وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَعَلْنَا | ve yarattık |
|
| 2 | فِي |
|
|
| 3 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 4 | رَوَاسِيَ | yüksek dağlar |
|
| 5 | أَنْ | diye |
|
| 6 | تَمِيدَ | sarsar |
|
| 7 | بِهِمْ | onları |
|
| 8 | وَجَعَلْنَا | ve açtık |
|
| 9 | فِيهَا | orada |
|
| 10 | فِجَاجًا | geniş |
|
| 11 | سُبُلًا | yollar |
|
| 12 | لَعَلَّهُمْ | umulur ki |
|
| 13 | يَهْتَدُونَ | yollarını bulurlar |
|
وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru amili جَعَلْنَا ’nın mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. رَوَاسِيَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlün lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, خشية (korkarak ) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَم۪يدَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى’dir. بِهِمْ car mecruru تَم۪يدَ fiiline müeallıktır.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubdur. Fiile, “neden, niçin?” soruları sorularak bulunur. Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la makablindeki جَعَلْنَا ’ya matuftur.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe müealliktir. فِجَاجاً hal olup fetha ile mansubdur. سُبُلاً kelimesi فِجَاجاً ‘den bedel olup fetha ile mansubdur.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَهْتَدُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَهْتَدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَهْتَدُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan فِي الْاَرْضِ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan رَوَاسِيَ ‘ye takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلْنَا fiilinin ilkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَم۪يدَ بِهِمْ cümlesi, masdar teviliyle, mef’ûlun lieclih konumundadır.
Masdar-ı müevvel faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen جَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً cümlesi, ... وَجَعَلْنَا فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ cümlesine hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur ف۪يهَا ihtimam için ilk mef’ûl سُبُلاً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلْنَا fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِجَاجاً , ikinci mef’ûl olan سُبُلاً ‘in mukaddem halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Halin men’utuna takdimi takdim-tehir sanatıdır
سُبُلاً ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
فِي الْاَرْضِ ve ف۪يهَا ibarelerindeki ف۪ي harflerinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi ف۪ي harfinde zarfiyet manası vardır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir. Yeryüzü içine girilecek bir şeylere benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Ayette, cem mea tefrîk ve’t taksim sanatı vardır. الْاَرْضِ ‘de cem, سُبُلاً ve رَوَاسِيَ tefrik, تَم۪يدَ ve فِجَاجاً ‘nin zikri taksimdir.
Kur’anî tabirlerdeki latifelerden biri de اَنْ تَم۪يدَ ifadesinin olumsuz olarak başka bir kelimeyle değil, sadece رَوَاسِيَ kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasıdır. Yani جبال kelimesi ile birlikte bu fiil gelmemiştir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi رَوَاسِيَ kelimesi “sabit olmayı” ifade eder, “insanları çalkalayıp sarsmaması için arzı sabit tutar” manasındadır.
تميد (sallansın) kelimesinin anlamı, أنْ لا تَمِيدَ (sallanmasın) diyedir; ya da لِكَراهَةِ أنْ تَمِيدَ sallanmasından hoşlanılmadığı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تَم۪يدَ بِهِمْ [Ta ki (maksatlarına) ersinler.] Yani bu yürüyüşlerinde sonuca ulaşsınlar veya Allah'a iman etsinler demektir. Çünkü bu ayetler imana götürür. Her iki mana da arzu edilmiştir. Çünkü dağlar hareketteki amaca ulaşmak için vesiledir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, et-Tabîru’l-Kur’anî, 63)
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا فِجَاجاً سُبُلاً [Orada yol bulabilsinler diye de ficac/geniş, kolay yollar yaptık] (Enbiya Suresi, 31) ibaresindeki فِجَاجاً ’ın tekili olan فَجّ, iki dağ arasındaki geniş yol demektir. Dağlardaki geniş yollar, geniş ve açık yol olduğu da söylenmiştir. Sebîl, kolay yol demektir. Genişlik, kolaylık ve hareketi ifade etmek için bu iki kelime bir arada zikredilmiştir. Bu da nimetin tam olduğunu gösterir. Rûhu'l Me’ânî'de şöyle yazılıdır: فِجَاجاً kelimesi, فَجّ kelimesinin çoğuludur. Râğıb, iki dağın kuşattığı yarıkın; Zeccâc, iki dağ arasındaki her tünelin فَجّ olduğunu söylemiştir. Bazıları da iki dağın arasında olup olmamasına bağlı olmaksızın, mutlak olarak geniş yol manasında olduğunu söylemiştir.
سُبُلاً [kolay yollar] sözü de فِجَاجاً [geniş yollar] kelimesinden bedel olarak gelmiştir. Zımnen, Allah'ın bu yolları yaratıp genişletmesinin, üzerinde yürümesi için olduğunu tekîdli olarak ifade eder. Çünkü bedel, adeta tekrardır ve amilin tekrarı niyetiyle gelir. Mübeddel minhu'nun hükmü mutlak olarak düşmez. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 78)
فِجَاجاً سُبُلاً : Geniş yollar, anlamındaki فِجَاجاً ’in, sıfat olduğu halde öne alınması hal olup da onu yarattığı anda böyle yarattığını göstermek içindir ya da سُبُلاً ondan bedel olsun içindir. Bu da zımnen onları yarattığını ve yolcular için geniş yollar açtığını gösterir. Ayrıca bunda tekid de vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bir düşünmeli ki yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu.Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi. Ve orada birtakım alanlar, yollar yaptık ki doğru yolu bulabilsinler. Arzu ettikleri yere doğru gidebilsinler veya hak yolunu tutsunlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bu ayetteki جَعَلْنَا fiili, خَلَقَ fiilinin ifade ettiği anlamları yüklenemez. Zira Allah gece ve gündüzden bahsederken خَلَقَ fiilini kullanmış, insanın her an içinde yaşadığı değil de etrafında olup ancak dikkatini verdiği zaman anlayabileceği gece ve gündüz gibi kevnî ayetlerden farklı olan varlığının delillerini ise başka bir fiil ve sıyga ile ifade etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
جَعَلْنَا kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr, فِجَاجاً ve سُبُلاً kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ , tereccî harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ’nin haberi olan يَهْتَدُونَ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Ayetteki لَعَلَّ , Allah’a nispet edildiğinden “umulur ki doğru yolu bulurlar” şeklinde değil, ”doğru yolu bulsunlar” anlamına gelir. Bu nedenle cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
لَعَلَّ harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58).
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada asıl temenni harfi yerine terecci harfinin gelmesi bu isteğin ne kadar şiddetli olduğuna delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder. Bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerim olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrûb: “لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Keşşâf sahibi şöyle demiştir. لَعَلَّ kelimesi ümit vermek içindir. Kerîm ve Rahîm olan Allah ümit verdiğinde, şüphesiz, Allah'ın bu ümit verişi, kesin vaat yerine geçer. İşte bu sebepten Kelamullah'ta kesinlik manası ifade eder, denilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر ve تَفَقُّه kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)