9 Haziran 2025
Hac Sûresi 39-46 (336. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hac Sûresi 39. Ayet

اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَد۪يرٌۙ  ٣٩


Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُذِنَ izin verildi ا ذ ن
2 لِلَّذِينَ kendileriyle
3 يُقَاتَلُونَ savaşılanlara ق ت ل
4 بِأَنَّهُمْ yüzünden
5 ظُلِمُوا onlara zulmedilmeleri ظ ل م
6 وَإِنَّ ve şüphesiz
7 اللَّهَ Allah
8 عَلَىٰ
9 نَصْرِهِمْ onlara yardım etmeğe ن ص ر
10 لَقَدِيرٌ kadirdir ق د ر
Genellikle bu âyetlerin Kur’an’da savaş izni veren ilk âyetler olduğu kabul edilir. Konuya ilişkin rivayetlere göre Mekke’de müşriklerin ağır baskı ve işkencelerine mâruz kalan müslümanlar onlara karşılık vermek istediklerinde Resûlullah, Allah’tan savaş izninin gelmediğini söyleyip kendilerine sabırlı olmalarını tavsiye etmiş, nihayet bu âyetlerin gelmesiyle ilk savaş müsaadesi verilmiştir. Bu izaha göre âyetlerin Medine döneminin başlangıcında inmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte, âyetlerin Mekke’den Habeşistan’a göç etmek zorunda kalan müslümanlar hakkında indiğine dair rivayetler ışığında bunların Mekke’de inmiş olabileceğini düşünen müfessirler de vardır. Onlara göre burada, müminlerin zulüm ve baskı altında bulunduklarının tescil edilip hicrete izin verildiğinin bildirilmesi ve Allah’ın müslümanlara nasip edeceği zaferin yakın olduğu ima edilerek onlara moral verilmesi amaçlanmıştır (Şevkânî, III, 514-516; Derveze, VII, 104-105). Öte yandan, burada Hz. Peygamber ve ashabına verilmiş genel bir savaş izninden söz edildiği yahut bu iznin sadece Mekke’den Medine’ye hicret etmek için yola çıktıkları sırada engellenmeye çalışılan belirli bir grup müslüman için olduğu yönünde de rivayetler bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 171-173).
 
 39 ve 40. âyetler birlikte değerlendirildiğinde, inanç özgürlüğünü ve dinin icaplarını yaşama serbestisini sağlama hedefinin, savunma hazırlıklarını haklı kılan sebeplerin başında geldiği söylenebilir (İslâm’ın savaş konusuna bakışı hakkında açıklama için bk. Bakara 2/190-193; savaşın “dinde zorlama olamayacağı” ilkesi açısından değerlendirilmesi için bk. Bakara 2/256; Kur’an’da “öldürme” emrinin geçtiği ifadeler için bk. Tevbe 9/5; Kur’an’da “cihad” kavramı ve savaşla ilişkisi hakkında bk. Nisâ 4/84, 95; Mâide 5/35). 
 
40. âyette geçen ve sırasıyla “manastırlar, kiliseler, havralar” şeklinde tercüme edilen kelimeler genel kabul esas alınarak çevrilmiştir; buna göre anılan kelimelerin ilki rahiplerin ibadet için kapandıkları yüksek ve sarp yerlere yapılmış inziva yerleri, ikincisi hıristiyanların ve üçüncüsü yahudilerin ibadet mahalleri anlamındadır. Tefsirlerde, bunların hangi din mensuplarına ait mâbedler olduğu hususunda farklı görüşler de bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 175-177; Râzî, XXIII, 40; İbn Âşûr, XVII, 277-278). Bu âyetin “ki oralarda Allah’ın adı bol bol anılır” şeklinde çevrilen kısmını sadece mescidlerin sıfatı olarak yorumlayan müfessirler de vardır (Şevkânî, III, 515). Bu yorumu esas alan Elmalılı Muhammed Hamdi, burada bir taraftan İslâm’daki ibadetlerde Allah’ı çokça anmanın temel hedef olduğuna, bir taraftan da âyette değinilen diğer din mensuplarına ait mâbedlerde asıl amaç olan Allah’ı anmaktan uzaklaşılıp başka maksatlarla kullanılır hale getirildiğine işaret bulunduğunu belirtir (V, 3409). Bütün ilâhî dinlerdeki ibadetlerde Allah’ı çokça anmanın temel hedef olduğunda kuşku yoktur; âyette diğer din mensuplarına ait mâbedlerde bu aslî amaçtan uzaklaşıldığına dair bir işaret bulunduğunu söylemek de isabetli görünmemektedir. Aynı âyetin “eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır (bk. Râzî, XXIII, 39-40). Taberî bu konudaki başlıca yorumları aktardıktan sonra, burada özel bir durumun kastedildiğine dair bir açıklama bulunmadığına göre âyeti kapsamlı biçimde anlamanın uygun olacağını belirtir. Buna göre âyeti yorumlarken, Allah’ın, O’nun birliğine inananlara, putperestlere karşı mücadele gücü vermesi, topluma bireylerinin birbirlerine haksızlık etmelerini önleyen bir yönetim nasip etmesi, tanıklık vb. hukukî yolları göstererek hak sahiplerinin hak gaspı yapan tarafa karşı korunmasını sağlaması gibi durumları göz önünde bulundurmak gerekir (XVII, 174-175).
 
 Tefsirlerde genellikle, 41. âyette övülen kişilerin kendilerine hicret veya savaş izni verilen sahâbîler olduğu belirtilir. Bununla birlikte âyetteki ifadenin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyen bütün müminleri kapsayacak biçimde anlaşılmasına bir engel bulunmamaktadır. Burada asıl dikkat çekilmek istenen nokta, kendilerine imkân ve güç lutfedilen gerçek müminlerin, bu imkânlara kavuşunca adaleti elden bırakmamaları, ahlâkın bozulmasına fırsat vermemeleri ve bunu güvence altına almak için de dinin temel umdelerine sıkı biçimde sarılıp onlara sahip çıkma çabası içinde olmaları gerektiğidir (“İyiliği emretme ve kötülükten alıkoymaya çalışma” şeklinde çevirdiğimiz “emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker” ifadesinin açıklaması için bk. Âl-i İmrân 3/104; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için başka yere göç etme konusunda bk. Nisâ 4/100).
 

Kaynak :  Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 736-738

اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ 

 

Fiil cümlesidir.  اُذِنَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili mahzuftur. لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  اُذِنَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُقَاتَلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يُقَاتَلُونَ  fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  اُذِنَ  fiiline mütealliktir. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ظُلِمُوا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

ظُلِمُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُقَاتَلُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَد۪يرٌۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى نَصْرِهِمْ  car mecruru قَد۪يرٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. قَد۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُذِنَ لِلَّذ۪ينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُواۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

يُقَاتَلُونَ - اُذِنَ  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle birlikte  اُذِنَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder.

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle, masdar tevilinde sebep bildiren  بِ  harfi ile  يُقَاتَلُونَ  fiiline mütealliktir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  ظُلِمُوا  cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

اُذِنَ  ve  يُقَاتَلُونَ  kelimeleri hem malum hem de meçhul sıygayla okunmuş olup, “Onlara ‘savaş hakkında’ izin vermiştir/verilmiştir.” anlamındadır. İzin verilen şey, arkadan gelen يُقَاتَلُونَ  fiili delalet ettiği için hazf edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu Müslümanlar, Peygamberimizin ashabıdır. Önceleri müşrikler, onlara eziyet ediyorlardı ve onlar dövülmüş ve kafaları kırılmış olarak Peygamberimize (s.a.v) gelip şikayet ediyorlardı. Peygamberimiz de onlara: “Sabredin; zira Bana henüz savaş emri verilmedi.” diyordu. Nihayet Müslümanlar, Medine'ye hicret ettikten sonra bu ayet nazil oldu. Yetmiş küsur ayette Müslümanlara savaş yasaklandıktan sonra savaş izni hakkında nazil olan ilk ayet budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَد۪يرٌۙ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  اُذِنَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Cümlede müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلٰى نَصْرِهِمْ, ihtimam için amili olan  اِنَّ ’nin haberine takdim edilmiştir. 

Haber olan  قَد۪يرٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu ayet, Müslümanlara zafer vadetmekte, Allah'ın onlara olan mezkûr ikram vaadini tekid etmektedir. Mezkûr vaatten murat, sadece Müslümanları müşriklerin elinden kurtarmak olmadığını, fakat aynı zamanda onları galip muzaffer kılmak olduğunu sarahatle bildirmektedir. Allah'ın onlara yardıma kādir olduğunu haber vermek, ilâhî azametin tarzıdır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 40. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ  ٤٠


Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar
2 أُخْرِجُوا çıkarıldılar خ ر ج
3 مِنْ -ndan
4 دِيَارِهِمْ yurtları- د و ر
5 بِغَيْرِ etmedikleri halde غ ي ر
6 حَقٍّ hak ح ق ق
7 إِلَّا sadece
8 أَنْ diye
9 يَقُولُوا diyorlar ق و ل
10 رَبُّنَا Rabbimiz ر ب ب
11 اللَّهُ Allah’tır
12 وَلَوْلَا eğer olmasaydı
13 دَفْعُ savunması د ف ع
14 اللَّهِ Allah’ın
15 النَّاسَ insanların ن و س
16 بَعْضَهُمْ bazılarını ب ع ض
17 بِبَعْضٍ diğer bazılarıyle ب ع ض
18 لَهُدِّمَتْ yıkılırdı ه د م
19 صَوَامِعُ manastırlar ص م ع
20 وَبِيَعٌ ve kiliseler ب ي ع
21 وَصَلَوَاتٌ ve havralar ص ل و
22 وَمَسَاجِدُ ve mescidler س ج د
23 يُذْكَرُ anılan ذ ك ر
24 فِيهَا içlerinde
25 اسْمُ ismi س م و
26 اللَّهِ Allah’ın
27 كَثِيرًا çokca ك ث ر
28 وَلَيَنْصُرَنَّ ve elbette yardım eder ن ص ر
29 اللَّهُ Allah
30 مَنْ kimseye
31 يَنْصُرُهُ kendine yardım eden ن ص ر
32 إِنَّ kuşkusuz
33 اللَّهَ Allah
34 لَقَوِيٌّ kuvvetlidir ق و ي
35 عَزِيزٌ galibdir ع ز ز

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ 

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, هم  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası اُخْرِجُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اُخْرِجُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur. مِنْ دِيَارِهِمْ  car mecruru  اُخْرِجُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِغَيْرِ  car mecruru naib-i failin mahzuf haline mütealliktir.  حَقٍّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَّٓا  istisna harfi, istisna-i munkatı’adır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, müstesna olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَقُولُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  رَبُّنَا اللّٰهُ ’dir.  يَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. رَبُّنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl haber olup damme ile merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُخْرِجُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani “Değil mi?” manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

دَفْعُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri,  موجود (vardır.) şeklindedir. النَّاسَ  masdar  دَفْعُ ’un mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.

بَعْضَهُمْ  kelimesi  النَّاسَ ’den bedel olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِبَعْضٍ  car mecruru  دَفْعُ ’ya mütealliktir. 

لَ  harfi  لَوْلَا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır.  

هُدِّمَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. صَوَامِــعُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.  بِيَعٌ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. مَسَاجِدُ  atıf harfi و ’la makabline matuf olup, gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراً  cümlesi,  مَسَاجِدُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يُذْكَرُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  ف۪يهَا  car mecruru  يُذْكَرُ  fiiline mütealliktir. اسْمُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَث۪يراً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri, ذكرا كثيرا  şeklindedir. 

لَوْلَٓا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgili olmadığından isimdirler. Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır:

1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harf-i tarifli (ال) olmalıdır. 3. Masdarın failine muzâf olmalıdır. 4. Masdarın mef’ûlüne muzâf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُدِّمَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  هدم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

كَث۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattie’dir.

يَنْصُرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki  نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakîledir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَنْصُرُهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يَنْصُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  قَوِيٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

قَوِيٌّ  - عَز۪يزٌ  ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَلَّذ۪ين  takdiri  هم (Onlar) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mevsûlün sıla cümlesi olan  اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُخْرِجُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اِلَّٓا  istisna edatı, istisna munkatı’dır. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ  cümlesi, masdar tevilinde müstesna konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبُّنَا اللّٰهُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyh olan  رَبُّنَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. Ayrıca bu izafet muzâfun ileyh olan mütekellim zamirinin aid olduğu kişilere şan ve şeref kazandırmıştır.  

Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler bir arada zikredilerek Rabbin Allah olduğu vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)

اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ [Rabbimiz Allah demelerinden başka bir suçları yoktu.] cümlesinde, yermeye benzeyen şeyle övmeyi pekiştirme sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu ayetteki istisna, ilk bakışta kendisinden sonra Müslümanların yurtlarından çıkarılmasını gerektirecek bir şeyin geleceği düşüncesini çağrıştırmaktadır. Ancak mûtat istisna yapılarının tersine ikram edilmelerini gerektirecek bir sıfat (Rabbimiz Allah’tır, ifadesi) kullanılmıştır. Böylece inkârcıların haksızlığı, müminlerin haklılığı çarpıcı bir şekilde beyan edilmiş olmaktadır. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)  

Zemme benzeyen medih sanatında önce bir medih sıfatı zikredilir, istisna edatından sonra başka bir medih sıfatı daha söylenir. Yani müspet bir medih sıfatından başka bir medih sıfatı istisna edilir. Bu üslubun bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi muhatabın ilk anda zem işitmeye hazırlanması, buna mukabil mütekellimin sözünün başında zikrettiği medhi tekid eden bir söz söylemesidir. İstisna ve istidrak harfleri kendinden sonra zıd manada bir şeyler geleceğini hissettirir. Bunun için bazı alimler bu sanatı istisna diye adlandırırlar. Tabii ki buradan hareketle her istisna cümlesinin bu manayı taşıdığı düşünülmemelidir. Bu üslup tekid yollarından biridir. Muhatap beklemediği bir sonuçla karşılaştığı için etkisi kuvvetlidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Yurtlarından murat Mekke'dir. Onlar, yurtlarından çıkarılmalarını gerektiren bir durum olmadığı halde sırf tevhit inançları sebebiyle çıkarılmışlardır. Halbuki bu inançları onların yurtlarından çıkarılmalarını, oradan kovulmalarını gerektirmez, aksine orada saygın olarak kalmalarını gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ 

 

وَ  istînafiyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَوْلَا  şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْلَا  harfi, bir şeyin mevcudiyetinden dolayı imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı önünde  ل  harfi bulunan fiil olarak gelir. Şayet menfi mana taşıyorsa cevabı  ل ’sız gelir. (Süyûtî, el-İtkan, c.1, s. 481) 

Şart üslubunda gelmiş terkipte  دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  دَفْعُ اللّٰهِ ’nin, takdiri  موجود  (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  دَفْعُ اللّٰهِ  izafetinde bütün kemal sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâle muzaf olan  دَفْعُ , şeref kazanmıştır. 

بَعْضَهُمْ  mef’ûl olan  النَّاسَ ’den bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mef’ûl olan  النَّاسَ ‘nin ve car mecrurlar  بِبَعْضٍ  ve  بَعْضَهُمْ ‘in amili olan  دَفْعُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lamu’l-rabıtanın dahil olduğu  لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراًۜ  cümlesi  لَوْلَا ’nın cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107) 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip şart üslubundaki terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بِيَعٌ , صَلَوَاتٌ , مَسَاجِدُ  kelimeleri, temâsül nedeniyle naib-i fail olan  صَوَامِــعُ ’ya atfedilmiştir.

يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يراً  cümlesi  مَسَاجِدُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı  sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. كَث۪يراً , fiili tekit eden mahzuf mef’ûlü mutlaktan naib sıfattır.

Muzari fiil hudûs, tecessüm, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُذْكَرُ  fiiline müteallik  ف۪يهَا  car mecruru, ihtimam için naib-i faile takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  اسْمُ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan  اسْمُ , şan ve şeref kazanmıştır.

هُدِّمَتْ  ve  يُذْكَرُ  fiilleri, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

مَسَاجِدُ - وَبِيَعٌ - صَلَوَاتٌ   صَوَامِــعُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صَوَامِــعُ : Tepesi sivri ve yüksek olan bina demektir ki İslamiyet’ten önce Hristiyan rahiplerinin manastırlarının ve sâbie (yıldızlara tapanlar) sofularının zaviyelerinin adı olmuştu. Sonra Müslümanların ezan yerleri olan minareler için de kullanılmaya başlandı. Ancak ayette kastedilen Hristiyanların manastırları veya sâbienin zaviyeleridir.

بِيَعٌ : Hristiyanların ibadet yeri olan kilise demektir.

صَلَوَاتٌ : Bu kelime İbranice Saluta'dan gelen ve sonradan Arapçalaşan bir sözcüktür ki Yahudilerin namaz yeri yani havra demektir. Görülüyor ki mescitler, “Allah'ın adının çok anıldığı yer” olarak nitelendirilmiştir ki bunda iki nükte vardır. Birincisi, İslamın emrettiği ibadetlerden asıl maksadın Allah'ın adının çokça anılması olduğunu vurgulamak, ikincisi de diğerlerinin var olmalarının asıl sebebi olan Allah'ın anıldığı yer olmaktan çıkıp başka maksatlar için kullanıldığına işarettir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

“İçlerinde Allah'ın adı çokça anılan” vasfının camilere tahsis edilmesi, onun ve cemaatinin üstünlüğünü belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cenab-ı Hakk’ın  وَبِيَعٌ  ve  صَوَامِــعُ  kelimelerini  مَسَاجِدُ  kelimesinden önce getirmesinin sebebi, var olma bakımından daha önce olmalarıdır. Bir de tefekkürde ilk olanın, amelde son olmasından ötürüdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak şöyle demek istemiştir: “Şayet, müminlere, kâfirlerle cihat etmeleri hususunda izin vermek, düşmanlarına karşı onlara yardım etmek suretiyle Allah'ın müminler vasıtasıyla müşrikleri defetmesi olmasaydı, o zaman şirk ehli din mensuplarına hükümran olur ve o din mensuplarının ibadet ettikleri o mahalleri harabeye çevirirdi. Ancak ne var ki Cenab-ı Hakk bunları, din mensuplarının ibadete ve ibadet mahallerini yapmaya zaman bulabilmeleri için din düşmanlarıyla savaşılmasını emretmek suretiyle def etmiştir. İşte bu itibarla her ne kadar Müslüman olmayanlara ait olsa dahi havra, kilise ve manastır ifadesine yer verilmiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

Lam-ı muvattienin dahil olduğu  وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle mahzuf kasem ve nûn-u sakile olmak üzere iki unsurla tekid edilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Kasem fiilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf kasem ve mezkûr cevabından müteşekkil terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَيَنْصُرَنَّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’nın sılası olan  يَنْصُرُهُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

لَيَنْصُرَنَّ - يَنْصُرُهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نْصُرَ  fiilinin tekrarlanmasında müşakele sanatı vardır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Yemin olsun ki Allah dostlarına yahut dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. 

Nitekim Allah vaadini gerçekleştirerek Muhacirleri ve Ensar'ı Arap ulularına, İran kisralarına ve Rum kayserlerine musallat etti ve topraklarına ve yurtlarına varis kıldı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

Ayetin bu cümlesi, tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)


اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ

 

Ta’lil hükmünde istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Allah’ın  قَوِيٌّ  ve  عَز۪يزٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

قَوِيٌّ - عَز۪يزٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın müsnedün ileyhin bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Böyle birlikte ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet  Suresi 44, s. 189)

Bu ayette müsned olan  قَوِيٌّ  kelimesi sübût ifadesi için isim olarak gelmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Önceki ayet ve bu ayette üç fiilin meçhul olarak geldiği görülür. Önceki ayetteki fiil  اُذِنَ ’dir. Mazlumlar için savaşmanın mübah olduğuna delalet eder. Makam teşrî‘ makamıdır. Allah’tan başka şeriat koyucu olmadığı için zikrine gerek görülmemiştir. Ancak bu ayetteki diğer iki fiil  يُقَاتَلُونَ  ve  اُخْرِجُوا  fiillerinin failleri, kâfirlerdir ve ağzı kirletmemek için hakir görülerek hazf edilmişlerdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cenab-ı Hak, müminlere vadettiği o yardıma gücünün yettiğini, bu hususta hiçbir engel tanımadığını beyan etmiştir ki, bu da O'nun  عَز۪يزٌ /Azîz ifadesinden anlaşılmaktadır: Çünkü  عَز۪يزٌ /Azîz, küçük düşürülemeyen zulme uğratılamayan ve yapmak istediği şeyden alıkonulamayan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 41. Ayet

اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ  ٤١


Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ
2 إِنْ eğer
3 مَكَّنَّاهُمْ onları iktidara getirirsek م ك ن
4 فِي
5 الْأَرْضِ yer yüzünde ا ر ض
6 أَقَامُوا kılarlar ق و م
7 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
8 وَاتَوُا ve verirler ا ت ي
9 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
10 وَأَمَرُوا ve emrederler ا م ر
11 بِالْمَعْرُوفِ iyiliği ع ر ف
12 وَنَهَوْا ve vazgeçirmeğe çalışırlar ن ه ي
13 عَنِ -ten
14 الْمُنْكَرِ kötülük- ن ك ر
15 وَلِلَّهِ ve Allah’a aittir
16 عَاقِبَةُ sonu ع ق ب
17 الْأُمُورِ bütün işlerin ا م ر

اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ 

 

İsim cümlesidir.  اَلَّذ۪ينَ  mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfû veya önceki ayetteki  مَنْ يَنْصُرُهُۜ  ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اِنْ مَكَّنَّاهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَكَّنَّاهُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مَكَّنَّاهُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  karinesi olmadan gelen  اَقَامُوا الصَّلٰوةَ  cümlesi şartın cevabıdır.

اَقَامُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتَوُا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَمَرُوا  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

اَمَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْمَعْرُوفِ car mecruru  اَمَرُوا  fiiline mütealliktir. نَهَوْا  atıf harfi و ‘la makabline matuftur.  

نَهَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنِ الْمُنْكَرِ  car mecruru  نَهَوْا  fiiline mütealliktir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَقَامُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  قوم ’dir.

اٰتَوُا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  أتى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

مَكَّنَّا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  مكن ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مَعْرُوفِ ; sülâsi mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûludur.


وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَاقِبَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاُمُورِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَلَّذ۪ينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اَلَّذ۪ينَ , takdiri  هُمْ  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. 

Şart cümlesi olan  مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. 

مَكَّنَّاهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اِنْ , vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

فِي الْاَرْضِ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile kuvvetlendirilen kimseler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

الْاَرْضِ ’deki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  اَقَامُوا الصَّلٰوةَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

اَقَامُوا الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir. 

Aynı üsluptaki  وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ  ve  وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ  ve وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ  cümleleri, şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ  cümlesiyle,  وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Yeryüzünde kuvvetlendirilen kişilerin hallerinin sayılması taksim sanatıdır.

اَمَرُوا - الْاُمُورِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları, بِالْمَعْرُوفِ - الْمُنْكَرِ  ve نَهَوْا - اَمَرُوا  gruplarındaki kelimeler arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

بِالْمَعْرُوفِ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet) من معروف  şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Allah Teâlâ, yurtlarından çıkarılanlara iktidar ve hakimiyet dizgini verdiği zaman onların gösterecekleri güzel hal ve hareketleri belirterek kendilerine ikramı en anlamlı ve güzel şekilde vadetmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Râğıb el İsfahani şöyle demiştir: “Allah, namaz kılmakla övdüğü her yerde ‘ikame' (gereği gibi kılma) lafzını zikretmiş; sadece münafıklar için ‘Namaz kılanlar’ buyurmuş, [Namaz kılanların vay haline… (Maun Suresi/4)] ifadesiyle buna işaret etmiştir.”

Şüphesiz “ikâme” kelimesi, namazın hak ve şartlarını yerine getirerek usulüne uygun olarak kılınması gerektiği için seçilmiştir. Yoksa namaz kılmak sadece belli hareketleri yapmak değildir. Onun için  “Namaz kılanlar çoktur; fakat gereği gibi kılanlar azdır.” denmiştir. 

Râğıb el İsfahani “Maruf için akıl ve din sayesinde iyi olduğu bilinen; münker de yine akıl ve dine göre çirkin görünen şeydir.” demiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)


 وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ ‘nin müteallakı olan mukaddem haber mahzuftur. 

لِلّٰهِ ’ nin takdimi tenbih ve ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyh, veciz ifade kastıyla izafet terkibinde gelmiştir.

Bu cümle Allah'ın dostlarını galip kılmak ve kelamını yüceltmek vaadini tekid etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مَكَّنَّاهُمْ  ve  لِلّٰهِ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişete, güzel bir iltifat sanatı vardır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hac Sûresi 42. Ayet

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ  ٤٢


Ey Muhammed! Eğer seni yalanlarlarsa bil ki, onlardan önce Nûh, Âd ve Semûd kavimleri de (peygamberlerini) yalanlamışlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 يُكَذِّبُوكَ seni yalanlıyorlarsa ك ذ ب
3 فَقَدْ gerçekten
4 كَذَّبَتْ yalanlamıştı ك ذ ب
5 قَبْلَهُمْ bunlardan önce ق ب ل
6 قَوْمُ kavmi de ق و م
7 نُوحٍ Nuh
8 وَعَادٌ ve ’Ad ع و د
9 وَثَمُودُ ve Semud
Müşriklerin müminlere yaptıkları eziyet ve özellikle Resûlullah’ı yalancılıkla itham etmeleri dolayısıyla Hz. Peygamber’e ve ona inananlara teselli verilirken, bu tutumun, inkârcıların eski dönemlerden beri atalarından devraldıkları bir gelenek olduğu hatırlatılmaktadır. Bu âyetlerde zikredilen bütün toplumlar peygamberlerini yalancılıkla itham etme tutumunun öznesi olarak gösterildiği halde Hz. Mûsâ hakkında “O da yalancılıkla itham edilmişti” şeklinde edilgen bir fiil kullanılması, onun kendi halkı tarafından değil Firavun ve adamları tarafından yalancılıkla itham edildiğine işaret etmektedir; çünkü Taberî’nin de belirttiği gibi (XVII, 179), Mûsâ’nın kendi kavmi –birçok kötülük işlemesine ve nankörce davranmasına karşın– O’nun peygamber olduğunu inkâr etmemişlerdi.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 738-739

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُكَذِّبُو  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

كَذَّبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. قَبْلَهُمْ  zaman zarfı olup كَذَّبَتْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  قَوْمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نُوحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَادٌ  ve  ثَمُودُۙ  atıf harfi  و ’la makabline matuftur. 

كَذَّبَتْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Şart cümlesi olan  يُكَذِّبُوكَ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi   فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Zaman zarfı  قَبْلَهُمْ , konudaki önemine binaen, fail olan  قَوْمُ نُوحٍ ’e takdim edilmiştir. 

يُكَذِّبُوكَ  ve  كَذَّبَتْ   fiilleri,  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla öne çıkanı fiilde veya failde olan kesrettir.   

كَذَّبَتْ  fiilinde cem’,  قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ  kelimelerinde taksim, yani cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır.

يُكَذِّبُو - كَذَّبَتْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَذَّبَ  fiili, resul ve enbiyayı yalanlayanlarla beraber kullanıldığında  ب  ile müteaddi olmaz. (Ahmet Bessam Sâi, Mucize, c.2, s.228)

قَدْ  mazi fiille kullanıldığında tahkik ifade eder. Ayrıca mazi fiil ile geldiğinde, yapılacak işin yaklaştığını göstermek üzere, takrib manasında kullanılır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hac Sûresi 43. Ayet

وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ  ٤٣


43-44. Ayetler Meal  :   
İbrahim’in kavmi ile Lût’un kavmi ve Medyen halkı da (yalanlamışlardı). Mûsâ da yalanlandı ve nihayet o inkârcılara mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni inkâr etmek nasılmış, (gördüler).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَوْمُ ve kavmi ق و م
2 إِبْرَاهِيمَ İbrahim
3 وَقَوْمُ ve kavmi ق و م
4 لُوطٍ Lut

وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ

 

قَوْمُ  atıf harfi  و ’la önceki ayetteki قَوْمُ 'ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan, cer alameti fethadır.  قَوْمُ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. لُوطٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۙ

 

Atıfla gelen bu ayet, önceki ayetteki  قَوْمُ نُوحٍ ’ye matuftur. Önceki ayetteki taksim sanatı devam etmektedir. 

اِبْرٰه۪يمَ  kelimesi, a’cemî alemdir. Gayri munsarif olduğundan cer mahallinde fetha almıştır.

قَوْمُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kelam, Resulullah'a düşmanlık eden kâfirleri helak etmeyi vadederek onu teselli etmekte ve “Yemin olsun ki Allah, kendisine yardım edenlere mutlaka yardım edecektir.” ayetinde vadedilen yardımın da keyfiyetini tayin etmekte ve bütün işlerin akıbetlerinin Kendisine döneceğini beyan etmektedir. Yani: Ey Resulüm! Eğer onların seni yalan saymalarına üzülüyorsan, bil ki bunda sen yalnız değilsin. Zira senin kavminin Seni yalanlamalarından önce Nuh kavmi de Ad, Semud, İbrahim, Lut kavmi de Medyen yaranı da adları zikredilen ve edilmeyen peygamberlerini yalanlamışlardı. Ayette bu kısımlar hazf edilmiştir, çünkü maksat gayet açıktır. Yahut maksat yalanlama fiilinin kendisidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hac Sûresi 44. Ayet

وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ  ٤٤


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَصْحَابُ ve halkı ص ح ب
2 مَدْيَنَ Medyen
3 وَكُذِّبَ ve yalanlanmıştı ك ذ ب
4 مُوسَىٰ Musa
5 فَأَمْلَيْتُ ben de bir süre vermiştim م ل و
6 لِلْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
7 ثُمَّ sonra
8 أَخَذْتُهُمْ onları yakalamıştım ا خ ذ
9 فَكَيْفَ nasıl ك ي ف
10 كَانَ oldu ك و ن
11 نَكِيرِ benim inkarım ن ك ر

وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ 

 

اَصْحَابُ  atıf harfi  و ’la önceki ayeteki  قَوْمُ لُوطٍۙ  ‘a matuftur. Aynı zamanda muzâftır. مَدْيَنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُذِّبَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  مُوسٰى  naib-i fail olup, elif üzere mukadder damme merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْلَيْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  اَمْلَيْتُ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَخَذْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. 

كَيْفَ  istifham harfi,  كَانَ ’nin mukaddem haberi olarak mahallen mansubdur. نَك۪يرِ  kelimesi  كَانَ ’nin muahhar ismi olup, mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُذِّبَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اَمْلَيْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ملو ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ 

 

Ayet, önceki ayetin devamı olarak atıfla gelmiştir.  وَاَصْحَابُ مَدْيَنَ  ibaresi 42. ayetteki  قَوْمُ نُوحٍ ’e matuftur. Cihet-i câmia, tezâyüftür.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan   وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ  cümlesi, 42.ayetteki  … كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

كُذِّبَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

ثُمَّ  kelimesi hükümde ortaklık, tertip ve mühlet ifadesi gibi üç hususu kendinde toplayan bir harftir. Burada atıf harfi olarak terahi (gecikme) manası ifade eder. 

Lût kavmi de Medyen halkı da adları zikredilen ve edilmeyen peygamberlerini yalanlamışlardı. Ayette bu kısımlar hazf edilmiştir, çünkü maksat gayet açıktır. Yahut maksat yalanlama fiilinin kendisidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَكُذِّبَ مُوسٰى [Musa yalanlandı] denilip [diğerleri gibi]  قوم موسى  (ve Musa’nın kavmi) denilmemesinin sebebi, Musa’nın, kendi kavmi İsrailoğuları tarafından yalanlanmamasıdır. Onu kendi kavmi olmayan başka bir kavim -ki Kıbtîler idi- yalanladı. Onda bir şey daha var: Sanki şöyle denilmiş gibi oldu: Her kavmin kendi peygamberlerini yalanladıkları zikredildikten sonra ayetlerinin açıklığı ve mucizelerinin büyüklüğüne rağmen Musa bile yalanlandı. Hal böyle iken diğerleri hakkında zannın ne ola ki?! (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayette Hz. Musa hakkında üslûp değiştirilip “Musa da yalanlanmıştı” denilmesi, Hz. Musa'nın kavmi İsrailoğulları olup onlar ise kendisini yalanlamadıkları, kendisini yalanlayanların Kıbtîler oldukları için değildir. Çünkü İsrailoğulları da defalarca kendisini yalanlamışlardı. Nitekim “Biz, Allah'ı apaçık görmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz!” gibi ayet-i kerimelerde bu husus anlatılmaktadır. Hayır! Hz. Musa hakkında bu değişik ifadenin kullanılması şu gerçeği, bildirmek içindir: Onların Hz. Musa'yı yalanlamaları son derece çirkin idi. Zira onun mucizeleri gayet açık idi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ

فَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan isim cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. 

كَيْفَ  istifham ismi,  كَانَ ’nin mukaddem haberidir. Muzâfun ileyhi mahzuf izafet terkibindeki نَك۪يرِ , nakıs fiil  كَانَ ’nin muahhar ismidir. Bu, takdim-tehir sanatıdır. Takdim, istifham isimlerinin sadaret hakkı sebebiyledir.

Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, istifham üslubunda geldiği halde soru kastı taşımayıp tevbih ve tehdit manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

نَك۪يرِ  ifadesinde muzâfun ileyhin fasılaya riayet için hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

نَك۪يرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

نَك۪يرِ  ve  كُذِّبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Cenab-ı Hakk'ın (Bak), [Benim inkârım nasılmış?] ifadesi, bir istifham-ı takriri olup Benim onlara, münker (yani akıllarına hiç gelmeyecek tarzda) azap etmem nasılmış görsünler. Bu kesin olarak meydana gelmeyecek midir? Tabii ki meydana gelecekti. Ben onlara olan nimetimi nikmete (cezaya), kesreti (çokluğu) kıllete, hayatı memata (ölüme), mamurluğu harabeye çeviremem mi? (Elbette çeviririm). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

نَك۪ي  inkâr ve tağyir anlamındadır. Bu, içinde bulundukları nimeti sıkıntıya, hayatı helake, bayındırlığı da yıkıma çevirme hasebiyledir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hac Sûresi 45. Ayet

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ  ٤٥


Halkı zulmetmekteyken helâk ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır!

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكَأَيِّنْ niceleri vardır
2 مِنْ -den
3 قَرْيَةٍ kentler- ق ر ي
4 أَهْلَكْنَاهَا helak ettiğimiz ه ل ك
5 وَهِيَ o
6 ظَالِمَةٌ zulmederken ظ ل م
7 فَهِيَ ve o
8 خَاوِيَةٌ çökmüştür خ و ي
9 عَلَىٰ üstüne
10 عُرُوشِهَا tavanları ع ر ش
11 وَبِئْرٍ ve kuyu ب ا ر
12 مُعَطَّلَةٍ kullanılmaz olmuştur ع ط ل
13 وَقَصْرٍ ve saraylar ق ص ر
14 مَشِيدٍ sağlam ش ي د

Dünya menfaati ve arzuları uğruna peygamberleri yalancılıkla itham edip insanlar üzerindeki haksızlık ve baskılarını sürdürenlerin, ne kadar debdebeli bir hayat yaşamış olurlarsa olsunlar, sonunda iflâh olmadıkları, er-geç cezalarını gördükleri Kur’an’ın birçok âyetinde ifade edilmiştir. Burada da böyle zulme dalmış nice topluluğun daha dünyada iken cezalandırılıp insanlık için ibret levhaları kılındığına değinilmektedir. 45. âyette hemen cezalandırma, 48. âyette de biraz süre verdikten sonra cezalandırma örneklerine işaret edilerek, bu hususun mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah’ın takdirinde olduğuna, ayrıca inkârcılık ve hak tanımazlık batağına saplanmış olduğu halde işleri yolunda gidenlerin bu durumuna aldanmamak gerektiğine dikkat çekilmiştir. 45. âyette geçen hâviye kelimesi Arapça’da hem “düşmüş” hem de “boş kalmış” anlamına geldiği için “hâviyetün alâ urûşihâ” ifadesine “çatıları çöküp duvarları onların üzerine düşmüş” veya “çatıları ayakta olmakla beraber bomboş kalmış” şeklinde mâna vermek mümkündür (Râzî, XXIII, 43-44).

Meâlinde her iki anlamı dikkate alarak bu kısmı, “evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır” şeklinde çevirmeyi tercih ettik. 46. âyette kullanılan hayret ifadesiyle inkârcıların seyahat etmedikleri değil, bunlardan gezip dolaşanların etraflarına ibret gözüyle bakmadıkları ve anlatılanları ibret kulağıyla dinlemedikleri, bizzat seyahat etmeyenlerin de gezip dolaşanlardan aldıkları haberleri böyle bir değerlendirmeye tâbi tutmadıkları anlatılmak istenmiştir (İbn Âşûr, XVII, 287-288).

47. âyette geçen “Rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir” ifadesi hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. İlk dönem âlimlerinden, buradaki “gün”den maksadın, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günlerden bir gün yahut âhiret günleri veya kıyamet günü olduğu yönünde rivayetler bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 183-184).

Bu ifade ile azabın çabuk gelmesini isteyenler arasında nasıl bir fikrî bağlantı bulunduğu hususunda Taberî’nin zikrettiği yorumlardan ikisi şöyledir: a) Onlar dünyadaki azabın çabuk gelmesini isteyince Allah da vaadinden dönmeyip dünyadaki cezalarını vereceğini bildirmiş ve kendi katında onlara dünyada ve âhirette vereceği bir günlük azabın insanların dünyada saydıklarıyla bin yıl gibi olduğunu açıklamıştır. b) Allah onlara acele etmeyip kendi tayin ettiği vadeye kadar mühlet verdiğini, onlar bakımından çok uzun görünen sürenin kendisi bakımından yakın olduğunu bildirmiştir. Taberî bu görüşü doğruya en yakın bulduğunu, dolayısıyla bu âyetin şöyle anlaşılmasının uygun olacağını belirtir: Allah katındaki günlerden biri olan kıyamet günü sizin saymanızla bin yıla denk düşen bir gündür; bu O’na uzak değildir, size ise uzakta görünür. Bu sebeple O cezalandırmak istediğinin cezasını vermekte acele etmez, tayin ettiği müddetin sonuna bırakır (XVII, 184). Bu konuda Zeccâc’ın yorumu da şöyledir: Allah Teâlâ’nın kudreti açısından bir gün ile 1000 yıl aynıdır. Dolayısıyla onların çabucak gelmesini istedikleri azabın hemen vukuu ile geciktirilmesi arasında ilâhî kudret açısından fark yoktur. Şu var ki Allah mühlet vererek lutufta bulunmuştur. Ferrâ ise bu ilişkiyi şöyle açıklar:

Bu, onlara âhiretteki azaplarının ne kadar uzun olacağı yönünde bir tehdit anlamı taşır, yani onların âhiretteki azaplarının bir günü (buradaki hesaplarıyla) 1000 yıl gibi olacaktır. Bir başka izaha göre âhiretteki bir korku ve şiddet günü dünyada korku ve şiddetle geçen 1000 yıl gibidir; nimet günleri de buna göre düşünülmelidir (Şevkânî, III, 518-519). Râzî’nin zikrettiği şu iki yorumdan ilki Ebû Müslim’e ait olup kendisi de bunu tercih eder: a) Uğrayacakları azap onlara 1000 yıllık acı verecektir, bunu bilseler acele gelmesini istemezlerdi. b) Allah’a nisbetle bir gün ile 1000 yılın farkı yoktur, çünkü O mutlak kadirdir; şu halde O’nun bir gün mühlet vereceğini kabul etmeleri halinde 1000 yıl süre verebileceğini de kabul etmeleri gerekir (XXIII, 46). Esed’in belirtilen bu izahlardan bir kısmıyla örtüşen şu yorumu bize de uygun görünmektedir: İnsanın “zaman” ya da “süre”den anladığı şeyin Allah’a göre bir anlamı yoktur. Çünkü O, zamandan münezzehtir, zamanın ötesindedir, başlangıcı ve sonu yoktur. O’nun için –insanların hesaplamalarına göre– ha bir gün ha 1000 yıl aynı şeydir (II, 680; krş. Meâric 70/4). 

 

Atale عطل :  عَطَلٌ bir ziynet, süs veya meşgaleden yoksun olmaktır. Tef'il babındaki عَطَّلَ formu âtıl bırakmak anlamına gelir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir defa isim, bir defa da fiil olarak sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âtıl, atâlet, tatil ve muattaldır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ

 

İsim cümlesidir.  فَ  istînâfiyyedir.  كَاَيِّنْ  adet ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَرْيَةٍ car mecruru  كَاَيِّنْ ’nin temyizidir.  اَهْلَكْنَاهَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. اَهْلَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَهِيَ ظَالِمَةٌ  cümlesi,  اَهْلَكْنَاهَا ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ظَالِمَةٌ  haber olup damme ile merfûdur.  هِيَ ظَالِمَةٌ  atıf harfi  فَ  ile makabline matuftur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  خَاوِيَةٌ  haber olup damme ile merfûdur. عَلٰى عُرُوشِهَا car mecruru  خَاوِيَةٌ ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بِئْرٍ  atıf harfi  و ’la  قَرْيَةٍ ’e matuftur.  مُعَطَّـلَةٍ  kelimesi  بِئْرٍ ’in sıfat olup kesra ile mecrurdur. قَصْرٍ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur.  مَش۪يدٍ  kelimesi قَصْرٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Ayet-i kerîme’de geçen  كَاَيِّنْ  lafzı,  كم  manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı  ك  ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli  اىّ  kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla  من  harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 463) 

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  هلك’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

ظَالِمَةٌ  ; sülâsi mücerredi  ظلم  olan  fiilin ism-i failidir.

خَاوِيَةٌ  ; sülâsi mücerredi خوي  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُعَطَّـلَةٍ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef ‘il babının ism-i mef’ûludur.

مَش۪يدٍ ; sülâsi mücerredi  شيد  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ

فَ , istînâfiyyedir. 

İlk cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayet-i kerîme’de geçen  كَاَيِّنْ  lafzı,  كم  manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı  ك  ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli  اىّ  kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla  من  harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 463) 

كَاَيِّنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Haberi olan  اَهْلَكْنَاهَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

مِنْ قَرْيَةٍ  çokluk bildiren  كَاَيِّنْ  ‘nin temyizidir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا  cümlesinde helak olmanın karyeye isnadı aklî mecazdır. Aslında helak olan karye değil orada yaşayan insanlardır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, karyeye isnad edilmiştir. 

وَهِيَ ظَالِمَةٌ  cümlesi  اَهْلَكْنَاهَا ’daki gaib zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  ظَالِمَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هِيَ ظَالِمَةٌ  ibaresinde, mecazî isnad vardır. Bu ifadede kastedilen, o şehirde yaşayan insanların zalim olduklarıdır.  فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا  ibaresi de aynı şekilde mecazî isnaddır. Helak edilen karyedeki insanlardır. 

فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ  cümlesi, فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müsned olan  خَاوِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَلٰى عُرُوشِهَا  car-mecruru,  خَاوِيَةٌ ‘e mütealliktir.

اَمْلَيْتُ - اَهْلَكْنَاهَا  kelimeleri arasında müfred cemi olarak güzel bir iltifat sanatı vardır. 

وَبِئْرٍ مُعَطَّـلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ  ifadeleri,  قَرْيَةٍ ‘e matuftur. Cihet-i camia, tezayüftür. Kelimelerdeki nekrelik, nev ve kesret ifadesi içindir.

Sıfat olan  مُعَطَّـلَةٍ  ve  مَش۪يدٍ  kelimeleri, mevsûflarının sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

“Biz, çok sayıda memleketi ve halkını helak etmişizdir.” Bu cümle, “işte Benim inkârım nasılmış!” cümlesinin izahı mahiyetindedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İnsanın üzerini örten ev çatısı, çadır, gölgelik, asma gibi yüksekçe her şeye  عرشِ  denir. 

خَاوِيَةٌ  düşen anlamındadır ve yıldızın düşmesini ifade için kullanılan  خوى النجم  tabirinden alınmıştır. Ya da evde yaşayan kimse kalmadığı zaman  خوى المنزل  denmesinden hareketle “hālî, boş” anlamındadır. Gebenin karnının boş olduğunu ifade için  خوى بطن الحامل  denmesi de yine bu manadadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)

عَلٰى عُرُوشِهَا  car mecruru,  خَاوِيَةٌ  kelimesine mütealliktir; o takdirde mana şöyle olur: Kentler(deki binalar) çatılarının üzerine çökmüş haldedir. Yani önce çatıları yere kapaklanmış, sonra yavaş yavaş duvarları çökmüş ve binalar çatıların üzerine düşmüştür. Yahut çatıları, olduğu gibi salimen kaldığı halde binalar çökmüş veya halî/bomboş kalmıştır.  فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا  [Binalar boştur, çatıları da üzerindedir] yani ayaktadır ve çatılarına bakmaktadır. Şu manada ki; çatılar zemine çökmüş ve duvarlar gibi yere yerleşir hale gelmiş, duvarlar da yere kapanan çatıların üzerine düşmek üzere meyletmeye yüz tutmuş haldedir; bu haliyle duvarlar çatıya yukarıdan bakmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)

مُعَطَّـلَةٍ ’nin manası şudur: O kuyu içinde su tutabilecek bir biçimde sağlam ve kendisinden su içilebilir bir halde olduğu halde o beldenin halkı helak olduğu için suyundan istifade edilmez halde kalmıştır.

مَش۪يدٍ ; O sarayların yapılırken harcına kireç katılarak sağlamlaştırılmıştır, demektir. Çünkü kireçle yapılan yapılar, “şeyd” adını alır.

Allah binbir güçlükle yaptıkları ve su içtikleri kuyuları da içeni ve su çekeni kalmayacak şekilde atıl bırakmıştır. Yine kireçle sağlamlaştırıp kat kat yükselttikleri o köşklerini de içlerinde oturan hiç kimse kalmamış, ıpıssız ve ama ortada dimdik olarak bırakmıştır. Böylece Cenab-ı Hakk bütün bunları ders alabilen ve düşünebilen kimseler için bir ibret kılmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hac Sûresi 46. Ayet

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ  ٤٦


Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَفَلَمْ hiç
2 يَسِيرُوا gezmediler mi? س ي ر
3 فِي
4 الْأَرْضِ yer yüzünde ا ر ض
5 فَتَكُونَ olsun ك و ن
6 لَهُمْ onların
7 قُلُوبٌ kalbleri ق ل ب
8 يَعْقِلُونَ düşünecekleri ع ق ل
9 بِهَا onunla
10 أَوْ veyahut
11 اذَانٌ kulakları ا ذ ن
12 يَسْمَعُونَ işitecekleri س م ع
13 بِهَا onunla
14 فَإِنَّهَا zira
15 لَا
16 تَعْمَى kör olmaz ع م ي
17 الْأَبْصَارُ gözler ب ص ر
18 وَلَٰكِنْ fakat
19 تَعْمَى kör olur ع م ي
20 الْقُلُوبُ kalbler ق ل ب
21 الَّتِي
22 فِي içindeki
23 الصُّدُورِ göğüsler ص د ر

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînafa matuftur. Takdiri, أغفلوا فلم يسيروا  şeklindedir.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَس۪يرُوا  fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَس۪يرُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  fâ-u sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, أثمّة سير في الأرض فوجود قلوب عاقلة (Yeryüzünde yürümek yoktur ki akleden kalpler olsun) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir.  لَهُمْ  car mecruru  تَكُونَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. قُلُوبٌ  kelimesi  تَكُونَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. يَعْقِلُونَ  cümlesi, قُلُوبٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

يَعْقِلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِهَٓا  car mecruru  يَعْقِلُونَ  fiiline mütealliktir. 

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. اٰذَانٌ  atıf harfi  اَوْ  ile  الْقُلُوبُ ’ya matuftur. يَسْمَعُونَ  cümlesi, اٰذَانٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِهَٓا  car mecruru  يَسْمَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ

 

İsim cümlesidir. فَ  ta’liliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هَا  şan zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْمَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَبْصَارُ  fail olup damme ile merfûdur.

لٰكِنْ  istidrak harfidir. تَعْمَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْقُلُوبُ  fail olup damme ile merfûdur.  الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  الْقُلُوبُ ’nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. فِي الصُّدُورِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze inkarî istifham harfi,  لَمْ  muzarinin önüne gelerek manasını olumsuz maziye çeviren cezm harfidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

Menfî muzari fiil sıygasındaki ilk cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen cümle emir ve ikaz manası taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

“Yeryüzünde gezmediler mi?” zahirindeki cümle “gezmemiş olmaları mümkün değildir” anlamındadır. Muhataba ikrar ettirmek amaçlıdır. 

Cümlenin emir veya haber üslubu yerine istifham üslubunda gelmesi, muhatabın dikkatini çekmek ve düşünmeye teşvik içindir.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۚ  cümlesi masdar teviliyle, cümlenin öncesindeki masdar anlamına matuftur.  كَانَ ’nin dahil olduğu masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fa-i-sebebiye’nin muzari fiili gizli bir  أَنْ ’le nasbetmesi için önce nefy (olumsuzluk) veya taleb (emir, nehy, soru) bulunması gerekir.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَهُمْ  car-mecruru, كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. قُلُوبٌ  muahhar ismidir.

اٰذَانٌ , müsnedün ileyh olan  قُلُوبٌ ‘a, اَوْ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Cihet-i camia tezayüftür.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْقِلُونَ بِهَٓا  cümlesi, قُلُوبٌ  için, aynı üsluptaki  يَسْمَعُونَ بِهَا  cümlesi ise  اٰذَانٌ  için sıfattır. 

 Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

قُلُوبٌ  ve  اٰذَانٌ  kelimelerindeki nekrelik, tahkir ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ayet, helak edilenlerin yere serildikleri mekânları görüp ibret almaları için onları seyahate teşvik etmektedir. Onlar her ne kadar seyahat etmişlerse de ibret için seyahat etmedikleri için seyahat etmemiş sayılırlar. Yani onlar niçin gafil kalıp yeryüzünde dolaşmamışlar ki görecekleri ibret ve basiret vesilesi olacak şeyleri görmek sebebiyle düşünülmesi gereken tevhidi düşünsünler ve işitmeleri gereken vahyi yahut helak edilmiş olan ümmetlerin çevrelerinde bulunan insanlardan onların haberlerini işitsinler. Zira bu insanlar, onların hallerini kendilerinden daha iyi bilirler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ

 

فَ  ta’liliyedir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لٰـكِنَّ ’den tahfif edilmiş istidrak harfi  لٰـكِنْ ’in dahil olduğu وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

الْقُلُوبُ  için sıfat  konumundaki müfret müennes has ism-i mevsul  الَّت۪ي ’nin sılası mahzuftur.  فِي الصُّدُورِ, mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Marife bir isimden sonra gelen ismi mevsuller o kelimenin sıfatı olurlar. 

Ayetin son cümlesinde medhe benzeyen şeyle zemmi tekid üslubu kullanılmıştır.

لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ  cümlesi ile  وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اٰذَانٌ - يَسْمَعُونَ  ve تَعْمَى - الْاَبْصَارُ  ve  قُلُوبٌ - اٰذَانٌ - الْاَبْصَارُ - الصُّدُورِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürتَعْمَى  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

قُلُوبٌ , تَعْمَى  kelimelerinin tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَتَكُونَ لَهم قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِها  cümlesinin cevabı niteliğindeki bu cümlede  هَا , sonraki  لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ  cümlesiyle açıklanâât-ı nazîr sanatı vardır.

لَا تَعْمَى - an şan zamiridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh; şan zamiri olarak da gelebilir. Bu durumda, garabete delalet eder. Bu durumda muhatap bundan sonra gelen şeyi merak eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zamirlerin müzekkerine şan zamiri; müennesine kıssa zamiri denir. Bunların ait olduğu bir mercî yoktur. Muhatap bu zamirleri işitince arkasından ne geleceğini merak eder ve kulak kesilir. Araplar bu üslûbu çok önemli hallerde kullanır. Böylece arkadan zikredilen konu zihinde daha kolay yerleşir. Bu  ayet-i kerime şan zamiri olmadan  فَاِنَّ الْاَبْصَارُ لَا تَعْمَى  şeklinde gelseydi bu etkiyi göstermezdi. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette “göğüs” kelimesinın zikredilmesi, tekid için mecazî ifade olmadığını belirtmek için ve gerçek körlüğün, göz körlüğü olmadığına daha fazla dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)

تَعْمَى الْقُلُوبُ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü bununla kastedilen, kalbin (aklın) bilgiye götüren delilleri düşünmeyi ihmal etmesidir. Bu tabir,  مَا كَذَبَ الْفُؤٰ۬ادُ مَا رَاٰى  [Kalp gördüğünü yalanlamadı. (Necm Suresi, 11)] ayetinde geçen kalbin görmesi ifadesinin karşıtıdır. Şu halde kalp (akıl) eşyayı ayan beyan bildiğinde görme ile nitelendiğine göre gafleti ve dalgınlığı halinde de körlük ve sapkınlıkla nitelenmesi caiz olur. Burada kalpler, gözler konumunda ifade edilmiştir. Çünkü görülürlere gözlerle ulaşıldığı gibi bilinirlere de kalplerle ulaşılır ve yine Arapların kelamında görmek anlamındaki rüyet, bilmek yani ilim anlamına da gelir. 

Söz konusu kıssa zamirinin ait olabileceği herhangi bir açık isim yoktur. Bu da ayetin başında anlamın kapalı olmasını, bu yüzden muhatabın zamirden sonraki kısma odaklanarak ayeti anlamaya çalışmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla zahiren durumun gereğine uygun görünmeyen ayetin, muhatabın dikkatini çekme amacı göz önüne alındığında muktezâ-i hale uygun olduğu görülmektedir.

İbni Âşûr ayetteki ibareyi insan vücudunun biyolojik mekanizmasındaki işleyişten hareketle açıklamaktadır. Ona göre kalpler kelimesi mecaz-ı mürsel yoluyla aklın bölümlerine ıtlak edilmiştir. Çünkü kalp, insanın yaşaması için hayatî önem taşıyan organlara kan pompalamaktadır. Bu organlardan en önemlisi de aklın uzvu olan beyindir (dimâğ). Bu nedenle akletmenin tek aracı beyin olmasına rağmen Yüce Allah bu kuvveyi kalpler lafzına isnad etmektedir. 

İbni Âşûr, ayet-i kerimedeki الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ  ıtnâb olup olmamasıyla alakalı herhangi bir açıklama yapmamıştır. Ancak kalpler, akletme ve beyin üzerine yaptığı değerlendirmeler bu ibarenin kastedilen aslî mananın yerine gelmesi için zorunlu bir kayıt olduğu ihtimalini akla getirmektedir. 

Bu ayette istiare veya mesel kullanılmaksızın kalbin yerinin “göğüste bulunan” sıla cümlesiyle tespit edilmesi, anlatıma kattığı güçlü duygusal etkinin yanında, körlüğün asıl mekânının kalp olduğunu çok bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. (İbrahim Kara, Abdurrahman Hasan Habenneke El-Meydânî ve Belâgat İlmine Katkıları) 

Bu ayetin burada zikredilme maksadı daha iyi ibret almanın ne ile olacağını anlatmaktır. Çünkü ibret almada, bizzat görmenin önemli bir yeri vardır. Bu husustaki haberleri duyup dinlemenin de ibret almada tesiri vardır. Fakat bu iki husus yani hem görme hem duyma, ancak kalbin düşünmesi ile birlikte olursa mükemmel ve tam olur. Çünkü görüp duyup da ama düşünüp ibret almazsa görüp-duyduğundan kesinlikle ibret alamaz. Ama duydukları-gördükleri şeyler üzerinde düşünürse mutlaka istifade eder. İşte bundan ötürü Cenab-ı Hakk [Hakikat şudur ki: Yalnız (maddi) gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalpler kör olur.] buyurmuştur. Buna göre o sanki şöyle demektedir: “Onların gözlerinde bir körlük yoktur. Çünkü onların gözü görüyor. Fakat körlük onların kalplerindedir. Zira onlar gördüklerinden istifade etmiyor, ders ve ibret almıyorlar.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kalp, bazen düşünmekten kinaye (mecaz) kılınır. Bu mesela: Cenab-ı Hakk'ın [Şüphesiz ki bunda kalbi olan kimseler için bir öğüt (ibret alınacak birşey) vardır. (Kaf Suresi, 37)] ayetinde olduğu gibidir. Bazı kimselere göre tefekkürün (düşünmenin) yeri beyindir. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, tefekkürün yerinin beyin değil kalp (göğüs) olduğunu beyan etmiştir. “Düşünecek kalpler” ifadesi ile ilim kastedilmiş olup “böylece (bununla) düşünecek” ifadesi, kalbin adeta bu düşünmenin aleti olduğuna delalet eder gibidir. Binaenaleyh kalbin, düşünmenin yeri sayılması gerekir. Cahilliğe de körlük denir. Çünkü cahil kimse şaşkın olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin hepsinin  فعيل  ve  فعول  kalıbıyla gelmesi dikkate şayandır. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur'an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. 

Günün Mesajı
46. ayeti kerimede ''gerçekte kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir'' buyurulmuştur. Akıl, kelime olarak “sığınmak, tutmak, tutunmak, korumak (manalarına gelen ''aqale'' fiilinden bir isimdir. Buradan hareketle kendisi için, “ilimle insanı koruyan, kale içine alan ve helâk edici yollara sürüklenmekten muhafaza eden kalbi-ruhi bir kuvvet” tarif edilmiştir. Şu kadar ki, Kur'ân'da akıl bir melekenin adı olarak değil, “akletme” şeklinde kalbin bir ameli ve fonksiyonu olarak geçer. Kalb, sebeple netice, müessirle eser arasındaki münasebet üzerinde düşünür; eserden müessire, müessirden esere, iki eserin birinden diğerine, aynı şekilden sebepten sonuca, sonuçtan sebebe, iki sonucun birinden diğerine yürüyerek (tümevarım, tümdengelim, kıyas) bir hükme varır. Ayrıca, insanı yanlıştan, günahtan ve zararlıdan sakınıp doğruya, sevaba ve faydalıya yönelmesi için ikaz eder; ortaya çıkan yeni durumlar, şartlar ve meseleler üzerinde İlâhi hükümler ve temel İslâmi düsturlar çerçevesinde çalışır ve bu yeni durum, şart ve meselelerin hayır mı şer mi, faydalı mı zararlı mı olduğu konusunda istidlâllerde (çıkarsama) bulunur. Eşya ve hadiselerdeki, İlâhi ahkâm ve İslâmi düsturlardaki illetleri ve hikmetleri kavramaya gayret eder. İşte, kalbin bütün bu fiillerine “akletme” denir. Akletmeyi gerçek anlamda gerçekleştirebilecek olan kalb, iman etmiş ve iman ışığında çalışan kalbdir. Kalb, imanda ne kadar mesafe almışsa, akletmede de o ölçüde mesafe alır, netice olarak Kur'ân'da akıl, bir fiildir, kalbin bir amelidir. Kalb ise, insanda gerçek veya mutlak bilginin yansıma yeridir, onun ışığında yeni bilgilere ulaşma melekesidir, ruhun merkezidir. Kalbin bir merkezi, bir de semâ ve basar adlarıyla dışa açılan iki penceresi vardır. Vahyi, kâinatın sesini, gerçeği duymak sem'in, görmek de basarın işidir. Bunlardan birincisinin elbette maddi kulak, diğerinin ise gözle münasebeti söz konusudur. Fakat, kalbin bu iki duyusu veya dışa açılan penceresi kapandığında, maddi göz ve kulak ne kadar görür ve duyar da olsa, artık kalb kör hale gelir; körelmiş kalbin bu iki duyusu da çalışmaz. Duymak ve görmek ayrı, duyulanı ve görüleni anlamak ayrıdır. İşte körelmiş kalbler ve onların sem'a ve basar adlı duyuları, maddi kulağın duyduğunu, maddi gözün de gördüğünü idrak edip de iman adına kullanamazlar.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Derler ki: 

Zengin olmak mümkün. Önemli olan, sahip olduğun mal ve parayla ne yaptığındır. Cimrilerden mi yoksa cömertlerden mi olacaksın? 

Yönetici koltuğuna oturmak mümkün. Önemli olan, o makama ulaştığında nasıl davrandığındır. Zalimlerden mi yoksa adillerden mi olacaksın? 

Dünyada da huzurla yaşamak mümkün. Önemli olan, dünyalıklara bağlanmadan kalbin ile nereye döndüğündür. Nankörlerden mi yoksa şükredenlerden mi olacaksın?

Ey Allahım! Gönlümüze, hakkımızda hayırlı olacakları ve halimize güzellik katacakları düşür. Yeryüzünde nereye gidersek gidelim, hangi makama gelirsek gelelim ve kimlerle dostluk kurarsak kuralım, bizi; her işinin sonu Sana varanlardan, verdiğin her nimet için şükredenlerden, namazını eksiksiz kılanlardan, zekatını ve sadakasını verenlerden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlardan eyle. 

Bizi; dünyalık mala sahip olduğunda cömertlerden, belli bir makama ulaştığında veya mesleğini eline aldığında adil davrananlardan ve dünyalıklara bağlanmandan, kalbi ile Sana yönelenlerden eyle.

Ey Allahım! Bizi, ailelerimizi, sevdiklerimizi ve bütün mü’minleri; kalb körlüğünden muhafaza buyur. Gören gözler gibi kalblerimiz ile görmeyi nasip et.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji