamayacağını savunuyorlardı (bk. Yâsîn36/78). Ama onlar, kendisine tanrı diye tapılan bir varlığın öldürme ve diriltme gücüne sahip olması gerektiğini, oysa taş ve ağaçlardan yontarak yaptıkları cansız putların ölüleri diriltmesinin söz konusu olamayacağını düşünemiyorlardı.
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 672

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatıadır. بل  ve hemze manasındadır. اتَّخَذُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiillidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مِنَ الْاَرْضِ  car mecruru  اتَّخَذُٓوا ’nün mahzuf ikinci mef’ûlün bihine yada  اٰلِهَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْشِرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُنْشِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنْشِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشر ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اتَّخَذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ 

 

Müstenefe olan ilk cümle istifham üslubunda talebi inşai isnaddır.  اَمِ , hemze ve  بل manasını taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkâri manadadır. Mazi fiil sıygasında gelerek, sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, soru sorup cevap bekleme kastı taşımadan, tevbih ve takrir manasına geldiği için mecazı mürsel mürekkebdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Sorunun cevabını bilmemesi veya cevap beklemesi söz konusu olmadığı için ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اتَّخَذُٓوا  fiili  اِفْتِعال  babındandır.  اِفْتِعال  bâbı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir  şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. 

Mef’ûl olan  اِلٰهاً ’deki nekrelik, teksir ve tahkir ifade eder. Teksir kemiyet bakımından, tahkir ise keyfiyet bakımından fazlalığı ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-i inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

اَمِ / Yoksa? Em-i munkatı’ olup  بل  anlamındadır; kendisinden öncesini bir kenara bırakıp kendisinden sonrasının yadırgandığını ifade eder. Yadırganan ise onların yeryüzünde yaşayanlar arasından ölüleri diriltecek birtakım tanrılar edinmeleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Onlar ilâhlarının kendilerini yeniden dirilteceğini iddia etmedikleri halde, kendilerini yeniden diriltecek ilâh edinmeleri kınanmıştır. Evet, onlar ba'si inkâr etmişlerdir ama yeniden diriltmek ilâh olmanın lâzımıdır. Zira ilâh ismi her şeye muktedir olan zata verilir. Yeniden diriltmek de imkân dairesinde olan her şeye muktedir olmak manası kapsamındadır. Ayet-i kerimede ilâhların arza nispet edilmesi, taptıkları ilâhların arza ait olması nedeniyledir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 55) 

Putların yere nispet edilmesinin manası, onların, yeryüzünde kendisine tapılan putlar olduğunu bildirmektir. Çünkü ilâhlar, yersel ve göksel olmak üzere ikiye ayrılır. Ayette bahsedilen ilâhlar ile yer cinsinden olan ilâhların kastedilmiş olması mümkündür. Çünkü bu putlar, bir kısım taşlardan yontulmuş veyahutta yerdeki bazı madenlerden imal edilmiş şeylerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 هُمْ يُنْشِرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlenin,  اٰلِهَةً  için sıfat olması da caizdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُنْشِرُونَ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrari tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Enbiyâ Sûresi 22. Ayet

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ  ٢٢


Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 كَانَ olsaydı ك و ن
3 فِيهِمَا ikisinde
4 الِهَةٌ ilahlar ا ل ه
5 إِلَّا başka
6 اللَّهُ Allah’tan
7 لَفَسَدَتَا ikisi de bozulup gitmişti ف س د
8 فَسُبْحَانَ yüce(münezzeh)dir س ب ح
9 اللَّهِ Allah
10 رَبِّ sahibi ر ب ب
11 الْعَرْشِ arş’ın ع ر ش
12 عَمَّا şeylerden
13 يَصِفُونَ nitelendirdikleri و ص ف
Müşrikler, Allah Teâlâ’nın evreni yarattıktan sonra yönetimde kendisine ortaklar edindiğini iddia ediyorlar, özellikle hac ibadeti esnasında telbiye yaparken bunu dile getiriyorlardı (İbn Âşûr, VIII, 39). Âyet-i kerîme bunun imkânsızlığını vurgulamaktadır. Burada şu kanıt ortaya konmaktadır: Bir ülkede birden fazla başkan olmadığı gibi evrende de birden fazla ilâhın bulunması mümkün değildir. Eğer varlık âleminde Allah’tan başka ilâh olsaydı ilâhlar arasında yaratma, yönetme ve üstünlük konularında anlaşmazlık meydana gelir, bu da varlığın yaratılma imkânının ortadan kalkmasına veya evrenin nizamının bozulmasına sebep olurdu. Birden fazla ilâhın anlaşarak evreni ortaklaşa yönettikleri farzedilirse bu durumda da ilâhların her biri tam değil, noksan etken olmuş olur. Noksan olan ise ilâh olamayacağından hiçbirinin ilâh olmaması gerekir. Kısacası ister bağımsız olarak isterse ortaklık şeklinde Allah’tan başka ilâhın bulunması aklen mümkün görülmemektedir; vahiy ise zaten Allah’tan başka ilâhın varlığını reddetmektedir. Şu halde Allah’tan başka tanrı yoktur (bu konuda daha fazla bilgi için bk. Elmalılı, V, 3345-3347; İbn Âşûr, XVII, 38-44; ayrıca bk. İsrâ 17/42-43).
 
 23. âyette Allah’ın sorguya çekilemeyeceği ifade buyurulmaktadır; çünkü sorgulayanın daha üstün, bilgili ve yetkili olması gerekir. Halbuki Allah’tan üstün, bilgili ve yetkili bir varlık yoktur. Ayrıca sorumluluk kavramı, dürüstlük ve adaletinden şüphe edilen varlıklar için söz konusu olup Allah için böyle bir durum muhal olduğundan O’nun hakkında sorumluluktan bahsetmek de anlamsızdır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 672-673

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 

İsim cümlesidir. لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

ف۪يهِمَٓا  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Tam fiil olması da caizdir. اٰلِهَةٌ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. Veya fail olup damme ile merfûdur.

اِلَّا  kelimesi غير  anlamında isimdir. اللّٰهُ  lafza-i celâl  اٰلِهَةٌ  ve غير ’nin sıfatı olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı  لَفَسَدَتَاۚ ‘dır.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

فَسَدَتَا  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  istînâfiyyedir. سُبْحَانَ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri;  نسبّح (tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

رَبِّ  kelimesi  اللّٰهُ  lafza-i celâlin sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَرْشِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  عَنْ  harf-i ceriyle  سُبْحَانَ ’ye mütealliktir.

يَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ , şarttır.

Şart cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır.  ف۪يهِمَٓا  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  اٰلِهَةٌ, muahhar ismidir.

لَ  karinesiyle gelen şartın cevabı  لَفَسَدَتَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

İstisna edatı  اِلَّا , gayrı manasındadır. Lafza-i celâl,  اٰلِهَةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Bu cümlede  كَانَ ’nin tam fiil olması da caizdir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Söz sahibi bazen de bir kimseyi/şeyi övmek amacıyla haber formu kullanabilir. [Arşın sahibi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir] ayet-i kerimesi bunun bir örneğidir.

Ayet-i kerime, övgü ve medih manalı haber cümlesidir. Haber manasıyla birlikte Allah Teâlâ’yı medih manası taşıdığı için idmâc sanatı vardır.

Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)

لَوْ  harfinin dahil olduğu hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Semavat ve arzın fesadından murad, şu anda bulunan nizamın bozulmasıdır ki bu da O’nun vahdaniyetinin delilidir. Yani madem ki bu nizam bozulmuyor o halde Allah’tan başka ilâh yoktur. Bu ispat üslubu, bedî’ sanatlardan mezheb-i kelamîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Ayette göklerin ve yerin bozulmaması, Allah Teâlâ’nın birliğine delil getirilmiştir. Bunun anlamı şudur: Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulup gitmişti. Gökler ve yer bozulup gitmediğine göre onlarda Allah’tan başka tanrı yoktur. Çünkü şartın -yani göklerin ve yerin bozulmasının- batıl olması, şart koşulanın -yani tanrıların birden çok olmasının- da batıl olmasını gerektirir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Nahivcilere göre  اِلَّا  gayrı anlamındadır. Buna göre ifadenin anlamı, “Şayet onların idaresini üzerine alan ve onları yöneten, onların yaratıcısı olan Allah'tan başkası olsaydı, her ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti.” şeklinde olur. Buradaki  اِلَّا ’nın istisna anlamında olması caiz değildir. Çünkü biz bunu istisna anlamına alacak olsaydık, o zaman mana, “Şayet o yer ile gökte, yanlarında Allah'ın bulunmadığı ilâhlar olsaydı, o zaman o yer ile gök fesada uğrardı.” şeklinde olurdu ki “Yanlarında Allah'ın da bulunduğu ilâhlar olsaydı, bir fesat meydana gelmezdi" demek olur ki bu yanlıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

 

فَ  istînâfiyyedir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَ اللّٰهِ  ifadesi, takdiri  نسبّح  (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

رَبِّ الْعَرْشِ , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ  izafeti muzâfın,  رَبِّ الْعَرْشِ  izafeti ise muzâfun ileyhin şan ve şerefine işaret eder.

مَّا  müşterek ism-i mevsûlu,  عَنْ  harf-i ceriyle birlikte  سُبْحَانَ ’ye mutealliktir. Sıla cümlesi olan  يَصِفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَا ’nın masdariye olması da caizdir.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah lafzının izmar makamda izhar edilişi mehabet terbiyesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde ve Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirir ve verilen haberin kesinliğini ifade eder. Hükmü kesinleştirmek için yapılan bu tekrarda ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

رَبِّ  - اٰلِهَةٌ - اللّٰهِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

سُبْحَانَ اللّٰهِ  sözü O'nun fiillerinden ve sıfatlarından münezzeh olduğunu, yaptıklarından sorguya çekilmekten münezzeh olduğunu, çünkü bütün bu sıfatlarının kâmil derecede olduğunu ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 61)

Burada  رَبِّ الْعَرْشِ  tabiri zikredilmiştir. Çünkü daha önce Allah Teâlâ’nın yanında bulunan meleklerin, gece gündüz onu tesbih ettikleri zikredilmiştir. Dolayısıyla burada arşın zikredilmesi münasip olmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 56)

Enbiyâ Sûresi 23. Ayet

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  ٢٣


O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يُسْأَلُ O sorulmaz س ا ل
3 عَمَّا şeylerden
4 يَفْعَلُ yaptığı ف ع ل
5 وَهُمْ ama onlar
6 يُسْأَلُونَ sorulurlar س ا ل

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُسْـَٔلُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  عَنْ  harf-i ceriyle  يُسْـَٔلُ  fiiline mütealliktir.

يَفْعَلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُسْـَٔلُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُسْـَٔلُونَ   fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Harf-i cerle birlikte  لَا يُسْـَٔلُ  fiiline müteallik masdar harfi  مَّا ’nın sıla cümlesi olan  يَفْعَلُ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

‘İstedi’ manasındaki  سْـَٔلُ  fiili,  عَنْ  harf-i ceriyle kullanıldığında ‘sordu’ manasına gelir. Fiillerin harflerle farklı manalar kazanması, tazmin sanatıdır.

وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  cümlesi, önceki cümleye atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُسْـَٔلُونَ cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

عَمَّا يَفْعَلُ  dedikten sonra sadece  يُسْـَٔلُونَ  lafzıyla yetinilmiş  عَمَّا يَفْعَلُ  hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)

لَا يُسْـَٔلُ عَمَّا يَفْعَلُ  cümlesiyle,  وَهُمْ يُسْـَٔلُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

لَا يُسْـَٔلُ - يُسْـَٔلُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. 

يُسْـَٔلُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Onlar sorgulanırlar] ifadesine, Allah Teâlânın, yarattıklarını sorgulayacağı beyan edilirken, zalimlerin ceza, mazlumların mükafat göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

Enbiyâ Sûresi 24. Ayet

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ  ٢٤


Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: “Haydi getirin delilinizi! İşte benimle beraber olanların kitabı ve işte benden öncekilerin kitabı (Hiçbirinde birden fazla ilâh olduğuna dair hiçbir delil yok). Şüphesiz çokları hakkı bilmezler de bu sebeple yüz çevirirler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمِ yoksa
2 اتَّخَذُوا mı edindiler? ا خ ذ
3 مِنْ
4 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
5 الِهَةً ilahlar ا ل ه
6 قُلْ de ki ق و ل
7 هَاتُوا getirin ه ا ت
8 بُرْهَانَكُمْ delilinizi ب ر ه ن
9 هَٰذَا işte budur
10 ذِكْرُ öğütü ذ ك ر
11 مَنْ olanların
12 مَعِيَ benimle beraber
13 وَذِكْرُ ve öğütü ذ ك ر
14 مَنْ
15 قَبْلِي benden öncekilerin ق ب ل
16 بَلْ ama
17 أَكْثَرُهُمْ çokları ك ث ر
18 لَا
19 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م
20 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
21 فَهُمْ bundan dolayı onlar
22 مُعْرِضُونَ (haktan) yüz çevirirler ع ر ض
Önceki âyet kümesinde evrende Allah’tan başka ilâh olmadığının aklî delilleri verilmişti; burada ise Allah Teâlâ kendisine ortak koşanlardan, gerek Hz. Muhammed’e indirilen kitaptan gerekse önceki peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, İncil vb. ilâhî kitaplardan, iddialarını ispatlayacak naklî delil getirmelerini istemektedir. Bu kitaplar yerde ve gökte Allah’tan başka tanrı olmadığını haber vermiştir. Ancak âyette ifade buyurulduğu gibi çokları bu gerçeği bilmezler, öğrenmek istemedikleri için de ona sırt çevirirler.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ 

 

Fiil cümlesidir. اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır.  اتَّخَذُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru  اتَّخَذُوا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ 

 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli  هَاتُوا ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

هَاتُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بُرْهَان                                      mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. ذِكْرُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مَعِيَ  zaman zarfı ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذِكْرُ  atıf harfi  وَ ’la önceki ذِكْرُ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Zaman zarfı  قَبْل۪ي  ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 


 بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ 

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


فَهُمْ مُعْرِضُونَ

 

İsim cümlesidir. فَ  sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. 

Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُعْرِضُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُعْرِضُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ 

 

Ayetin müspet mazi fiil sıygasındaki ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

اَمِ , hemze ve  بل  manasını taşıyan munkatıadır. Buradaki hemze inkâri manadadır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-i inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen soru sorup cevap bekleme kastı taşımadan, tevbih ve takrir manasına geldiği için mecazı mürsel mürekkebdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Sorunun cevabını bilmemesi veya cevap beklemesi söz konusu olamadığı için ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اتَّخَذُوا  fiiline müteallik  مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru,  konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

İki mef’ûle müteaddi  اتَّخَذُوا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallik olan car mecrur  مِنْ دُونِه۪ٓ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اتَّخَذُٓوا  fiili, اِفْتِعال  babındandır. اِفْتِعال  babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir  şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar.  اِفْتِعال  kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

Mef’ûl olan  اٰلِهَةًۜ ’deki nekrelik, kıllet ve tahkir ifade eder. Menfi siyakta nekre, selbin umum ve şumulüne işarettir. Teksir kemiyet bakımından, tahkir ise keyfiyet bakımındandır.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı, c. 8, s. 723)

Bu cümle, 21. ayetteki  اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ  ifadesinin tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Ondan başka ilâhlar mı edindiler? İfadesinin tekrarı, inkârlarını büyütmek, durumlarının feci olduğunu gözler önüne sermek, onları azarlamak ve cahilliklerini açığa çıkarmak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً  cümlesi,  اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ  (Enbiya Suresi, 21) cümlesini tekid eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هَاتُوا بُرْهَانَكُمْۚ  cümlesi de emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mekulü’l-kavl, emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen talep manasında olmayıp taciz ve tehaddi kastı taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkebdir.

قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ  [De ki: Delilinizi getirin!] cümlesinde, hasmı aciz bırakıp susturma sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

هاتُوا  fiili, isim fiildir. ‘Arzedin, sunun’ manasındadır.  هاتِ  kesra üzere mebnidir. Allah Teâlâ’nın daha önce Bakara suresi 111. ayetinde  قُلْ هاتُوا بُرْهانَكم إنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ  (De ki: Eğer doğru kimseler iseniz delilinizi getirin)  diye geçtiği gibidir. Arz etmek, göstermek manası için istiare olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Kasas/75) 

 

  هٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪يۜ 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması habere dikkat çekip, önemini vurgular. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile zikre işaret edilmiştir. Kitaplardaki içerik, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Haber olan  ذِكْرُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

ذِكْرُ ‘nun muzâfun ileyhi müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası mahzuftur.  مَعِيَ, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 مَنْ مَعِيَ  izafeti, masdarın mef’ûlüne izafesi şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَذِكْرُ مَنْ قَبْل۪ي  izafeti, haber olan  ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ ’ye tezâyüf nedeniyle atfedilmiştir.

ذِكْرُ ’nun tekrarı önemine binaen yapılmış ıtnâb sanatıdır.


 بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ فَهُمْ مُعْرِضُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.  بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

İsm-i tafdil vezninde gelen  اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ cümlesi müsneddir. 

Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade eder.

Mef’ûl olan  الْحَقَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ [Bilakis onların çoğu hakkı bilmezler] cümlesini İbni Muhaysın ve el-Hasen  الْحَقَّ  kelimesini  ألحقُ  şeklinde ötreli olarak; “O haktır, bu hakkın ta kendisidir.” anlamında ref ile okumuştur. Bu kıraate göre bundan önceki kelime olan “bilmezler” kelimesi üzerinde vakıf yapılır. Buna göre ayet: “... Bilakis onların çoğu bilmezler. (Bu) hakkın kendisidir; bundan ötürü onlar yüz çevirirler.” anlamında olur. Ancak “hak” kelimesinin nasb ile kıraatine göre burada vakıf yapılmaz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

[Onların çoğu bilmiyorlar] denilmesi, bazılarının bunu bildiklerini fakat inat olarak gereğini yapmadıklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

Ayetin son cümlesi olan  فَهُمْ مُعْرِضُونَ , cümlesi atıf harfi  فَ  ile  önceki cümlenin müsnedi olan  لَا يَعْلَمُونَۙ الْحَقَّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.  

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ذِكْرُ  ve  مَنْ ’lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Sayfadaki ayetlerin fasılaları olan  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinde seci ve lüzûm mâ lâ yelzem sanatları vardır. Bu sanatlar sayesinde oluşan musiki, hem dinleyeni cezbeder hem de zihinde yer etmesini sağlar.

Lüzûm mâ lâ yelzem sanatı; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Zulüm pâyidâr olmaz. Allah Teâlâ, belki zâlime belli bir süre mühlet verebilir, fakat fazla geçmeden onu kahır ve intikam pençesiyle şiddetle yakalar. Çünkü O, zâlimlerin yurtlarını, meskenlerini yıkıp târumâr edeceğine karar vermiştir. Bu hakikate binâen şu söz meşhur olmuştur: “Eğer zulüm cennette bir ev olsaydı, orada bile mutlaka harap olurdu.” Kul nefsine zulmederse, Allah ona başarının yollarını kapatır ve onu bir kaybedişler mekânı kılar. Gaflete düşerek kalbine zulmederse oraya şeytanın vesvesesi olan ve günaha teşvik eden alçak düşünceleri musallat eder. Rûh harap olduğu zaman ise, ilâhi hakikatler ve gerçek sevgililer onu terk eder; orayı bayağı alakalar ve rûhu öldüren âdilikler istilâ eder.
İnsanın öncelikle en büyük zulüm olan şirkten, sonra da küçük büyük her türlü haksızlıktan sıyrılabilmesi, ancak varlık âlemi üzerinde ciddî tefekkürle bu kâinatın oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını idrak etmesine bağlıdır.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Genç, sessiz bir şekilde etrafına bakıyordu. Dışarıdan bakanlar, aklından geçenleri merak ediyordu. Hepsinin, gencin ne düşündüğüyle ilgili farklı iddiası vardı. Rüzgar, kulaklarından esti ve gencin düşüncelerini, diğerlerine anlatmak üzere dinlemeye başladı:

“Zihnimi ve kalbimi dinlendirmeyi unutmuşum. Geçen gün şikayet geldi; bedenime ihtiyacı olan uykuyu verirken, iç dünyama gereken sakinliği vermezmişim. Telefon, televizyon, sosyal medya ve haberlerde, devamlı akıp giden gereksiz bilgi değişikliklerinden çok yorulmuşum. Allah’ın hiçbir şeyi boşa yaratmadığı alemi, bir kitap gibi okumayı bırakmışım. Her varlığın yaratılmasında gizlenmiş hikmeti, aramaya bile çalışmazmışım. Tefekküre çağıranlara bile geri dönmezmişim. Rabbim affetsin, hakkıyla zikirle meşgul olmazmışım. Şikayetçilerin çizdiği tablodaki halime üzüldüm ve onlarla anlaşmaya vardık. Bundan sonra her gün, belli bir süre kenara çekileceğim; kalbim zikirle, zihnim tefekkürle ve gözlerimle kulaklarım alemdeki şükür edilesi sebeplerle meşgul olacak.

Ey Allahım! Kimi insanın kaçmak isteyipte kaçamayacağı ve saklanamayacağı günden Sana sığınırım. Beni; Sana büyüklenmeden ve üşenmeden ibadet edenlerden eyle. Sevdiğinin gönlünü yapmak için elinden geleni yapanlar gibi huzuruna koşanlardan eyle. Baktığı her yerde ve konuştuğu her konuda, özlediğini ananlar gibi gece gündüz Seni tesbih edenlerden eyle.”

Tefekkür ile, zikir ile ve dua ile meşgul olup her an, her yerde Hakk’a ulaşanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji