اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوَلَمْ |
|
|
| 2 | يَرَ | görmediler mi? |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 5 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 6 | السَّمَاوَاتِ | gökler |
|
| 7 | وَالْأَرْضَ | ve yer |
|
| 8 | كَانَتَا | idi |
|
| 9 | رَتْقًا | bitişik |
|
| 10 | فَفَتَقْنَاهُمَا | biz onları ayırdık |
|
| 11 | وَجَعَلْنَا | ve yarattık |
|
| 12 | مِنَ | -dan |
|
| 13 | الْمَاءِ | su- |
|
| 14 | كُلَّ | her |
|
| 15 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 16 | حَيٍّ | canlı |
|
| 17 | أَفَلَا |
|
|
| 18 | يُؤْمِنُونَ | hala inanmıyorlar mı? |
|
Feteqa فتق : Sülâsi fiil olarak فَتَقَ bitişik iki şeyi aralarında aralık veya yarık oluşuncaya kadar birbirinden ayırmaktır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil olarak sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli fıtıktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ istînâfiyyedir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel يَرَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
السَّمٰوَاتِ kelimesi اَنَّ ’nin ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. كَانَتَا رَتْقاً cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتَا nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi كَانَتَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. رَتْقاً kelimesi كَانَتَا ’nın haberi olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَفَتَقْنَاهُمَاۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ الْمَٓاءِ car mecruru جَعَلْنَا fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.
كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. حَيّۜ kelimesi شَيْءٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfi olup mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أجهلوا فلا يؤمنون (Bilmediler mi iman etmezler.) şeklindedir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَاۜ
Hemze istifham, وَ istînâfiyyedir. İstifham harfi hemze inkârî manadadır. لَمْ muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır. لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar.
Ayetin, muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden ilk cümlesi istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikaz ve azarlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasındaki لَمْ يَرَ fiilinin faili konumundaki has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً , müspet mazi fiil sıygasında gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Ayetin sonunda zıddı zikredilen كَفَرُٓوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
اَلَمْ يَرَ fiilinde istiare sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf/60) Bilmek anlamak manasında müstear olmuştur. Zikredilen rüyet, kastedilen ise idraktir. Manevi, akli ve görünmez olan bir durum, gözle görülen, bir şey menziline konulmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Ayet-i kerimede geçen رُئْية fiili kalbî olup اَوَلَمْ يَرَ ibaresi “Bilmezler mi?” anlamındadır. Hatta “bilmiyorlar” denebilir. Ama bu ifade ya bilen kişilere söylenir, ya da bilmeyen kişiye ilan için gelir. Mesela kişi arkadaşına “Ödülü filan kişinin aldığını görmedin mi?” derken onun bunu bilmediğini bilir ve haber vermek ister. Dilimizde benzeri kullanımlar çoktur. Kur'an'da da bu ifade pek çok kere gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75)
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً cümlesi masdar teviliyle لَمْ يَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, اَنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ’nin haberi olan كَانَتَا رَتْقاً cümlesi كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan رَتْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
كَانَ ’nin haberinin isim olarak gelmesi, haberin, ismin bir cüzü haline geldiğini, ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَفَتَقْنَاهُمَا cümlesi, atıf harfi ف ile اَنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
السَّمٰوَاتِ ’tan sonra الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فَفَتَقْنَاهُمَا cümlesiyle كَانَتَا رَتْقاً cümlelerinin arasında mukabele sanatı vardır.
رَتْقاً - فَفَتَقْنَاهُمَا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَا [Bitişik idiler, onları ayırdık] cümlesindeki رَتَقَ [Bitişik] ile فَتَقَ [Ayrı] kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Burada مُتَقَينِ değil de masdar şekli olan رَتْقاً kelimesinin gelmesi, masdarın hem tekil hem de çoğul şeyler için kullanılıyor olması dolayısıyladır. Mübalağa için bu şekilde gelmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 75; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Göklerle yer, ikisi bitişik idiler de biz onları ayırdık. Burada geçen رَتْقاً masdarı ذاتَ رَتْقٍ yahut مُتَقَينِ demektir, o da yapıştırma ve lehimlemedir yani ikisi bir tek şey ve birleşik bir gerçek idiler biz onları ayırdık demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
رَتْق ifadesinde istiare vardır. Çünkü ألرٌَتق bir şeyin deliğini ve gediğini kapatmaktır. Nitekim biri bir söküğü, yırtığı kapattığında رَتَقَ فَلاَنٌ ألْفَتْقَ (Falanca söküğü dikti) denir. Ayete göre sanki gökler ve yer birbirine dikilmiş ve bitirilmiş varlık iken Yüce Allah onları, aralarını ince hava ve geniş atmosfer ile yarmak suretiyle ayırmıştır. Rivayete göre müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib ayetin, (Gök yağmur yağdırmaz, yer ot bitirmez iken Allah göğü yağmurlarla, yeri de bitkilerle yardı.) anlamına geldiğini söylemiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
Cenab-ı Hakk, “onlar bitişik” dememiş, “İkisi bitişik bir halde idi.” demiştir. Çünkü “gökler (semavat)” lafzı cemidir, ama bununla cins isme delalet eden “bir gök” manası kastedilmiştir. Nitekim Ahfeş, “Semavat, bir çeşit (cins), yer de bir çeşittir.” demiştir. Hak Teâlâ'nın, [Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, o ikisi zeval bulmasın (yıkılmasın) diye, tutmaktadır.] (Fatır Suresi, 41) ayetinde de böyledir. Arapların, “İki kavmin arasını bulduk.”, “Bize iki siyah sürü uğradı.” demeleri de böyledir. Çünkü biri bir sürü, diğeri bir sürüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَعَلْنَا ve فَفَتَقْنَاهُمَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. جَعَلْنَا fiiline müteallik مِنَ الْمَٓاءِ car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan كُلَّ ‘nin muzafun ileyhi olan شَيْءٍ ‘deki nekrelik nev, kesret ve cins ifade eder.
حَيّ , muzâfun ileyh olan شَيْءٍ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Allah’ın, göklerle yer bitişikken ayırdığını ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğini açıklaması taksim sanatıdır.
Ayette bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevnî ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.
وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيّ [Her canlı şeyi sudan yarattık] cümlesinde شَيْءٍ kelimesinin belirsiz olması, genellik ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Su, her canlının maddelerinin en büyük kısmını oluşturmaktadır. Yahut canlıların aşırı derecede suya ihtiyaçları vardır ve sudan çok yararlanmaktadırlar. Yahut biz, her canlıyı, suyun mutlaka gerekli olduğu bir sebepten yarattık. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِنَ الْمَٓاءِ car mecruru جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. مِنَ harf-i ceri ibtidaiyye manasındadır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جَعَلَ fiili burada خَلَقَ manasındadır. Bir mef’ûle müteaddidir. Çünkü burada bir halden başka bir hale geçmek manası kastedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
جَعَلَ fiili, َ ُّوَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَۜ ayetindeki gibi, احدث (var etti) ve انشئ (meydana getirdi) anlamları taşıdığı zaman bir mef'ûl alırken, وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذ۪ينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثاًۜ [Rahman’ın kulları olan melekleri dişi haline çevirdiler.] (Zuhruf, 43/19) ayetindeki gibi, صيّر (çevirme, başkalaştırma) anlamına geldiğinde, iki mef'ûl alır. خَلَقَ ile جَعَلَ arasındaki fark şudur: خَلَقَ lafzında, takdir (ölçüp biçme, belirleme) anlamı bulunurken, جَعَلَ kelimesinde tazmin (içine katma) anlamı vardır. Tıpkı, bir şeyden bir şeyi meydana getirmek veya halden hale sokmak yahut bir yerden bir yere nakletmek gibi. Bu ayette bu anlamlar vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/1)
Kâinatın vücudu için zikrettiği ilk şey السَّمٰوَاتِ ve الْاَرْضَ bitişik, birbirine yapışık iken bunları birbirinden ayırdığıdır. Sonra hayatın aslını ve hayattan önce olan şeyi zikretmiş, her canlı şeyi su sebebiyle yarattığını ifade etmiştir. Sebebi ifade etmek için ayet-i kerimenin başında فَ harfi gelmiştir. Yani bu hala iman etmelerine sebep olmuyor mu? demektir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 76)
Son zamanlarda suyu oluşturan elementlerin en önemlisi olan hidrojen, bütün elementlerin temel esası gibi mütalaa olunmaya başladığına göre Kur'an'ın bu uyarısı daha kapsamlı bir gerçeğe işareti de içine almış olur. Gerçi organik kimyada karbon bir temel element olarak mütalaa edilmektedir. Ve hayatın hava ile de alakası vardır. Fakat ayette sözü edilen “شَيْءٍ” sözcüğünün, suyun dışında kalan diğerleri için de aykırı bir tarafı olmadığı gibi bunlar herkes için su kadar açık ve gözle görülen şeyler de olmadığından, burada en açık delil ileri sürülmüştür ki o da sudur. Suyun رَتْق (bitişik olma) ve فَتْق (ayrık olma) ile münasebeti apaçık olup herkesçe bilinmektedir. Tabiat (yaratılış) üzerinde bu bitişik olma ve ayrılma durumu ile bu şekilden şekile değiştirme olayı o kâfirlerin görüp durdukları veya düşünüp kıyaslama yoluyla bildikleri veya haber aldıkları bir iş, bir icraat olduğu halde yine de imana gelmezler hâ! Bir sudan yaratıldıklarını bilirler de hala Allah'ın sanat ve tesirine inanmazlar, tabiat, tabiat deyip dururlar ha! İşte tabiate kalsaydı tabiat kendi kendine değişir miydi, yer ile gök yokluktan varlığa gelirler miydi veya yer gökten ayrılır mıydı veya kuru havada yukarıdan yağmur yağar, kuru toprakta otlar biter miydi, sonra o cansız tabiatlarda aynı bir sudan değişik hayatlar meydana gelir miydi, insanlar olur muydu, kendileri hayat bulurlar mıydı? Onlar kendilerini parçalanmaz mı zannediyorlar? (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَفَلَا يُؤْمِنُونَ
Hemze istifham, فَ atıf harfidir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, takdiri; …أجهلوا (Bilmediler mi?) olan mukadder istînâfa matuftur.
İnkârî istifham olan bu cümle, taaccüb ve azarlama manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
كَفَرُٓوا - يُؤْمِنُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
اَفَلَا يُؤْمِنُونَ [Yine de iman etmeyecekler mi?] Bu kelam, iman etmeyi kesin olarak gerektiren, yegâne ilâhın Allah olduğuna delalet eden, bütün yaratılmışların, O'nun hükümranlığı ve kudreti altında hükmüne boyun eğdiğine delalet eden dahili ve harici ayetler mevcut iken, iman etmemelerini inkâr anlamını ifade etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Hz. Muhammed’in (s.a.v) davet ettiği iman prensiplerine -ki bu Allah’ın vahdaniyyetine imandır- iman etmemelerinden dolayı onların küfür üzere oldukları ifade edilmiş ve أفَلا يُؤْمِنُونَ yani, “hala inanmıyorlar mı” denilerek taaccüp belirtilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)