بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَسْتَعْجِلُونَكَ | ve senden çabucak istiyorlar |
|
| 2 | بِالْعَذَابِ | azabı |
|
| 3 | وَلَنْ | fakat |
|
| 4 | يُخْلِفَ | caymaz |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | وَعْدَهُ | sözünden |
|
| 7 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 8 | يَوْمًا | bir gün |
|
| 9 | عِنْدَ | yanında |
|
| 10 | رَبِّكَ | Rabbinin |
|
| 11 | كَأَلْفِ | bin (yıl) gibidir |
|
| 12 | سَنَةٍ | yıl |
|
| 13 | مِمَّا |
|
|
| 14 | تَعُدُّونَ | sizin saydıklarınızdan |
|
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَسْتَعْجِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالْعَذَابِ car mecruru يَسْتَعْجِلُونَ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يُخْلِفَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. وَعْدَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَعْجِلُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi عجل ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
يُخْلِفَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi خلف ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İtiraziyye olması da caizdir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
يَوْماً kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عِنْدَ mekân zarfı يَوْماً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. رَبِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَاَلْفِ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. سَنَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel مِنْ harf-i ceriyle اَلْفِ سَنَةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
تَعُدُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِالْعَذَابِ car-mecruru, وَيَسْتَعْجِلُونَكَ fiiline mütealliktir.
وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atffedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. لَنْ , muzariyi nasb eder, manayı istikbale çevirerek olumsuz yapar. Asla anlamı vererek tekid ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Allah’a ait zamirin وَعْدَ ’ye izafe edilmesi, vaadin şanı içindir.
Muzari fiiller hudûs, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِالْعَذَابِ kavlindeki بِ acele etmenin şiddetini tekid için zaiddir. Sanki azabın acele gelmesini hırsla arzu ediyorlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْتَعْجِلُونَكَ muzari fiili teceddüt ve istimrar için gelmiştir. Bu fiildeki çoğul zamir müşriklere aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ cümlesi, lafzen haber olmakla beraber istifham manasında inşâî cümledir. (Âlûsî, Ruhu-l Meanî)
O kâfirler, kendilerine vadedilen azabın gelmesini şiddetle inkâr ediyorlardı. Onların o azabın çabuk gelmesini istemeleri, Resulullah (s.a.v) ile alay etmek ve kendi, iddialarına göre Resulullah'ı (s.a.v) aciz bırakmak içindi. İşte bunun için bu halleri, hata sayılmak ve reddedilmek yolu ile kendilerinden hikâye edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
وَ atıf harfi veya itiraziyyedir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi olması dolayısıyla çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Lafza-i celâl den sonra rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak Rab isminin zikredilmesinde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Peygambere (s.a.v) aid muhatab zamirinin رَبِّ lafzına izafesi, Peygamberimize teşrif ve destek amaçlıdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَاَلْفِ سَنَةٍ car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
مِن harfiyle سَنَةٍ ’in mahzuf sıfatına müteallik olan müşterek ism-i mevsûl مَّا ‘nın sılası olan تَعُدُّونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
Ayette muzari sıygadaki fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَوْماً ‘deki nekrelik bir manasında adet, سَنَةٍ ‘deki nekrelik ise kesret ve nev ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُ [Allah da vaadinden asla caymayacaktır.] şeklindeki ilk cümle, o azabın, vadedilen vaktinden önce gelmesinin imkânsız olduğunu beyan ederek onların onu acele istemelerinin anlamsız olduğunu bildirmektedir. İkinci cümle وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ [Rabbin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.] ise Allah katında pek kısa olan bir müddetin onlar için çok uzun sayıldığını beyan ederek acele etmelerinin anlamsız olduğunu beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
تَعُدُّونَ fiilinde hitap, Peygamber Efendimiz ve müminleredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ۟ ٤٨
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَاَيِّنْ adet ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَرْيَةٍ car mecruru كَاَيِّنْ ’nin temyizidir.
اَمْلَيْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. لَهَا car mecruru اَمْلَيْتُ fiiline mütealliktir.
اَمْلَيْتُ لَهَا cümlesi, mübteda كَاَيِّنْ ’nin haberi olarak mahallen merf’ûdur. وَهِيَ ظَالِمَةٌ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ظَالِمَةٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اَخَذْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ istînâfiyyedir. اِلَيَّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ۟ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
Ayet-i kerîme’de geçen كَاَيِّنْ lafzı, كم manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı ك ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli اىّ kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla من harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Süyûtî, el-İtkan, c. 1, s. 463)
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْلَيْتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ملو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
ظَالِمَةٌ ; sülasi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İlk cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. كَاَيِّنْ mübteda olarak mahallen merfûdur.
كم manasında haberiye olan كَاَيِّنْ edatı, çokluktan kinayedir. Mübteda olarak mahallen merfûdur. كْم (niceَ) manasındadır أيّ kelimesinin başındaki ك teşbih harfidir. Fakat teşbih manası yoktur. Çokluk ifade etmek için vaz edilmiş müfred bir kelimedir.
مِنْ قَرْيَةٍ çokluk bildiren كَاَيِّنْ ‘nin temyizidir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
كَاَيِّنْ ‘nin haberi olan اَمْلَيْتُ لَهَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söylenecek şeyin kıymetine dikkat çekmek ve tehditi artırmak için mütekellim zamirine geçişte, iltifat sanatı vardır.
كَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا cümlesinde azapla yakalamanın karyeye isnadı aklî mecazdır. Aslında azaba düçar olan karye değil orada yaşayan insanlardır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, karyeye isnad edilmiştir.
وَهِيَ ظَالِمَةٌ cümlesi, لَهَا ’daki zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan ظَالِمَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَهِيَ ظَالِمَةٌ ibaresinde, mecazî isnad vardır. Zalim olma sıfatı karyeye isnad edilmiştir. Bu ifadede kastedilen, o şehirde yaşayan insanların zalim olduklarıdır. Ya da burada istiare düşünülebilir. Karye, bir insana benzetilerek, müşebbehün bih ile alakalı bir özellik olan helak olmak fiili, karyeye isnad edilmiştir.
ثُمَّ اَخَذْتُهَا cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile اَمْلَيْتُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ثُمَّ kelimesi hükümde ortaklık, tertip ve mühlet tanıma gibi üç hususu kendinde toplayan bir harftir. Burada atıf harfi olarak terahi (gecikme) manası ifade eder.
اَمْلَيْتُ - اَخَذْتُهَا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayet-i kerîme’de geçen كَاَيِّنْ lafzı, كم manasındadır. Bu kelime, teşbih edatı ك ile sayıda çokluk ifade eden tenvinli اىّ kelimesinden meydana gelir. Bu kelime; devamlı cümle başında bulunan, temyize muhtaç olarak müphem halde gelen, temyizi çoğunlukla من harf-i ceri ile yapılan mebni bir kelimedir. (Süyûtî, el-İtkan, c. 1, s. 463)
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ cümlesi, كَمْ مِنْ أهْلِ قَرْيةٍ demektir. Muzâf hazf edilmiş, muzâfun ileyh îrabda, zamirlerin rücuunda ve hükümlerde onun yerine geçirilmiştir. Bu da genelleme ve korkutma içindir. Birincinin ( فَكَاَيِّنْ, ayet 45) فَ ile bunun ise وَ ile (وَكَاَيِّنْ) gelmesi şunun içindir; birincisi فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرٍ kavlinin cevabıdır; bu ise geçen iki cümle bakımından vadedilen şeyin muhakkak onları saracağını ve gecikmesinin Allah Teâlâ'nın âdeti gereği olduğu içindir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
كَاَيِّنْ , ‘nice, çok’ manalarına gelen çokluk edatıdır. Kendisinden sonra temyizi olan kelime مِنْ ile mecrur olur. (M. Meral Çörtü, Nahiv)
Bu ayette zikredilen قَرْيَةٍ kasıt onun halkıdır. Çünkü zulmeden ve zulümleri sebebiyle Allah tarafından cezaya çarptırılan onlardır. (İzzet Marangozoğlu, Fâdıl Sâlih Es-Sâmerrâî’nin Beyânî Tefsir Anlayışı)
وَهِيَ ظَالِمَةٌ [Onlar zulmedip dururlarken] cümlesi, Allah'ın son derece Halîm olduğunu ifade etmekte ve o acele edenlerin zulmünü tariz yolu ile bildirmektedir. Yani “Biz, onlara mühlet verdik; Halbuki bu kâfirler gibi onların zulmü de cezalarının acilen verilmesini gerektiriyordu. Ama Ben, onlara uzun mühlet verdikten sonra azap ve ceza ile onları yakalamışımdır.” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet ilk cümlesi 45. ayetteki cümleyle bir kelime hariç aynıdır. Aralarında, tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ۟
وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır اِلَيَّ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَص۪يرُ , muahhar mübtedadır.
Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. , sıfat/maksurun aleyh, mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Yani “Bütün insanların hepsinin varış yeri sadece ve sadece banadır.”
الْمَص۪يرُ۟ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Dönüş yalnız banadır.] ifadesine, Allah Teâlânın, takdir ettiği azaptan kaçış olmayacağı zalimlerin mutlaka azap göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Cümle mesel tarikinde olmayan tezyîldir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Dönüş manasındaki الْمَص۪يرُ۟ , mecazî olarak mekana girmek manasında kullanılmıştır. Hakikî kasr ifade eden bu cümle, makabli için açıklayıcı bir tezyîl mahiyetinde olup tariz yoluyla ifade edilen o acelecilerin işlerinin sonunun, bu çetin yakalayış olacağını sarih olarak bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ ٤٩
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, nida ve cevabıdır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ ‘dir.
اِنَّـمَٓا, kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise اِنَّ harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan مَا demektir.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ car mecruru نَذ۪يرٌ ’e mütealliktir. مُب۪ينٌ kelimesi نَذ۪يرٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُب۪ينٌ ; ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ
Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ , nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ şeklindeki hitapla arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.
Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)
قُلْ emri söylenecek sözün önemi sebebiyledir. Mekulü’l-kavlin (söze) insanlara nida ile başlanılması dikkat çekmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nidanın cevabı olan اِنَّـمَٓا اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ cümlesi, kasr üslubuyla tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَا mübteda, نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ haberdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لَكُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için amili olan نَذ۪يرٌ ‘e takdim edilmiştir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنَا۬ mevsûf / maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat / maksûrun aleyh olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Mevsûf, sıfata hasredilmiştir. Kasr izafîdir. Peygamber Efendimiz, sadece uyarıcı olmaya kasredilmiştir. Diğer sıfatlar yok sayılarak mübalağa yapılmıştır.
نَذ۪يرٌ için sıfat olan مُب۪ينٌۚ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ين - نَذ۪يرٌ kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مُب۪ينٍ , bilindiği gibi إبان ’den ism-i faildir. إبان ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca مُب۪ينٍۙ (açık) demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَنَا۬ لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ cümlesinde car mecrurun takdimi uyarının önemi sebebiyledir. Bu takdimle büyük bir kötülüğün eşiğinde olduklarına ima vardır. Onlar uyarılmaya değerdir. Cümledeki kasr, izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّـمَٓا ile yapılan kasrlarda muhatap, konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Siyakın zahiri, insanlar ile murad edilenin müşrikler olmasını gerektirir. (Alûsî, Ruhu-l Meânî)
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ ٥٠
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfi, tefr’iyyedir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغْفِرَةٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. رِزْقٌ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. كَر۪يمٌ kelimesi رِزْقٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَر۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
Ayet, atıf harfi فَ ile nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumunda gelen cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupta gelen ve sıla cümlesine atfedilen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ cümlesi, mübteda olan اَلَّذ۪ينَ ’nin haberidir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَغْفِرَةٌ , muahhar mübtedadır.
Mübtedanın ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen رِزْقٌ ’un nekre gelişi kesret ve tazim ifade eder.
رِزْقٌ ve مَغْفِرَةٌ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
رِزْقٌ ‘un sıfatı olan كَر۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَغْفِرَةٌ ; ya küçük günahların bağışlanması yahut tövbe edilen büyük günahların bağışlanması veyahut da tövbe edilmeksizin büyük günahların bağışlanması demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ٥١
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası سَعَوْا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
سَعَوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اٰيَاتِنَا car mecruru سَعَوْا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مُعَاجِز۪ينَ kelimesi, سَعَوْا ’deki failinin hali olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ cümlesi, mübteda الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَح۪يمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُعَاجِز۪ينَ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَح۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin biliniyor olmasının yanında, onlara tahkir içindir.
Mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مُعَاجِز۪ينَ kelimesi مفاعلة babının ism-i failidir. مفاعلة babı; fiile müşareket (ortaklık), teksir (çokluk, bir şeyi çok yapmak), bir işi peş peşe yapmak manalarını katar.
Veciz ifade kastına matuf اٰيَاتِنَا izafetinde ayetlerin azamet zamirine muzâf oluşu, onları tazim, tekrim içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ cümlesi, الَّذ۪ينَ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması veciz ifade yanında tahkir ve kınama ifade eder.
Müsned olan اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ‘in, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.
اَصْحَابُ الْجَح۪يم ifadesi şu manayı ifade eder: Orada o kadar uzun kalırlar ki artık oranın ashabı olup sohbet arkadaşı olurlar. Arkadaşlar birbirine benzer. Bu dünyada da arkadaşlarımıza, kimlerle vakit geçirdiğimize dikkat edelim.
الْجَح۪يمِ ; ahirette ceza görenlerin yaşadığı yeri ifade eden kelimelerden biri olup çok ‘kızışmış ateş’ demektir.
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ [İman edip iyi ameller işleyenler için mağfiret ve bol rızık vardır.] ayeti ile وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ [Ayetlerimiz hakkında birbirini geri bırakırcasına yarışanlara gelince işte bunlar cehennemliklerdir.] ayeti arasında mukabele sanatı vardır.
الْجَح۪يم kelimesinin aslı, alevi devam etsin diye bir çukurda yakılan büyük bir ateştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Maide/86)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede temsilî istiare sanatı vardır. Kur’an’ı inkâr etmede ve delillerini çürütmek için “Bu bir sihirdir”, “Bu bir şiirdir”, “Bu eskilerin efsaneleridir”, “Bu bir delinin sözüdür” gibi bahaneler arayanların, Hz. Peygamber’in delillerini ve anlattıklarını yalanlamak için çabalamaları, başkalarıyla yarışan birine haline benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kâfirlerin durumunu Cenab-ı Hak, وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ [Ayetlerimiz hususunda müminleri aciz bırakmak gayesiyle koşuşanlara (gelince)] buyurarak bununla onların, ayetleri reddetme ve yalanlama hususundaki gayret ve ileri çabaları kastedilmiştir. Çünkü onlar bu ayetlere sihir, şiir ve geçmiş ümmetlerin masalları demişlerdir. مُعَاجِز۪ينَ Arapça'da tıpkı yürüyen kimsenin en son takat ve gücünü kullandığında denilmesi gibi herhangi bir işte son noktasına kadar gücünü kullanan kimseye, artık gücünün sonuna geldiği için mecazî olarak denilir. Cenab-ı Hakk burada, mecazi olarak ayetlerini zikretmiş ve bununla o kâfirlerin, ayetlerini yalanlamalarını kastetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَصْحَابُ الْجَح۪يم ifadesinde tehekkümî istiare vardır. Kâfirlerin cehennemde ebedi kalışları, arkadaşların birbirinden ayrılmamasına benzetilmiştir. Arkadaşlar iyi anlaşır, aralarında sevgi vardır. Kâfirlerin de inkâra olan bağlılıklarına, ayrılmamalarına, sevgi duyduklarına tariz vardır. Bu dünyada ayrılmadıkları küfürleri ile ahirette de ayrılmayacaklardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | أَرْسَلْنَا | göndermemiştik |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | قَبْلِكَ | senden önce |
|
| 5 | مِنْ | hiçbir |
|
| 6 | رَسُولٍ | resul |
|
| 7 | وَلَا | ve ne de |
|
| 8 | نَبِيٍّ | nebi |
|
| 9 | إِلَّا | olmayan |
|
| 10 | إِذَا | zaman |
|
| 11 | تَمَنَّىٰ | temenni ettiği |
|
| 12 | أَلْقَى | (bir düşünce) atmış |
|
| 13 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | أُمْنِيَّتِهِ | onun temennisine |
|
| 16 | فَيَنْسَخُ | fakat siler |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah |
|
| 18 | مَا | şeyi |
|
| 19 | يُلْقِي | attığı |
|
| 20 | الشَّيْطَانُ | şeytanın |
|
| 21 | ثُمَّ | sonra |
|
| 22 | يُحْكِمُ | sağlamlaştırır |
|
| 23 | اللَّهُ | Allah |
|
| 24 | ايَاتِهِ | kendi ayetlerini |
|
| 25 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 26 | عَلِيمٌ | ’alim(bilen)dir |
|
| 27 | حَكِيمٌ | hakimdir |
|
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِكَ car mecruru اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ harf-i ceri zaiddir. رَسُولٍ lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَبِيٍّ atıf harfi وَ ’la رَسُولٍ ’e matuftur. اِلَّٓا hasr edatıdır.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تَمَنّٰٓى ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَمَنّٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir.
اَلْقَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. ف۪ٓي اُمْنِيَّتِ car mecruru اَلْقَى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَلْقَى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
اَرْسَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَمَنّٰٓى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi مني ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَنْسَخُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
يُلْقِي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُحْكِمُ damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اٰيَاتِه۪ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْكِمُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حكم ’dir.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. حَك۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌۙ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekit hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسَلْنَا fiiline müteallik olan car-mecrur مِنْ قَبْلِكَ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan مِنْ رَسُولٍ ‘ye takdim edilmiştir
Mef’ûl olan مِنْ رَسُولٍ ’deki مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.
Tekit için tekrar edilen nefi harfinin dahil olduğu وَلَا نَبِيٍّ , tezayüf nedeniyle مِنْ رَسُولٍ ‘e atfedilmiştir. Bu atıf umumun hususa atfı babında ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubunda gelen اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ terkibi, مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ ‘den haldir.
اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan تَمَنّٰٓى , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ cümlesinde istiare sanatı vardır. اُمْنِيَّتِ , şeytanın vesvesesi demektir. Elle bir şeyi atmak manasındaki اَلْقَى fiili, اُمْنِيَّتِ ‘e isnad edilerek, اُمْنِيَّتِ , beş duyuyla algılanır, mücessem, maddi bir hale dönüşmüş, insanın eliyle fırlattığı bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Nefiy harfi مَٓا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mef’ûlle hali arasındadır. رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ mevsuf/maksûr, hal cümlesi اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
رَسُولٍ - نَبِيٍّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
نَبِيٍّ lafzı, ya haber manasına gelen نَبَأ kelimesinden türemiştir yahut da Arapların “yükseldi” manasına gelen ( نَبَا ) kelimesindendir. Bu iki mana, ancak risalet görevinin üstlenilmesiyle meydana gelir.
ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. ف۪ٓي hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan اُمْنِيَّتِه۪ۚ ’nin, zarfiyet özelliği yoktur. İfadede mübalağa kastıyla bu harf kullanılmıştır.
Cenab-ı Hakk, bu ayette, نَبِيٍّ lafzını رَسُولٍ lafzına atfetmiştir ki bu, bu iki kelime arasında bir ayrılık ve başkalığın bulunmasını gerektirir. Bu, âmme olanın hâs olana atfı kabilindendir.
Râgıb el-İsfahânî, تَمَنّٰٓى ; kalpte bir şeyi oluşturmak ve şekillendirmek, اُمْنِيَّتِه۪ۚ de temenni edilen şeyin kalpte oluşan şeklidir, demiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Kıraat'a, اُمْنِيَّتِه۪ۚ denilmiştir. Çünkü, Kur'an okuyan kimse, bir rahmet ayetine geldiğinde, o rahmetin tahakkuk etmesini temenni eder. Azap ayetine geldiğinde de bununla sınanmamasını temenni eder. Ebu Müslim de şöyle der: تَمَنّٰٓى ; takdir etmek demektir. تَمَنّٰٓى kelimesi مَنىَ kökünden تفعّل babının masdarıdır. ألْمَنِيَةُ ise insanın, Allah'ın takdir ettiği vakitte ölmesi demektir. Nitekim Arapçada “Senin için takdir etti” manasında مَنَ الله لَكَ denir. Dil alimleri ise أُمِّيَة “kıraat” anlamındadır, demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ [Biz senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki...] ifadesi, resul ile nebinin farklı şeyler olduğunu göstermektedir. Resul; insanlara ilâhi mesajları tebliğ etmek üzere Allah Teâlâ tarafından görevlendirilen ve kendisine kitap inen peygamberdir. Nebi ise daha geneldir. Kendisine tebliğ görevi verilene de verilmeyene de şamildir. Resule destek olan ve onun dinini yaymaya çalışan ve bu amaç için görevlendirilen kimsedir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ
Şartın cevabına atıf harfi فَ ile atfedilmiş olan فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetin öncesindeki azamet zamirinden bu cümlede Allah’ın uluhiyet ve kudretine dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır.
Masdar harfi مَٓا ve akabindeki يُلْقِي الشَّيْطَانُ cümlesi, masdar tevilinde فَيَنْسَخُ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile فَيَنْسَخُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, zihne yerleştirmek, heybeti ve ikazı artırmak için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kur'an'ın ayetlerinin kastedildiği اٰيَاتِه۪ izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan ayetler, şan ve şeref kazanmıştır.
Muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَرْسَلْنَا - رَسُولٍ ve يُلْقِي - اَلْقَى ve تَمَنّٰٓى - اُمْنِيَّتِه۪ۚ kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
يَنْسَخُ [Giderir] - يُحْكِمُ [Yerleştirir] kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
قَبْلِكَ - ثُمَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
اللّٰهُ ve الشَّيْطَانُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Vesvesenin nasıl giderildiği konusu, bu ayetteki فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ [Allah şeytanın kattığı şeyleri iptal eder] cümlesiyle anlatılmakta olup, bununla o vesveselerin hem kendilerinin hem de tesirlerinin bertaraf edildiği kastedilmiştir. Bu ayette bahsedilen nesh (ibtal), hükümler ile ilgili olan şer'i manadaki nesh değil, lügavi manadaki neshtir. demişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Ayetteki ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ [Yine Allah ayetlerini sabit kılar (muhkemleştirir)] cümlesine gelince, eğer ayetteki temenni okuma (yani okumayı temenni) manasına alınırsa buradaki اٰيَاتِ ile Kur'an'ın ayetleri kastedilmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırmak ve mehabet için zamir makamında zahir ismin üçüncü kez tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
حَك۪يمٌ ve عَل۪يمٌ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)
يُحْكِمُ - حَك۪يمٌ arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ cümlesinde zamir yerine Allah lafzının gelmesi konunun heybetini artırmak ve kalplere korku salmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ ٥٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لِيَجْعَلَ | yapmak için |
|
| 2 | مَا | şeyi |
|
| 3 | يُلْقِي | attığı |
|
| 4 | الشَّيْطَانُ | şeytanın |
|
| 5 | فِتْنَةً | bir imtihan |
|
| 6 | لِلَّذِينَ | olanlara |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | قُلُوبِهِمْ | kalblerinde |
|
| 9 | مَرَضٌ | bir hastalık |
|
| 10 | وَالْقَاسِيَةِ | ve katılaşanlara |
|
| 11 | قُلُوبُهُمْ | kalbleri |
|
| 12 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 13 | الظَّالِمِينَ | zalimler |
|
| 14 | لَفِي | içindedirler |
|
| 15 | شِقَاقٍ | bir ayrılık |
|
| 16 | بَعِيدٍ | uzak |
|
Qaseve قسو : قَسْوَةٌ kalbin sert veya katı olması yada sertleşip katılaşmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 7 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli kasvettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ
لِ harfi, يَجْعَلَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يُحْكِمُ veya يَنْسَخُ fiiline mütealliktir.
يَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَا masdariyyedir. مَا. ve masdar-ı müevvel amili يَجْعَلَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُلْقِي elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. فِتْنَةً kelimesi يَجْعَلَ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl , لِ harf-i ceriyle فِتْنَةً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
İsim cümlesidir. ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَرَضٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
الْقَاسِيَةِ atıf harfi وَ ’la لِلَّذ۪ينَ ’ye matuftur. قُلُوبُهُمْ ism-i fail الْقَاسِيَةِ ’nin faili olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ism-i fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ism-i failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُلْقِي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. لَف۪ي شِقَاقٍ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. بَع۪يدٍ kelimesi شِقَاقٍ sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَع۪يدٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ
Ayet, önceki ayetin devamıdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً cümlesi, önceki ayetteki يُحْكِمُ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَجْعَلَ fiilinin mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi olan يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً cümlesinde istiare sanatı vardır. Elle bir şeyi atmak manasındaki اَلْقَى fiili, فِتْنَةً ‘e isnad edilerek, fitne, beş duyuyla algılanır, mücessem, maddi bir hale dönüşmüş, insanın eliyle fırlattığı bir şeye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl لِلَّذ۪ينَ , başındaki harf-i cerle birlikte فِتْنَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ cümlesinde, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
ف۪ي قُلُوبِهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرَضٌ , muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مَرَضٌ ’un nekreliği, teksir ve tahkir ifade eder.
وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ , cer mahallinde, ism-i mevsûle matuftur. قُلُوبُهُمْ , ism-i fail vezninde gelen الْقَاسِيَةِ ‘nin failidir.
Münâfıklar hakkındaki bu ayet-i kerîmede مَرَضٌ kelimesinde istiare yapılmıştır. مَرَضٌ bedenî bir hastalıktır, kalbî bir hastalık olan nifak için müstear olmuştur. Aralarındaki benzerlik her ikisinin de yakaladıkları şeyi ifsad etmesidir. مَرَضٌ bedeni, şeytanın vesvesesi ve nifak kalbi ifsad eder.
قُلُوبُ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ [Kalplerin sert olması] ifadesinde meknî istiare vardır. Müşebbeh yani müstear lafız قُلُوبِهِمْ ’dir. Müşebbehün bih (müstearun minh) ve benzetme edatı hazf edilmiştir. İmanın kalplerine tesir etmemesi taştan bir kalbin etkilenmemesine benzetilmiş yani kalpler taşa benzetilmiştir. Dolayısıyla müşebbeh olan kalpler zikredilip, müşebbehün bih olan taşın levazımından olan sertlik zikredildiği için meknî istiare olmuştur.
لِيَجْعَلَ ما يُلْقِي الشَّيْطانُ فِتْنَةً ifadesindeki lâm; terettüp (kaynaklanma) manası için müstear lafızdır. فالتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهم عَدُوًّا (Kasas Suresi, 8) ayetindeki lâmda olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مرض kelimesinin nekre gelişi tazim içindir. Onların kalplerindeki hastalığın tehlikesinin şiddetine ve kötü akıbetlerine ima veya insanların tanıdığı hastalıkların dışında bir hastalık çeşidine delalet etmek için nekre gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, s. 77)
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
İtiraziyye olan (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) bu cümle, اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَف۪ي شِقَاقٍ cümlesi اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
ف۪ي شِقَاقٍ ibaresinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla شِقَاقٍ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü شِقَاقٍ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
بَع۪يدٍ۟ kelimesi شِقَاقِۭ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Sıfatla yapılan ıtnâb zem gayesiyle gelmiştir.
شِقَاقِۭ ’deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
شِقَاقِۭ ‘ın uzak manasındaki بَع۪يدٍ۟ kelimesiyle sıfatlanmasında istiare sanatı vardır. بَع۪يدٍ۟ , ayrılığın şiddetini belirtmekte mübalağa için müstear olmuştur.
شِقَاقٍ بَع۪يدٍۙ terkibinde, شِقَاقٍ , uzak manasındaki بَع۪يدٍۙ ‘le sıfatlanarak maddi bir varlık mesabesine konmuştur. Muhalefet, ayrılık, yolcusunun geriye dönemeyeceği uzak bir yola benzetilmiştir. Bu ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
بَع۪يدٍ, mesafedeki genişlik demektir. Cinsindeki şiddeti ifade etmek için müstear kılınmıştır.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Bakara/176)
الظَّالِم۪ينَ ‘nin zamir makamında zahir isim olarak zikredilmesi, onların zulumde yani inkârlarında bu kadar ileri gitmelerinin sebebine işaret etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i fail veznindeki الظَّالِم۪ينَ, zamir makamında zahir isim kullanılarak yapılan ıtnâbdır.
بَع۪يدٍ kelimesi burada hakikatinde son noktaya ulaşma anlamındadır. Hakikatin orada yayılması, uzak bir mekândaki mesafeye benzetilmiştir. فَذُو دُعاءٍ عَرِيض [Uzun uzun dua eder. (Fussilet Suresi, 51)] sözünde olduğu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Kalplerinde hastalık bulunanlar münafıklar ve imanlarında şüphe olanlardır; kalpleri kaskatı olan kimseler ise yalanlayan müşriklerdir. Bu zalimler derken münafıklarla müşrikleri kastedilmektedir. Aslında “bunlar” demesi yeterliydi, ancak bunların zalim olduklarına hükmetmek için zamir yerine açık isim getirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلِيَعْلَمَ | ve bilsinler diye |
|
| 2 | الَّذِينَ | kendilerine |
|
| 3 | أُوتُوا | verilenler |
|
| 4 | الْعِلْمَ | ilim |
|
| 5 | أَنَّهُ | onun (Kur’an’ın) |
|
| 6 | الْحَقُّ | bir hak (gerçek) olduğunu |
|
| 7 | مِنْ | -nden |
|
| 8 | رَبِّكَ | Rabbi- |
|
| 9 | فَيُؤْمِنُوا | ve inansınlar diye |
|
| 10 | بِهِ | ona |
|
| 11 | فَتُخْبِتَ | böylece saygı duysun |
|
| 12 | لَهُ | ona |
|
| 13 | قُلُوبُهُمْ | kalbleri |
|
| 14 | وَإِنَّ | ve şüphesiz |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | لَهَادِ | mutlaka iletir |
|
| 17 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 18 | امَنُوا | inanan(ları) |
|
| 19 | إِلَىٰ |
|
|
| 20 | صِرَاطٍ | yola |
|
| 21 | مُسْتَقِيمٍ | doğru |
|
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ
لِيَعْلَمَ atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki لِيَجْعَلَ ‘ye matuftur.
لِ harfi, يَعْلَمَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle يُحْكِمُ veya يَنْسَخُ fiiline mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يَعْلَمَ fetha ile mansub muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اُو۫تُوا الْعِلْمَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اُو۫تُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. الْعِلْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنَّهُ الْحَقُّ cümlesi, يَعْلَمَ ’nin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكَ car mecruru الْحَقُّ ’ın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru يُؤْمِنُوا fiiline mütealliktir. تُخْبِتَ fiili atıf harfi فَ ile يُؤْمِنُوا ‘ye matuftur.
تُخْبِتَ fetha ile mansub muzari fiildir. لَهُ car mecruru تُخْبِتَ fiiline mütealliktir. قُلُوبُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۫تُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dır.
يُؤْمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
تُخْبِتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خبت ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هَادِ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup mahzuf ي üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُٓوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى صِرَاطٍ car mecruru هَادِ ’ye mütealliktir. مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ ‘ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir:
a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi),
b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا – اَلرَّاعِيَ gibi),
c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي gibi) irab edilir. Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür.
Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
هَادِ ; sülâsî mücerredi هدي olan fiillerin ism-i failidir.
مُسْتَق۪يمٍ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ
وَ , atıf harfidir. Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ cümlesi, önceki ayetteki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِيَعْلَمَ fiilinin faili konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اُو۫تُوا الْعِلْمَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması sonraki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.
اُو۫تُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
اُو۫تُوا الْعِلْمَ ile kastedilen tevhit ve Kur’an verilmesidir.
Masdar ve tekid harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup masdar teviliyle لِيَعْلَمَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, kasr ifadesi yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. İki tekid hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُ maksûr/mevsûf, الْحَقُّ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
الْحَقُّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الْحَقُّ ‘daki elif-lam, kasr ifade etmiştir. Kasr izafîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 234)
مِنْ رَبِّكَ car-mecruru, الْحَقُّ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan muhatap zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde رَبِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Aynı üslupta gelen فَيُؤْمِنُوا بِه۪ cümlesi, …وَلِيَعْلَمَ cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ cümlesi, فَيُؤْمِنُوا بِه۪ cümlesine فَ ile atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فَتُخْبِتَ fiiline müteallik لَهُ car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Muzari sıygadaki fiiller hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِيَعْلَمَ - الْعِلْمَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
وَ , istinâfiyyedir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Rab isminden sonra zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek için zikredilmesinde, iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
Ayette ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
Müsned olan هَادِ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هَادِ ’nin muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan اٰمَنُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Car mecrur اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ de هَادِ ’ye mütealliktir. İsm-i fail vezninde gelmesi هَادِ ’nin müteallik alabilmesini sağlamıştır.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
صِرَاطٍ için sıfat olan مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍ ve اٰمَنُٓوا - لَهَادِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Din manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
صِرَاطٍ kelimesini Araplar “yol” manasında kullanırken Kur'an “din” manasında kullanmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Buradaki صِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk)
وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve |
|
| 2 | يَزَالُ | bitmez |
|
| 3 | الَّذِينَ |
|
|
| 4 | كَفَرُوا | inkar edenlerin |
|
| 5 | فِي | içinde (olmaları) |
|
| 6 | مِرْيَةٍ | kuşku |
|
| 7 | مِنْهُ | o (Kur’an) ndan |
|
| 8 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 9 | تَأْتِيَهُمُ | kendilerine gelinceye |
|
| 10 | السَّاعَةُ | o sa’at |
|
| 11 | بَغْتَةً | ansızın |
|
| 12 | أَوْ | yahut |
|
| 13 | يَأْتِيَهُمْ | kendilerine gelinceye kadar |
|
| 14 | عَذَابُ | azabı |
|
| 15 | يَوْمٍ | günün |
|
| 16 | عَقِيمٍ | kısır (hayırsız) |
|
Aqame عقم : عُقْمٌ sözcüğü temelde bir iz veya etkinin oluşmasını engelleyen kuruluk/sertliktir. داءٌ عٌقامٌ iyileşmeyen hastalıktır. Fiil olarak عَقِمَت الْمَرْأة kadın kısır idi/ o hale geldi manasında kullanılır. Kur'an-ı Kerim'de geçen رِيحٌ عَقِيمٌ ifadesi bir bulut ya da ağacı aşılamayan rüzgar anlamındadır. Son olarak يَوْمٌ عَقِيمٌ sözü de hiçbir sürur ve sevincin olmadığı gündür. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli akâmete uğramaktır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا يَزَالُ istimrar (devamlılık) fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَزَالُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl يَزَالُ ’nün ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
ف۪ي مِرْيَةٍ car mecruru يَزَالُ ’nün mahzuf haberine mütealliktir. مِنْهُ car mecruru مِرْيَةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تَأْتِيَ muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel حَتّٰى harf-i ceriyle ف۪ي مِرْيَةٍ ‘nin taalluk ettiği fiile mütealliktir.
تَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. السَّاعَةُ fail olup damme ile merfûdur. بَغْتَةً hal olup fetha ile mansubdur. يَأْتِيَهُمْ cümlesi, atıf harfi اَوْ ’le تَأْتِيَهُمُ ’e matuftur.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. يَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَق۪يمٍ kelimesi يَوْمٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Süreklilik (devamlılık) bildiren nakıs fiillerin isim ve haber alabilmeleri ve devamlılık manası ifade etmeleri için kendilerinden önce nefy (olumsuzluk), nehiy, dua, istifham-ı inkâri (kınama ve sitem amaçlı soru) edatlarından birinin bulunması gerekir. Başlarındaki مَا menfilik harfi olmasına rağmen fiile olumsuzluk değil devamlılık manası kazandırır. مَا زَالَ fiilinin muzarisi لَا يَزَالُ şeklinde gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Muzari sıygada gelen nakıs fiil لَا يَزَالُ ‘nun dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَا يَزَالُ istimrar fiillerindendir. Devamlılık ifade eder.
لَا يَزَالُ ‘nin ismi, sonraki habere dikkat çekmek ve tahkir için ism-i mevsûlle gelmiştir. الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لَا يَزَالُ’nun haberi mahzuftur. ف۪ي مِرْيَةٍ, bu mahzuf habere mütealliktir.
زَالَ, “ayrıldı, vazgeçti, bıraktı, kayboldu” demektir. Başına olumsuzluk edatı مَا geldiğinde مَا زَالَ olur yani iki menfî yan yana gelir; devamlılık ifade eder. زَالَ nakıs fiildir. زَالَ ’nin mazisinde مَا , muzarisinde de لَا kullanımı daha yaygındır.
مِرْيَةٍ ’deki nekrelik, teksir ve tahkir ifade eder.
ف۪ي مِرْيَةٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla şüphe, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü مِرْيَةٍ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Şüphe içinde olmadaki aşırılığı ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
مِنْهُ [Ondan yana] ifadesindeki zamir Kur’an’a ya da Hz. Peygambere racidir.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup حَتّٰى ile birlikte لَا يَزَالُ ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
Hal olan بَغْتَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
حَتّٰى kelimesi, bir şeyin başlangıcına dayanmaksızın sonunu bildirir. Kendisinden sonra gelen gizli bir اَنْ ’le muzari fiili nasb eder ve harf-i cerdir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
Aynı üslupta gelerek masdar-ı müevvele اَوْ harfiyle atfedilen اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal olan بَغْتَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
تَأْتِيَهُمُ fiilinin السَّاعَةُ ‘ ya nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili zamana isnad edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır. Saatin gelmesi ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ [Günün azabı] ifadesinde mecaz-ı aklî vardır. İsnad güne yapılarak azabın korkunçluğu artırılmıştır. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
يَوْمٍ için sıfat olan عَق۪يمٍ, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
يَوْمٍ ’in nekre gelişi tazim içindir.
Son cümlede zamir yerine zahir isim olarak يَوْمٍ tekrarlanmış, o günün önemi vurgulanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
تَأْتِيَهُمُ - يَأْتِيَهُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah, kıyametten bahsedip, siz de ayetteki يَوْمٍ عَق۪يمٍ yine kıyamet manasına alırsanız, o zaman lüzumsuz bir tekrar söz konusu olur denilirse biz deriz ki: “Bu bir tekrar değildir. Çünkü السَّاعَةُ, kıyametin işaretleridir, يَوْمٍ عَق۪يمٍ ise kıyametin bizzat kendisidir. Durum bu soruyu soranın dediği gibi olsa bile bu bir tekrar olmaz. Çünkü birincisinde kıyamet, ikincisinde de o günün azabı kastedilmiştir. السَّاعَةُ ile herkesin ölüm zamanının, يَوْمٍ عَق۪يمٍ azabı ile de kıyamet gününün (dehşetinin) kastedilmiş olması da muhtemeldir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ [Yahut da onlara kıyamet gününün azabı gelecektir] cümlesinde güzel bir istiare vardır. Bu, istiarelerin en güzellerindendir. Çünkü عَق۪يمٍ, çocuk doğurmayan, kısır kadın demektir. Sanki Yüce Allah o günü, kendisinden sonra ne gece ne de gündüz gelmeyecek olan bir gün olarak nitelemiştir. Çünkü zaman bitmiş yükümlülük sona ermiştir. Günler, gecelerin çocukları yerine konmuş ve bu günlerin arasından o gün, istiare yoluyla “kısır” kılınmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu kıyametten murad, kıyamet alametleri olmayıp kıyametin kendisidir. Nitekim “ansızın” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Zira bu ifade, ancak gerçek kıyamet için kullanılmaktadır. Diğer bir görüşe göre ise bu kıyametten kastedilen, ölümdür. Kısır gün de kendisinden sonra gün olmayan son gündür. Sanki her gün, kendisinden sonra gelen günü doğurmaktadır. Kendisinden sonra gün gelmeyen gün ise kısırdır. Bundan maksat yine kıyamet günüdür. Sanki şöyle denilmiştir: Ya da onlara, kıyametin azabı gelip çatacaktır. اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُها yerine اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ denilerek, zamir yerine açık isim getirilmesinin sebebi korku ve dehşeti artırmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki ayetlerin çoğunun fasılalarını teşkil eden ي - مٍ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Hafız hocaları, Kur’an-ı Kerim’ini havaya kaldırdı ve dedi ki:
“Kur’an’ı sevin. Şifa, rahmet ve hidayet kaynağına bağlanın. Onu sahiplenin. Bir çocuğun en sevdiği oyuncağını sahiplendiği gibi. Onu tanıyın. Bir annenin doğduğu günden itibaren bebeğini tanıdığı gibi. Onu taşıyın. Sevdiklerinizi kalbinizde ve saçlarınızı başınızda taşıdığınız gibi. Zihninizi ve kalbinizi ona bırakın. Allah’a giden yolda elinizi tutsun. Teşvik edilmeye, dua etmeye ve sevinmeye ihtiyaç duyduğunuzda; gereken merhemi karşınıza çıkarsın. Neyi istemeniz ve neyi istememeniz konusunda uyarsın. Kurduğunuz arkadaşlıklarda aramanız gerekenleri anlatsın. Size niçin dünyaya geldiğinizi ve Rabbinizi hatırlatsın. Düşünmekten kaçındıklarınızı düşündürtsün ve şeytanın fitnesine karşı kalp gözlerinizi açık tutsun. Kalbinizin kulaklarını açık tutun ki Kur’an-ı Kerim’deki hakikatleri hayatınıza, ilişkilerinize ve yeryüzünde yürüdüğünüz her yola işleyin.”
Ey iman edenleri dosdoğru yola ileten Allahım! Bizi de onların arasına kat ve iki cihanda da onlarla beraber eyle. Bizi; salih ameller işleyenlerden, bağışlananlardan, dünyada nice nimetlerine sahip olanlardan ve ahirette ebedi nimetlerine kavuşanlardan eyle.
Ey vaadinden dönmeyen Allahım! Bizi; azabından, azabına layıklara benzemekten ve onların şerlerinden muhafaza buyur. İçinde bulunduğumuz toplumun; ahalisi zulme dalmış, azabını çabuk dilemiş ve gazabını hakketmiş toplumlara benzemesinden muhafaza buyur.
Ey hakkıyla bilen ve hikmetle yöneten Allahım! Kalbimizi; katılaşmaktan ve şeytanın katmaya çalıştığı hastalıklardan koru. Kalbimize; Senin ayetlerini yerleştirerek imanımızı sağlamlaştır. Bizi; kendisine ilim verilenlerden, kitabına iman edenlerden, yürüdüğü her yolu kelamının nuruyla aydınlananlardan ve kalbiyle kelamına bağlananlardan eyle.
Kur’an-ı Kerim’i okuyanlardan, okutanlardan, sevenlerden ve sevdirenlerden olmak duasıyla.
Amin.
***
Sonrasında ne yaşayacağını tam olarak bilmediğinin bir an önce gelmesini istemek, acelecilikten doğan bir saflık halidir. Halbuki normal bir insan hayatında gerçekleşen her şey belli bir hazırlık sürecinden geçer. Bir bebeğin dünya gelmesi, eğitim hayatının tamamlanması, evlilik akdinin gerçekleşmesi, teşhis edilir hale gelene kadar bedenin içeriden hastalanması ve ölüm gibi birçok örnek verilebilir. Psikolojik çöküntülerin ya da rahatsızlıkların ardında da yatan bir geçmiş vardır. Bu bir nimettir. Sıkıntıları çözmenin ve hazırlanmanın anahtarıdır.
Allah, İslam diniyle, günlük hayatta unutulması tercih edilen gerçekleri hatırlatarak kullarını kendi kıyametlerine (ölümlerine), hesap gününe ve ahiret hayatına hazırlar. Allah’a iman edenler, Allah’ın azabının ya da hesap gününün hemen gelmesini istemekten sakınırlar. Kendilerine verilen süreyi değerlendirerek elden geldiğince hazır bir şekilde yani Allah’ın rızası üzerine ölümü karşılamayı ve dirilmeyi temenni ederler. Zira yeryüzünde hazırlıksız yakalandıkları her hastalıkta ve sıkıntıda sarsıldıklarının farkındadırlar.
Ey Allahım! Hakkımızda hayırlı olmayanı, bilinmeyeni ve iki cihanımıza da iyilik getirmeyeni aceleyle ya da ısrarla isteme gafletinden Sana sığınırız. Yeryüzünde geçtiğimiz hazırlık süreçlerinin hepsini, elimizden geldiğince değerlendirmemiz ve Senin rızanı umarak çalışmamız için yardımcımız ol. Öldüğümüz ve dirildiğimiz günü tebessüm ile kalbi mutmain bir halde karşılayanlardan eyle.
Amin.