21 Mayıs 2025
Enbiyâ Sûresi 25-35 (323. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enbiyâ Sûresi 25. Ayet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ  ٢٥


Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere, “Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibadet edin” diye vahyetmişizdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 أَرْسَلْنَا göndermedik ر س ل
3 مِنْ
4 قَبْلِكَ senden önce ق ب ل
5 مِنْ hiçbir
6 رَسُولٍ peygamber ر س ل
7 إِلَّا
8 نُوحِي diye vahyetmediğimiz و ح ي
9 إِلَيْهِ ona
10 أَنَّهُ şüphesiz
11 لَا yoktur
12 إِلَٰهَ ilah ا ل ه
13 إِلَّا başka
14 أَنَا benden
15 فَاعْبُدُونِ bana kulluk edin ع ب د
Allah Teâlâ’nın, insanlar arasından bazılarını peygamber olarak görevlendirip bunlara kitaplar göndermesindeki maksadı, insanların Allah’ın varlığına, birliğine inanmalarını ve sadece O’na kulluk etmelerini sağlamak, onları sapık inançlardan ve kötü davranışlardan korumaktır. Bu bakımdan ilâhî dinler amaç ve öz itibariyle birdir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  رَسُولٍ  lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  cümlesi,  اَرْسَلْنَا ’deki failin veya  مِنْ رَسُولٍ ’in hali olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.

نُوح۪ٓي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  اِلَيْهِ  car mecruru  نُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

نُوح۪ٓي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ

 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬  cümlesi  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  بِ  harf-i ceriyle  نُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir. 

لَٓا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

اِلٰهَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni mahallen mansubdur. اِلَّا  istisna harfidir.  لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود  (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir  اَنَا۬  mahzuf haberin zamirinden bedeldir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن صدّقتموني فاعبدوني (Beni tasdik ediyorsanız bana kulluk edin) şeklindedir.

اعْبُدُونِ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle zaid  مِنْ  harfi ve kasr üslubuyla tekit edilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسَلْنَا  fiiline müteallik  مِنْ قَبْلِكَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  مِنْ رَسُولٍ ’deki nekrelik, tazim ve kıllet ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.

Yani istisnasız olarak her peygambere bu emir vahyedilmiştir, bu emri almamış hiçbir resul yoktur.  

اَرْسَلْنَا - رَسُولٍ  kelimeleri arasında iştikâk cinâsı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِنْ رَسُولٍ ’deki  مِنْ  harfi olumsuzluğu tekid için zaiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ  cümlesi,  اَرْسَلْنَا  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَرْسَلْنَا  ve  نُوح۪ٓي  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Nefiy harfi  مَٓا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlünün hali arasındadır.  اَرْسَلْنَا  maksûr/sıfat, … نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil başka mef'ûllere değil, zikredilen hale sahip mef'ûle tahsis edilmiştir. Hz. Peygamberimizden önceki peygamberlere de “Benden başka tanrı yok; sadece bana kulluk edin.” şeklinde vahyedildiği, etkili ve kesin bir şekilde ifade edilmiştir.  

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ , masdar tevilinde, takdir edilen  بِ  harfiyle birlikte  نُوح۪ٓي  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬  cümlesi, cinsini nefyeden  لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Munfasıl zamir  اَنَا۬ , cinsini nefyeden  لَاۤ ’nın ismi olan  اِلٰهَ ’nin mahallinden veya  لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır.

Ayetin başındaki azamet zamirinden اَنَا۬  ile müfret mütekellim zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

لَاۤ ’nın takdiri  حق (gerçektir) veya  موجود (vardır) olan haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَاۤ  ve  إِلَّا  ile oluşan kasr,  إِلَـٰهَ  ile  اَنَا۬  arasındadır. اَنَا۬  mevsûf/maksûrun aleyh,  اِلٰهَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. 

Allah Teâlâ ilâhlığın sadece kendisine has olduğunu kasr üslubuyla kesin olarak belirtmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden birden fazla tekid unsuru taşıyan ve tahsis ifade eden bu gibi cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

اَرْسَلْنَا  ile  نُوح۪ٓي  kelimeleri arasında, maziden muzariye geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

نُوح۪ٓي اِلَيْهِ  [Vahyettiğimiz] ibaresi muzari fiille gelerek şimdiki durum hikâye edilmiştir. Böylece bu konunun ve ona vahyedilen şeyin önemine delalet edilmiştir. Göndermek ve vahyetmek manasındaki fiiller  اَرْسَلْنَا  ve  نُوح۪ٓي  şeklinde gelerek, azamet zamirine isnad edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 63)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 فَاعْبُدُونِ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  فَاعْبُدُونِ  cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Fiilin sonundaki  نِ  nûn-u vikaye, kesra ise mütekellim zamirinden ivazdır. Mef’ûl olan mütekellim zamiri tahfif için hazf edilmiş, böylelikle fasılaya da riayet sağlanmıştır. Zamirin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Takdiri …إن صدّقتموني  (Eğer bana inanıyorsanız…) olan mahzuf şart ve mezkur cevabından oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin tamamındaki üslup tevhide ve onun önemine delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 63)

Enbiyâ Sûresi 26. Ayet

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ  ٢٦


(Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
2 اتَّخَذَ edindi ا خ ذ
3 الرَّحْمَٰنُ Rahman ر ح م
4 وَلَدًا çocuk و ل د
5 سُبْحَانَهُ O münezzehtir س ب ح
6 بَلْ hayır
7 عِبَادٌ bilakis ع ب د
8 مُكْرَمُونَ değerli ك ر م
İnsanlar çoğu zaman bâtıl inançlara saplanmış, Allah’a ulûhiyyeti ile bağdaşmayan sıfatlar yakıştırıp O’na ortaklar koşmuşlardır. Hıristiyanlar Hz. Îsâ’nın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederken, bazı putperestler de meleklerin Allah’ın kızları olduğunu ileri sürmüşlerdir (Nahl 16/57; İsrâ 17/40; Zuhruf 43/15-20). Çocuk sahibi olmak veya evlât edinmek bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Oysa Allah bundan münezzehtir, O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Onların evlât diye Allah’a yakıştırdıkları, Allah katında yüksek mevkide ve yüce makamda bulunan, Allah’a teslim olmuş kullarıdır; Hz. Îsâ da melekler de Allah’ın ilmini, kudretini ve yüceliğini bildikleri için O’nun emrine aykırı hareket etmekten sakınırlar (bk. en-Nisâ 4/172).
 
 Melekleri Allah’ın kızları kabul edip onlara tapan müşrikler, meleklerin Allah katında kendilerine şefaat edeceğine inanıyorlardı. Oysa Allah kimin için şefaat edilmesine izin verirse ona şefaat edilecektir. Bunlar da dünya hayatında Allah’ın dinine rızâ göstermiş, günahları olsa bile iman yönünden O’nun rızâsını kazanmış kimselerdir (şefaat konusunda bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).
 
  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 673-674

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً سُبْحَانَهُۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اتَّخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. الرَّحْمٰنُ  fail olup damme ile merfûdur. وَلَداً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri;  من الملائكة (Meleklerden) şeklindedir.

سُبْحَانَهُ  cümlesi, itiraziyyedir.  سُبْحَانَهُ  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  نسبّح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar. ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم  fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. عِبَادٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri,  هُمْ (onlar) şeklindedir. مُكْرَمُونَ  kelimesi  عِبَادٌ ’nün sıfatı olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُكْرَمُونَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Allah Teâlâ, bu ayette müşriklerin sözlerini bildiriyor. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اتَّخَذَ الرَّحْمٰنُ وَلَداً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mekulü’l-kavl olan cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. وَلَداً , kelimesi  اتَّخَذَ  fiilinin ikinci mef’ûludür. Kelimedeki nekrelik, cins ve tahkir içindir. Diğer mef’ûl mahzuftur. Takdiri; من الملائكة (Meleklerden)' dir.

Mef’ûl olan  وَلَداً ’deki nekrelik, tahkir ifade eder.

Bu ayetin; Araplardan bazılarının, melekler Allah'ın kızlarıdır şeklindeki sözlerinin bir cüzü olduğu söylenmiştir. Allah Teâlâ bunu zatından tenzih etmiş, sonra da onların kulu olduğunu, ubudiyetin evlat edinmeye tezat olduğunu haber vermiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)

Burada, bütün varlıkların nimet olarak Kendisi tarafından korunup beslendiğini ifade eden Rahman vasfının kullanılması, onların o batıl sözlerinin ne kadar şen'î (çirkin, utanç verici) olduğunu göstermek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 سُبْحَانَهُۜ 

 

İtiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Tenzih ve tazim maksadıyla gelmiş ve ana cümleye tesiri olmayan itiraz cümleleri ıtnâb sanatıdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  سُبْحَانَهُ  ifadesi, takdiri  نسبّح  (tesbih ederim) olan fiilin mef’ûlü mutlakıdır. 

Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itirâziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin metninde zikredilen  سُبْحَانَهُ  [O münezzehtir] kelimesi şu manalara gelmektedir: Allah zatıyla, kendisine yaraşır şekilde münezzehtir. Ben, O'nu layık veçhile (layık olduğu şekilde) tenzih ederim. Siz O'nu layıkıyla tenzih edin. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَۙ

 

Cümle, beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. بَلْ  idrâb harfi, intikal içindir.

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

İsm-i mef’ûl kalıbında gelen  مُكْرَمُونَ  müsned olan  عِبَادٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

عِبَادٌ مُكْرَمُونَ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri,  هم  olan müsnedün ileyh mahzuftur. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsm-i mef’ûl veznindeki مُكْرَمُونَ , haber olan  عِبَادٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Enbiyâ Sûresi 27. Ayet

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  ٢٧


Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 يَسْبِقُونَهُ O’ndan önce söylemezler س ب ق
3 بِالْقَوْلِ bir söz ق و ل
4 وَهُمْ ve onlar
5 بِأَمْرِهِ O’nun buyruğunu ا م ر
6 يَعْمَلُونَ yaparlar ع م ل

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ 

 

لَا يَسْبِقُونَهُ  cümlesi, mahzuf mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هُمْ (onlar) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْبِقُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْقَوْلِ  car mecruru  يَسْبِقُونَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

  وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  عِبَادٌ ’e matuf, mahallen merfûdur. 

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِاَمْرِ  car mecruru  يَعْمَلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  يَعْمَلُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

 

Ayet, önceki ayetteki  هُمْ  zamirinin ikinci haberi olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Müsned olan  لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِالْقَوْلِ  car-mecruru, لَا يَسْبِقُونَهُ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِالْقَوْلِ  [söz] ifadesiyle, kelimenin başındaki lâm-ı tarif izafet için kullanılmak suretiyle  بِقَوْلِهمْ  (sözleriyle) anlamı murad edilmiştir. Yani sözleriyle Allah’ın sözünün önüne geçmezler. Nitekim sözleri Allah’ın sözüne tabidir, aynı şekilde amelleri de Allah’ın emrine bağlıdır; kendilerine emredilmedikçe hiçbir şey yapmazlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

السَّبْقُ : Hakikatte, yürüyüş veya seyir esnasında kişinin, bir diğer kişinin önüne geçmesi, onu geride bırakmasıdır. Mecazî olarak ise, herhangi bir işte öne geçmek manasında kullanımı yaygınlaşmıştır. Bunlardan birisi de kavilde yani sözde öne geçmek olup, bu ayette olduğu gibi, söylenen bir sözün önüne geçmek, o sözün üzerine söz söylemek anlamındadır. Ayet-i kerimede olumsuz olarak tarafların arasında eşitliğin bulunmamasından kinaye olarak gelmiştir. Yani ta’zim ve saygınlık manasında kinayeyle, Allah’ın sözünün önüne geçemeyecekleri ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan  بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِاَمْرِه۪  car mecruru, ihtimam ve tahsis ifadesi için amili olan  يَعْمَلُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Car mecrurun takdimi kasr ifade eder. Yani Allah’ın emri olmayan hiç bir şeyi yapmazlar demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İki tekit hükmündeki kasr fiille car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur.  يَعْمَلُونَ  sıfat/maksûr, بِاَمْرِه۪  mevsûf/maksûrun aleyh, olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Onların amelleri, Allah’ın emrine hasredilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاَمْرِه۪  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اَمْرِ  şan ve şeref kazanmıştır.

Sözleriyle onun önüne geçmezler ifadesinden sonra sadece onun emrettiklerini yaparlar ifadesi umumun hususa atfı babında, onların Allah'tan başka hiçbir merciye itaat etmediklerinin iyice anlaşılması için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Son iki ayette bahsi geçen kulların özellikleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ [(Bilakis) bunlar O’nun emriyle hareket ederler] ibaresi; bu kulların amellerinde Allah Teâlâ'ya tabi olmalarının beyan edilmesi, konuşmalarında Allah Teâlâ’ya tabi olmalarının açıklanmasının ardından gelmiştir. Allah Teâlâ’nın sözünün önüne geçmemeleri, Allah Teâlâ’ya tabi olmaları demektir. Adeta aslında Allah Teâlâ’nın emriyle konuştukları ve O'nun emriyle amel ettikleri söylenmiştir. Car mecrurun takdiminden anlaşılan kasr manası, bu kulların O’ndan başkasının emrine tabi olmadıklarını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)

Enbiyâ Sûresi 28. Ayet

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  ٢٨


Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَعْلَمُ bilir ع ل م
2 مَا olanı
3 بَيْنَ arasında (önlerinde) ب ي ن
4 أَيْدِيهِمْ ellerinin (önlerinde) ي د ي
5 وَمَا ve olanı
6 خَلْفَهُمْ arkalarında خ ل ف
7 وَلَا ve
8 يَشْفَعُونَ şefa’at edemezler ش ف ع
9 إِلَّا başkasına
10 لِمَنِ olduklarından
11 ارْتَضَىٰ razı ر ض و
12 وَهُمْ ve onlar
13 مِنْ -ndan
14 خَشْيَتِهِ O’nun korkusu- خ ش ي
15 مُشْفِقُونَ titrerler ش ف ق

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى

 

Fiil cümlesidir.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı  بَيْنَ  mahzuf sılaya mütealliktir.  اَيْد۪يهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi وَ ’la birincisine matuftur. Mekân zarfı  خَلْفَهُمْ  mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَشْفَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. مَنِ  müşterek ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  يَشْفَعُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  ارْتَضٰى ’dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

ارْتَضٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.

ارْتَضٰى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  رضو ’dur.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


 وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ خَشْيَتِه۪  car mecruru  مُشْفِقُونَ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُشْفِقُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُشْفِقُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ 

 

Ayet, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası mahzuftur. Mekân zarfı  بَيْنَ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Aynı üslupla gelen cümledeki ikinci ism-i mevsûl  مَا , mef’ûl konumundaki ilk müşterek ismi mevsûle atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Önlerinde ve arkalarındaki şeyler ifadesi her yerde her zaman yapılandan, bütün zaman ve mekândan kinayedir.

مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ  cümlesinde eller, tüm iş aletleri manasında mecaz-ı mürseldir. Ya da temsil yoluyla muhtelif işler yapan âmil, kendi elleriyle bir zanaat yapan birine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

بَیۡنَ - خَلۡفَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

یَعۡلَمُ مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ  [Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir.] ifadesinde mekân zarfı kullanılmış olmasına rağmen zamanı da kapsayan anlam nedeniyle  ايديهم  ile  خلفهم  lafızları mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Onların, Allah'ın herhangi bir emrini terk ettikleri zannedilmesin diye Allah'ın onların önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bildiği ifade edilmiştir ki bu onların fiil veya söz olarak yaptıklarını ve ertelediklerini, söyleyeceklerini ve yapacaklarını bilir demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 68)

Bu cümle makablinin sebebinin izahı ve sonra gelenlere de bir ön hazırlık mahiyetindedir. Zira melekler, Allah'ın ilminin, kendilerinin geçmiş ve gelecek bütün sözlerini ve işlerini kuşattığını bildikleri için her zaman kendi hallerini kontrol ederler. Bundan dolayı da Allah'ın emri olmadan bir şey söylemezler ve bir iş yapmazlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Nefy harfi  لَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşmuş, iki tekit hükmündeki kasr, fiille car mecruru arasındadır. يَشْفَعُونَۙ  fiili sıfat/maksûr,  لِمَنِ ارْتَضٰى  mevsûf/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Harf-i cerle birlikte  لَا يَشْفَعُونَۙ  fiiline müteallik olan müşterek ism-i mevsûl  مَنِ ’in sıla cümlesi olan ارْتَضٰى , mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.107) 

Ayetin son cümlesi  وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ , atıf harfi وَ  ile  لَا يَشْفَعُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  مِنْ خَشْيَتِه۪  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  مُشْفِقُونَ  ‘ye takdim edilmiştir.

Müsned olan  مُشْفِقُونَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir. İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

مَنِ  -  مِنْ  ve  مَا ’larda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

خَشْيَتِه۪  -  مُشْفِقُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنْ  edatı sınırlama ilişkisi kurar. Bu edatın temel anlamı ibtidâu’l-gâyedir.Yani bir eylemin başlangıç yerini ve zamanını bildirir. Müberred, İbnu’s-Serrâc, Ahfeş ve Süheylî gibi dilciler  مِنْ ‘in, ibtidâu’l-gaye için olduğunu belirtmişlerdir. Teb‘îz ve beyan gibi diğer anlamlar ise bu anlama tabidir. Kısacası  مِنْ  edatı ibtidâu’l-gaye anlamını hiçbir zaman yitirmez. Teb‘îz, beyan ve taʻlil gibi anlamları ise karineler yardımıyla bilinir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

مِنْ خَشْيَتِه۪ ’deki  مِنْ  ta’lil içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

خَشْيَتِ ’nin aslı, tazimle beraber korkudur. Bunun içindir ki ulemaya tahsis edilmiştir.  إشفق ’da itina ile korkmaktır. Eğer  خَشْيَتِ  kelimesi  مِنْ  ile geçişli kılınırsa korku manası öne çıkar, على  ile geçişli kılınırsa aksi olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayet-i kerimede  يشفقون  şeklinde fiil değil de  مُشْفِقُونَ  şeklinde isim gelerek bu sıfatın onlarda sabit ve devamlı olduğuna işaret edilmiştir. Ancak bu övgünün yanında, hadlerini aşarlarsa Allah'ın onlara azap edeceği de bildirilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)

Onların, Allah'ın razı olmadığı kişilere şefaat etmedikleri zikredilmiştir. Yani onlar sadece Allah Teâlâ’nın razı olduğunu bildiği kişiler için sözlü olarak şefaatçi olurlar. Sonra da onların Allah'tan korktukları, Allah Teâlâ’yı gözledikleri ve onun mekrinden emin olmadıkları zikredilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)

Enbiyâ Sûresi 29. Ayet

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟  ٢٩


İçlerinden her kim, “Allah’tan başka ben de şüphesiz bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve her kim
2 يَقُلْ derse ق و ل
3 مِنْهُمْ onlardan
4 إِنِّي ben
5 إِلَٰهٌ bir ilahım ا ل ه
6 مِنْ
7 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
8 فَذَٰلِكَ böylece
9 نَجْزِيهِ onu cezalandırırız ج ز ي
10 جَهَنَّمَ cehennemle
11 كَذَٰلِكَ böyle
12 نَجْزِي biz cezalandırırız ج ز ي
13 الظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م

Allah’ın yakınlık, sevgi ve lutuflarına mazhar olmuş kullarının bütün istekleri O’na ibadet etmek ve rızasına ermektir. Onların ortaklık iddiasında bulunmaları tabiatlarına ters düşer; çünkü Allah’a ortak olma davasına kalkışanların yeri, O’nun yanında ve yakınında değil, zâlimlerin yanındadır, yani cehennemdir. 30-33. Allah’ın birliğini, ortağı ve benzerinin bulunmadığını, bu evren ve içindeki varlıklar yok olduktan sonra onları yeniden yaratabilecek sonsuz güce sahip bulunduğunu gösteren delillere yer verilmektedir. Kur’an âyetlerini bilimsel buluş veya teorilerle açıklamak her zaman ve her âyet için isabetli bir yöntem olmamakla birlikte, evrenin yaratılışı konusundaki teoriler ve tabiat bilimlerindeki gelişmelerin bu âyetlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olduğunu söylemek mümkündür.

30. âyetteki “göklerin ve yerin bitişik olup ayrılması ve her canlının sudan yaratılması” ifadesini müfessirler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Eski müfessirlerin bazı görüşleri özetle şöyledir:

 a) Göklerle yer birbirine bitişikti, Allah onları ayırdı ve aralarına havayı yerleştirdi.

b) Gökler birbirine bitişikti, Allah onu yedi kat gök haline getirdi; yer de bitişikti, onu da aynı şekilde yedi kat yer haline getirdi.

c) Gökler birbirine yapışıktı, yağmur yağdırmıyordu; yer de yapışıktı, bitki bitirmiyordu. Allah gökleri yağmurla, yeri de bitki ile yarıp ayırdı (yağmura ve bitkiye elverişli hale getirdi).

 

Taberî âyetin devamını dikkate alarak son görüşü tercih etmektedir (bk. XVII, 19). Modern zamanlarda yazılmış bazı tefsirlerdeki açıklamalara göre, âyette evrenin başlangıçta bir bütün yani tek bir kütle olduğu, bu kütlenin sonradan bölünüp parçalara, yani dünyanın da içinde bulunduğu uzay cisimlerine ayrıldığı ifade edilmektedir. Kur’an’ın bu ifadesi günümüzde genellikle astrofizikçilerin evrenin oluşumu hakkında kabul ettikleri teoriye uygun gibi görünmektedir. Bu bilim adamlarına göre uzaydaki cisimler vaktiyle bir gaz ve toz kütlesi (nebula, bulutsu) halinde idi. Merkezî çekim sebebiyle büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaşan bu gaz kütlesinden zamanla küreler halinde parçalar koparak uzay boşluğuna fırlamış; merkezî çekim kuvvetinin etkisiyle dönmeye, uzayın soğukluğu sebebiyle de soğumaya başlamıştır. Bu dönüş esnasında yoğunlaşan ana kütlelerden de bazı parçalar kopmuş, bunlar da ana kütlelerin etrafında dönmeye devam etmiştir. Böylece tek bir kütle, milyarlarca yıl ile ifade edilen zaman dilimlerinde galaksi ve güneş sistemlerine, bunlar da giderek yıldızlara, gezegenlere ve bunların uydularına dönüşmüş, nihayet güneşin uydusu olan dünyamızın da içinde yer aldığı gezegenler iyice soğuyarak bugünkü şekillerini almıştır.

Âyette hayatın temelinin suya dayandığına işaret edilmek üzere canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı bildirilmektedir. Mevcut bilgilerimize göre de dünyamızdan yükselen gaz ve buharlar, yoğunlaşarak yağmur şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş, böylece denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir. Suda yosunlaşma ile başlayan canlılar âlemi, ilâhî kanunlara göre gelişerek bugünkü halini almıştır. Bilimin verilerine göre canlıların birleşiminin yarıdan fazlasını su oluşturmaktadır. Başka bir âyette Allah Teâlâ’nın her canlıyı sudan yarattığı açık bir şekilde ifade edildikten sonra canlıların özelliklerine göre türlerine ayrıldığı belirtilir (bk. en-Nûr24/45). Allah en gelişmiş canlı türü olarak da yine içinde suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı yaratmıştır (Esed, II, 650-651). Muhammed Esed’e göre “Her canlıyı sudan yarattık” ifadesi üç boyutlu bir anlam taşımaktadır:

1. Su bütün canlı türlerinin ilk örneğinin ortaya çıktığı ortamdır;

2. Var olan veya tasarlanabilen bütün sıvılar içinde yalnızca su, hayatın ortaya çıkıp tekamül etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir;

3. Hayvansal veya bitkisel, canlı her hücrenin fiziksel temelini oluşturan ve içinde hayat olgusunun belirebileceği yegâne madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan ibarettir ve bütünüyle suya dayanmaktadır. Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine işaret eden önceki ifadeyle canlı âlemin elementer birliğine işaret eden bu ifadenin birlikte ele alınması, bütün yaratılış olgusunun dayandığı tek bir planın, tek ve tutarlı bir yaratma eyleminin ve buna bağlı olarak da tek bir yaratıcının varlığına götürmektedir (II, 651).

Eski müfessirler 31. âyetteki “Onları sarsmasın diye yeryüzüne sağlam dağlar yerleştirdik” ifadesini açıklarken, önce dümdüz ve üstünde ikamet edilemeyecek kadar hareketli olan yerkürenin üzerine dağların yerleştirilmesi sayesinde onun istikrarlı ve üzerinde yaşanılabilir bir hale getirildiğini söylemişlerdir. Dağların birer kazık veya destek yapıldığını ifade eden bu vb. âyetlerde yer kabuğunun sertleşme sürecine işaret edildiği tahmin edilmektedir. Dağların inişli çıkışlı, irili ufaklı yaratılmış olması, aralarında bir bölgeden diğerine geçişi sağlayan geçit ve vadilerin bulunması, uzay boşluğunda dönmekte olan yer yuvarlağının hareketini bir balans unsuru gibi dengelemekte, insanların yeryüzündeki yaşayışlarını ve bölgeler arasındaki ulaşım faaliyetlerini de kolaylaştırmaktadır (bu konuda ayrıca bk. Nahl 16/15; Nebe’ 78/7).

32. âyette geçen “korunmuş tavan” benzetmesinin dünyayı saran atmosferi ve 30. âyette söz konusu edilen nebulanın bölünüp parçalanmasıyla meydana gelen galaksilerin, güneş sistemleri ve yıldızların oluşturduğu kozmik uzayı ifade ettiği anlaşılmaktadır. Allah’ın kurduğu bir düzen ve denge içinde yaratılmış olan kozmik uzay, merkezkaç kuvvetlere ve karşılıklı kütlesel çekimlere dayanarak hareket etmekte ve bu sistem sayesinde parçalanıp yok olmaktan korunmaktadır (ayrıca bk. Fâtır 35/41). Kur’an’da “gökyüzünün âyetleri” diye ifade edilen ve her biri Allah’ın varlığını ve sonsuz kudretini gösteren bu delillerden inkârcıların ibret almaları gerekirken, onlar yüz çevirerek geçip gitmektedirler. 33. âyette, canlı varlıkların hayatını doğrudan ilgilendiren bu kozmik delillerden bazıları özel olarak zikredilmektedir. Bunlar canlıların sükûnet içerisinde dinlenmelerini sağlayan gece, çalışıp geçimlerini sağlamalarına vesile olan gündüz, ısı ve ışınlarıyla dünyayı aydınlatan ve ısıtan güneş, gece karanlığında canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar güneşten aldığı ışını yansıtan aydır. 

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  هُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  cümlesine matuftur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَقُلْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ’dir. مِنْهُمْ  car mecruru  يَقُلْ ’deki failinin mahzuf haline mütealliktir. Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ ’dir.  يَقُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اِلٰهٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  مِنْ دُونِه۪  car mecruru  اِلٰهٌ  mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ 

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

نَجْز۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. جَهَنَّمَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟

 

كَ  harf-i cerdir.  مثل  “gibi” anlamındadır. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf mef’ûlun mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

نَجْزِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  الظَّالِم۪ينَ , sülasi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan  مَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Şart ismi  مَنْ  mübtedadır. Meczum muzari fiil sıygasındaki faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪  cümlesi  مَنْ ’in haberidir.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olması cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

يَقُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

مِنْ دُونِه۪ٓ  car-mecruru  اِلٰهٌ  kelimesinin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, gayrının tahkiri içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan  bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile cezaya işaret edilmiştir. Böylece akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَ  cümlesi,  ذٰلِكَ ’nin haberidir. Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

نَجْز۪يهِ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Bu ceza, onlara mahsus ve onlarla sınırlı değildir, her zalimi kapsar. Bunun için ayet-i kerime  كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ  ile devam etmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 69)

Cenab-ı Allah, bunlardan kim, “Ben de O'nun dûnunda bir tanrıyım derse, onu cehennem ile cezalandırırız’’ ifadesi ile meleklerin halinin vaat ve vaîd hususunda tıpkı diğer mükelleflerin hali gibi olduğuna dikkat çekmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelam, Allah'ın hükümranlığının kuvvetine, cebbarlığının üstünlüğüne ve meleklerin, o kâfirlerin haklarında vehmettikleri gibi olmalarının imkânsızlığına açıkça delalet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

 

كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir.  Bu takdire göre müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

ك  teşbih harfidir.  ذٰلِكَ  müşebbehün bihdir. Müşebbeh zikredilmemiştir. Müşebbehin konumu öyle yüce bir yerdedir ki, ona benzeyecek bir şey yoktur manasındadır. Bu ifadede mübalağa sanatı vardır.

ذٰلِكَ , işaret edileni tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile zalimlerin cezasına işaret edilmiş, azap elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

نَجْزِي  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Mef’ûl olan  الظَّالِم۪ينَ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)

Zamir makamında bahsi geçenlerin  الظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir isim ile ifade edilmeleri, işin kötülüğünü vurgulamak amacıyla yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

ذٰلِكَ  -  كَذٰلِكَ  kelimeleri arasında mürekkeb tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  نَجْزِي  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  مَنْ  -  مِنْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Enbiyâ Sûresi 30. Ayet

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ  ٣٠


İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَ görmediler mi? ر ا ي
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
5 أَنَّ şüphesiz
6 السَّمَاوَاتِ gökler س م و
7 وَالْأَرْضَ ve yer ا ر ض
8 كَانَتَا idi ك و ن
9 رَتْقًا bitişik ر ت ق
10 فَفَتَقْنَاهُمَا biz onları ayırdık ف ت ق
11 وَجَعَلْنَا ve yarattık ج ع ل
12 مِنَ -dan
13 الْمَاءِ su- م و ه
14 كُلَّ her ك ل ل
15 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
16 حَيٍّ canlı ح ي ي
17 أَفَلَا
18 يُؤْمِنُونَ hala inanmıyorlar mı? ا م ن
Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir:” Ey Allah’ın Resûlü! Seni gördüğüm zaman gönlüm huzurla doluyor, gözüm aydın oluyor; bana herşeyi anlat” dedim. O da :” Herşey sudan yaratılmıştır” buyurdu. Ben de :” Bana öyle bir şey söyle ki, onu yaptığım zaman Cennet’e gireyim” dedim.  Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:” Selamı yay, yoksulları doyur, akrabanı ziyaret et, insanlar uykuda iken geceleyin namaz kıl,sonra da selâmetle Cennet’e gir. “
( Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 295,323-324,493).

 Feteqa فتق :  Sülâsi fiil olarak فَتَقَ bitişik iki şeyi aralarında aralık veya yarık oluşuncaya kadar birbirinden ayırmaktır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fıtıktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَرَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

السَّمٰوَاتِ  kelimesi  اَنَّ ’nin ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانَتَا  nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi  كَانَتَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. رَتْقاً  kelimesi  كَانَتَا ’nın haberi olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 فَفَتَقْنَاهُمَاۜ 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَتَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 

 Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. 

كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  حَيّۜ  kelimesi  شَيْءٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  فَ  atıf harfi olup mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أجهلوا فلا يؤمنون  (Bilmediler mi iman etmezler.) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ

 

Hemze istifham,  وَ  istînâfiyyedir. İstifham harfi hemze inkârî manadadır.  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Ayetin, muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasındaki  لَمْ يَرَ  fiilinin faili konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً , müspet mazi fiil sıygasında gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Ayetin sonunda zıddı zikredilen  كَفَرُٓوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

اَلَمْ يَرَ  fiilinde istiare sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf/60) Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayet-i kerimede geçen  رُئْية  fiili kalbî olup  اَوَلَمْ يَرَ  ibaresi “Bilmezler mi?” anlamındadır. Hatta “bilmiyorlar” denebilir. Ama bu ifade ya bilen kişilere söylenir, ya da bilmeyen kişiye ilan için gelir. Mesela kişi arkadaşına “Ödülü filan kişinin aldığını görmedin mi?” derken onun bunu bilmediğini bilir ve haber vermek ister. Dilimizde benzeri kullanımlar çoktur. Kur'an'da da bu ifade pek çok kere gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi masdar teviliyle  لَمْ يَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel,  اَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  كَانَتَا رَتْقاً  cümlesi  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber olan  رَتْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi, haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَفَتَقْنَاهُمَا  cümlesi, atıf harfi  ف  ile  اَنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

فَفَتَقْنَاهُمَا  cümlesiyle  كَانَتَا رَتْقاً  cümlelerinin arasında mukabele sanatı vardır.

رَتْقاً - فَفَتَقْنَاهُمَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَا  [Bitişik idiler, onları ayırdık] cümlesindeki  رَتَقَ [Bitişik] ile  فَتَقَ [Ayrı] kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada  مُتَقَينِ  değil de masdar şekli olan  رَتْقاً  kelimesinin gelmesi, masdarın hem tekil hem de çoğul şeyler için kullanılıyor olması dolayısıyladır. Mübalağa için bu şekilde gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Göklerle yer, ikisi bitişik idiler de biz onları ayırdık. Burada geçen  رَتْقاً  masdarı  ذاتَ رَتْقٍ  yahut  مُتَقَينِ  demektir, o da yapıştırma ve lehimlemedir yani ikisi bir tek şey ve birleşik bir gerçek idiler biz onları ayırdık demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

رَتْق  ifadesinde istiare vardır. Çünkü  ألرٌَتق  bir şeyin deliğini ve gediğini kapatmaktır. Nitekim biri bir söküğü, yırtığı kapattığında  رَتَقَ فَلاَنٌ ألْفَتْقَ  (Falanca söküğü dikti) denir. Ayete göre sanki gökler ve yer birbirine dikilmiş ve bitirilmiş varlık iken Yüce Allah onları, aralarını ince hava ve geniş atmosfer ile yarmak suretiyle ayırmıştır. Rivayete göre müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib ayetin, (Gök yağmur yağdırmaz, yer ot bitirmez iken Allah göğü yağmurlarla, yeri de bitkilerle yardı.) anlamına geldiğini söylemiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)  

Cenab-ı Hakk,  “onlar bitişik” dememiş, “İkisi bitişik bir halde idi.” demiştir. Çünkü “gökler (semavat)” lafzı cemidir, ama bununla cins isme delalet eden “bir gök” manası kastedilmiştir. Nitekim Ahfeş, “Semavat, bir çeşit (cins), yer de bir çeşittir.” demiştir. Hak Teâlâ'nın, [Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, o ikisi zeval bulmasın (yıkılmasın) diye, tutmaktadır.] (Fatır Suresi, 41) ayetinde de böyledir. Arapların, “İki kavmin arasını bulduk.”, “Bize iki siyah sürü uğradı.” demeleri de böyledir. Çünkü biri bir sürü, diğeri bir sürüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

 

 وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ

  

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

جَعَلْنَا  ve  فَفَتَقْنَاهُمَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلْنَا  fiiline müteallik  مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  كُلَّ ‘nin muzafun ileyhi olan  شَيْءٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve cins ifade eder.

حَيّ , muzâfun ileyh olan  شَيْءٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Allah’ın, göklerle yer bitişikken ayırdığını ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğini açıklaması taksim sanatıdır.

Ayette bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevnî ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.

وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيّ [Her canlı şeyi sudan yarattık] cümlesinde  شَيْءٍ  kelimesinin belirsiz olması, genellik ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Su, her canlının maddelerinin en büyük kısmını oluşturmaktadır. Yahut canlıların aşırı derecede suya ihtiyaçları vardır ve sudan çok yararlanmaktadırlar. Yahut biz, her canlıyı, suyun mutlaka gerekli olduğu bir sebepten yarattık. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir.  مِنَ  harf-i ceri ibtidaiyye manasındadır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

جَعَلَ  fiili burada  خَلَقَ  manasındadır. Bir mef’ûle müteaddidir. Çünkü burada bir halden başka bir hale geçmek manası kastedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

جَعَلَ  fiili, َ ُّوَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ  ayetindeki gibi, احدث  (var etti) ve  انشئ  (meydana getirdi) anlamları taşıdığı zaman bir mef'ûl alırken,  وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ  [Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.] (Zuhruf, 43/19) ayetindeki gibi, صيّر  (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef'ûl alır.  خَلَقَ  ile  جَعَلَ  arasındaki fark şudur:  خَلَقَ  lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirleme) anlamı bulunurken,  جَعَلَ  kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya halden hale sokmak yahut bir yerden bir yere nakletmek gibi. Bu ayette bu anlamlar vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/1) 

Kâinatın vücudu için zikrettiği ilk şey  السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضَ  bitişik, birbirine yapışık iken bunları birbirinden ayırdığıdır. Sonra hayatın aslını ve hayattan önce olan şeyi zikretmiş, her canlı şeyi su sebebiyle yarattığını ifade etmiştir. Sebebi ifade etmek için ayet-i kerimenin başında  فَ  harfi gelmiştir. Yani bu hala iman etmelerine sebep olmuyor mu? demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 76)

Son zamanlarda suyu oluşturan elementlerin en önemlisi olan hidrojen, bütün elementlerin temel esası gibi mütalaa olunmaya başladığına göre Kur'an'ın bu uyarısı daha kapsamlı bir gerçeğe işareti de içine almış olur. Gerçi organik kimyada karbon bir temel element olarak mütalaa edilmektedir. Ve hayatın hava ile de alakası vardır. Fakat ayette sözü edilen “شَيْءٍ” sözcüğünün, suyun dışında kalan diğerleri için de aykırı bir tarafı olmadığı gibi bunlar herkes için su kadar açık ve gözle görülen şeyler de olmadığından, burada en açık delil ileri sürülmüştür ki o da sudur. Suyun  رَتْق (bitişik olma) ve  فَتْق (ayrık olma) ile münasebeti apaçık olup herkesçe bilinmektedir. Tabiat (yaratılış) üzerinde bu bitişik olma ve ayrılma durumu ile bu şekilden şekile değiştirme olayı o kâfirlerin görüp durdukları veya düşünüp kıyaslama yoluyla bildikleri veya haber aldıkları bir iş, bir icraat olduğu halde yine de imana gelmezler hâ! Bir sudan yaratıldıklarını bilirler de hala Allah'ın sanat ve tesirine inanmazlar, tabiat, tabiat deyip dururlar ha! İşte tabiate kalsaydı tabiat kendi kendine değişir miydi, yer ile gök yokluktan varlığa gelirler miydi veya yer gökten ayrılır mıydı veya kuru havada yukarıdan yağmur yağar, kuru toprakta otlar biter miydi, sonra o cansız tabiatlarda aynı bir sudan değişik hayatlar meydana gelir miydi, insanlar olur muydu, kendileri hayat bulurlar mıydı? Onlar kendilerini parçalanmaz mı zannediyorlar? (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

 

Hemze istifham,  فَ  atıf harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri; …أجهلوا  (Bilmediler mi?) olan mukadder istînâfa matuftur.

İnkârî istifham olan bu cümle, taaccüb ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

كَفَرُٓوا - يُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

اَفَلَا يُؤْمِنُونَ [Yine de iman etmeyecekler mi?] Bu kelam, iman etmeyi kesin olarak gerektiren, yegâne ilâhın Allah olduğuna delalet eden, bütün yaratılmışların, O'nun hükümranlığı ve kudreti altında hükmüne boyun eğdiğine delalet eden dahili ve harici ayetler mevcut iken, iman etmemelerini inkâr anlamını ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hz. Muhammed’in (s.a.v) davet ettiği iman prensiplerine -ki bu Allah’ın vahdaniyyetine imandır- iman etmemelerinden dolayı onların küfür üzere oldukları ifade edilmiş ve  أفَلا يُؤْمِنُونَ  yani, “hala inanmıyorlar mı” denilerek taaccüp belirtilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Enbiyâ Sûresi 31. Ayet

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ  ٣١


Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلْنَا ve yarattık ج ع ل
2 فِي
3 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
4 رَوَاسِيَ yüksek dağlar ر س و
5 أَنْ diye
6 تَمِيدَ sarsar م ي د
7 بِهِمْ onları
8 وَجَعَلْنَا ve açtık ج ع ل
9 فِيهَا orada
10 فِجَاجًا geniş ف ج ج
11 سُبُلًا yollar س ب ل
12 لَعَلَّهُمْ umulur ki
13 يَهْتَدُونَ yollarını bulurlar ه د ي

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru amili  جَعَلْنَا ’nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.  رَوَاسِيَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  خشية  (korkarak ) şeklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَم۪يدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى’dir.  بِهِمْ  car mecruru  تَم۪يدَ  fiiline müeallıktır.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la makablindeki  جَعَلْنَا ’ya matuftur. 

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe müealliktir. فِجَاجاً  hal olup fetha ile mansubdur. سُبُلاً  kelimesi  فِجَاجاً ‘den bedel olup fetha ile mansubdur. 

İsim cümlesidir. لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَهْتَدُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَهْتَدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَهْتَدُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  هدي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan  فِي الْاَرْضِ   car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan  رَوَاسِيَ ‘ye takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلْنَا  fiilinin ilkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَم۪يدَ بِهِمْ  cümlesi, masdar teviliyle, mef’ûlun lieclih konumundadır.

Masdar-ı müevvel faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  جَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً  cümlesi, ... وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ  cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur  ف۪يهَا  ihtimam için ilk mef’ûl  سُبُلاًe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلْنَا  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِجَاجاً , ikinci mef’ûl olan  سُبُلاً ‘in mukaddem halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Halin men’utuna takdimi takdim-tehir sanatıdır

سُبُلاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

فِي الْاَرْضِ  ve  ف۪يهَا  ibarelerindeki  ف۪ي  harflerinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  ف۪ي  harfinde zarfiyet manası vardır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir. Yeryüzü  içine girilecek bir şeylere benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ayette, cem mea tefrîk ve’t taksim sanatı vardır. الْاَرْضِ ‘de cem,  سُبُلاً  ve  رَوَاسِيَ  tefrik, تَم۪يدَ  ve فِجَاجاً ‘nin zikri taksimdir.

Kur’anî tabirlerdeki latifelerden biri de  اَنْ تَم۪يدَ  ifadesinin olumsuz olarak başka bir kelimeyle değil, sadece  رَوَاسِيَ  kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasıdır. Yani  جبال  kelimesi ile birlikte bu fiil gelmemiştir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi  رَوَاسِيَ  kelimesi “sabit olmayı” ifade eder, “insanları çalkalayıp sarsmaması için arzı sabit tutar” manasındadır. 

تميد (sallansın) kelimesinin anlamı, أنْ لا تَمِيدَ (sallanmasın) diyedir; ya da  لِكَراهَةِ أنْ تَمِيدَ  sallanmasından hoşlanılmadığı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

تَم۪يدَ بِهِمْ  [Ta ki (maksatlarına) ersinler.] Yani bu yürüyüşlerinde sonuca ulaşsınlar veya Allah'a iman etsinler demektir. Çünkü bu ayetler imana götürür. Her iki mana da arzu edilmiştir. Çünkü dağlar hareketteki amaca ulaşmak için vesiledir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Tabîru’l-Kur’anî, 63)

وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً  [Orada yol bulabilsinler diye de ficac/geniş, kolay yollar yaptık] (Enbiya Suresi, 31) ibaresindeki  فِجَاجاً ’ın tekili olan  فَجّ, iki dağ arasındaki geniş yol demektir. Dağlardaki geniş yollar, geniş ve açık yol olduğu da söylenmiştir. Sebîl, kolay yol demektir. Genişlik, kolaylık ve hareketi ifade etmek için bu iki kelime bir arada zikredilmiştir. Bu da nimetin tam olduğunu gösterir. Rûhu'l Me’ânî'de şöyle yazılıdır:  فِجَاجاً  kelimesi,  فَجّ  kelimesinin çoğuludur. Râğıb, iki dağın kuşattığı yarıkın; Zeccâc, iki dağ arasındaki her tünelin  فَجّ  olduğunu söylemiştir. Bazıları da iki dağın arasında olup olmamasına bağlı olmaksızın, mutlak olarak geniş yol manasında olduğunu söylemiştir.

سُبُلاً  [kolay yollar] sözü de  فِجَاجاً  [geniş yollar] kelimesinden bedel olarak gelmiştir. Zımnen, Allah'ın bu yolları yaratıp genişletmesinin, üzerinde yürümesi için olduğunu tekîdli olarak ifade eder. Çünkü bedel, adeta tekrardır ve amilin tekrarı niyetiyle gelir. Mübeddel minhu'nun hükmü mutlak olarak düşmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 78)

فِجَاجاً سُبُلاً : Geniş yollar, anlamındaki  فِجَاجاً ’in, sıfat olduğu halde öne alınması hal olup da onu yarattığı anda böyle yarattığını göstermek içindir ya da  سُبُلاً  ondan bedel olsun içindir. Bu da zımnen onları yarattığını ve yolcular için geniş yollar açtığını gösterir. Ayrıca bunda tekid de vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bir düşünmeli ki yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu.Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi. Ve orada birtakım alanlar, yollar yaptık ki doğru yolu bulabilsinler. Arzu ettikleri yere doğru gidebilsinler veya hak yolunu tutsunlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bu ayetteki  جَعَلْنَا  fiili,  خَلَقَ  fiilinin ifade ettiği anlamları yüklenemez. Zira Allah gece ve gündüzden bahsederken  خَلَقَ  fiilini kullanmış, insanın her an içinde yaşadığı değil de etrafında olup ancak dikkatini verdiği zaman anlayabileceği gece ve gündüz gibi kevnî ayetlerden farklı olan varlığının delillerini ise başka bir fiil ve sıyga ile ifade etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

جَعَلْنَا  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr,  فِجَاجاً  ve  سُبُلاً  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. 

لَعَلَّ , tereccî harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ’nin haberi olan  يَهْتَدُونَ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Ayetteki  لَعَلَّ , Allah’a nispet edildiğinden “umulur ki doğru yolu bulurlar” şeklinde değil, ”doğru yolu bulsunlar” anlamına gelir. Bu nedenle cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

لَعَلَّ  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58).

لَعَلَّ  gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَعَلَّ  edatı terecci içindir yani  “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerim olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Keşşâf sahibi şöyle demiştir.  لَعَلَّ  kelimesi ümit vermek içindir. Kerîm ve Rahîm olan Allah ümit verdiğinde, şüphesiz, Allah'ın bu ümit verişi, kesin vaat yerine geçer. İşte bu sebepten Kelamullah'ta kesinlik manası ifade eder, denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Enbiyâ Sûresi 32. Ayet

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ  ٣٢


Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَعَلْنَا ve yaptık ج ع ل
2 السَّمَاءَ göğü س م و
3 سَقْفًا bir tavan س ق ف
4 مَحْفُوظًا korunmuş ح ف ظ
5 وَهُمْ onlar hala
6 عَنْ -nden
7 ايَاتِهَا ayetleri- ا ي ي
8 مُعْرِضُونَ yüz çevirmektedirler ع ر ض

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ 

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la birinci  جَعَلْنَا’ya matuftur.  

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir.Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  سَقْفاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَحْفُوظاً  mef’ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur.

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَحْفُوظاً , sülasi mücerredi  حفظ  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür. 

 

 وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. Muttasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. عَنْ اٰيَاتِهَا  car mecruru  مُعْرِضُونَ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُعْرِضُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

مُعْرِضُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayette, semanın yaradılışından haber verilmektedir. Mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Müspet mazi fiil sıygasında gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Bu ayette geçen  جَعَلْنَا  fiili, arka arkaya gelmiş  جَعَلْنَا  fiillerinin beşincisidir.  جَعَلْنَا  fiilinin bu kadar tekrarlanması, Allah Teâlâ’nın kudretini, yaratmış olduğu alemin mükemmelliğini vurgulamak içindir. Bu tekrarda ayrıca ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İkinci mef’ûl olan  سَقْفاً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.  

مَحْفُوظاً  kelimesi  سَقْفاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Önceki ayetlerde sema ve arzın birbirinden ayrılmalarından, sonra arzda yaratılanlardan bahsedilmiştir. Bu ayette de semanın yaratılışı anlatılmaktadır. Bu üslup cem meat taksim vet tefrik sanatıdır.

Önceki ayetle bu cümle arasında mukabele sanatı vardır.

سَقْف  ifadesinde istiare vardır. Çünkü hakikatte tavan yani  ألسقف, ev-çadır gibi şeylerin üst tarafından içindeki insanı gölgeleyen kısımdır. Buna göre gök, yeri üstten ve alttan bir gölge gibi sardığı için ona tavan adı verilmesi güzel düşmüştür. Korunmuş (mahfuz) olmasının anlamı da yarılma, yıkılma, dağılma ve eskime gibi- diğer tavanların korunması mümkün olmayan- şeylerden gök tavanının korunuyor olmasıdır. Ayrıca bunun, (cinlerin ve şeytanların) kulak hırsızlıklarından korunması, akan (yıldız ve göktaş) larından muhafaza edilmesi demek olduğu da söylenmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

Çatıya da teşbih-i beliğ yoluyla gökyüzü adı verilmiş yani  جَعَلْناها كالسَّقْفِ (onu çatı gibi yaptık) manasında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Arzın ve içerisindekilerin yaratılışının zikredilmesi akabinde göğün yaratılışından bahsedilmesi, belagattaki tıbak hükmüne uygundur. Zira yerin yaratılışında insanlar için nice faydalar vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 

وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَنْ اٰيَاتِهَا  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amiline takdim edilmiştir.

Müsned olan  مُعْرِضُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Belâgatçıların cumhuruna göre ister mef’ûl, ister zarf, isterse harf-i cerle mecrur olsun amilin mamulüne takdimi kasr ifade eder. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

Enbiyâ Sûresi 33. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ  ٣٣


O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ O’dur
2 الَّذِي
3 خَلَقَ yaratan خ ل ق
4 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
5 وَالنَّهَارَ ve gündüzü ن ه ر
6 وَالشَّمْسَ ve güneşi ش م س
7 وَالْقَمَرَ ve ayı ق م ر
8 كُلٌّ her biri ك ل ل
9 فِي
10 فَلَكٍ bir yörüngede ف ل ك
11 يَسْبَحُونَ yüzmektedir س ب ح

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الْقَمَرَۜ ,النَّهَار ,الشَّمْسَ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  الَّيْلَ ’e matuftur.


كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

Cümle, hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir.  كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. ف۪ي فَلَكٍ  car mecruru  يَسْبَحُونَ  fiiline mütealliktir. يَسْبَحُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَسْبَحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir.

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette gaib zamire geçişe iltifat sanatı vardır. 

Bu ayet-i kerimede haberin ism-i mevsûlle marife gelmesi sıla cümlesine dikkat çekmenin yanı sıra kasr-ı hakîkî içindir.

Cümlenin iki rüknünün de marife gelmesiyle oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  mevsûf/maksur, الَّذ۪ي  sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

خَلَقَ ‘da cem, gece, gündüz, güneş ve ayın sayılmasında taksim sanatı vardır.

Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.

الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

الشَّمْسَ - الْقَمَرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Burada sayılan bu şeylerin varlığı insanlara fayda sağladığından, iki cüzü de marife olan bir isim cümlesi şeklinde gelerek bu nimetler hatırlatılmıştır. Bu kasır, izafi ifrad kasrı olup müşrik olan muhatapları, putlarının bu eşyayı yaratma hususunda Allah’a ortak olduğuna inananların seviyesine indirmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ [O yaratandır] buyurulması, yaratıcının başkası değil, O olduğunu vurgular. Çünkü bu ifade kasr üslubudur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 81)

30. ayetteki  وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاء  [Sudan yarattık] ifadesinden sonra 33. ayette zikredilen وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ  [Geceyi gündüzü yaratan O’dur] cümlesinde, birinci şahıs kipinden üçüncü şahıs kipine dönüş vardır. Bu da Allah'ın kullarına verdiği yüce ni­metlere itina gösterildiğini pekiştirir. 

Bu ayette gündüzden daha önce gerçekleşen gece takdim edilmiştir. Çünkü yıldızlar (أجْراَم) yaratılmadan önce karanlık hakimdi. Güneşin, aya takdim edilmesinin nedeni ise güneşin aydan önce yaratılmasıdır. Gecenin gündüze takdim edilmesi gibi karanlıklar (ظُلُمَات) da nura takdim edilmiştir. Bunun nedeni ise gece örneğinde olduğu gibi karanlığın aydınlıktan önce olmasıdır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Gece, gündüzden öncedir. Çünkü Cenab-ı Hakk, [Gece de onlar için bir ayettir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çıkarırız. (Yasin Suresi, 37)] buyurmuştur. Gökler ve yerler, ilk önce karanlıktı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

 

Ayetin son cümlesiyle önceki cümle arasında kemâl-i ittisâl nedeniyle fasıl yapılmıştır. Çünkü bu cümle manayı tamamlayıp, açıklama, tekid amacıyla getirilen hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُلٌّ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَسْبَحُونَ  cümlesi, haberdir. İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedin ileyh olan  كُلٌّ  kelimesinin nekra gelmesi tazim, umum ve teksir ifade eder. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. ف۪ي فَلَكٍ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  يَسْبَحُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Ayette istiare sanatı vardır. الشَّمْسَ  veالْقَمَرَ  kelimeleri  يَسْبَحُونَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Güneş ve ayın bir şahıs gibi hareket ediyor olmaları Allah'ın yaratmasının azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

ف۪ي فَلَكٍ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  فَلَكٍ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  yörünge, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ [Her biri bir yörüngede] ibaresinde, cinas-ı kalb vardır. İfadenin sonundan başlayarak tersine okunduğunda sağdan başlayan aynı söze ulaşılmaktadır.

Cinas-ı kalb, harflerin tertibinin farklı olması halidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ  ibaresindeki harflerde aks sanatı vardır.

Harflerde olan akis sanatı, kelamın harflerinin sıralı olarak yer değiştirmesidir. Harflerin harekesinin, meddinin, şeddesinin, cezminin, elifinin hemzeye ya da hemzenin elife dönüşmesinin bir etkisi olmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

Sâmerrâî‟ye göre  وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ [Her biri bir yörüngede yüzer.] ayetinde yüzmenin âkil bir zamire isnad edilmesindeki amaç, güven duygusunu insanlarda hakim kılmaktır. Burada insanların hemen üstünde yer alan gezegenlerin, üzerlerine düşmeyeceğine ve onları helak etmeyeceğine dair bir rahatlatma söz konudur. Ayrıca ayette, gezegenlerin ve gök cisimlerinin hareketinin dairesel olduğuna, kendilerine ait bir yörüngede seyrettiğine ve uzayda salıverilmiş halde kontrolsüz bir biçimde bırakılmadığına işaret edilmektedir. İbn Manzûr’un da  فَلَك ’i, yıldızların yörüngesi ve –Ferrâ’ya dayanarak- göğün yuvarlak olması (istidâretü’s-semâ) şeklinde tarif ettiğini belirtmektedir. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

كُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ  [Bütün bunlar kendi dairesi içinde yüzmekte (devretmekte)dirler] ifadesinde gelen çoğul zamir, hepsinin semadaki yörüngelerinde yüzdüğüne işaret eder.  كُلٌّ  kelimesindeki tenvin de umum ifade eder. Bu kelime muzâf olsa veya  مِنْ  ile  كُلٌٌ مِنْهُمَا  şeklinde açıklanarak gelseydi, kelam bu ikisine mahsus olurdu.

Âşûr:  يَسْبَحُونَ  [yüzmekte (devretmekte)dirler] fiilindeki çoğul zamirin umumi olarak semadaki ayetlere, hususi olarak da güneş ve aya ait olduğunu söylemiştir. 

Ayet-i kerimede akıllılara ait bir üslupla  يَسْبَحُونَ  buyurulması, yüzmenin, Ademoğluna mahsus bir fiil olmasındandır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 81-82)

Zemahşeri Keşşâf'ta, “akıl sahibi kimselerin fiillerinden biri olan yüzme fiili ile nitelendirilmesinde öncesine riayet vardır” demiştir, bu sebeple devamında da akıl sahipleri için olan zamir kullanılmıştır. Yani burada istiare, muraşşaha olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ebu Ali İbni Sina, Cenab-ı Hakk'ın, “yüzerler” ifadesine dayanarak, yıldızların “nâtık” (konuşan varlıklar) olduklarına istidlalde bulunmuş ve şöyle demiştir: vâv-nûn ile çoğul olma, ancak akıllı varlıklar için düşünülebilir. Bir de Cenab-ı Hakk,[“Güneşi ve ayı, onları bana secde eder halde gördü.”] (Yusuf Suresi, 4) buyurmuştur.

Buna şöyle cevap verilebilir: Vâv zamiri, akıllı varlıklar için onların fiillerini vasfetmek için kullanılmaktadır ki bu fiil de yüzme işidir. Keşşâf sahibi şöyle der: Sen şayet “Cümlenin îrabdaki mahalli nedir?” diye soracak olursan, ben derim ki Ya, “şems (güneş)” ve “kamer (ay)” kelimelerinden hal olarak mansubdur yahut da müstenef bir cümle olduğu için îrabda mahalli yoktur. Buna göre sen şayet “Güneş ile ay'dan her biri, başlı başına bir felektir; daha nasıl, ‘Onların hepsi bir felekte yüzüyorlar denilmiştir?’ dersen, ben derim ki: Bu ifade, Arapların tıpkı, ‘herbirini’ manasında olarak, ‘Emir onlara elbise giydirdi ve onlara kılıç kuşandırdı.’ demeleri gibidir…” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Dahhâk'tan rivayet olunduğu üzere felek, yıldızların medarı yani dolaştığı yer diye tarif edilmiştir ki sırf riyazî (matematiksel) bir ifadedir. Son zamanlarda dilimizde bu medar kelimesi gibi “mahrek (hareket yeri)” demek de terim olmuştur. Biri devirden ism-i mekân, biri de hareketten ism-i mekândır. Ayette yalnız güneş ile ay zikredildiği halde haberde tesniye getirilmeyip ikiden daha fazlasını ifade eden çoğul sıygasıyla “yüzerler” buyurulması dikkate değer görülmüştür. Burada tefsirciler, bir kaç yorum söylemişlerdir:

Birincisi: “Güneş, ay ve yıldızlar” takdirinde olmasıdır ki güneş ile ayın yanında yıldızlar hazf edilmiş sonra da hepsi anlamında olan “كُلٌّ ” sözcüğü ve çoğul sıygası olan “يَسْبَحُونَ” ile hepsine işaret olunmuş demektir.

İkincisi: Bu karine (maksadı gösteren alamet) ile güneş ve aydan cins olarak bütün yıldızların kast edilmiş olmasıdır. Bunu bazıları, doğuş yerlerinin değişmesi itibariyle güneş ile ayın bir çoğulu gibi düşünmek ve dolayısıyla da diğer yıldızların ayette söz konusu edilmediğini kabul etmek istemişlerdir. Fakat bu tarz düşünce söz konusu edilecek olursa, diğer yıldızların da kimisinin ay manasında olduğuna işaret olarak bu ikisini hepsinin cinsi gibi almak daha münasiptir. Sonra “كُلٌّ ” genellemesi, güneş ve ayla beraber daha önce adı geçen “الْاَرْضِ” de içine alarak hepsine işaret yapılmış olma ihtimali de vardır ki yer, güneş, ay bütün gök cisimlerinden her biri bir yörüngede yüzüyorlar demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

Enbiyâ Sûresi 34. Ayet

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ  ٣٤


Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 جَعَلْنَا vermedik ج ع ل
3 لِبَشَرٍ hiçbir insana ب ش ر
4 مِنْ
5 قَبْلِكَ senden önce ق ب ل
6 الْخُلْدَ ebedi yaşam خ ل د
7 أَفَإِنْ şimdi eğer
8 مِتَّ sen ölürsen م و ت
9 فَهُمُ onlar
10 الْخَالِدُونَ ebedi (mi kalacaklar?) خ ل د
Sûrenin baş kısmında (3-5. âyetler) belirtildiği üzere müşrikler Hz. Peygamber’in yeme, içme, evlenme vb. özelliklerine bakarak onun peygamber olamayacağını, ancak bir sihirbaz veya bir şair olduğunu iddia ediyor; zamanla bir felâkete uğrayarak yok olacağına veya eceliyle öleceğine, böylece peygamberlik iddiasının da sona ereceğine inanıyorlardı (krş. Tûr 52/30-31). Yüce Allah onların yersiz temennilerine cevap olmak üzere bu âyetleri indirerek peygamber dahi olsa hiçbir insana ölümsüzlük vermediğini, Peygamber’in ölümünü bekleyenler dahil olmak üzere her canlının ölümü tadacağını bildirmektedir. Nitekim başka bir âyette Hz. Peygamber’e hitaben, “Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek” (Zümer 39/30) buyurarak bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmiş, ölüm ve ölüm ötesi hakkında umursamaz davrananlara bu tutumlarının kendilerini hiçbir şekilde bu gerçeklerden kurtaramayacağını haber vermiştir. 35. âyet, insana ölümlülüğü, hayatın iyi ve kötü yönleriyle bir sınav alanı olduğu, sonunda herkesin Hakk’ın huzuruna varıp hesap vereceği gerçeğinin yalın fakat etkili bir ifadesidir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 679

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamıda kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. لِبَشَرٍ  car mecruru amili  جَعَلْنَا ’nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.  

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  بَشَرٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْخُلْدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

 

Hemze istifham harfidir.  فَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil cümlesidir. مِتَّ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِدُونَ , sülasi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ 

وَ , istînâfiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan  لِبَشَرٍ  car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan  الْخُلْدَ ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلْنَا  fiilinin ilkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İlk mef’ûl olan  الْخُلْدَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

مِنْ قَبْلِكَ  car-mecruru,  لِبَشَرٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

لِبَشَرٍ  ’deki nekrelik cinse delalet eder. Menfi siyakta nekre selbin umum ve şümûlüne işarettir.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen الْخُلْدَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.  

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması, لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219, Hûd/52) 

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ  [Hiçbir beşere nasip etmedik] cümlesinde بَشَرٍ  kelimesinin belirsiz olması, genellik ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

 

Hemze inkârî istifham harfi,  فَ  istînâfiyyedir. Şart edatı  انْ ’in dahil olduğu cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp, tevbih ve kınama amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen  اِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ  terkibinde  مِتَّ  şart cümlesidir. Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَهُمُ الْخَالِدُونَ  sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsned olan  الْخَالِدُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhteki mevcudiyetinin kemâl derecede olduğunu belirtir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِتَّ  cümlesiyle,  فَهُمُ الْخَالِدُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

خُلْدَۜ - خَالِدُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مِتَّ - خُلْدَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Ayetin son cümlesi, tetmim ıtnâbı babında tezyîl cümlesidir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetin hiçbir beşere ebedilik verilmediğini bildiren kısmıyla mana tamamlanmıştır. Peşinden gelen “Şimdi sen ölürsen sanki onlar ebedi mi kalacaklar?” cümlesi birinci tezyîl, sonraki ayetteki “Her canlı ölümü tadacaktır.” cümlesi ise ikinci tezyîldir. Her iki tezyîl ifadesi de birinci cümlenin manasını pekiştirmek için gelmiştir. (Kazvînî, Îzâh, s. 15)

Burada, onların dünyada ebedi yaşamalarını inkâr etmekten murad, bunun sebebi olan, onların Peygamberimizin (s.a.v) ölümüne sevinmelerini teşhir etmektir. Zira Peygamberimizin başına bir hadisenin gelmesine sevinmek de aklı başında olan bir insandan sadır olmaması gereken bir şeydir. Yani ey Resulüm! Sen ölürsen, onlar dünyada ebedi mi kalacaklar ki Senin ölümüne sevinecekler? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Nefy manasındaki inkâr sorusunda, O'nun (peygamberin) ölümünü aralarında hiç kimsenin görmeyeceğine dair onlara bir uyarı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Enbiyâ Sûresi 35. Ayet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ  ٣٥


Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كُلُّ her ك ل ل
2 نَفْسٍ nefis ن ف س
3 ذَائِقَةُ tadacaktır ذ و ق
4 الْمَوْتِ ölümü م و ت
5 وَنَبْلُوكُمْ ve sizi imtihan ederiz ب ل و
6 بِالشَّرِّ şer ile ش ر ر
7 وَالْخَيْرِ ve hayır ile خ ي ر
8 فِتْنَةً sınamak için ف ت ن
9 وَإِلَيْنَا ve (sonunda) bize
10 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

İsim cümlesidir.  كُلُّ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ذَٓائِقَةُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِۜ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

ذَٓائِقَةُ  ; sülâsî mücerredi  ذوق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. نَبْلُو  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالشَّرِّ  car mecruru  نَبْلُوكُمْ  fiiline mütealliktir. الْخَيْرِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  فِتْنَةً  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. اِلَيْنَا  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haberî isnad formundaki bu cümlede, asıl maksadın tevbih ve tehdit olması sebebiyle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum söz konusudur. Dolayısıyla lüzûmiyet alakasıyla mecâz-ı mürsel mürekkebtir. 

Bu haber cümlesi hakiki manada gelmemiştir. Yani vaz olunduğu manada kullanılmamıştır. Çünkü haber cümlesi aslında faide-i haber veya lâzım-ı faide-i haber için gelir. Bu amaçlarla gelmediği zaman vaz olunduğu manada gelmemiş demektir. İşte böyle gelen haber cümlelerine mecâz-ı mürsel mürekkeb denir. Mecâz-ı mürselde alakalar çok olduğu halde bu tip mecazlarda alaka tektir. Bu tek alaka da lüzûmiyyet alakasıdır. Çünkü tahassür, zayıflığı izhar, dua gibi amaçların hepsi de haberin lâzımı sayılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi) 

Müsned olan  كُلُّ نَفْسٍ  ve müsnedün ileyh olan  ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  ‘nin, izafetle gelişleri az sözle çok anlam ifadesi içindir.

نَفْسٍ  ’deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

ذَٓائِقَةُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail sübut ve istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ  [Her nefis ölümü tadıcıdır, tadacaktır] cümlesinde istiare sanatı vardır. Ölüm acısını hissetmek, dille hissedilen acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine, onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. 

Burada ism-i fail olan  ذَٓائِقَةُ  kelimesi, ölümün şiddetini hissetmek manasında müstear olmuştur. Bir şey yiyip içen kişi nasıl ki bunların tadını hissediyorsa, ölen kişi de o esnada ölümü hissedecektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Bu cümle Al-İmran 185 ve Ankebut 57. ayetlerinde de aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Bu cümle önceki ayetin manasını pekiştirmek için gelmiş, mesel tarikinde tezyildir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Ayetteki zevk’i (tadı) zahiri manasına almak mümkün değildir. Çünkü ölüm, yenilecek şeyden bir şey değildir ki tadılsın. Aksine zevk (tadma), belli bir algılamadır. Binaenaleyh bu ifadeyi, mecazî bir algılama saymak caizdir. Ayette sözü edilen ölüm ile de ölümün işaret emareleri olan, büyük acılar kastedilmiştir, çünkü ölümden önce, onu tatmak imkânsızdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)

ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ [ölümü tadıcı] ifadesindeki izafet, lafzî bir izafettir. Çünkü bu, tıpkı [“avı helal sayıcı olmaksızın”] (Maide Suresi, 1) ve [“Kâbe’ye ulaşan bir kurban olarak”] (Maide Suresi, 95) ifadeleri gibi gelecekte olacak bir işe aittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayet, inkâr konusu olan, onların ebedi hayat sürmeyeceklerine delildir. Bu hitap, bütün insanlar veya yalnız kâfirler içindir. Yani her canlı ruhunun bedeninden ayrılması acısını tadacaktır. Bir çeşit imtihan olmak üzere sizi belalarla da nimetlerle de deneriz; sabır ve şükür edip etmediğinize bakarız. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Birbirine atfedilmiş iki cümlenin arasında mütearız cümleler vardır. İlk cümlenin muhtevası, ona matuf olan ikinci cümle olan  وما جَعَلْنا لِبَشَرٍ مِن قَبْلِكَ الخُلْدَ (Enbiya/34) ayetinin muhtevasını teyit edici niteliktedir. Farklı bir vecihte tekrarının sebebi ise cümledeki amaç ve hedefin değişmesi olup, ilk cümlede müşriklerin inançlarına karşı bir ret ve cevap kastı varken, ikincisinde ise müminlere buradan alınacak dersleri öğretme kastı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la ta’lil cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَبْلُوكُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ  car mecrurları, konudaki önemine binaen mef’ûl olan  فِتْنَةًۜ ’e takdim edilmiştir.

الْخَيْر, tezat nedeniyle  بِالشَّرِّ ’ye atfedilmiştir. Aralarında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

فِتْنَةً  mef’ûlün lieclihtir veya mef’ûlün mutlaktan naibdir. Çünkü  نَبْلُوكُمْ  ve  فِتْنَةً  müradif kelimelerdir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayette  شَّرِّ [kötü] kelimesi خَيْرِ [hayır]’a takdim edilmiştir. Bunun nedeni de insanların kötülük ile daha fazla sınanmalarıdır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)

Ayetin son cümlesi olan  وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ , atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.

Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْنَا  car mecruru, ihtimam ve fasılaya riayet için amili olan  تُرْجَعُونَ  fiiline takdim edilmiştir.

Bu, dirilişin ispatıdır; böylece ayet ölüm, hayat ve yeniden dirilişi bir araya getirmiştir. Car mecrurun amiline takdimi fasılaya riayet ve haberi takviye içindir. Burada kasır manası yoktur. Çünkü muhataplar açısından –onları nasıl varsayarsan varsay– bunun zıddı yönünde bir inanç yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Önceki cümledeki gaib zamirden bu bu cümlede söylenecek şeyin önemine dikkat çekmek için muhatap zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur'an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Başkasının bunda ne müstakil olarak, ne de müşterek olarak müdahalesi yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370) Buna da lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

30. ayet-i kerimedeki ilmi i'câzlardan birisi de “Göklerle yer birleşik ve yapışık idi, biz onları ayırdık ve canlı « her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ, 30) ayetidir. Yüce Allah bize hayatın sırlarından bir sırrı vermiş bulunuyor. O da sudur. Artık bu bütün dünyanın itiraf ettiği ilmi bir hakikattir. Yapay uyduların ve uzay gemilerinin aldıkları modem resimlerin ellerine ulaştığı ilim adamları şunu vurgulamaktadırlar: Fotoğrafların yüzeyinde suyun varlığını göstermediği gezegenler üzerinde hayat yoktur. Eğer gönderilen fotoğraflarda suyun varlığına işaret eden bir şey görürlerse ancak o vakit hayatın bulunma ihtimâllerinden söz ederler. 
Bu ayet-i kerimenin anlamı Suudi Arabistan'daki Kur'âni İ'câz Kongesinde Dr. Alfred Kronez'e söylendi. Kendisi jeoloji dalında dünyanın en inlü ilim adamlarındandır. O ayetin anlamını okuyunca yüksek sesle şunları söyledi: İmkânsız... Bu gerçeklerin on dört asır önçeki bir kitapta söz konusu edilmesi imkansız bir şeydir. Çünkü biz bu bilimsel gerçeğe ancak bir yıldan beri ulaşmış bulunuyoruz. Hem de oldukça ileri bilimsel araçları kullanarak ve atomun tabi yapısıyla ilgili özel ve pek karmaşık incelemelerden sonra ulaşabildik.  Kâinatin biricik aslının bu olduğunu söyleyerek 1400sene öncesinden bir insanın bu gerçeğe ulaşmış olması imkansızdır. (Şeyh Muhammed Mütevelli eş-Şaravî, el-Edilletu'l Maddiyatu alâ Vûcudillahi)

Sayfadan Gönüle Düşenler

Dersten aklında kalanları unutmamak için yazmaya başladı:

İnsan, hayırla ve şerle imtihan edilir. Şükrü de, nankörlüğü de kendisinedir. Allah’ın verdiği nimetler ya da sıkıntılar karşısında şükür ederse eğer; hayırlar katlanır, şerler ise hayır ile sonuçlanır. Nankörlük yaparsa eğer; hayırlar şerre dönüşür, şerlerin sonucu da yine şer ile biter. İşte bu yüzden, nasip edilen nimet de, başa gelen musibet de imtihandır. Hepsinin sonunda, en önemli olan; insanın şükürle mi yoksa nankörlükle mi tepki vermiş olmasıdır. Allah’ın yolunda yürüyen, her şeyin O’ndan geldiğini bilen ve aklı almasa bile her şeyde bir hikmet olduğuna inanan kul; hayrın sonunda da, şerrin sonunda da kazananlardan olur. Zira, o kul bilir ki; her şeyin sahibi olan Allah, kendisinin de sahibidir.

Ey Allahım! Yeryüzünde sarsılmamamız için yarattığın dağlar gibi; kalbimize de gereken hasletleri yerleştirmemizde yardımcımız ol ve imanımızı muhtemel sarsıntılardan muhafaza buyur. Ömrümüzü; bizi Sana ulaştıracak nice hayırlı ve bereketli yollarla doldur. Senin emrinle, yörüngelerinden ayrılmayan gece, gündüz, güneş ve ay gibi bizim de ayaklarımızı, yolunda sağlam kıl ve sınıra yaklaştıracak her türlü tehlikeden muhafaza buyur. Bizi; yaşadığımız her şeyin sırasında ve sonrasında, rızanı kazananlardan ve yaşamımızın sonunda dünyadan hayırlarla ayrılıp, huzuruna da hayırlarla çıkanlardan eyle.

Amin.

***

Mevsimler değişir, hicri ve miladi takvimlerinden yapraklar koparılır. Bir sene bittikten sonra ortalama hafızaya sahip olan birinin her gün yaşananları tek tek hatırlaması mümkün değildir. Bir rüyanın ya da hayalin içindeymiş gibi her şeyin tükendiğini ve bittiğini gördüğü bir alemde, şuursuzca yaşamak akıl alır gibi değildir.

Ey Allahım! Dünyalık herhangi bir şeyi ölmeyecekmiş gibi sevmekten ve ahiretini unutarak, hakikat karşısında kör ve sağır bir halde batılın peşinden gitmekten muhafaza buyur. Unutmanın verdiği gaflet ile kendimizi kandırmaktan koru. Bizi affeyle. Maddi ve manevi ihtiyacımız olan şifayı afiyet ve kolaylıkla karşımıza çıkar. Bizi dünyanın yalanları ve nefsimizin vesveseleri ile başbaşa bırakma. Bizden ve sevdiklerimizden razı ol; salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji