بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّاسُ | insanlar |
|
| 3 | ضُرِبَ | size verildi |
|
| 4 | مَثَلٌ | bir temsil |
|
| 5 | فَاسْتَمِعُوا | dinleyin |
|
| 6 | لَهُ | onu |
|
| 7 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 8 | الَّذِينَ |
|
|
| 9 | تَدْعُونَ | yalvardıklarınız |
|
| 10 | مِنْ |
|
|
| 11 | دُونِ | başka |
|
| 12 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 13 | لَنْ |
|
|
| 14 | يَخْلُقُوا | yaratamazlar |
|
| 15 | ذُبَابًا | bir sinek dahi |
|
| 16 | وَلَوِ | şayet |
|
| 17 | اجْتَمَعُوا | bir araya toplansalar |
|
| 18 | لَهُ | onların hepsi |
|
| 19 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 20 | يَسْلُبْهُمُ | onlardan kapsa |
|
| 21 | الذُّبَابُ | sinek |
|
| 22 | شَيْئًا | bir şey |
|
| 23 | لَا |
|
|
| 24 | يَسْتَنْقِذُوهُ | bunu kurtaramazlar |
|
| 25 | مِنْهُ | ondan |
|
| 26 | ضَعُفَ | aciz |
|
| 27 | الطَّالِبُ | isteyen de |
|
| 28 | وَالْمَطْلُوبُ | istenen de |
|
Selebe سلب : سَلْبٌ bir şeyi zorla ve cebir yoluyla söküp almaktır. Türkçede de tekili/müfredi kullanılan أسالِيبٌ sözcüğü ise muhtelif üsluplar, tarzlar, biçimler veya türler demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil olarak yalnızca 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli uslûbdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı ضُرِبَ مَثَلٌ ’dur.
Fiil cümlesidir. ضُرِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. مَثَلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أردتم العبرة ( eğer ibret almak isterseniz..) şeklindedir.
اسْتَمِعُوا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اسْتَمِعُوا fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada: kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzâf, 2) Şibh-i muzâf, 3) Nekre-i gayri maksude. Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَمِعُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سمع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تَدْعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, تعبدونه كائنا من دون الله (Siz ona Allah'tan başka bir varlık olarak tapıyorsunuz.) şeklindedir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
يَخْلُقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ذُبَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. اجْتَمَعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُ car mecruru اجْتَمَعُوا fiiline mütealliktir. Şartın cevabı sonrasındaki cümle onu tefsir ettiğinden mahzuftur. Takdiri, لن يخلقوا ذبابا şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَمَعُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جمع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil cümlesidir. يَسْلُبْ şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الذُّبَابُ fail olup damme ile merfûdur. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ karinesi olmadan gelen لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ cümlesi şartın cevabıdır.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَنْقِذُ fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهُ car mecruru يَسْتَنْقِذُو fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَنْقِذُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istifâl babındadır. Sülâsîsi نقذ ’dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
Fiil cümlesidir. ضَعُفَ fetha üzere mebni mazi fiildir. الطَّالِبُ fail olup damme ile merfûdur. الْمَطْلُوبُ atıf harfi وَ ’la الطَّالِبُ ’ye matuftur.
الطَّالِبُ ; sülâsî mücerredi طلب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمَطْلُوبُ ; sülâsi mücerredi طلب olan fiilin ism-i mef’ûludur.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
النَّاسُ , münadadan bedeldir. Bedel ıtnâb sanatı babındandır.
Nidanın cevabı olan ضُرِبَ مَثَلٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ضُرِبَ fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Müsnedün ileyh olan مَثَلٌ ’ deki nekrelik, tazim ifade eder.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ile hitap müşrikleredir. Çünkü اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ sözünün delili ile maksat onları reddetmek ve azarlamaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki النَّاسُ ile kastedilen, Kur’an'da çoğunlukla olduğu gibi müşriklerdir. النَّاسُ ile kastedilenin, ister müslüman ister müşrik olsun bütün insanlar olması da caizdir. Ve surenin başında يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ile başlayıp yine bu hitap ile bitirmesi reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
ضُرِبَ sözündeki geçmiş zaman sıygası, ilk ihtimale göre maziyi şimdiki zamana yaklaştırmak için kullanılmıştır. لَوْ تَرَكُوا مِن خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعافًا (Nisa/9) ayetinde olduğu gibi ki bu ayette ‘’bıraksalardı’’ değil ‘’öldükten sonra bırakacak olsalardı’’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Dolayısıyla bu ayette de ‘misal verildi’ değil, ‘misal verilecek olsaydı’ manası kastedilmiştir.
Ayetteki ‘misal getirildi’ ifadesi geçmişi anlatan bir ifadedir. Halbuki Cenab-ı Hak, bunu şu anda yapmaktadır. Söylediği şeyler, daha önce bilinmekte olan şeyler olduğu için böyle söylemesi caizdir ve bu şekilde söylemesi, daha önce geçmiş bir işi anlatma gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Mekulü’l-kavlin (söze) insanlara nida ile başlanılması dikkat çekmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ şeklindeki hitapla arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir. Nida; heyecan uyandırır, dikkat çeker, muhatabı dinlemeye teşvik eder.
Bu üslup tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi, söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’anî, s. 43)
فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
فَ mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَاسْتَمِعُوا لَهُۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri; إن أردتم العبرة (Eğer ibret almak isterseniz…) olan mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi bahsedilen kişilerin bilinen bir grup olduğunu belirtmesi yanında bu kişilere tahkir ifade eder.
Cemi müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
اِنَّ ’nin haberi olan لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. لَنْ , muzariyi nasb eder, manayı istikbale çevirerek olumsuz yapar. Asla anlamı vererek tekid ifade eder. Haberin fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
Cümlede muzari sıygada gelen fiiller hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَا yerine لَنْ kullanması taptıkları olan varlıkların bu yaratma eylemini hiçbir zaman yapamayacaklarını ifade etmek içindir.
ذُبَاباً ’deki nekrelik muayyen olmayan cins ifade eder.
Hal وَ ‘ıyla gelen وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُۜ cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi olan اجْتَمَعُوا لَهُۜ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Takdiri; لن يخلقوا ذبابا (Asla bir sinek yaratmayacaklar) olan cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili ,Kadr Suresi,1)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَنْ edatı, içindeki tekitli nefyi ile birlikte, menfi ile menfi anh arasındaki tezatı gösterir (bir şeye gücü yetmemek, yetip de yapamamaktan daha tekidlidir). ذُبّ , ذُبَاباً 'den gelir ki o da kovmak ve savmaktır. Bunun için toplansalar da onu yaratmak için ibaresi mukadder cevabıyla birlikte mübalağa için getirilmiş haldir. Yani ‘toplu halde bile yapamazlar, kaldı ki ayrı ayrı olsalar’ demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
لَنْ gelecekte olumsuzluk anlamı verme bakımından لَا ile aynı gruptandır. Ancak لَنْ olumsuzluğu tekidli bir şekilde yapar. Burada tekit ettiği şey, onlar tarafından sineğin yaratılmasının, halleri itibariyle muhal oluşudur. Adeta “Yaratmaları muhaldir” denilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu ayette, aşırı mübalağa içeren ve daha önce görülmemiş (garîb), ama hak ve gerçek olan bir temsil vardır. İfadenin önemi, Allah’ın dışında bütün mahlukatın bir sinek dahi yaratmaya veya sinek onlardan birşey kapsa, bunu ondan kurtarmaya güçlerinin yetmemesinde gizlidir. İşte bu daha önce görülmemiş yeni bir manadır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَاباً [Allah'ı bırakıp da taptıklarınız asla bir sinek yaratamazlar] cümlesinde çok güzel bir temsil vardır. Kâfirlerin, Allah'tan başkasına tapmaları hususundaki durumları, bir tek sinek yaratamayan putların durumuna benzer. Zemahşerî şöyle der: Dinlenen bu parlak kıssaya, bazı meseller benzetilerek, istihsan yoluyla mesel denilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Burada haber إنَّ harfiyle, olumsuzluk da لَنْ harfiyle tekid edilmiştir. Çünkü muhataplar haberin manasını inkâr eden menziline konmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında haberî olmak bakımından mutabakat vardır. Aralarındaki anlam bağlantısı da barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart cümlesi olan يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْـٔاً , müspet muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً ’deki tenvin kıllet ve nev ifade eder.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُۜ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الطَّالِبُ - الْمَطْلُوبُ kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr ve iştikak cinası sanatları vardır.
الذُّبَابُ ’ın tekrarında ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesi tezyîl olarak ıtnâbdır.
Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
Ayetteki ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ [İsteyen de aciz, istenen de] ifadesi ile ilgili şu iki görüş vardır:
1) Bundan murad, tapılan putlar ve o sinektir. Binaenaleyh put, yaratması ve kendisinden kapılan şeyi geri alması istendiği zaman bundan aciz kalacağı için isteyen, sinek de istenen mesabesindedir.
2) İsteyen putperestler, istenen ise ya putların kendisi yahut onlara yapılan ibadettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ ٧٤
مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَدَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. حَقَّ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. قَدْرِه۪ٓ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. قَوِيٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَز۪يزٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
قَوِيٌّ - عَز۪يزٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ayetin ilk cümlesi menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır
Masdara muzaf olan حَقَّ , mef’ûlü mutlaktan naibdir. Cümlenin takdiri ما قدروا الله قدرَه الحقَّ (Allah'ı gerektiği gibi takdir edemediler.) şeklindedir.
Veciz anlatım kastıyla gelen حَقَّ قَدْرِه۪ izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan قَدْرِ ve حَقَّ şan ve şeref kazanmıştır.
قَدَرُوا - قَدْرِه۪ kelimeleri arasında iştikak cinası sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَدْرِ ve حَقَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celalle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak ve hükmün illetini bildirmek için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Allah’ın قَوِيٌّ ve عَز۪يزٌ sıfatlarının aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.
قَوِيٌّ - عَز۪يزٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Böyle birlikte ifadeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Fussilet Suresi 44, s. 189)
اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ ٧٥
اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ
İsim cümlesidir. اَللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَصْطَف۪ي cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَصْطَف۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru يَصْطَف۪ي fiiline mütealliktir. رُسُلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ النَّاسِ car mecruru يَصْطَف۪ي fiiline mütealliktir.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصْطَف۪ي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. سَم۪يعٌ kelimesi, اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. بَص۪يرٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
سَم۪يعٌ - بَص۪يرٌ ;mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Lafza-ı celal mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَصْطَف۪ي مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً وَمِنَ النَّاسِۜ cümlesi, haberdir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aşur farklı görüşte olup cümlenin fiil cümlesi olduğunu söylemiştir: اَللّٰهُ يَصْطَف۪ي sözünde lafza-i celâl olan müsnedün ileyhin fiil cümlesi şeklindeki habere takdim edilmesi, ihtisas içindir. Yani, ‘sizi seçen sadece Allah'tır, siz değilsiniz’ anlamına gelir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ ve مِنَ النَّاسِ ifadelerinin başındaki مِنَ , ba'diyet manasındadır.
Denildiğine göre; el-Velid b. el-Muğire'nin: ‘’Zikir (Kur'an-ı Kerîm) aramızdan ona mı indirildi?’’, demesi üzerine bu ayet-i kerîme nazil olmuş ve peygamber gönderilecek şahsın seçiminin Yüce Allah'a ait olduğunu bildirilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ile tekit edilmiş isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak, hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سَمِیعٌ - بَص۪يرٌ sıfatlarının aralarında وَ olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
Duyulan ve görülenlerin ötesinde her şeyin bilgisinin umumu hakkında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.] ifadesine, Allah Teâlânın, her şeyi işitip gördüğü beyan edilirken, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
ٱلسَّمْعَ kelimesinin kökü olan سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَبْصَٰرَ kelimesinin kökü olan بصر görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
ٱلْأَفْـِٔدَةَ kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.
Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.
Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.
Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.
İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi- sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ ٧٦
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ
Fiil cümlesidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Zaman zarfı بَيْنَ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ‘la makablindeki مَا ‘ya matuftur.
Zaman zarfı خَلْفَهُمْ mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
إِلَى ٱللَّهِ car mecruru تُرۡجَعُ fiiline mütealliktir. تُرۡجَعُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. ٱلۡأُمُورُ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَى intihâ-i gaye bildirir. Bir şeyin sonunun nereye gideceği, nereden başladığına bağlıdır. Bütün her şey Allah’tan, Allah’ın emri, iradesi ve hikmeti, ilmi ile başlamış ve aynı güzergâhta O’na varmış ve varacaktır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası mahzuftur. Mekân zarfı بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayetteki ikinci ism-i mevsul مَا , mef’ûl konumundaki ilk müşterek ismi mevsûle atfedilmiştir. Atıf sebebi temasüldür.
بَیۡنَ - خَلۡفَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
‘’Önlerindekiler ve arkalarındakiler’’ ifadesi bütün yönlerden ve zamanlardan kinayedir. Cümlenin gayesi Allah’ın her şeyi bildiği gerçeğini vurgulamaktır.
بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ - خَلْفَهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatı, مَا ’ların tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ cümlesinde eller, tüm iş aletleri manasında mecaz-ı mürseldir. Ya da temsil yoluyla muhtelif işler yapan âmil, kendi elleriyle bir zanaat yapan birine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۜ [Onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir.] ifadesinde mekân zarfı kullanılmış olmasına rağmen zamanı da kapsayan anlam nedeniyle اَيْد۪يهِمْ ile خَلْفَهُمْۚ lafızları mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/255)
Bu kelimeler açık ve gizli olan manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Yaptıklarını] şeklinde tercüme edilen مَا بَیۡنَ أَیۡدِیهِمۡ ifadesinin [kendilerinden önce geçenler, yapılanlar] anlamına, [ve yapacaklarını] şeklinde tercüme edilen مَا خَلۡفَهُمۡۖ ifadesinin ise [henüz gelmemiş olanlar] anlamına gelmesidir. İlk akla gelen de budur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
Ayetin son cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اِلَى اللّٰهِ car-mecruru, ihtisas ve ihtimam için amili olan تُرْجَعُ fiiline takdim edilmiştir.
Car mecrurun amiline takdimi, kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Böylece olumlu mananın yanında bir de olumsuz mana ifade edilmiştir. Yani bütün işler Allah’a döndürülür, başka hiç kimseye değil.
İki tekit hükmündeki kasr, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. إِلَى ٱللَّهِ , kasr ilmi tabirleriyle hem mevsûf hem de maksûrun aleyhtir. تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ; hem sıfat hem de maksûrdur. Kasr, hakiki ve tahkîkidir. Çünkü hem vakıaya hem de hakikate uygundur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde müsnedün ileyhin tüm esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde barındıran اللّٰهِ ismiyle gelmesi, tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesinde ıtnâb ve iltifat sanatları vardır.
تُرْجَعُ الْاُمُورُ , onların mükafat ve cezalarının hükmünü Kıyamet Günü'nde O'na havale etmek anlamına gelir. تُرْجَعُ fiili, döndürenin kim olduğu bilindiği için meçhul bina edilmiştir. Çünkü bu yalnızca Yüce Allah'a aiddir. O, insanlara bu dünyada süre tanır, ancak Kıyamet Günü'nde meseleleri O'na havale edecektir.
الْاُمُورُ ‘deki marifelik, istiğrak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
تُرْجَعُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Ayrıca bu bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Bütün işler Allah’a döndürülür.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu ve yaptıklarını haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ [İşler Allah’a döndürülür] ifadesinde çok şiddetli tehdit anlamı vardır. Bu cümlede az sözle çok mana ifade etme sanatı olan îcâz-ı kasr sanatı vardır.
Önlerindekini de arkalarındakini de o bilir ifadesi, Allah'ın ilminin tamlığına; Bütün işler ancak Allah'a döndürülür ifadesi de kudretinin tamlığına, ulûhiyyete ve hükümde tek olduğuna işarettir. Her iki ayetin toplamı, insanı günaha yeltenmekten alabildiğine alıkoymayı kapsar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 3 | امَنُوا | inanan |
|
| 4 | ارْكَعُوا | rüku’ edin |
|
| 5 | وَاسْجُدُوا | ve secde edin |
|
| 6 | وَاعْبُدُوا | ve ibadet edin |
|
| 7 | رَبَّكُمْ | Rabbinize |
|
| 8 | وَافْعَلُوا | ve işleyin |
|
| 9 | الْخَيْرَ | hayır |
|
| 10 | لَعَلَّكُمْ | umulur ki |
|
| 11 | تُفْلِحُونَ | kurtuluşa erersiniz |
|
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı ارْكَعُوا ’dır.
ارْكَعُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اسْجُدُوا fiili, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اسْجُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اعْبُدُوا fiili, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اعْبُدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
افْعَلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْخَيْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazf edilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey!” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada îrab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mebni münada merfû üzere mebni, mahallen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harf-i tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ
İsim cümlesidir. لَعَلّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تُفْلِحُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur..
تُفْلِحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
تُفْلِحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فلح ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi arkadan gelecek habere dikkatleri çekmek içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
يَٓا nida harfi uzağa seslenmek için kullanılır. Allah Teâlâ kullarına şah damarından da yakın olduğu halde iman edenlere “ya” nida harfiyle hitap etmiştir. Maksat, muhatabın dikkatini çekerek gelecek olan emir veya nehye odaklanmasını sağlamaktır. Yakın birine bu nida harfiyle seslenmek söylenen şeyi ciddi şekilde tekid eder.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyla Kur’an’ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara “Ey müminler!” diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah’ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bazı salihler Allah Teâlâ’nın, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah’ın nidasını işitmiş gibi لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim.” der. Böyle söylemek Kur’an’ın edebidir.
Nidanın cevabı olarak gelen ارْكَعُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen وَاسْجُدُوا ve وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ ve وَافْعَلُوا الْخَيْرَ cümleleri, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İman edenlere ait كُمْ zamirinin رَبَّ ismine izafeti, iman edenleri şereflendirmek ve desteklemek içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ارْكَعُوا - اسْجُدُو ve اعْبُدُوا - اٰمَنُوا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İman edenlere emredilen konuların sıralanması taksim sanatı üslubudur.
ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا [Rükû ve secde edin] cümlesi mecâz-ı mürseldir. Zikr-i cüz irade-i küll kabilindendir. Yani bir parçayı söyleyip, tümünü kastetmek kabilindendir. Buna göre mana: ‘’Namaz kılınız’’ şeklinde olur. Çünkü rükû ve secde namazın rükünlerindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ [Rükû ve secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin] cümlesinde husustan sonra umum zikredilmiştir. Maksat, hususi olanın önemini dikkate almakla birlikte umum ifade etmektir. Yüce Allah, ayette önce hususi olanla başladı, sonra umumi olanı, sonra da daha umumi olan anlattı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayet-i kerîmede hususi olan ifadeden sonra umumi olanın söylenmesi (zikr-i âm ba‘de’l-hâs) türünden ıtnâb vardır. Önce hususi olan rükû ve secde etme emri zikredilmiş, ardından bu ikisini kapsayan ibadet etme emri ve en son da bunların hepsini kapsayan daha genel bir ifade ile her türlü hayrın işlenmesi emredilmiştir. Bu, hususi olarak zikredilenin şanın yüceliğine dikkat çekmek içindir.
Burada ilk önce müminler halis zikir olan namaza, ardından namaz haricindeki oruç, hac, gazve gibi ibadetlere çağrılmış, sonra da diğer hayırlara genel olarak teşvik edilmişlerdir. Râzî de: “Bana göre bu sıralamanın izahı şöyledir: Namaz ibadetlerden bir çeşittir, ibadet de hayır fiillerinden bir çeşittir. Zira hayır işleri, Allah Teâlâ’yı tazimden ibaret olan mabûda hizmet ve Allah’ın mahlûkatına şefkatten ibaret olan ihsan kısımlarına ayrılır ve ihsanın içine iyilik, maruf, fakirlere tasadduk etmek ve insanlarla güzel konuşmak gibi şeyler de girer. Sanki Allah Teâlâ: “Sizi namazla mükellef kıldım, hatta namazdan daha umumi olan ibadetlerle mükellef kıldım ve hatta ibadetten de daha genel olan hayırları işlemekle mükellef kıldım” buyurmuştur” demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
افْعَلُوا fiili zamana bağlı olmayan işlerde kullanılır. ‘Acele ediniz’ manasını taşıması bakımından bu ayette فْعَلُ fiili kullanılmıştır. Ayette emredilen işin, beklemeden süratle yapılması istenmektedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تُفْلِحُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin, muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayet, surenin sonuna işaret eden anlamıyla berâat-i intihâya güzel bir örnek teşkil etmektedir. Ayrıca nida ile başlayan surenin başlangıcı ve sonu arasındaki üslup uyumu teşabühul etraf ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatıdır.
Berâat-i intihâ sanatı, son bölümde sözün bittiğine dair bir işaret bulunmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
Ayet teracci/umut ifade etmektedir. Bu da kurtuluşu ve başarıyı elde etmek için ayette istenilen sabretme ve kenetlenme emirlerine uyulması durumunda olacağının işaretidir. (Şeyma Çetinkaya, Kur’an-ı Kerimde Cihad Kavramı “Meâni İlmi Açısından Semantik Bir İnceleme”)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ [Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.] Yüce Allah, daha başka bir çok yerde vacip (farz) olduğu sahih olarak sabit olmuş farzların dışındaki amelleri de ayetle teşvik etmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Râgıb İsfahanî ”el-Müfredât" ında şöyle demiştir: ”Hayır, akıl, doğruluk, fazilet ve faydalı şey gibi her yönüyle arzu edilen şey; şer de bunun zıddıdır." Elde etmek ve arzu edilene kavuşmak demek olan felah (kurtuluş) ise, dünya ve ahirete yönelik olmak üzere iki kısımdır: Dünyaya yönelik olanı; zenginlik, üstünlük ve ilimden ibaret olan mutluluğa ermek; ahirete yönelik olan felah ise dört şeyden ibarettir: Faniliği olmayan ebedilik, fakirliği olmayan zenginlik, zilleti olmayan üstünlük ve cehaleti olmayan bilgidir. Bu sebeple, ”Gerçek hayat, ahiret hayatıdır" denmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَاهِدُوا | ve cihad edin |
|
| 2 | فِي | uğrunda |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah |
|
| 4 | حَقَّ | hakkıyla |
|
| 5 | جِهَادِهِ | cihadın |
|
| 6 | هُوَ | O |
|
| 7 | اجْتَبَاكُمْ | sizi seçti |
|
| 8 | وَمَا | ve |
|
| 9 | جَعَلَ | yüklemedi |
|
| 10 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | الدِّينِ | dinde |
|
| 13 | مِنْ | hiç bir |
|
| 14 | حَرَجٍ | güçlük |
|
| 15 | مِلَّةَ | dinine |
|
| 16 | أَبِيكُمْ | babanız |
|
| 17 | إِبْرَاهِيمَ | İbrahim’in |
|
| 18 | هُوَ | O |
|
| 19 | سَمَّاكُمُ | size adını verdi |
|
| 20 | الْمُسْلِمِينَ | müslümanlar |
|
| 21 | مِنْ |
|
|
| 22 | قَبْلُ | bundan önce |
|
| 23 | وَفِي | ve |
|
| 24 | هَٰذَا | bu(Kur’a)nda |
|
| 25 | لِيَكُونَ | olması için |
|
| 26 | الرَّسُولُ | Elçi’nin |
|
| 27 | شَهِيدًا | şahid |
|
| 28 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 29 | وَتَكُونُوا | ve sizin olmanız için |
|
| 30 | شُهَدَاءَ | şahid |
|
| 31 | عَلَى | üzerine |
|
| 32 | النَّاسِ | insanlar |
|
| 33 | فَأَقِيمُوا | haydi kılın |
|
| 34 | الصَّلَاةَ | namazı |
|
| 35 | وَاتُوا | ve verin |
|
| 36 | الزَّكَاةَ | zekatı |
|
| 37 | وَاعْتَصِمُوا | ve sarılın |
|
| 38 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 39 | هُوَ | O’dur |
|
| 40 | مَوْلَاكُمْ | mevlanız (sahibiniz) |
|
| 41 | فَنِعْمَ | ne güzel |
|
| 42 | الْمَوْلَىٰ | mevladır |
|
| 43 | وَنِعْمَ | ve ne güzel |
|
| 44 | النَّصِيرُ | yardımcıdır |
|
وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهِدُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي اللّٰهِ car mecruru جَاهِدُوا fiiline mütealliktir. İki muzâfıda mahzuftur. Takdiri; في إقامة دين الله (Allah’ın dinin ikame etmede) şeklindedir.
حَقّ masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. جِهَادِه muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَاهِدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اجْتَبٰيكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اجْتَبٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْكُمْ car mecruru جَعَلَ ‘nin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir.
فِي الدّ۪ينِ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. حَرَجٍ lafzen mecrur, جَعَلَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَبٰي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جبي ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ
Fiil cümlesidir. مِلَّةَ mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, اتّبعوا (Tabi olun) şeklindedir. اَب۪يكُمْ muzâfun ileyh olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan cer alameti ى ‘dir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِبْرٰه۪يمَ kelimesi اَب۪يكُمْ ‘den atf-ı beyan olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. سَمّٰيكُمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
سَمّٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir كُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْمُسْلِم۪ينَ ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
مِنْ قَبْلُ car mecruru سَمّٰيكُمُ fiiline mütealliktir. قَبْلُ cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
وَ atıf harfidir. ف۪ي هٰذَا car mecruru سَمّٰيكُمُ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يَكُونَ fiilini gizli أن ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أن ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle سَمّٰيكُمُ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. الرَّسُولُ kelimesi يَكُونَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. شَه۪يداً kelimesi يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. عَلَيْكُمْ car mecruru شَه۪يداً ‘e mütealliktir.
وَ atıf harfidir. تَكُونُوا nakıs, ن ‘nun hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءَ kelimesi تَكُونُوا ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. فعلاء vezninden olduğu için gayri munsariftir ve tenvin almamıştır. عَلَى النَّاسِ car mecruru شُهَدَٓاءَ ’ye mütealliktir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife, “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَبْلَ ve بَعْدَ kelimeleri muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete, izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir. قَبْلَ zarfı, hem cümleye hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundandır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَمّٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سمى ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
الْمُسْلِم۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan ifal babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن كنتم أهلا لهذه التسمية (Eğer siz bu şekilde isimlendirilmeye ehilseniz) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. اَق۪يمُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا الزَّكٰوةَ cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
اٰتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الزَّكٰوةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اعْتَصِمُوا fiili, atıf harfi وَ ile اٰتُوا ‘ya matuftur.
اعْتَصِمُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru اعْتَصَمُوا fiiline mütealliktir.
اعْتَصِمُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi عصم ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
اَق۪يمُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi قوم ’dir.
اٰتُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أتي ‘dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. مَوْلٰيكُمْ haber olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
Fiil cümlesidir. فَ istinâfiyyedir. نِعْمَ camid fiil olup medih fiillerindendir. الْمَوْلٰى kelimesi نِعْمَ ’nin faili olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, الله şeklindedir.
وَ atıf harfidir. نِعْمَ camid fiil olup medih fiillerindendir. النَّص۪يرُ kelimesi نِعْمَ ’nin failidir. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, الله şeklindedir.
وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فِي اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ٓي hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Bu cümlede ta’lil manasında kullanılmıştır. Allah rızası için, O'nun dinini desteklemek için demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Veciz anlatım kastıyla gelen حَقَّ جِهَادِه izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan حَقَّ ve جِهَادِ tazim edilmiştir.
جِهَادِ ve حَقَّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
جَاهِدُوا - جِهَادِه kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فِي اللّٰهِ , “Allah’ın zatı hakkında” ve “O’nun için” demektir. İzafet en ufak bir alaka ve ilişkilendirme yolu ile olabilir. Cihad, sırf Allah rızası için yapılması istenilen ve bu itibarla Allah’a özgü kılınması gerekli bir durum olunca, doğrudan Allah’a izafeti sahih olmuştur. Kaldı ki zarfların kullanımında genelde bir esneklik söz konusudur. وَجَاهِدُوا [Cihat edin!] ifadesi hem gaza yapmayı, hem de nefisle ve arzularla mücahede etmeyi emretmektedir ki bu ikincisi cihâd-ı ekberdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu izafet sıfatın mevsufuna izafeti kabilindendir. Aslı جِهادَهُ الحَقَّ ‘dır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cihadın, ه۪ۜ zamirine muzâf olması mecazîdir ya da Allah'a mahsus demektir, öyle ki Allah Teâlâ'nın hatırı için ve sırf onun için yapılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
هُوَ اجْتَبٰيكُمْ
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan اجْتَبٰيكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle hudûs, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
هُوَ اجْتَبٰيكُمْ [Sizi o seçti.] sizi dini ve yardım için seçti, bunda cihadı neyin gerektirdiğine ve neyin ona davet ettiğine dikkat çekilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümlenin makabline matuf olduğu da söylenmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan عَلَيْكُمْ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan حَرَجٍۜ ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiilinin ilkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
İlk mef’ûl حَرَجٍ ’e dahil olan مِنْ tekid ifade eden zaid harftir. Kelimedeki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. مِنْ harfi kelimeye ‘hiçbir’ manası katmıştır. Menfi siyakta nekre, selbin umum ve şümulüne işaret eder.
فِي الدّ۪ينِ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Dinle irtibattaki mübalağayı ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِلَّةَ اَب۪يكُمْ izafeti, takdiri اتّبعوا (tabi olun) olan fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِبْرٰه۪يمَ bedel olup, اَب۪يكُمْ ifadesini açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Râgıb el-İsfahânî şöyle demiştir: ”Millet, tıpkı din gibi, Allah Teâlâ'nın peygamberler vasıtasıyla kullarına ilettiği nizamın adıdır. Milletle din arasındaki fark şudur: Millet, tıpkı ”İbrahim’in milletine uyun" dendiği gibi, sadece peygambere nispet edilir. Bu sebeple; Allah'ın milleti, milletim veya Zeyd’in milleti denmez." (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ
Ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsned olan سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil cümlesi olması, hudûs, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
سَمّٰيكُمُ ‘e müteallik car mecrur مِنْ قَبْلُ ’nun muzâfun ileyhinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kelimenin merfû oluşu, bu hazfin işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.
سَمّٰيكُمُ ‘e müteallik ف۪ي هٰذَ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Kur’ân’ı işaret eden هٰذَ ‘ya dahil olan ف۪ٓي harfi, hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Kur’ân burada zarfa benzetilir. Kur’ân’la hükümleri arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Harflerde istiare kurulurken harfe değil, müteallakına îtibar edilir. Müteallak müştak olduğu için de istiare; tebeiyye olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ cümlesine dahil olan لِ , sebep bildiren lam-ı ta’lildir. Muzariyi gizli ان ’le nasb eder. لِ ve akabindeki cümle, masdar tevilinde olup سَمّٰيكُمُ ’e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ cümlesi, masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
شَه۪يداً ve شُهَدَٓاءَ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يداً عَلَيْكُمْ cümlesiyle وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
شَه۪يداً - شُهَدَٓاءَ ve يَكُونَ - تَكُونُوا gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Size önceden o, Müslümanlar adını verdi Kur'an'dan önceki kitaplarda ve bunda da ifadesindeki zamir Allah'a racidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ
فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ cümlesi, takdiri … إن كنتم أهلا لهذه التسمية (Eğer siz bu şekilde isimlendirilmeye ehilseniz) olan mahzuf şartın cevabıdır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevabından oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَقَامُوا الصَّلٰوةَ ifadesinde istiare sanatı vardır. Namaz çadıra benzetilerek dinin direği gibi ifade edilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa ve direk olmayınca çadır da olmazsa din için de namaz öyledir.
Aynı üslupta gelen وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ ve وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ cümleleri hükümde ortaklık nedeniyle, atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Allah’ın bu ayette namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın şeklindeki emirlerinin sıralanması taksim sanatıdır.
الصَّلٰوةَ - الزَّكٰوةَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle, lafza-i celâlden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
فَ , istînâfiyyedir.
Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Mazi sıygada camid, medih fiili olan نِعْمَ ’nin mahsusu mahzuftur. Takdiri; الله ‘dır. الْمَوْلٰى , fiilin failidir.
Aynı üslupta gelen وَنِعْمَ النَّص۪يرُ cümlesi makabline matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle gayrı talebî inşâî isnaddır. Camid fiil نِعْمَ ’nin faili النَّص۪يرُ ‘dir.
مَوْلٰيكُمْۜ - الْمَوْلٰى kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمَوْلٰى - النَّص۪يرُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
نِعْمَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النَّص۪يرُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Surenin bu son cümlesinde mütekellimin sözünü makama ve girişe uygun güzel bir şekilde tamamlaması şeklinde tarif edilen hüsn-i intihâ sanatı vardır.
Kur’an’daki surelerin sonu bu sanatın en güzel örnekleridir. Kur’an surelerinin bitişi de girişi gibi belîğdir. Sureler o kadar güzel bir şekilde sona ermiştir ki muhatap artık başka bir şey duymak istemez. Sureler; dua-vasiyet, farzlar, tahmîd ve tehlîl, öğüt, vaat ve vaîd gibi surede işlenen konuya uygun bir sözle sona erer. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)