12 Haziran 2025
Hac Sûresi 65-72 (339. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hac Sûresi 65. Ayet

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ  ٦٥


Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 أَنَّ ki
4 اللَّهَ Allah
5 سَخَّرَ buyruğunuza verdi س خ ر
6 لَكُمْ sizin
7 مَا olanları
8 فِي
9 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
10 وَالْفُلْكَ ve gemileri ف ل ك
11 تَجْرِي akıp giden ج ر ي
12 فِي
13 الْبَحْرِ denizde ب ح ر
14 بِأَمْرِهِ emriyle ا م ر
15 وَيُمْسِكُ ve tutuyor م س ك
16 السَّمَاءَ göğü س م و
17 أَنْ diye
18 تَقَعَ düşmesin و ق ع
19 عَلَى üstüne
20 الْأَرْضِ yerin ا ر ض
21 إِلَّا dışında
22 بِإِذْنِهِ O’nun izni ا ذ ن
23 إِنَّ çünkü
24 اللَّهَ Allah
25 بِالنَّاسِ insanlara ن و س
26 لَرَءُوفٌ çok şefkatlidir ر ا ف
27 رَحِيمٌ çok merhametlidir ر ح م

 Behara بحر :   بَحْرٌ kelimesi temelde bol miktarda su ihtiva eden her tür geniş mekan demektir. Devenin kulağına geniş bir yarık açma anlamındaki بَحَرْتُ الْبَعِيرَ sözü de bu ifadeden gelir. Yine buradan hareketle Kur'an-ı Kerim'de de geçen بَحِيرَة  kelimesi kulağı yarılan dişi deveye denir. Zira Araplar eskiden bir dişi deve arka arkaya on defa on batın yavru verdiğinde kulağını yarıp onu salıverirlerdi. Bundan sonra ne onun üzerine binilir ne de yük konurdu. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de iki isim formunda 42 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri bahriye, Bahreyn ve buhrandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel تَرَ  fiilinin iki mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَخَّرَ لَكُمْ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

سَخَّرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  لَكُمْ  car mecruru  سَخَّرَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. 

الْفُلْكَ  atıf harfi  وَ ’la müşterek ism-i mevsûle matuf olup, fetha ile mansubdur. تَجْر۪ي  cümlesi, الْفُلْكَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. فِي الْبَحْرِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir.  بِاَمْرِه۪  car mecruru  تَجْر۪ي ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبّسة أو مسيّرة (bürünmüş veya yönlendirilmiş) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَخَّرَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  سخر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.              

 

 

 وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يُمْسِكُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; خشية وقوعها (gerçekleşmesinden korkarak) şeklindedir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَقَعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.  عَلَى الْاَرْضِ  car mecruru  تَقَعَ  fiiline mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır. بِ  harf-i ceri mülâbese içindir.  بِاِذْنِه۪  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُمْسِكُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi مسك ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. بِالنَّاسِ  car mecruru  رَؤُ۫فٌ ’e mütealliktir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. رَؤُ۫فٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

رَح۪يمٌ  kelimesi daha umumidir. رَؤُ۫فٌ  ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr, Bakara Suresi 143)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

رَؤُ۫فٌ  -  رَح۪يمٌ  ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayete dahil olan istifham harfi hemze inkâridir. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüp ve kınama kastı taşıdığından terkip, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir.

Ayrıca ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle bu istifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Suret-i, Meryem 77. Ayetten Uyarlama, s. 307) 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu   اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle, iki mef’ûle müteaddi olan  تَرَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ  cümlesi,  اَنَّ ‘nin haberidir. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَخَّرَ  fiiline müteallik  لَكُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur.  فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

الْفُلْكَ , mevsûle matuftur.  تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪  cümlesi,  الْفُلْكَ ’den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِاَمْرِه۪  car-mecruru, تَجْر۪ي ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اَمْرِه۪  izafetinde Allah’a ait zamire muzaf olan اَمْرِ , şan ve şeref kazanmıştır.

اَلَمْ تَرَ [Görmedin mi?] tabiri ile “Bilmedin mi?” manası kastedilmiştir. bu ifadeyi “ilim” manasına almak gerekir. Zira bu görmeden kastedilen ilimdir. Çünkü görmeye ilim birleşmediğinde, o görme işi, adeta tahakkuk etmemiş gibi olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir. أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir. ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

Ayetteki görme, kalp görmesidir. Yani kalbinle idrak etmez misin ki, Allah (c.c) gökleri ve yeri hikmet ile ve yaratılması gerektiği şekilde yaratmıştır. O, dilerse sizi tamamen yok eder ve sizin yerinize, sizinle onlar arasında hiçbir alâka bulunmayan yepyeni bir halk yaratır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

…اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْر۪ي [Görmedin mi, Allah yer­deki eşyayı ve denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi] ayetinde, Allah, sayıp dökerek nimetleri hatırlatmaktadır. Aynı zamanda bu ayetteki soru, itiraf ettirmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

“Cenab-ı Hakk'ın emriyle denizde akıp gitmekte olan gemileri” buyruğunun manası doğruya en yakın şekilde takdirinin, “Denizde hareket etmesi için gemiyi de size ram kıldı” şeklinde olmasıdır. O'nun, gemiyi musahhar kılmasının keyfiyeti ise suyu ve rüzgârı, onun hareket etmesi için musahhar kılması itibariyledir. Binaenaleyh, şayet su ile rüzgâr bu vasıfta olmasaydı, gemi hareket edemez, tam aksine ya batar, ya durur ya da bozulup kırılırdı. Böylece Allah hem bununla hem kendisinden gemilerin yapıldığı şeyi yaratmakla hem de nasıl yapılacağını beyan etmek suretiyle nimetine dikkat çekmiştir. Cenab-ı Hak bu ayette emriyle ifadesini getirmiştir. Çünkü rüzgâr vasıtasıyla o gemiyi hareket ettiren kendisi olunca bu iş, mecazî olarak O'nun emri ne nispet edilmiştir. Allah Teâlâ bu icraatı emrine değil de fiiline nispet edebilir, “Allah şöyle şöyle yaptı” diyebilirdi. Fakat emri ile olduğunu ifade etmek, tazim gayesini daha fazla hissettirir.Nitekim hükümdarlar da bu üslubu tercih edegelmişlerdir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 وَيُمْسِكُ السَّمَٓاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ  cümlesi, masdar tevilinde mef’ûlü lieclih konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar-ı müevvel muzari fiil olarak gelmiş, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اِلَّا  istisna edatı,  بِاِذْنِه۪ۜ  müstesnadır. İstisna, istisna-i müferrağdır. Çünkü müstesna minh, zikredilmemiştir. Ya da hasr edatıdır. (https://tafsir.app/aljadwal/22/65)

Veciz anlatım kastıyla gelen  بِاِذْنِه۪  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  اِذْنِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerin sayıldığı ayette aynı zamanda onun yaratıcı kudretini muhataplara bildirmek, yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

االسَّمَٓاءَ - الْاَرْضَ  arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

الْفُلْكَ - الْبَحْرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  الْاَرْضَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette  سَخَّرَ  fiili mazi iken,  يُمْسِكُ  fiili muzari olarak kullanılmıştır. Allah insanların emrine musahhar kıldığı, yaratılışı gerçekleşmiş ve bitmiş olan yeryüzü ve içindekiler için mazi fiil, fakat gökyüzünü düşmemesi için her an tutuyor olduğundan bahsederken de muzari fiil kullanmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)


اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  lam- muzahlaka ve isim cümlesi olmak üzere birden fazla içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. 

Ayetin başındaki lafz-ı celalden gaib zamire dönülmüş, bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek ve hükmün illetini bildirmek gayesiyle zahir isme dönülmesinde iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِالنَّاسِ , ihtimam için amili olan  لَرَؤُ۫فٌ ‘a takdim edilmiştir.

لَرَؤُ۫فٌ  birinci,  رَح۪يمٌ  ikinci haberdir. 

Allah’ın  لَرَؤُ۫فٌ  ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının aralarında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

لَرَؤُ۫فٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Allah’ın bu nimetleri inam etmesi; onun inam ve ihsanda had noktaya vardığının göstergesidir. O halde O (c.c) Raûf ve Rahîmdir. İstenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delîllerle konuşmaktır şeklinde tarif edilen bu üslup, mezheb-i kelamî sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

رَح۪يمٌ  kelimesi daha umumidir. رَؤُ۫فٌ  ise daha mübalağalıdır. İki kelimeyi bir arada zikretmesi iki manayı birden ifade etmek istemesi sebebiyledir. Daha mübalağalı olanla başlamış, daha umumi olanla bitirmiştir. Buradaki anlam şöyledir: Şefkat ve merhameti ile onları oradan buraya taşımıştır. Bu kendileri için daha iyidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en- Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/143)

Ebû Hayyân’a göre “…Bu ayet, açık bir şekilde bu ifadeyle bitmiş olup, bunun öncesinde geçen manalar için bir sebep mesabesindedir. Yani mana şöyledir: Ra’fetinin lutfu ve rahmetinin genişliği sebebiyle sizi bir şerâitten (kıblenin Kudüs tarafına olması hükmünden), sizin için dinde daha menfaatli ve uygun olan diğer bir şerâite (kıblenin kabeye çevrilmesi hükmüne) nakletti. Veya hidayet verdikleri için o dinde bir zorluk yaratmayıp, iman edenin imanını (Kudüs’e doğru yönelip ibadet eden kişinin amelini) zayi etmedi.” Bilindiği üzere müminler bir müddet Kudüs’e doğru yönelip ibadet etmişlerdi. İşte kıblenin Kâbe’ye çevrilmesi, o Mevlâ’nın habibine ve müminlere olan şefkat ve rahmetinin göstergesidir. İbn Âşûr’a göre ise ayet sonundaki “insanlardan” kasıt müminlerdir. Zira “Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” ifadesi Allah’ın müminlerin imanlarını (yani Kudüs’e doğru kıldıkları namazlar ve bu namazların ecirlerini) zayi etmeyeceğine dair bir tekit etme ve onlara olan ihsanını hatırlatma ifadesidir. Yine bu ifadede mensuh bir hükmün ancak gelecekte yapılacak bir ameli (yani kıblenin Kabe olarak tayininden sonra yapılacak bir ameli) ortadan kaldıracağını, bilakis geçmişte işlenen ibadetleri yok etmeyeceğini ümmete talim etme vardır. Raûf ve rahîm; birbirlerine benzeyen müştak kelimelerdir. Yalnız rahmet, ra’fetten daha umumidir. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Hac Sûresi 66. Ayet

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ  ٦٦


O, size hayat veren, sonra sizi öldürecek, daha sonra da diriltecek olandır. Şüphesiz, insan çok nankördür.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O’dur
2 الَّذِي
3 أَحْيَاكُمْ sizi dirilten ح ي ي
4 ثُمَّ sonra
5 يُمِيتُكُمْ sizi öldüren م و ت
6 ثُمَّ sonra (yine)
7 يُحْيِيكُمْ sizi dirilten ح ي ي
8 إِنَّ gerçekten
9 الْإِنْسَانَ insan ا ن س
10 لَكَفُورٌ çok nankördür ك ف ر

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَحْيَاكُمْ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَحْيَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُم۪يتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُحْي۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُم۪يتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  موت ’dir.

يُحْي۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حيي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. الْاِنْسَانَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. كَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

كفَّارٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاكُمْۘ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

هُوَ  mübteda,  الَّذ۪ي  haberdir. Haber, ismi mevsûlle marife olarak gelmiştir. Müsnedin marife olması haberin sadece mübtedaya mahsûs olması; başkasına ait olmaması demektir. 

İsim cümlesinin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  هُوَ , maksûr/mevsûf, الَّذ۪ٓي , maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Haber olarak gelen müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ٓي ’ nin sıla cümlesi  اَحْيَاكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Bu ayet-i kerimede haberin ism-i mevsûlle marife gelmesi kasrı hakîkî içindir. İlaveten ism-i mevsûlun tercih edilmesi; mahlûkatın sıla cümlesindeki işlerle çok meşgul olduğunu ifade ettiği gibi ism-i mevsûlden sonra gelecek sıla cümlesini merakla beklemeye de sevk eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ  cümlesi, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ  cümlesi, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ  cümlesiyle  ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ  cümlesi arasında, mukabele sanatı vardır.

ثُمَّ  atıf harfi rütbeten terahi manasındadır. (Bir mertebeden bir mertebeye geçiştir.) 

Ayette insanın hesap gününe kadarki safhaları sıralanmıştır. Bu anlatım üslubu, taksim sanatıdır.

يُم۪يتُكُمْ  [Sizi öldürür] - يُحْي۪يكُمْۜ  [Sizi diriltir] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَحْيَاكُمْۘ - يُحْي۪يكُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ثُمَّ ’ lerin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ

 

Cümle istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ  cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , c. 2, s.176)

كَفُورٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Bu cümle mesel tarikinde tezyîldir. Önceki anlamı tekid eden tezyîller ıtnâb babındandır.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, mesel tarikinde tezyîl cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) 

Yani insan, Allah'ın apaçık nimetlerine karşı çok nankördür. Ancak bütün insanlar böyle değildir; bu, bazı insanların vasfını bütün insanlara teşmil etmek kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

Haberin  إنَّ  ile tekid edilmesi; onların kafir oldukları için münkir menziline konulması sebebiyledir. الإنْسانِ  kelimesindeki tarif istiğrak-ı örfî içindir. Bu cinsin fertlerinin çokluğuna delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hac Sûresi 67. Ayet

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ  ٦٧


Biz her ümmet için uygulayacağı bir ibadet yolu verdik. O hâlde, din işinde seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine davet et. Çünkü sen hiç şüphesiz hakka götüren dosdoğru bir yol üzerindesin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِكُلِّ her ك ل ل
2 أُمَّةٍ ümmete ا م م
3 جَعَلْنَا belirledik ج ع ل
4 مَنْسَكًا ibadet şekli ن س ك
5 هُمْ onların
6 نَاسِكُوهُ uydukları ن س ك
7 فَلَا asla
8 يُنَازِعُنَّكَ seninle çekişmesinler ن ز ع
9 فِي
10 الْأَمْرِ bu işte ا م ر
11 وَادْعُ çağır د ع و
12 إِلَىٰ
13 رَبِّكَ Rabbine ر ب ب
14 إِنَّكَ kuşkusuz sen
15 لَعَلَىٰ üzerindesin
16 هُدًى bir yol ه د ي
17 مُسْتَقِيمٍ dosdoğru ق و م
“Dinî kurallar” şeklinde çevirdiğimiz mensek kelimesi “kurban kesme ibadeti, kurban kesme yeri veya kurban kesme usulü” mânalarına geldiği gibi, “ibadet mahalli, ibadet şekli ve din” anlamında da kullanılır. 34. âyetin bağlamı genel olarak müfessirleri bu kelimeyi kurban kesme ibadeti ile irtibatlandırmaya yöneltmiş olmakla beraber, bu âyette birbirinden farklı yorumlar yapılmıştır. Taberî, “kutladıkları bayram, akıttıkları kan, kestikleri kurban ve hac ibadeti” şeklindeki yorumları aktardıktan sonra, kendisinin burada kurban bayramı günlerinde Mina’da akıtılan kanın kastedildiği yorumunu tercih ettiğini, zira müşriklerle Resûlullah arasında geçen tartışmanın bu konuda olduğunu belirtir (XVII, 198-199). İbn Âşûr, kelimenin “ibadet mahalli” anlamından yola çıkarak bu ifadenin karşı görüşleri geçersiz kılan bir delil taşıdığını ileri sürer. Onun izahına göre âyet, bütün ilâhî dinlerde, Allah’a yakınlaşma amacıyla yapılan ibadet için mekân birliği ilkesinin benimsendiğine, dolayısıyla müşriklerin putları için ayrı ayrı mâbed ve sunaklar yapmalarının bu ilkeyle çeliştiğine dikkat çekmektedir. Şu var ki mensek kelimesiyle 34. âyette “kurban yeri”, burada ise “hac mahalli” kastedilmiştir (XVII, 327-328). Râzî (XXIII, 64) ve Şevkânî (III, 526-527) gibi müfessirler ise âyetin bağlamı bir anlam sınırlandırmasını gerektirmediği için kelimeyi din ve din kuralları şeklinde yorumlamışlardır. Biz de aynı gerekçeyle meâlinde bu mânayı tercih ettik. Bazı rivayetlerde bu âyetin müşriklerin kendiliğinden ölmüş (meyte = murdar) hayvan etinin yasaklanması hükmüne işaretle, “Allah’ın öldürdüğünü haram sayıp yemiyorsunuz da kendi elinizle kestiğinizi helâl sayıp yiyorsunuz” şeklinde yöneltilen eleştiri dolayısıyla indiği belirtilir (Şevkânî, III, 528; Derveze, VII, 118-119). Âyette her ümmet için dinî kurallar belirlenmiş olduğuna değinilerek, öncelikle Allah tarafından toplumların şartlarına ve beşerî gelişmelere göre farklı dinî hükümlerin bildirilmiş olduğu realitesine dikkat çekilmektedir. Bu gerçeğin göz önünde bulundurulması halinde Mekke putperestlerinin Hz. Muhammed’in peygamberliğini yadırgamamaları ve bu noktadan hareketle bir tartışmaya girmemeleri gerekir. Bu husus kabul edildikten sonra geriye onun getirdiği mesajın sahih bir kaynağa dayanıp dayanmadığı ve doğru yola çağrıda bulunup bulunmadığı meselesi kalır ki, âyetin devamında bu noktaya açıklık getirilmiş, Resûlullah’tan rabbinin yoluna çağrıya devam etmesi istenmiş ve kendisinin dosdoğru bir yolda olduğu bildirilmiştir. 

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ 

 

Fiil cümlesidir. لِكُلِّ  car mecruru, amili  جَعَلْنَا  olan mahzuf ikinci mef’ûlu mutlaka mütealliktir.  اُمَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مَنْسَكاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  هُمْ نَاسِكُوهُ  cümlesi,  مَنْسَكاً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  نَاسِكُوهُ  haber olup, ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن ناقشوك في أمر الشريعة (seninle şeriat konusunda tartışırlarsa) şeklindedir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يُنَازِعُنَّ  fiili mahzuf  ن' un hazfıyla meczum muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و 'ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَمْرِ  car mecruru  يُنَازِعُنَّكَ  fiiline mütealliktir.   

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ادْعُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. اِلٰى رَبِّكَ  car mecruru  ادْعُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَازِعُنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  نزع ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَاسِكُو  ; sülâsî mücerredi  نسك  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

كَ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَلٰى هُدًى  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  هُدًى ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.  

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin nekre halinde sonundaki elif-i maksure kelimenin kök harflerinden biriyse bütün irab halleri takdiren olur ve tenvinli fetha ile yazılır ve okunur. Eğer ki kök harflerinden biri değilse bütün irab halleri yine takdiren olur, ancak tek fetha ile yazılır ve okunur. Çünkü sondaki illet harfi ilave olunca kelime gayr-ı munsarif olup cer ve tenvini kabul etmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُسْتَق۪يمٍ  ; sülâsî mücerredi  قوم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لِكُلِّ اُمَّةٍ , amili  جَعَلْنَا  fiili olan mahzuf mukaddem ikinci mef’ûle mütealliktir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)  

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

اُمَّةٍ ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve kesrete işaret eder.

Ilk mef’ûl olan  مَنْسَكاً ‘deki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.

هُمْ نَاسِكُوهُ  cümlesi,  مَنْسَكاً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek, konuyu zihinde yerleştirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  نَاسِكُوهُ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَنْسَكاً - نَاسِكُوهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْسَكاً , “şeriat” ve “yol” demektir. Bu görüş de Atâ’nın rivayetine göre İbni Abbas’a ait olup Kaffâl’in tercih ettiği görüştür ki bu, (Sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik.) (Maide Suresi, 48) ayetinden dolayı doğruya en yakın olanıdır. Bir de bu kelime ibadet manasına gelen nüsuk kelimesinden alınmıştır. Binaenaleyh, bu ifade her türlü ibadeti içine aldığına göre onu tahsis etmenin anlamı yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ 

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Takdiri,  إن ناقشوك في أمر الشريعة (Seninle şeriat konusunda tartışırlarsa) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ  cümlesi şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan muhatap zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet Allah’ın rububiyet vasfıyla ona destek olduğunun işaretidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

جَعَلْنَا - رَبِّكَ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. 

Bu hitap, Hz. Peygambere yönelik bir nehiydir yani ‘’Sen onların sözlerine bakma ve onların Seninle tartışmalarına imkân verme.’’ Ya da inkârcılara yöneliktir ve onların din konusunda bir bilgiye sahip olmadıkları ve cahil oldukları halde Hz. Peygamber (s.a.v) ile tartışmaya kalkışmaları hususunda onlara yönelik bir sakındırmadır. Bunlar Huzâ‘a kâfirleridir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ  [Seninle asla cedelleşmesinler] cümlesinde, olumsuzluk manası kastedilen nehiy kullanılmıştır. Yani hak apaçık ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla seninle cedelleşmemeleri gerekir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede, îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

مُسْتَق۪يمٍ  kelimesi  هُدًى  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka  olmak üzere üç tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

عَلٰى هُدًى  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلٰى  harfinde istiare sanatı vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. عَلٰى hidayetteki sağlamlık için müstear olmuştur. Hidayet, Hz.Peygamberi tamamen kaplamış, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Hidayetin müstakim olmakla vasıflanması mekni istiaredir. Hidayet, talep edilen hedefe ulaştıran yola benzetilmiş ve bu yol da müstakim olarak sembolize edilmiştir. Çünkü müstakim yol hedefe daha çabuk ulaştırır. İslam dini, bütün dinlerin gayesi olan nefsani mükemmelliğe götüren dinlerin en kolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hac Sûresi 68. Ayet

وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ  ٦٨


Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: “Allah, yapmakta olduğunuzu daha iyi bilmektedir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 جَادَلُوكَ seninle mücadele ederlerse ج د ل
3 فَقُلِ de ki ق و ل
4 اللَّهُ Allah
5 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
6 بِمَا şeyleri
7 تَعْمَلُونَ yaptıklarınız ع م ل
Önceki âyette Hz. Peygamber’in haklı konumu aydınlığa kavuşturulduğu için burada karşıtlarının demagojilerine karşılık vermek yerine konuyu Allah’ın ilmine ve kıyamet günü O’nun vereceği yargıya havale etmesi istenmiştir. Çünkü Resûlullah çok iyi bilmektedir ki Cenâb-ı Allah evrende olup biten her şeyin ilmine tam olarak sahiptir ve bu bilgilerin bir ana kitapta kayıtlı olmasını murad etmiştir (“levh-i mahfûz” hakkında bilgi için bk. Bürûc 85/22). 70. âyette Allah için çok kolay olduğu bildirilen şeyi izah ederken bazı müfessirler –69. âyetle bağ kurularak– burada kıyamet gününde gerekli hükmü vermesinin kolay olduğunun kastedildiğini belirtirler. Fakat Allah Teâlâ’nın yaratılmışlar âlemiyle ilgili her şeyi içeren bir kitabı var etmesinin kolay olduğu yorumu daha kuvvetli görünmektedir (Taberî, XVII, 200-201).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 752

وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. جَادَلُو  şart fiili , damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  masdariyyedir. مَا  masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ ’ye mütealliktir. 

تَعْمَلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَادَلُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْلَمُ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ جَادَلُوكَ فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ile önceki ayete atfedilmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  اِنْ جَادَلُوكَ  cümlesi, şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

Şart ve cevap cümleleri mazi de olsa anlamları gelecek zamandır. Bu durum şart kelimeleri ile gerçekleşmektedir. Zira muzâri fiilin başına  لَمَّا  edatı geldiğinde onu zaman bakımından maziye çevirdiği gibi, şart edatları da başına geldikleri mazi fiilleri gelecek zaman manasına dönüştürür. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., Arapça Şart Cümlelerinde Zaman, İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı) 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Müsned olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , ism-i tafdil veznindeki  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. Sılası olan  تَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, yapmakta olduğunuzu daha iyi bilmektedir.] ifadesine, Hz.Peygamberle tartışanların hakettikleri cezayı göreceği anlamı idmâc edilmiştir. Cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.

جَادَلُوكَ  fiili,  مفاعلة  babındadır. Bu babın fiile kattığı manalardan en fazla kullanılanları müşareket ve teksirdir.

اَعْلَمُ - تَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı kalb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayette şartın cevabının, “sen de onlarla mücadele et” gibi bir cümle olması beklenirken Allah’ın, onların yaptıklarını bildiğini söylemesini istemesi, hakîm üslubu sanatıdır.

Bu üslup; muhataba beklediği şeyi ya da sorduğu sorunun cevabını değil, daha önemli ya da gerekli olduğuna tenbih için beklemediği bir şeyi söylemek ya da cevabı vermek olarak tarif edilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yüce Allah, böylelikle ona, onların işi yokuşa sürmeleri ile uğraşmaktan koruyarak gereksiz yere tartışmaktan yüz çevirmesini emretmektedir. Çünkü bile bile inat eden kimseye cevap verilmez. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

اللَّهُ أعْلَمُ بِما تَعْمَلُونَ  sözü işleri konusunda Allah’ı yetkili kılmaktır. Onlarla mücadeleyi sonlandırmak manasında kinayedir. İdmac yoluyla tehdit ve uyarı için tariz de vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Hac Sûresi 69. Ayet

اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  ٦٩


Hakkında ayrılığa düşüp durduğunuz şeyler konusunda, kıyamet günü Allah aranızda hüküm verecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 يَحْكُمُ hükmedecektir ح ك م
3 بَيْنَكُمْ aranızda ب ي ن
4 يَوْمَ günü ي و م
5 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
6 فِيمَا hususlarda
7 كُنْتُمْ olduğunuz ك و ن
8 فِيهِ onda
9 تَخْتَلِفُونَ ayrılığa düşüyor خ ل ف

اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَحْكُمُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. يَحْكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَكُمْ  mekân zarfı  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

يَوْمَ  zaman zarfı mef’ûlün fih olup  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  ف۪ي  harf-i ceriyle  يَحْكُمُ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كان  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiidir. تُمْ  muttasıl zamir  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهِ  car mecruru  تَخْتَلِفُونَ  fiiline mütealliktir. تَخْتَلِفُونَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.  

تَخْتَلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

تَخْتَلِفُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  خلف ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması, haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  cümlesi haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ  cümlesi, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهِ  önemine binaen amili olan  تَخْتَلِفُونَ ’ ye takdim edilmiştir. 

كَانَ ’ nin haberi olan  تَخْتَلِفُونَ ‘ nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt , istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

تَخْتَلِفُونَ - يَحْكُمُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

Anlaşmazlığa düştükleri hususlardan kasıt Hz. Peygamber ile kavmi arasındaki ayrılıklardır. Anlaşmazlığa düşülen hususlar ise Allah'ın ayetleri ile ilgili muhalefetleridir. Yüce Allah hüküm verdiğinde, o vakit siz neyin hak, neyin batıl olduğunu bileceksiniz, demektir.(Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Hac Sûresi 70. Ayet

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي كِتَابٍۜ اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ  ٧٠


Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَعْلَمْ bilmez misin? ع ل م
3 أَنَّ kuşkusuz
4 اللَّهَ Allah
5 يَعْلَمُ bilir ع ل م
6 مَا ne varsa
7 فِي
8 السَّمَاءِ gökte س م و
9 وَالْأَرْضِ ve yerde ا ر ض
10 إِنَّ kuşkusuz
11 ذَٰلِكَ bunların hepsi
12 فِي
13 كِتَابٍ bir Kitaptadır ك ت ب
14 إِنَّ şüphesiz
15 ذَٰلِكَ bu
16 عَلَى için
17 اللَّهِ Allah
18 يَسِيرٌ kolaydır ي س ر
Allah’ın il yarattığı kalemdir. Allah kaleme “ yaz” dedi. Kalem ‘Ne yazayım?’ diye sordu. Allah :’Olacak olanları yaz’ buyurdu. Böylece kalem kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı. 
(Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizi, Kader 17, Tefsir 68/1).

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

تَعْلَمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, تَعْلَمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  يَعْلَمُ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي السَّمَٓاءِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.


  اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي كِتَابٍۜ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ذٰلِكَ  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  ف۪ي كِتَابٍ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 


اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ذٰلِكَ  işaret ismi  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru يَس۪يرٌ ‘a mütealliktir.  

يَس۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak damme ile merfûdur.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze takriri istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, muhatabı tasdike zorlamak ve tazim manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette, mütekellim Allah Teâlâ olduğu için tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Muzari sıygadaki  تَعْلَمْ  fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir.  اَنَّ  ile tekid edilmiş  اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, masdar tevilinde  تَعْلَمْ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَ

اَنَّ ’nin isminin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَنَّ ’nin haberi olan  يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’in sılası mahzuftur.  فِي السَّمَٓاءِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَالْاَرْضِ , tezat nedeniyle sılaya müteallik olan  فِي السَّمَٓاءِ ‘ye atfedilmiştir.

تَعْلَمْ  - يَعْلَمُ , kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları,  السَّمَٓاءِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَلَمْ تَعْلَمْ [Bilmedin mi?] diye başlayan cümle, istifham lafzıyla getirilmiş olan bir ifade olup ancak ne var ki bu peygamberin kalbini bir takviye, ona vaatte bulunma ve her türlü fiillerinin Allah katında mahfuz ve malum olup, Allah'tan gizli kalmayarak unutulmayacağını bildirmek suretiyle de kâfirleri tehdit etmek manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 اِنَّ ذٰلِكَ ف۪ي كِتَابٍۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile hükümlerine işaret edilmiştir. Hükümler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي كِتَابٍ  car- mecruru,  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

كِتَابٍۜ ‘deki nekrelik tazim içindir.

ف۪ي كِتَابٍ  ibaresindeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. ف۪ٓي  hakiki manasında kullanılmamıştır. Bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan  كِتَابٍۜ ’in, zarfiyet özelliği yoktur. Kitapla bilinmesi gerekenler arasındaki irtibat, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur.

Harflerde istiare kurulurken harfe değil, müteallakına itibar edilir. Müteallak müştak olduğu için de istiare, tebeiyye olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

ذٰلِكَ  ile istifhamın mazmununa işaret edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olması, işaret edilene dikkat çekip zihinlerde yerleştirmek, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarmak içindir. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın kudretine, bilmesine işaret edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَى اللّٰهِ , ihtimam için amiline takdim edilmiştir.

Müsned olan  يَس۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَّ - اِنَّ  kelimeleri arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Hac Sûresi 71. Ayet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ  ٧١


Onlar, Allah’ı bırakıp, hakkında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, kendilerinin de hakkında hiçbir bilgilerinin bulunmadığı şeylere kulluk ederler. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَعْبُدُونَ ve tapıyorlar ع ب د
2 مِنْ şeylere
3 دُونِ dışında د و ن
4 اللَّهِ Allah’ın
5 مَا
6 لَمْ
7 يُنَزِّلْ indirmemiştir ن ز ل
8 بِهِ onlara
9 سُلْطَانًا hiçbir delil س ل ط
10 وَمَا ve
11 لَيْسَ yoktur ل ي س
12 لَهُمْ kendilerinin
13 بِهِ onun hakkında
14 عِلْمٌ bir bilgileri ع ل م
15 وَمَا ve yoktur
16 لِلظَّالِمِينَ o zalimlerin ظ ل م
17 مِنْ hiçbir
18 نَصِيرٍ yardımcısı ن ص ر
İnkârcılıkta inat edip Allah’tan başka varlıklara tapanların katı tutumları eleştirilmekte, kendilerine hakikatleri bildirenlere karşı besledikleri kin ve sergiledikleri çirkin tavır sebebiyle uğrayacakları âkıbete dikkat çekilmektedir. 71. âyetteki “O’nun (Allah’ın) kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği” ifadesiyle, bu konuda ellerinde naklî bir delil bulunmadığı, “hiç bilgi sahibi olmadıkları” ifadesiyle de aklî bir delile dayanmadıkları anlatılmak istenmiştir (Râzî, XXIII, 66). 72. âyetin “inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu hemen farkedersin” şeklinde çevrilen kısmını, “inkârcıların yüzlerindeki münkir tavrını hemen farkedersin” şeklinde anlayanlar da olmuştur (Şevkânî, III, 527).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 752

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ دُونِ  car mecruru  مَا ’nın mahzuf haline mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَمْ يُنَزِّلْ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يُنَزِّلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِه۪  car mecruru  يُنَزِّلْ  fiiline mütealliktir.  سُلْطَاناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  و ’la birinciye matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

لَيْسَ  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

لَهُمْ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  بِه۪  car mecruru  عِلْمٌ ’ in mahzuf haline mütealliktir.  عِلْمٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُنَزِّلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Haliyye olmasıda caizdir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لِلظَّـٰلِمِینَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنۡ  harf-i ceri zaiddir. نَص۪يرٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

اَلظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ 

وَ , istînâfiyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, mef’ûl olan mevsûl  مَا ‘nın mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  دُونِ اللّٰهِ  izafeti, muzafın tahkiri içindir. دُون  kelimesi غير ’dan daha kapsamlıdır. Hem yanında hem dışında anlamları taşır. غير  kelimesinin ise yanında manası yoktur.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

يَعْبُدُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يُنَزِّلْ  fiiline müteallik olan  بِه۪  car-mecruru, konudaki önemine binaen, mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  سُلْطَاناً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfi siyakta nekre, olumsuzluğun umumuna delalet eder.

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl konumundaki ism-i mevsûle atfedilen ikinci  مَا ’nın sıla cümlesi olan  لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ , nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ , nakıs fiil  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  عِلْمٌ, muahhar ismidir. 

عِلْمٌ ’daki nekrelik nev ve taklil ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

بِه۪  car-mecruru, عِلْمٌۜ ’nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَا ’ların tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

مِن دُونِ  ifadesi onların Allah’a ibadetten yüz çevirdiklerini ifade eder. Çünkü  دُونِ  kelimesi uzaklık için bir isim olsa bile, kendisine muzafun ileyh olan bir şeyle başka bir şey arasındaki ilişki için de kullanılır. Bu kelimenin başına مِن  gelirse fiilin دُونِ kelimesinin muzafun ileyhine uzak taraftan başladığına delalet eder. Böylece muzafun ileyhin, yani Allah’ın fiille bir ortaklığının olmaması gerekir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌ  ifadesi, onların kesin bir itikadları olmadığını ifade eder. Çünkü kesin inanç ancak delile dayalıdır ve batılı delili olmaz. Şeri delillerin yokluğunun, akli delillerin yokluğuna takdim edilmesi; Şeri delillerin daha önemli olması dolayısıyladır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Ayette geçen  سُلْطَانًا  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür.

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime  تَسْلِيط  kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ  ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ  kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


 وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ

 

Ayetin son cümlesinde  وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

لِلظَّالِم۪ين  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Bu takdim ihtimam içindir. 

Muahhar mübteda olan  مِنْ نَص۪يرٍ ’deki  مِنْ  harfi zaiddir ve tekid ifade eder.

نَص۪يرٍ ‘deki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  harfi sebebiyle kelime “hiçbir yardım” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işaret eder.

Âşûr’a göre bu cümle …وَيَعْبُدُونَ مِنْ  cümlesine matuftur. 

Cümlede  هُمْ  yerine bahsi geçenlerin, zalimler şeklinde zahir isimle zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında kâfirlerin zalim olduğunu, yardımcı bulamamanın sebebinin zulüm olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.

لِلظَّالِم۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَص۪يرٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Hac Sûresi 72. Ayet

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟  ٧٢


Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, o kâfirlerin yüz ifadelerinden inkârlarını anlarsın. Neredeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara hışımla saldıracaklar. De ki: “Şimdi size bu durumdan daha beterini haber vereyim mi: Ateş.. Allah, onu kâfirlere vaad etti. Ne kötü varış yeridir orası!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 تُتْلَىٰ okunduğu ت ل و
3 عَلَيْهِمْ kendilerine
4 ايَاتُنَا ayetlerimiz ا ي ي
5 بَيِّنَاتٍ apaçık ب ي ن
6 تَعْرِفُ anlarsın ع ر ف
7 فِي
8 وُجُوهِ yüzlerinde و ج ه
9 الَّذِينَ kimselerin
10 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
11 الْمُنْكَرَ hoşnutsuzluk ن ك ر
12 يَكَادُونَ neredeyse ك و د
13 يَسْطُونَ üzerine saldıracaklar س ط و
14 بِالَّذِينَ
15 يَتْلُونَ okuyanların ت ل و
16 عَلَيْهِمْ kendilerine
17 ايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
18 قُلْ de ki ق و ل
19 أَفَأُنَبِّئُكُمْ size haber vereyim mi? ن ب ا
20 بِشَرٍّ daha kötü bir şey ش ر ر
21 مِنْ
22 ذَٰلِكُمُ bundan
23 النَّارُ ateş! ن و ر
24 وَعَدَهَا ve onu va’detmiştir و ع د
25 اللَّهُ Allah
26 الَّذِينَ kimselere
27 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
28 وَبِئْسَ ve ne kötü ب ا س
29 الْمَصِيرُ sondur ص ي ر

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ 

 

وَ  atıf harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. تُتْلٰى  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. تُتْلٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تُتْلٰى  fiiline mütealliktir. اٰيَاتُنَا  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتُنَا  ‘daki naib-i failin hali olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Şartın cevabı  تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ ‘ dir.

تَعْرِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. ف۪ي وُجُوهِ  car mecruru  تَعْرِفُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْمُنْكَرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil),  3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُنْكَرَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur. 


 يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ 

 

İsim cümlesidir. كَاد  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasbeder. 

يَكَادُونَ  nakıs,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  يَكَادُونَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. يَسْطُونَ  cümlesi,  يَكَادُونَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَسْطُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَسْطُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَتْلُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَتْلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  يَتْلُونَ  fiiline mütealliktir. اٰيَاتِنَا  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanır. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Mukârebe (Yaklaşma) Fiilleri: Mübteda ve haberin başına gelerek nakıs fiiller gibi isim cümlesinin mübtedasını ismi, haberini ise haberi yaparlar. İsmini ref, haberini nasb ederler. Haberleri daima muzari fiil ile başlar. Bu fiiller, ‘- e yazdı, az kalsın … , neredeyse … , - mek üzereydi’ gibi manalara gelir. Bu fiillerden Kur'an’da sadece  كَادَ ’nin kullanımına rastlanılmıştır.  كَادَ  fiili tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda peşinden muzari fiil gelmez ve gerçek anlamı olan ‘tuzak kurdu, hile yaptı, aldattı’ manalarına gelir. Bu şekilde geldiğinde normal fiil gibi amel eder. Yani fail ve mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

   قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ 

 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulül-kavli  اَفَاُنَبِّئُكُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen merfûdur. 

Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder mekulül-kavle matuftur. Takdiri, أأخاطبكم فأنبئكم. şeklindedir.

اُنَبِّئُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِشَرٍّ  car mecruru  اُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir. مِنْ ذٰلِكُمْ  car mecruru  اُنَبِّئُكُمْ  fiiline mütealliktir. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf, كُمْۜ  ise muhatap zamiridir.

اُنَبِّئُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

  اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ 

 

 

İsim cümlesidir. اَلنَّارُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  وَعَدَهَا  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

Fiil cümlesidir. وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.  

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.


وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟


Fiil cümlesidir. وَ  istinâfiyyedir.  بِئْسَ  zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمَصٖيرُ  fail olup damme ile merfûdur.  بِئْسَ  fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri;  جهنّم  şeklindedir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut  مَا  ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 

1. Failinin  ال ’lı gelmesi, 2. Failinin  ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi, 3. Bu fiillerin  مَا  harfine bitişik olarak gelmesi, 4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ 

 

Ayet, atıf harfi وَ ‘la  وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , cümleye muzâf olan şart ve mazi manalı zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumunda olan şart cümlesi  تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تُتْلٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kimin okuduğu bellidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) okumaktadır. Ama kötü bir olaydan bahsedildiği için burada kendisinin ismi zikredilmemiştir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَاتُنَا  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan ayetler tazim edilmiştir. Ayetleri yüceltmenin yanında onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmiştir. 

بَيِّنَاتٍ , naib-i fail olan  اٰيَاتُنَا ’dan haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. فَ  karinesi olmadan gelen  تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَۜ  şeklindeki cevap cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

ف۪ي وُجُوهِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare vardır. Car ve mecrurun ilişkisi, zarf ve mazruf ilişkisine benzetilmiştir.  وُجُوهِ ,  içine girilecek bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır.  وُجُوهِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Konunun kesinliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

وُجُوهِ ’ nin muzâfun ileyhi konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

كَفَرُوا - الْمُنْكَرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَعْرِفُ ف۪ي وُجُوهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَ  [Kâfirlerin suratlarında hoşnutsuzluk sezersin] cümlesinde latif bir istiare vardır. Yani onların yüzlerinden hoşnutsuzluk sezer ve kötü bir şey yapmak istediklerini anlarsın. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Onlara, Kur'an'dan “açık açık” hak itikatlara ve İlahî hükümlere açıkça delalet eden ayetlerimiz okunduğu zaman kâfirlerin yüzlerinde hoşnutsuzluk görürsün cümlesi hakkı şiddetle reddetmelerinden ve öfkelerinden taklit ettikleri batılları müdafaa etmek için demektir. Bu da cahilliğin son kertesidir. Bunun içindir ki kâfirler zamir yerine konulmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ 

 

Fasılla gelen cümle,  ٱلَّذِینَ ‘den veya  وجوه  ‘dan haldir. و ’la gelmeyen bu hal cümlesi bu durumun, sürekli bir özellik olduğuna işaret eder. 

Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَسْطُونَ بِالَّذ۪ينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَا  cümlesi, كَاد ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

بِ  harfiyle birlikte  يَسْطُونَ  fiiline müteallik olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan  يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَاۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَتْلُونَ   fiiline müteallik  عَلَيْهِمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Veciz anlatım kastıyla gelen  اٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan ayetler, şan ve şeref kazanmıştır.

يَتْلُونَ -  تُتْلٰى  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اٰيَاتُنَا  izafetinin tekrarı, önemine binaen yapılan ıtnâb sanatıdır. Ayrıca bu tekrarda reddü’l- acüz ale’s- sadr sanatı vardır.

سطوة ; hücum edip, çullanmak, şiddetle yakalamak demektir. Bir kimseyi şiddetle yakalamayı anlatmak üzere bu fiil kullanılır. Bu yakalayış esnasında dövmek ya da sövmek de olabilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 قُلْ اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قُلْ  fiilinin takdiri  أخاطبكم (Sana sesleniyorum) olan mekulü’l- kavli mahzuftur. 

قُلْ  fiilinin mukadder mekulü’l-kavline atfedilen  اَفَاُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen korkutmak ve azarlamak amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cevap bekleme kastı taşımayan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade eden  بِشَرٍّ ’deki nekrelik, tahkir, umum ve kesret ifade eder. Aslı أشَرُّ  olan kelimedeki hemze tahfif için hazfedilmiştir.

مِنْ ذٰلِكُمْۜ  car-mecruru, بِشَرٍّ ‘e mütealliktir.

Kafirlerin öfkelerine işaret eden  ذٰلِكُمْۜ ‘da istiare sanatı vardır. ذٰلِكُمْۜ  ile onların hoşnutsuzluğu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)


اَلنَّارُۜ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ 

 

Beyanî istînâf veya tefsiriyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması korku ve tenbihi artırmak içindir.

وَعَدَ  fiilinin mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  كَفَرُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede istiare sanatı vardır. Azabı hak edenlere bu ayette tahakküm ve alay ifâdesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعده , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Azabın korkunçluğunu mübalağa için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

الَّذ۪ينَ - كَفَرُوا  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

[Allah onu vadetmiştir…] ifadesi söz başı olmaktadır (Dolayısıyla îrab açısından öncekilerle ilgisi yoktur). اَلنَّارُۜ , mübteda  وَعَدَهَا ’nın haber olması da mümkündür. Yine اَلنَّارُۜ  kelimesini mansub ya da mecrur kıldığın zaman gizli bir  قد  takdiri ile ateşin hali olması da mümkündür. (Zemahşeri, Keşşâf ’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem fiili olan  بِئْس ’nin mahsusu, mahzuftur. Bu hazif îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri; اَلنَّارُ ’dır. Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder.

Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır. 

الْمَص۪يرُ , zem fiili  بِئْسَ ‘nin failidir.

بِئْسَ  zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.

Dönüş manasındaki  الْمَص۪يرُ  kelimesi, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

بِئْسَ - شَرٍّ - يَسْطُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin son iki cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme, Ar. Gör. Ömer Kara

الْمَص۪يرُ۟ ’deki  الْ  takısı umum ifade eden cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Hak Teâlâ, küfürleri üzere ölmeleri halinde o kâfirlere vadettiği şeyi de [O ne kötü bir varış yeridir!] diye beyan buyurmuştur. Keşşâf sahibi şöyle der: “Ayetteki  وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟  ifadesi, müstenefe bir cümle olabileceği  gibi  هو (cehennem) kelimesinin mübteda, bunun onun haberi olması da muhtemeldir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
Allah'ın insanlar için tayin buyurduğu Din tektir ve adı slâm'dır. Ama tarih boyu her rasül onu, misyonu çerçevesinde ve kendi ümmetine has yanlarıyla tebliğ etmiştir. Dolayısıyla, nasıl birtakım hukuki meselelerde her ümmet birtakım farklı yasalara muhatap kılınmışsa, ibadetlerin birtakım ayrıntılarında ve ifa şekillerinde de farklılıklar olmuştur. Allah'ın son nebisi ve rasülü Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, İslâm'ı her bakımdan Kıyamet'e kadar bütün insanlar için geçerli olacak kâmil haliyle tebliğ buyurmuştur (Mâide Süresi, 5/3). Şimdi de seni Din den kaynaklanan bir şeriat üzerine yerleştirdik , dolayısıyla sen ona tâbi ol ve (İlâhi hidayet nedir) bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma! (Câsiye Süresi, 45/18) ayeti, bu gerçeği ifade etmektedir. Çünkü Şeriat, Din'in pratikteki adıdır ve ahkâm gibi, ibadetleri de, ahlâk kaidelerini de içine alır. Dolayısıyla Müslümanlar, Din'le ilgili hiçbir konuda başkalarının kendilerini tartışma içine çekmesine müsaade etmemeli ve böyle tartışmalara da girmemeli, İslâm'ı tatbik ve başkalarını Allah'a davetle meşgul ile meşgul olmalıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ne hissettiğimi bilemediğim ve ne düşündüğümü açıklayamadığım günlerden birinde; tefekkür aleminde keşfe çıktım. 

Balık misali denizin derinliklerinden yüzeyine yüzdüm ve denizin altıyla üstünü birbirinden ayırarak, bambaşka hayatlar yaratanı hayranlık ile andım. 

Kuş misali yeryüzünden gökyüzüne daldım ve ikisini birbirinden ayrı tutanı muhabbet ile andım. Karada ve denizde yolculuğu kolaylaştıranın adıyla devam ettim. 

Yeryüzünün derinliğindeki sınırla, dünya hayatını hatırlarken; gökyüzünün bilinmez sonsuzluğuyla ahireti düşündüm. 

İnsanların bitmek bilmez haksızlıklarından ve tartışmalarından uzaklaşırken, mahşer gününün kalabalığını hayal ettim. Her anlaşmazlığın biteceği, haklıyla haksızın ayrılacağı ve zalimin mazluma olan hesabını ödeyeceği günün varlığına hamd ettim. 

Ey bize hayat veren, sonra öldürecek ve sonra diriltecek olan Allahım! Hayattan ölüme, ölümden dirilişe ve dirilişten ebedi hayata olacak olan geçişlerimizi kolaylaştır. Merhametin ile bizi affet. Muhabbetin ile benliğimizi ve iki cihandaki hallerimizi süsle. Nankörlükten ve nankörlüğe ulaştıracak her halden Sana sığınırız. Kalplerimizi Sana yönelt, zihinlerimizi tefekkür alemiyle tanıştır ve ayaklarımızı hakka götüren doğru yol üzerinde sabit kıl. Sınırlarının dışına çıkmaya meyil etmeden, son nefesimize kadar Sana itaat üzerine yaşayarak, hoşnutluğunu kazananlardan olmamızı nasip eyle.

Amin.

***

İnsan nefsi, belki de saflığını yitirmeye başlamış bir ergen gibidir. Tam ne yapmak istediğinden emin değildir ama yine de her şeyi bildiğini sanar. Biraz boş kaldığında aklı birbirinden kopuk, genellikle dünyaya dair şiddetli düşünce ve yoğun duygular alemine dalar. Yeryüzünün hırsları ve hevesleri çok daha çekici hale gelir. Hiçbir istediğim olmuyor tripleri sıklaşır. Bazen en ufak sorun karşısında dünyası yıkılır. 

Konulan kuralların çevresinde dolanır. Belli sınırlardan dolayı boğulduğu zannına kapılır. Eline fırsat geçen her yerde pazarlık yapmaya girişir. Sonra yaşı büyür. Olgunluğun getirdiği sakinlikle beraber sınır çizilmesinin gerekliliğini kavrar. Dünyayla, nefsiyle ve insanlarla olan ilişkilerin hepsinde belli bir sınıra ihtiyaç vardır. Aksi takdirde aşırıya kaçmanın verdiği yorgunlukla ilişkiler zararla sonuçlanır.

Kul her şeyi anlamak zorunda değildir. Allah’a güvenerek ve O’na teslim olarak hayatına devam etsin yeter. Zira Allah’ın her emri, kullarını korumaya yöneliktir. Hayal kırıklığına uğramaktan, kaybettiğinde yıkılmaktan, boş işlerin ardında sürüklenmekten, dünyevi özgürlük umuduyla hapsolmaktan ve nefsine dolayısı ile dünyalık herhangi bir şeye köle olmaktan korur. Bunu doğru şekilde olgunlaştıkça idrar eder. 

Ey Allahım! Nefsimizin bizden hoşnut olması için her istediğini yaparak nefsimize öncelik vermekten Sana sığınırız. Bizi Sana hakiki manada güvenen kullarından eyle. Şüphesiz bizim için en iyisini bilen Sensin ve bizi en iyi tanıyansın. Süresi bittiğinde yitip giden dünyalıkların ve sınırsız yaşadığında kaybolanların hepsi bunun kanıtıdır. Kalıcı olan Sensin. Aziz olan Sensin. Bizi Sana ve Senin rızana kavuşan, cehennem ateşinden ve şiddetinden koruduğun, katında yükselttiğin ve rahmetinle kuşattığın salih kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji