يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ ٢٠
Sahera صهر : صِهْرٌ damat demektir. Kişinin hanımının aile fertlerine de أصْهارٌ denir. إصْهارٌ ise komşuluk, nesep veya evlilik yoluyla yakınlık kurmaktır. صَهْرٌ a gelince o bir nesneyi eritmektir. Buna bağlı olarak eriyen yağ/nesne için صُهارَة lafzı kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de bir defa fiil bir defa da isim formunda 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sıhriyyettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ
يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ cümlesi, الْحَم۪يمُ hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُصْهَرُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. بِه۪ car mecruru يُصْهَرُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
ف۪ي بُطُونِ car mecruru مَا ’nın mahzuf sılasına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْجُلُودُ atıf harfi وَ ’la ism-i mevsûl مَا ’ya matuftur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُۜ
Ayet, önceki ayetteki الْحَم۪يمُ ’den veya ona ait zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يُصْهَرُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُصْهَرُ fiiline müteallik بِه۪ car mecruru, tehdidi artırmak ve durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için naib-i faile takdim edilmiştir.
يُصْهَرُ fiilinin naib-i faili olan müşterek ismi mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. ف۪ي بُطُونِهِمْ car mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
الْجُلُودُ , naib-i fail olan مَا ’ya temâsül nedeniyle atfedilmiştir.
Onunla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir yani aşırı sıcaklığından karınlarında da dışlarındaki gibi tesir eder; onunla derileri eritildiği gibi bağırsakları da eritilir. Teksir için şedde ile يُصَحَّرُ da okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
يُصْهَرُ بِه۪ مَا ف۪ي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ [Başlarının üzerine de kaynar su dökülecektir onların. Bununla karınlarının içinde ne varsa hepsi, derileri de eritilecektir.] ‘deki “حَم۪يمُۚ”, kaynar su demektir. Nitekim İbni Abbas (r.a): “Şayet o sudan, dünyanın dağlarına bir damla düşmüş olsaydı, onu eritirdi.” demiştir. يُصْهَرُ “eritilir” demektir. Yani onların başlarına o kaynar su döküldüğünde, onun, bedenin içinde yapacağı tahribat, dışında yapacağı tahribat gibi olur. Böylece de o, tıpkı onların derilerini eritip yok ettiği gibi bağırsaklarını ve iç organlarını da eritir. Bu, “bağırsaklarını parça parça eden kaynar sudan içirilen” (Muhammed Suresi, 15) ayetindeki manadan daha beliğ ve etkilidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)