بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الْمُلْكُ | mülk |
|
| 2 | يَوْمَئِذٍ | o gün |
|
| 3 | لِلَّهِ | Allah’ındır |
|
| 4 | يَحْكُمُ | hükmeder |
|
| 5 | بَيْنَهُمْ | onların aralarında |
|
| 6 | فَالَّذِينَ | kimseler |
|
| 7 | امَنُوا | inananlar |
|
| 8 | وَعَمِلُوا | ve yapanlar |
|
| 9 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 10 | فِي |
|
|
| 11 | جَنَّاتِ | cennetlerindedirler |
|
| 12 | النَّعِيمِ | ni’met |
|
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ
İsim cümlesidir. اَلْمُلْكُ mübteda olup damme ile merfûdur. يَوْمَ zaman zarfı, إذ için muzâftır. إذ mahzuf cümleye muzâftır. Takdiri, يوم يؤمنون أو يوم تزول مريتهم (İman ettikleri veya şüphelerinin yok olduğu gün) şeklindedir. Kelimenin sonundaki tenvin mahzuf muzâfun ileyhten ivazdır. لِلّٰهِ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
Fiil cümlesidir. يَحْكُمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَهُمْ mekân zarfı يَحْكُمُ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
İsim cümlesidir. فَ atıf harfi, taksim ve tefri’ içindir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا fiili atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır.
ف۪ي جَنَّاتِ car mecruru mübteda الَّذ۪ينَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. النَّع۪يمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsi mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لِلّٰهِۜ , mahzuf habere mütealliktir. يَوْمَئِذٍ , kasr ifadesi için amili olan اَلْمُلْكُ takdim edilmiştir.
اَلْمُلْكُ lafzındaki lâm-ı tarif, cins içindir. اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ cümlesinde takdim kasrı vardır. Tıpkı الحَمْدُ لِلَّهِ cümlesinde olduğu gibi. Yani o gün mülk sadece Allah'a aittir. Allah'tan başkasına ait değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اَلْمُلْكُ mevsûf/maksur, لِلّٰهِ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. O gün mülk, Allah’ın olmaya hasredilmiştir.
يَوْمَ , zaman zarfıdır. لِلّٰهِ ’nin müteallakı olan mahzuf habere mütealliktir.
ئِذٍ , aslında sükun üzere mebni bir kelimedir. Burada kelimenin sonundaki tenvin, mahzuf muzâfun ileyh cümlesinden ivazdır. يَوْمَ , zaman zarfı إذ ’e muzâftır. Takdiri يؤمنون (İman ederler) olan muzâfun ileyh cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şayet يَوْمَئِذٍ “(O gün) ifadesindeki tenvin hangi cümlenin yerini tutuyor?” dersen, şöyle derim: [Nankörce inkâr edenler ise (kıyamet) saat(i) -veya kısır bir günün azabı- ansızın başlarına gelene kadar ondan yana şüphe içinde kalmaya devam ederler. (Hac Suresi, 55)] ifadesine itibarla takdiri; “يوم يؤمنون (iman ettikleri gün) veya يوم تزول مريتهم (şüpheleri zail olduğu gün)” şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
يَوْمَئِذٍ , hesap gününden kinayedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
İşte o zaman, inkâr edenlerin şüphesi ortadan kalkacaktır. Bu; şüphenin zail olma şeklini soranların ve bunun zevaliyle beraber neyle karşılaşacakları sorusunun kaynağıdır. Yani makam المُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ile başlayarak devam eden cümle dolayısıyla uyanan gizli soruya detaylı bir cevap makamıdır. İstînâfi beyâniyye şeklinde gelmiştir.
يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ, o gün onlar arasındaki yegâne hakimin kendisi olduğunu, kendisi dışında hiçbir hakim bulunmayacağını beyan etmiştir ki bu insanları günah işlemekten caydırıcı bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَحْكُمُ بَيْنَهم cümlesi, المُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ cümlesinde bedel-i iştimâl olarak gelmiştir. المُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ cümlesi bu hükme hazırlık olarak gelmiştir. Bir manayı bedelle açıklamak ibhamdan sonra açıklamak demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Cümle atıf harfi فَ ile يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الَّذ۪ينَ ’nin haberi mahzuftur.
Car mecrur ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.
Mübteda konumunda gelen cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcaz-ı hazif sanatıdır.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf جَنَّاتِ النَّع۪يمِ izafetinde, النَّع۪يمِ sıfat olmasına rağmen جَنَّاتِ ‘ye izafe edilmiştir. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
اَلْمُلْكُ - يَحْكُمُ ve جَنَّاتِ - النَّع۪يمِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
عَمِلُ fiili zaman isteyen işlerde kullanılır. İyi ameller hemen ve süratle yapılamadığından, sabır ve metanet gerektirdiğinden عَمِلُ fiili kullanılmıştır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
عمل fiili, zaman alan işlerde kullanılırken فعل tam tersi, bir anda olup biten, bir anda yapılan işler için kullanılır. Bu yüzden Kur’an’da salih amelin işlenmesi فعل fiiliyle değil de عمل ile ifade edilmiştir. Çünkü salih amel uzun zamana ihtiyaç duyar. Öte yandan Fil Suresinde, fiil sahiplerine yapılanlar anlatılırken اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ [Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi?] şeklinde فعل fiili ile ifade edilir. Çünkü helak bir anda olmuştur.
Aynı şekilde عَمِلَ fiili canlı bir varlık tarafından amaç güdülerek işlenen fiiller için söz konusudur. Bu anlamda فَعَلَ ’den daha daha özeldir. فَعَلَ amaçsız bir şekilde bir canlının işlediği fiiller de kullanılabileceği gibi cansız varlıklar içinde kullanılabilir. O yüzden Allah, müminlerin bir özelliği olarak salih amel işlemelerinden bahsederken bu kelimeyi عَمَلَ’yi kullanmakla bu işin bir amaç sonucu işlendiğini vurgulamaktadır.
Bunun tersine puthanedeki putların kırılmasından sorumlu tutulan Hz. İbrahim toplumuna karşı yaptığı savunmada قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا [Tam aksine şu büyükleri yaptı dedi. (Enbiya Suresi, 62)] derken فَعَلَ fiilini kullanmıştır ki bu yapılan işin cansız bir varlıktan şuursuz bir şekilde ortaya çıktığını göstermektedir. (Celalettin Divlekci, Anlam-Üslûp İlişkisi Bağlamında Kur’an’ın Üslûp Analizi)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ٥٧
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا
İsim cümlesidir. Cümle, atıf harfi وَ ’la الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَذَّبُوا atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
فَ harfi zaiddir. Cümle, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُه۪ينٌ kelimesi, عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُه۪ينٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında tahkir ifade eder. Mevsûlün sılası olan كَفَرُوا, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen ve sıla cümlesine atfedilen وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَذَّبُوا fiili, تفعيل babındandır. تفعيل babının en yaygın anlamı teksirdir.
بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelam olan فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ cümlesi, الَّذ۪ينَ için haberdir. Cümleye dahil olan فَ tekid ifade eden zaid harftir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, bahsi geçenleri tahkir ve kınama içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak gelen لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ şeklindeki isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
عَذَابٌ için sıfat olan مُه۪ينٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Bu ifadenin kafir ve münafıkların azabını ifade ettiği söylenmiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Önceki ayetteki فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ cümlesiyle bu ayet arasında mukabele sanatı vardır.
لِلّٰهِۜ - بِاٰيَاتِنَا kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.
Önceki ayetteki اٰمَنُوا ile كَفَرُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
كَذَّبُوا - كَفَرُوا ve عَذَابٌ - مُه۪ينٌ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَالَّذِينَ | ve kimseler |
|
| 2 | هَاجَرُوا | hicret eden(ler) |
|
| 3 | فِي |
|
|
| 4 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 5 | اللَّهِ | Allah |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | قُتِلُوا | öldürülenler |
|
| 8 | أَوْ | veya |
|
| 9 | مَاتُوا | ölenler |
|
| 10 | لَيَرْزُقَنَّهُمُ | onları rızıklandıracaktır |
|
| 11 | اللَّهُ | Allah |
|
| 12 | رِزْقًا | bir rızıkla |
|
| 13 | حَسَنًا | en güzel |
|
| 14 | وَإِنَّ | ve doğrusu |
|
| 15 | اللَّهَ | Allah |
|
| 16 | لَهُوَ | elbette o |
|
| 17 | خَيْرُ | en hayırlısıdır |
|
| 18 | الرَّازِقِينَ | rızık verenlerin |
|
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ
İsim cümlesidir. Cümle, atıf harfi وَ ’la önceki ayette geçen الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ’ya matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası هَاجَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
هَاجَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru هَاجَرُوا ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. قُتِلُٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مَاتُوا atıf harfi اَوْ ile makabline matuftur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَاتُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mahzuf kasem ve cevabı, ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَرْزُقَنَّ fetha üzere mebni muzari fiidir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. رِزْقاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَناً kelimesi رِزْقاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) هَاجَرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyye veya itiraziyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ mübtedanın haberi olarak damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّازِق۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
الرَّازِق۪ينَ , sülâsi mücerredi رزق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ ; ism-i tafdil kalıbındadır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ
Allah Teâlâ'nın muhacirlere yönelik yüce vaadini bildirdiği ayeti kerime, atıf harfi وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında tazim ifade eder.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti, lafza-i celâle muzâf olan سَب۪يلِ için tazim ve teşrif ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
ثُمَّ قُتِلُٓوا cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen مَاتُوا cümlesi muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ثُمَّ kelimesi hükümde ortaklık, tertip ve mühlet gibi üç hususu kendinde toplayan bir harftir.
قُتِلُٓوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اَمَاتُو - قُتِلُٓوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bahsi geçen kişilerin özelliklerinin (hicret etmiş, öldürülmüş, ölmüş) sayılması taksim sanatıdır.
Kasem üslubundaki لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناً terkibi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle gayrı talebî inşâî isnaddır.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasemin cevap cümlesi olan لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناً , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin ayette ikinci kez zikredilmesinde ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رِزْقاً kelimesi لَيَرْزُقَنَّهُمُ fiilinin mef’ûlu mutlakıdır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen لَيَرْزُقَنَّهُمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
حَسَناً kelimesi رِزْقاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Ayette, bu uğurda öldürülen ile ölene eşit vaatte bulunularak ikisinin de kastı ve asıl ameli eşit sayılmıştır. Ancak güzellik dereceleri farklı olabildiği için bu rızkın verildiği kimselerin hali ve dereceleri farklı da olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. Taliliye veya itiraziyye olması da caizdir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, kalplerde muhabbet, telezzüz, teberrük ve tazim duygularını artırmak içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Muzâfun ileyh olan müsned خَيْرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ izafetinde, خَيْرُ sıfat olmasına rağmen الرَّازِق۪ينَ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Hayırlı rızık veren, yerine [rızık verenlerin en hayırlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
يَرْزُقَنَّهُمُ - رِزْقاً - رَّازِق۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ cümlesi, bedel ile mübdelün minh arasına girmiş itiraziye cümlesidir. Cümle, Cenab-ı Hakk'ın rızkının büyüklüğünü tasvir etmek için tekid harfi, lam-ı muzahlaka ve fasıl zamiri ile tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin masdarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlâ'nın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ ٥٩
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ
Cümle, önceki ayetteki kasem ve cevabından bedel-i iştimâldir.
Fiil cümlesidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يُدْخِلَنَّ fetha üzere mebni muzari fiidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مُدْخَلاً mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. يَرْضَوْنَهُ cümlesi, مُدْخَلاً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
يَرْضَوْنَ fiili نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُدْخِلَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi دخل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُدْخَلاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَل۪يمٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. حَل۪يمٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
عَل۪يمٌ - حَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mahzuf kasem ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, gayri talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasemin cevap cümlesi olan لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُ , mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُدْخَلاً kelimesi, يُدْخِلَنَّهُمْ fiilinin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur.
يَرْضَوْنَهُ cümlesi, مُدْخَلاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يُدْخِلَنَّهُمْ - مُدْخَلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ cümlesi 58. ayetteki لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللَّهُ رِزْقًا حَسَنًا cümlesinden bedel-i iştimâldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet-i kerimede geçen مُدْخَلاً lâfzı, مُ ’in dammesi ve fethası ile; masdar ve ism-i mekân olarak okunmuştur.(Celâleyn Tefsiri)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Tekid ifade eden şeddeli نَّ, muzari fiilin sonuna bitişir. Tekid nunları bitiştikleri fiillere istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. Bu ayette mahzuf kaseme işaret eden lâm gelmiştir.
“Hiç şüphe yok ki Allah, onları, hoşnut olacakları bir yere sokacaktır.” Bu yerden murad cennettir. İbni Abbas (r.a) diyor ki: “Ayette, ‘hoşnut olacakları’ denilmiş, çünkü onlar, cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın tasavvur edemediği nimetleri görecekler ve bundan hoşnut olacaklardır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ
Ta’lil hükmünde isti’naf cümlesidir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
حَل۪يمٌ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
حَل۪يمٌ ve عَل۪يمٌ, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Mesel tarikinde tezyîl (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) olan bu cümle, öncesindeki manayı kuvvetlendirmek için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Denemear. Gör. Ömer Kara)
حَل۪يمٌ ile “O, halim olduğu için günah işleyenlerin cezasını hemen peşin vermez, aksine tövbe edebilmeleri ve böylece cenneti hak edebilmeleri için onlara mühlet verir.” manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 2 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 3 | عَاقَبَ | ceza verir de |
|
| 4 | بِمِثْلِ | dengiyle |
|
| 5 | مَا |
|
|
| 6 | عُوقِبَ | yapılan cezanın |
|
| 7 | بِهِ | kendisine |
|
| 8 | ثُمَّ | sonra |
|
| 9 | بُغِيَ | tekrar saldırılırsa |
|
| 10 | عَلَيْهِ | kendisine |
|
| 11 | لَيَنْصُرَنَّهُ | elbette ona yardım eder |
|
| 12 | اللَّهُ | Allah |
|
| 13 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 14 | اللَّهَ | Allah |
|
| 15 | لَعَفُوٌّ | affedendir |
|
| 16 | غَفُورٌ | bağışlayındır |
|
ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri, الأمر veya الشأن (Durum.) şeklindedir. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir.
وَ istînâfiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası عَاقَبَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Mukadder kasem ve cevabı مَنْ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. عَاقَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’ dir. بِمِثْلِ car mecruru عَاقَبَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası عُوقِبَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
عُوقِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِه۪ car mecruru عُوقِبَ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بُغِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْهِ car mecruru بُغِيَ fiiline mütealliktir.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
يَنْصُرَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَاقَبَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عقب ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَفُوٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. غَفُورٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
عَفُوٌّ ve غَفُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ hazf edilmiş mübtedanın haberidir. Takdiri, الأمر ذٰلِكَۚ şeklindedir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın kudretine işaret edilmiştir. Allah'ın hükmü, kudreti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ
Cümleye dahil olan وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. مَنْ mübteda, kasem üslubunda gelen لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُ terkibi haberdir.
Mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekmek kastına matuftur.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
عَاقَبَ fiiline müteallik بِمِثْلِ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sıla cümlesi عُوقِبَ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsm-i mevsûller müphem yapıları nedeniyle sılaya ihtiyaç duyarlar.
Aynı üslupta gelen ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ cümlesi tertip ve terahi ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ثُمَّ kelimesi hükümde ortaklık, tertip ve mühlet gibi üç hususu kendinde toplayan bir harftir.
ثُمَّ kelimesi rütbeten terahi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عُوقِبَ ve بُغِيَ fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
عُوقِبَ ve بُغِيَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Aynı zamanda مَنْ ‘in haberidir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Mukadder kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Kasemin cevabı; mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَاقَبَ - عُوقِبَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın, Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Zemahşerî, Nahl Suresi 126. ayetteki yaklaşımının aksine burada “cezalandırma”nın عقاب tabiriyle ifade edilmesini, mülâbese yoluyla nazirin nazîre (benzer), nakıdın nakîda (zıt) hamli kabilinden görürken, Beyzâvî bunu iki tabir arasındaki sebep-sonuç ilişkisine bağlamıştır.
Beyzâvî’nin sözlerini neredeyse aynen tekrarlayan Ebüssuûd ise burada da müşâkele sanatını işaret etmiştir. (Âdem Yerinde,Dil Ve Belâgat Yönünden Ebüssuûd Efendi’nin Tefsiri İrşâdü’l- Akli’s-Selîm Ilâ Mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm )
Şayet “Burada ‘Şüphesiz, Allah affedicidir, bağışlayıcıdır’ denmesi nasıl uygun düşer ki?!” dersen şöyle derim: Haksızlığa dengi ile karşılık verecek olan kişi Cenab-ı Hakk tarafından, suçluyu affetmeye ve onu cezalandırmamaya teşvik edilmekte, tahrim değil tenzih yöntemiyle buna yönlendirilmektedir. Kişi iş bu mendubu tercih ederek tenzih yolunu tutup affederse bu, Allah katında övgüyü gerektirecek bir durum olmaktadır. Eğer bunu tercih etmez ve bu konuda affı teşvik eden: [Kim affedip barışırsa, onun ecri Allah’a düşer.] (Şûra Suresi, 40) [Ki bağışlamanız takvaya daha yakındır.] (Bakara Suresi, 237) [Kim sabredip bağışlarsa... Bu da gerçekten kararlılık isteyen şeylerdendir.] (Şûr Suresi, 43) gibi ayetlere aldırmadan intikam almaya kalkarsa Allah o takdirde de affedicidir, bağışlayıcıdır. Yani teşvik etmiş olduğu şeyi terk ettiği için onu kınamaz; ikinci defa da af esasını ihlal edip saldırgandan intikamını aldığında, saldırgana karşı kendisine yardım edeceğini garanti eder. Şu da mümkündür: Allah Teâlâ, saldırgana karşı ona yardım edeceği garantisini verirken affın “kendisi” için de uygun olduğunu, bu iki sıfatını zikretmek suretiyle dolaylı olarak ifade etmiş olur. Ya da af ve mağfiretin zikredilmesi ile kendisinin ukubete kādir olduğunu göstermiş olur, çünkü birinin “affedici” olarak nitelenebilmesi için zıttına kādir olması gerekir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
“İşte durum böyle! Her kim, kendisine verilen cezanın (eziyetin) misli ile karşılık verir de sonra kendisine saldırılırsa hiç şüphesiz Allah ona yardım edecektir.” Yani durum bundan ibarettir. Bu cümle, makabline izah mahiyetindedir ve kendisinden sonraki kelamın, makablinden bağımsız olduğuna dikkat çekmektedir. Kendisine yapılan eziyetin misli ile karşılık vermek, kısasa fazla bir şey ilave etmeme demektir. İlk yapılan eziyete de ceza denilmesi, ikisi benzeşmesi içindir yahut cezanın sebebi olduğu için ona da ceza denilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ cümlesi ta’lildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan, İtkan, c. 2, s. 176)
Allah’ın عَفُوٌّ ve غَفُورٌ sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
غَفُورٌ - عَفُوٌّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Bunlar mübâlağa ifade eden kiplerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetin son cümlesi Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Bu cümle, önceki cümlenin anlamını tekid eden mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb sanatına dahildir.
Allah'ın bağışlaması ve mağfireti bol olduğundan, O'nun, “Kim sabreder ve affederse bu hareketi şüphesiz hayırlı işlerdendir.” ayetinde teşvik buyurduğu affetmeye ve sabra, bu kimse intikamı tercih etmesinden dolayı ondan sadır olan hareketi af ve mağfiret eder. Bu ayette bağışlamaya büyük teşvik vardır. Zira Allah'ın kudreti sonsuz olduğu halde kendisi affettiğine göre insanlar daha çok affetmelidir. Bir de bu ayet, Allah'ın cezalandırmaya kādir olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü ancak affın zıddına muktedir olan kimse af ile vasıflandırılır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 2 | بِأَنَّ | şüphesiz |
|
| 3 | اللَّهَ | Allah |
|
| 4 | يُولِجُ | sokar |
|
| 5 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 6 | فِي | içine |
|
| 7 | النَّهَارِ | gündüzün |
|
| 8 | وَيُولِجُ | ve sokar |
|
| 9 | النَّهَارَ | gündüzü |
|
| 10 | فِي | içine |
|
| 11 | اللَّيْلِ | gecenin |
|
| 12 | وَأَنَّ | ve doğrusu |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah |
|
| 14 | سَمِيعٌ | işitendir |
|
| 15 | بَصِيرٌ | görendir |
|
Velece ولج : وُلُوجٌ dar bir yere girmek demektir. Bu köke ait وَلِيجَةٌ kelimesi ise insanın kendi ehlinden/ailesinden olmadığı halde kendisine dayanmak için edindiği her gizli dost; diğer bir görüşe göre ise herşeydir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 14 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يُولِجُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي النَّهَارِ car mecruru يُولِجُ fiiline mütealliktir. يُولِجُ النَّهَارَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la يُولِجُ الَّيْلَ ’e matuftur.
يُولِجُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. النَّهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الَّيْلِ car mecruru يُولِجُ fiiline mütealliktir.
يُولِجُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ولج ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَم۪يعٌ kelimesi اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - بَص۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ ‘nin mübteda olduğu cümlede haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
ذٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın kudretine işaret edilmiştir. Allah'ın hükmü, kudreti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Tekid ifade eden masdar harfi اَنَّ ve akabindeki بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfiyle mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَنَّ ’nin haberi olan يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
فِي النَّهَارِ ve فِي الَّيْلِ ibarelerindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen gündüz ve gece, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Gündüzün yerine gece, gecenin yerine gündüz gelmesi, adeta bir şeyin, bir kabın içinde girmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
الَّيْلِ - النَّهَارَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, bu kelimelerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الَّيْلَ فِي النَّهَارِ ve النَّهَارَ فِي الَّيْلِ ibarelerinde aks sanatı, يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ cümlesiyle وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ cümlesi arasında mukabele vardır.
بِ harf-i ceri sebebiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Gece ve gündüzden birini diğerinin içine sokulması; güneşin kaybolmasıyla, birinin karanlığının ötekinin aydınlığının yerini alması, doğmasıyla da birinin aydınlığının diğerinin karanlığının yerini doldurmasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ , masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak, hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَمِیعٌ - بَص۪يرٌ sıfatlarının aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır. Lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.
(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ذَٰلِكَ | işte böyle |
|
| 2 | بِأَنَّ | çünkü |
|
| 3 | اللَّهَ | Allah |
|
| 4 | هُوَ | o |
|
| 5 | الْحَقُّ | Hak’tır |
|
| 6 | وَأَنَّ | ve gerçekten |
|
| 7 | مَا | şeyler |
|
| 8 | يَدْعُونَ | yalvardıkları |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 11 | هُوَ | o |
|
| 12 | الْبَاطِلُ | batıldır |
|
| 13 | وَأَنَّ | ve gerçek şu ki |
|
| 14 | اللَّهَ | Allah |
|
| 15 | هُوَ | O |
|
| 16 | الْعَلِيُّ | çok yücedir |
|
| 17 | الْكَبِيرُ | çok büyüktür |
|
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ الْحَقُّ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur veya fasıl zamiridir. الْحَقُّ haber olup damme ile merfûdur. اَنَّ مَا يَدْعُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ile öncesindeki اَنَّ ve masdar-ı müevvele matuftur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
مَا müşterek ism-i mevsûl اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf mef’ûlün bihin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هُوَ الْبَاطِلُ cümlesi, ikinci اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْبَاطِلُ haber olup damme ile merfûdur.
وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَلِيُّ haber olup damme ile merfûdur. الْكَب۪يرُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
الْعَلِيُّ - الْكَب۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ ‘nin mübteda olduğu cümlede haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Allah’ın kudretine işaret edilmiştir. Allah'ın hükmü, kudreti, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
Tekid ifade eden masdar harfi اَنَّ ve akabindeki بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfiyle mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Fasıl zamiri هُوَ , kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اللّٰهِ mevsûf/maksur, الْحَقُّ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Müsned olan الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Buradaki işaret ismi, kendisinden önce gelen işaret isminin tekrarıdır (tekrirdir). Bu nedenle atfedilmemiştir (atıf edatı kullanılmadı). (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Fasıl zamirinden oluşan bu cümledeki kasr, kasrı hakîkîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah'ın sonsuz kudret ve ilme sahip olduğu sabittir; çünkü şüphesiz Allah, zatı için vaciptir; Kendi nefsinde, sıfatlarında ve fiillerinde eşsizliği sabittir. Zira O'nun vücudunun ve tekliğinin vacip olması, bütün varlıkların başlangıcı olmasını ve her şeyi bilmesini gerektirmektedir. Yahut Allah'ın hakkın ta kendisi olması, yegâne ilâh olarak sabit olmasıdır. Ve ancak her şeyi bilen ve her şeye muktedir olan zat ilâh olabilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ذٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan Suresi 57, s. 190)
ذٰلِكَ [İşte bu] ifadesiyle insanın çeşitli aşamalarda yaratılmasına, birbirine zıt hallerden geçmesine ve yerin ölümünden sonra diriltilmesine işaret edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ
Tekid ifade eden masdar harfi اَنَّ ve akabindeki بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele matuftur. اَنَّ ’nin ismi olan müşterek ism-i mevsûl اَنَّ’nin ismi, الْبَاطِلُ haberidir. هُوَ , kasır ifade eden fasıl zamiridir.
وأنَّ ما تَدْعُونَ مِن دُونِهِ هو الباطِلُ sözündeki fasıl zamiriyle oluşturulmuş kasr, başka batılı, batıl değil hükmünde görerek hesaba katmamaları manasında iddiâî kasrdır. Ve bu onların putlarını küçük düşürmek (tahkir) için mübalağadır. Çünkü makam, mücadele (savaş) ve tehdit makamıdır. Yoksa putların çoğu gibi Arap olmayanların putları da batıldır. (geçersizdir) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ دُونِه۪ car-mecruru, mahzuf mefûlün mahzuf haline mütealliktir. Mef’ûlün ve halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
دُونِه۪ izafeti, muzafın tahkiri içindir. دُون kelimesi غير ’dan daha kapsamlıdır. Hem yanında hem dışında anlamları taşır. غير kelimesinin ise yanında manası yoktur.
الْبَاطِلُ , masdar ve tekit harfi اَنَّ ’nin haberidir. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
هُوَ fasıl zamiri, kasr ifade etmiştir. Iki tekit hükmündeki kasr, اَنَّ ‘nin ismi ve haberi arasındadır. Ism-i mevsûl مَا mevsûf/maksur, الْبَاطِلُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır. Yani Allah’ın dışında taptıkları şeyler, batıldan başka bir şey değildir.
Müsned olan الْبَاطِلُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْحَقُّ - الْبَاطِلُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
هُوَ الْبَاطِلُ cümlesi ile هُوَ الْحَقُّ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
دُونِه۪ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah’la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhül Kuran, c. 8, s. 723)
Keşşâf'ta da şöyle bir açıklama vardır: ذٰلِكَ , kâdir ve âlim canlıların aciz kaldığı Allah'ın müthiş hikmeti ve kudretidir. O halde tapılan cansız şeylerin ne gibi bir gücü vardır! Çünkü Allah haktır, ilahlığı sabittir. Onun dışındaki şeylerin ilahlığı bâtıldır.
وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ (O’ndan başka taptıklarınız ise hiç şüphesiz bâtıldır) cümlesinde O'nun dışında tapılanların batıl olduğu manasını tekit etmek için اَنَّ harfi tekrarlanmıştır. Burada bu harf olmaksızın وما يدعون من دونه الباطل buyurulabilirdi ama bu durumda tekid daha zayıf olurdu. Burada الباطل kelimesi de marife olarak gelmiştir. Halbuki burada وأن ما يدعون من دونه باطل buyurulabilirdi. Böylece O'nun dışında dua edilenlerin hepsinin batıl olduğu ifade edilebilirdi. Ayette gelen ifade evladır, çünkü onların batıl olarak vasıflanmasının ikincil veya cüzi bir mesele olmadığını ifade eder. الباطل kelimesinin marife oluşu, bunun en kamil ve açık batıl olduğuna delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 496)
Ayet-i kerimede من يدعون değil ما يدعون buyurulması onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade eder. Çünkü ما harfi akılsızlar için kullanılır ve onlar aslında akletmeyen şeylere tapmaktadır. İşte bu da en açık bâtıldır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 496)
وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Tekid ifade eden masdar harfi اَنَّ ve akabindeki اَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ cümlesi, önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Masdar-ı müevvel; اَنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması dolayısıyla Allah lafzında tecrîd sanatı vardır. Müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran lafza-i celâlle marife olması tazim, telezzüz, teberrük ve ikaz içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak, hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنَّ ’nin haberi olan هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Ya da هُوَ fasıl zamiridir, الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ mübtedanın iki haberidir. Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) ifade etmiştir. Müsnedin, müsnedün ileyhe kasrı söz konusudur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani bu vasıflar O’ndan başkasında bulunmaz.
الْعَلِيُّ ,الْكَب۪يرُ sıfatlarının aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağa kalıplarındandır. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Sıfat-ı müşebbehe kalıbındaki الْعَلِيُّ , mecazî manevi yükseklik manasında kutsiyet ve şeref demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Lokman/30)
Allah'ın yüceliğini ifade eden الْعَلِيُّ kelimesi, tam bir celâl (heybet) ve mükemmellik manası için müsteardır. Büyüklük manasındaki الْكَب۪يرُ, gücünün (kudretinin) tam olduğu manası için müsteardır. Yani sizin taptığınız putlar değil; O, en yücedir, en büyüktür. Çünkü o putların ne kemâli ne de görülecek bir delili yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübûtu [sabit olması] veya bazı karinelerle istimrarı [devamlılığı] ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devâmlılığın karinesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi |
|
| 3 | أَنَّ | kesinlikle |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah |
|
| 5 | أَنْزَلَ | indirir |
|
| 6 | مِنَ | -ten |
|
| 7 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 8 | مَاءً | bir su |
|
| 9 | فَتُصْبِحُ | böylece olur |
|
| 10 | الْأَرْضُ | yeryüzü |
|
| 11 | مُخْضَرَّةً | yemyeşil |
|
| 12 | إِنَّ | doğrusu |
|
| 13 | اللَّهَ | Allah |
|
| 14 | لَطِيفٌ | latiftir |
|
| 15 | خَبِيرٌ | habirdir |
|
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰه lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْزَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مَٓاءًۘ fail olup damme ile merfûdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلَ fiiline mütealliktir.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُصْبِـحُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. الْاَرْضُ kelimesi تُصْبِـحُ ’un ismi olup damme ile merfûdur. مُخْضَرَّةً kelimesi, تُصْبِـحُ ’un haberi olup fetha ile mansubdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُصْبِـحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُخْضَرَّةً , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan إفعلٌ babının ism-i mef’ûlüdür.
اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَط۪يفٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. خَب۪يرٌۚ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
لَط۪يفٌ - خَب۪يرٌۚ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةًۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze inkârî manada istifham harfi, لَمْ muzariye dahil olduğunda onu cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren nefy harfidir.
Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, taaccüp ve kınama manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda tecâhül-i ârif sanatları vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.
تَرَ fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan تَرَ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۘ cümlesi اَنَّ ‘nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَتُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةً cümlesi, atıf harfi فَ ile اَنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil تُصْبِـحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةً ‘nun dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. مُخْضَرَّةً kelimesi nakıs fiil تُصْبِحَ ’nın haberidir.
الْاَرْضُ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, الْاَرْضُ - السَّمَٓاءِ - مَٓاءًۘ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.
مُخْضَرَّةً kelimesi yeryüzünün canlanıp bitkilerin yetişmesi anlamında kinayedir. Mekniyyûn bih zikredilen yeşil renk مُخْضَرَّةً , mekniyyûn anh da yeryüzünün kurumuş halidir. مُخْضَرَّةً ile الْاَرْضُ arasında tıbak-ı tedbîc sanatı vardır.
تَرَ fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.
ألم تر tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329)
Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
“Görmedin mi?” tabiri ile “Bilmedin mi?” manası kastedilmiştir. Bu ifadeyi “ilim” manasına almak gerekir. Zira bu görmeden kastedilen ilimdir. Çünkü görmeye ilim birleşmediğinde, o görme işi adeta tahakkuk etmemiş gibi olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ’nın, bu ayette söze mazi اَنْزَلَ kipiyle başlayıp muzari kalıbıyla فَتُصْبِـحُ şeklinde devam etmesinin hikmetini Beyzâvî şöyle açıklar: “Fiilin فأصبحت şeklinde mazi kipiyle verilmeyip فَتُصْبِـحُ şeklinde muzari sıygası kullanılması, yağmurun tesirinin zaman zaman görülmesindendir.” (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Birinci soru: Ayette niçin, beklendiği üzere mazi فَاَصْبَحَتْ değil de muzari فَتُصْبِحُ buyurulmuştur?
Cevap: Bu şöyle bir nükteden dolayıdır: Bu, o yağmurun eserinin uzun bir süre devam ettiğini anlatmak içindir. Bu, senin tıpkı اَنْعَمَ عَلَىَّ فُلَانٌ عَامَ كَذَا فَاَرُوحُ وَ اَعْدُ شَاكِرًا لَهُ “Falanca bana, falan yıl ikramda bulunmuştu. Şimdi ben de sabah akşam ona teşekkür ediyorum.” demen gibidir. Binaenaleyh, şayet sen فَرُحْتُ وَ غَدَوْتُ “Sabah akşam teşekkür ettim” demiş olsaydın, bu önceki ifadenin yerini tutmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu olayları zihne yaklaştırmak ve canlı tutmak, eylemin tekrar edebilirliğini ve sürekliliğini göstermek gibi belâgî gerekçelerle mazi kipinden süreklilik bildiren muzari sıygasına geçmek, Kur’an’ın önemli üslup özelliklerindendir. Şayet “Neden istifhamın cevabı olan ُ فَتُصْبِـحُ fiili mansub değil de merfû oldu?” dersen, şöyle derim: Mansub kılınsaydı o takdirde maksadın aksi bir manayı ifade ederdi, çünkü amaçlanan mana yeşilliğin ispatıdır. Nasb halinde bu, yeşillik olmadığı anlamına gelmiş olurdu. Mesela arkadaşına “اَلَمْ تَرَ أنِّي أنْعَمْتُ عليك فتشْكُرْ ” dediğin zaman, cevap fiilini “فتشْكُرَ ” diye mansub kılarsan, mana: “Görmedin mi ki ben sana iyilikte bulundum da sen teşekkür edeceksin ha!” şeklinde olur. Bu durumda sen onun müteşekkir olmadığını ifade etmiş, teşekkürde gevşek davrandığı konusunda şüphen olduğunu belirtmiş olursun. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌۚ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri, çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah'ın لَط۪يفٌ ve خَب۪يرٌ şeklindeki sıfatlarının Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
لَط۪يفٌ - خَب۪يرٌۚ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟ ٦٤
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
İsim cümlesidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
مَا فِي الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la مَا فِي السَّمٰوَاتِ ’ya matuftur.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟ cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahalen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْغَنِيُّ haber olup damme ile merfûdur. الْحَم۪يدُ۟ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.
Cümledeki takdim, kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksurdur. لَهُ , sıfat/maksurun aleyh, مَا mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Mecrurun takdimi, kasra delalet içindir. Kasr-ı izafî olarak düşünülürse bunlar Allah’ındır, putların değildir. Kasrın iddiâî olduğu düşünülürse başkalarının ganîliği ve övgüye değer oluşu hesaba katılmaz demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)
Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife kılınmasındaki maksat, kelamın amacını muhatabın zihnine iyice yerleştirmektir.
Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl وَمَا فِي الْاَرْضِ , birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezattır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
فِي السَّمٰوَاتِ ve فِي الْاَرْضِ ibarelerindeki فِي harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen yeryüzü ve gökyüzü, mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf, عَلَيْ yerine kullanılmıştır. Çünkü semavat ve arz zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Gökyüzü ve yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟
Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ’la istînâf cümlesine atfedilmiştir.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan, İtkan, c. 2, s. 176)
لَهُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟ cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
الْغَنِيُّ haberdir. Müsnedin ال takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir. Ayrıca müsnedin ال ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Müsnedin, müsnedün ileyhe kasrı söz konusudur. هُوَ mevsûf/maksur, الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ۟ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Kasrın maksura nispetini (yakınlığı-bağı) sağlamak için tekid harfi ve lâm-ı ibtida ile hasrı kuvvetlendirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
الْغَنِيُّ ve الْحَم۪يدُ۟ şeklindeki sıfatlarının marife olarak gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da kemâl derecede olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ۟ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Göklerde ve yerde olanların sahibi, tabîidir ki kendisinden başka her şeyden müstağnîdir. Ve madem ki göklerde ve yerde olan her şeyi kullarının menfaati için yaratmıştır, o halde bu nimetleri yaratan Allah Teâlâ kulları tarafından hamd edilmeye layıktır. Bu, ayetteki muhteşem anlam ve lafız uyumu bedî’ sanatlardan, teşâbüh-i etrâftır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu ayette Allah’ın yerdeki ve göktekilerin sahibi olması onun zaten hiçbir şeye ihtiyacının olmamasına (الْغَنِيُّ), onları kullarına musahhar kılması da (الْحَم۪يدُ۟) olmasına uygun düşmüştür.
Ayette mevcut olan kelimelerin bu tür bir uygunluğu muâhât sanatı için örnek teşkil ederken, fasıla ile anlamın örtüşmesi dolayısıyla teşâbüh-i eṭrâf, الْغَنِيُّ - الْحَم۪يدُ۟ sıfatlarının birbirleriyle uyumlu olarak gelmesinde de i’tilâf vardır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Ayetin son cümlesi Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin hepsi sıfat-ı müşebbehe kalıbı olan feil vezninde gelmiştir. Fasılaları oluşturan ي - مَ ile , ي - نِ ve ي - ر harflerindeki aheng duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.