وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَصْحَابُ | ve halkı |
|
| 2 | مَدْيَنَ | Medyen |
|
| 3 | وَكُذِّبَ | ve yalanlanmıştı |
|
| 4 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 5 | فَأَمْلَيْتُ | ben de bir süre vermiştim |
|
| 6 | لِلْكَافِرِينَ | kafirlere |
|
| 7 | ثُمَّ | sonra |
|
| 8 | أَخَذْتُهُمْ | onları yakalamıştım |
|
| 9 | فَكَيْفَ | nasıl |
|
| 10 | كَانَ | oldu |
|
| 11 | نَكِيرِ | benim inkarım |
|
وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ
اَصْحَابُ atıf harfi و ’la önceki ayeteki قَوْمُ لُوطٍۙ ‘a matuftur. Aynı zamanda muzâftır. مَدْيَنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُذِّبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مُوسٰى naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْلَيْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. لِلْكَافِر۪ينَ car mecruru اَمْلَيْتُ fiiline müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَخَذْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur.
فَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَيْفَ istifham harfi, كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. نَك۪يرِ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup, mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كُذِّبَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَمْلَيْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ملو ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ
Ayet, önceki ayetin devamı olarak atıfla gelmiştir. وَاَصْحَابُ مَدْيَنَ ibaresi 42. ayetteki قَوْمُ نُوحٍ ’e matuftur. Cihet-i câmia, tezâyüftür.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ cümlesi, 42.ayetteki … كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كُذِّبَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ cümlesi tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ثُمَّ kelimesi hükümde ortaklık, tertip ve mühlet ifadesi gibi üç hususu kendinde toplayan bir harftir. Burada atıf harfi olarak terahi (gecikme) manası ifade eder.
Lût kavmi de Medyen halkı da adları zikredilen ve edilmeyen peygamberlerini yalanlamışlardı. Ayette bu kısımlar hazf edilmiştir, çünkü maksat gayet açıktır. Yahut maksat yalanlama fiilinin kendisidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكُذِّبَ مُوسٰى [Musa yalanlandı] denilip [diğerleri gibi] قوم موسى (ve Musa’nın kavmi) denilmemesinin sebebi, Musa’nın, kendi kavmi İsrailoğuları tarafından yalanlanmamasıdır. Onu kendi kavmi olmayan başka bir kavim -ki Kıbtîler idi- yalanladı. Onda bir şey daha var: Sanki şöyle denilmiş gibi oldu: Her kavmin kendi peygamberlerini yalanladıkları zikredildikten sonra ayetlerinin açıklığı ve mucizelerinin büyüklüğüne rağmen Musa bile yalanlandı. Hal böyle iken diğerleri hakkında zannın ne ola ki?! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Ayette Hz. Musa hakkında üslûp değiştirilip “Musa da yalanlanmıştı” denilmesi, Hz. Musa'nın kavmi İsrailoğulları olup onlar ise kendisini yalanlamadıkları, kendisini yalanlayanların Kıbtîler oldukları için değildir. Çünkü İsrailoğulları da defalarca kendisini yalanlamışlardı. Nitekim “Biz, Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz!” gibi ayet-i kerimelerde bu husus anlatılmaktadır. Hayır! Hz. Musa hakkında bu değişik ifadenin kullanılması şu gerçeği, bildirmek içindir: Onların Hz. Musa'yı yalanlamaları son derece çirkin idi. Zira onun mucizeleri gayet açık idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ
فَ istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan isim cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır.
كَيْفَ istifham ismi, كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Muzâfun ileyhi mahzuf izafet terkibindeki نَك۪يرِ , nakıs fiil كَانَ ’nin muahhar ismidir. Bu, takdim-tehir sanatıdır. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.
Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
نَك۪يرِ ifadesinde muzâfun ileyhin fasılaya riayet için hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نَك۪يرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
نَك۪يرِ ve كُذِّبَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cenab-ı Hakk'ın (Bak), [Benim inkârım nasılmış?] ifadesi, bir istifham-ı takriri olup Benim onlara, münker (yani akıllarına hiç gelmeyecek tarzda) azap etmem nasılmış görsünler. Bu kesin olarak meydana gelmeyecek midir? Tabii ki meydana gelecekti. Ben onlara olan nimetimi nikmete (cezaya), kesreti (çokluğu) kıllete, hayatı memata (ölüme), mamurluğu harabeye çeviremem mi? (Elbette çeviririm). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نَك۪ي inkâr ve tağyir anlamındadır. Bu, içinde bulundukları nimeti sıkıntıya, hayatı helake, bayındırlığı da yıkıma çevirme hasebiyledir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)