لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَوْ | eğer |
|
| 2 | يَعْلَمُ | bir bilselerdi |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 4 | كَفَرُوا | inkar eden(ler) |
|
| 5 | حِينَ | zamanı |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | يَكُفُّونَ | savamayacakları |
|
| 8 | عَنْ | -nden |
|
| 9 | وُجُوهِهِمُ | yüzleri- |
|
| 10 | النَّارَ | ateşi |
|
| 11 | وَلَا | ne de |
|
| 12 | عَنْ | -ndan |
|
| 13 | ظُهُورِهِمْ | sırtları- |
|
| 14 | وَلَا | ve |
|
| 15 | هُمْ | onlara |
|
| 16 | يُنْصَرُونَ | yardım da olunmayacakları |
|
لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Fiil cümlesidir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur. ح۪ينَ zaman zarfı يَعْلَمُ ‘nun mahzuf mef’ûlun bihine mütealliktir. لَا يَكُفُّونَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَكُفُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ وُجُوهِهِمُ car mecruru يَكُفُّونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. عَنْ ظُهُورِهِمْ car mecruru يَكُفُّونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْصَرُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنْصَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Şart edatı لَوْ ‘in cevabı mahzuftur. Takdiri, لما استعجلوا العذاب أو قيام الساعة (Azaba acele ettiklerinde veya kıyamet saatine) şeklindedir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart edatı لَوْ ‘in dahil olduğu şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.
لَوْ , şart edatıdır. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder.
Takdiri, لما استعجلوا العذاب أو قيام الساعة (azabı ya da kıyamet saati için acele etmezlerdi.) olan cevap cümlesi mahzuftur.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart cümlesi olan لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
يَعْلَمُ fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bahsi geçen (36. ayet) kimselerin, zamir makamında ism-i mevsûlle ve kafir olarak tekrar zikredilmeleri, küfürdeki derinliği ve tahkiri vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
يَعْلَمُ fiilinin mahzuf mef’ûlüne müteallik olan zaman zarfı ح۪ينَ muzâftır. Muzâfun ileyhi olan لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَكُفُّونَ fiiline müteallik olan عَنْ وُجُوهِهِمُ car mecruru, durumun korkunçluğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ , tezat nedeniyle عَنْ وُجُوهِهِمُ ’a atfedilmiştir. لَا olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
وُجُوهِهِمُ - ظُهُورِهِمْ kelimeleri arasında muvazene, mürâât-ı nazîr ve îhâm-ı tıbâk sanatları vardır. Bedenin bütünü, bu iki kelime ile ifade edilmiştir. Yüz ve sırt zikredilerek bütün vücudun kastedilmesi, tağlîb sanatıdır. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir.
وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la لَا يَكُفُّونَ عَنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan يُنْصَرُونَ cümlesi haberdir. İsim cümlesinde müsnedin fiil olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliğiyle muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek onu etkiler.
يُنْصَرُونَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا [O kâfirler... bir bilselerdi.] cümlesindeki bilmek böyle bir bilgi sahibi olmak (marifet) anlamındadır. O bakımdan ikinci bir mef'ûl alması gerekmez. يَعْلَمُ 'nün mef’ûlünun terk edilip de ح۪ينَ için bir fiilin gizlenmesi de caizdir, o zaman mana şöyle olur: Eğer acele ettikleri şey için bilgileri olsaydı, bunu men edemedikleri zaman üzerinde bulundukları şeyin batıl olduğunu bilirlerdi. Zamir yerine zahirin konulması, hak ettikleri şeyi bundan dolayı hak ettiklerini göstermek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Nahivciler لَوْ edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Ayette îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şart üslubuyla gelmiş ayette, şart cümlesinin cevabı mahzuftur. Bu hazif şartın cevabının zaten bilinen bir şey olmasından kaynaklanmaktadır. Yani eğer onlar “Azap geldiğinde ateşi yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da olunmayacağı zamanı bir bilselerdi tehdit olundukları o azabı hiç de acele istemezlerdi.” demektir.
Onların bunu bilmeyişleri, bu işi kendilerine basit ve önemsiz göstermiştir. Bu cümlenin cevabına delalet edecek husus ayette daha önce geçtiği için burada cevabın böylece hazf edilmesi güzel ve yerinde olmuştur. Bu, daha beliğ bir üsluptur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Burada ön ve arka anlamlarında olan yüz ile sırt zikre tahsis edilmiş çünkü ön ile arka, yanların en meşhurlarıdır ve onları kuşatmak, her tarafı kuşatmak demektir ve bu iki taraftan kuşatılan insan hiçbir taraftan azabı önlemeye muktedir olamaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)