Mü'minûn Sûresi 17. Ayet

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِل۪ينَ  ١٧

Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 خَلَقْنَا yarattık خ ل ق
3 فَوْقَكُمْ üstünüzde ف و ق
4 سَبْعَ yedi س ب ع
5 طَرَائِقَ tabaka (gök) ط ر ق
6 وَمَا ve
7 كُنَّا biz değiliz ك و ن
8 عَنِ -tan
9 الْخَلْقِ yaratmak- خ ل ق
10 غَافِلِينَ gafil غ ف ل
 
İnsanın ölümlülüğünü ve yeniden diriltileceğini bildiren açıklamanın ardından bu âyetler grubunda hem yeniden dirilmesi konusunda zihinlere doğabilecek kuşkuların giderilmesi ve Allah’ın yeniden diriltmekten âciz olmadığının hatırlatılması istenmiş hem de O’nun insanlığa ihsanından örnekler verilerek kendisine şükretmek gerektiğine işaret edilmiştir.  

“Yedi yol” ile ne kastedildiği hususunda değişik görüşler vardır. Eski tefsirlerde bu ifade genellikle klasik astronomi tasavvurundaki yedi kat gök yani yedi kozmik sistem veya gezegenlerin yörüngeleri olarak yorumlanmıştır (Taberî, VIII, 12; Zemahşerî, III, 44). Elmalılı, âyetin sonunda geçen bilgi ile alâkalı ifadeyle de bağlantı kurarak, kendisi buradaki “yedi yol”dan insandaki beş duyu ile akıl ve vahiy yollarının oluşturduğu yedi idrak yolunu anladığını belirtmektedir (V, 3439). Bize göre–İbn Âşûr’un da belirttiği gibi (XVIII, 27)– bu yorumlar içinde en uygun olanı, “yedi yol”u eskiden meşhur olan yedi gezegenin yörüngeleri kabul eden yorumdur. Buradaki yedi sayısının sınırlayıcı değil, çokluk bildirmek için kullanıldığı da düşünülebilir. 
 
 “Yaratılanlar” diye çevirdiğimiz halk kelimesi tefsirlerde “yaratma” şeklinde de açıklanmıştır. İlk yoruma göre Allah bütün yarattıklarını bilmektedir. Aristo ve onu izleyen bazı filozofların iddia ettiği gibi Allah yarattıklarının durumundan habersiz değildir; O hem yaratır hem de yarattıklarını bilir; onları yönetir, korur, besler, barındırır, çoğaltır, azaltır, yaşatır, öldürür... Kezâ O, yaratma işlevinden de habersiz değildir; 14. âyette belirtildiği gibi, O “yapıp yaratanların en güzeli”dir; yaratması ilimle, hikmetledir, bu sebeple de her yaratmanın bir anlamı, yarattıklarıyla ilgili bir gayesi vardır.
 
 Buradaki halk ile insanların kastedildiği de söylenmiştir. Bu durumda âyetin ilgili kısmı, “Biz insanlardan, onların yapıp ettiklerinden habersiz değiliz” anlamına gelir (Râzî, XXIII, 87).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 16-17
 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  mukadder kasemin cevabına gelen muvattie harfidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

Fiil cümlesidir. خَلَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. فَوْقَكُمْ  mekân zarfı  خَلَقْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

سَبْعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. طَرَٓائِقَ  muzâfun ileyh olup, müntehel cumû’ sıygasında, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.  

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِل۪ينَ

 

Cümle,  خَلَقْنَا ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. ناَ  mütekellim zamiri  كُنَّا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. عَنِ الْخَلْقِ  car mecruru  غَافِل۪ينَ ‘ye mütealliktir. غَافِل۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  ’nin haberinin ism-i fail kalıbında gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder.(Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delaleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426) 

غَافِل۪ينَ , sülâsî mücerredi  غفل olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَٓائِقَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

خَلَقْنَا  fiillinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. خَلَقْنَا  fiiline müteallik olan mekân zarfı  فَوْقَكُمْ , ihtimam için mef’ûl olan  سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ ‘ya takdim edilmiştir. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

سَبْعَ طَرَٓائِقَ  [yedi kat] terkibinde latif bir istiare vardır. Yedi gök, is­tiare yoluyla, üst üste konan takunyanın bağlarına benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr)

سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ  ifadesinde, istiâre vardır. Çünkü buradaki  طَرَٓائِقَۗ  ile kastedilen, ayakkabının deri katlarına benzetilmiş olarak yedi göktür. Tekili  طَريقَة ‘ tır. Çoğulu  طروقَ  şeklinde gelir ki bu, birbiri üzerine bindirilip dikilmek suretiyle belli bir şekil verilmiş deri parçalarıdır. Nitekim bu anlamla ilgili olarak طارقت النال (Ayakkabının derilerini üst üste bindirip diktim) denir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)

طَرَٓائِقَۗ , kat manasına gelir. Nitekim denir ki, "bir biri üzerine kat kat elbise giydim" demektir. Bu şekilde  سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ  yedi kat demek olur. Ve "Yedi kat gök..." (Mülk, 67/3) manasını ifade eder.

Tarîk gibi yol demektir. O halde  سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ  yedi yol demektir. Bazıları yıldızların yolları olmasından dolayı göklere  طَرَٓائِقَۗ  denildiğini söylemiştir. Fakat bu şekilde maksat (Her biri belli bir yörüngede yüzmeye (akıp gitmeye) devam ederler.) (Yâsîn, 36/40) ayetine göre yıldızların yüzdükleri gökler ve yörüngeler olmuş olur ki, bu ise sadece yedi değil, çoktur.

Bundan dolayı uygun olan, diğer birçoklarının tercih ettiği gibi meleklerin yukarı yükselme yolları olması itibariyle göklere  طَرَٓائِقَۗ  denilmiş olmasıdır ki, görünen gök bunların ancak birisidir.

-Tarîkat, diğer bir deyişle sistem manasındadır ki, son zamanlarda dilimizde manzume veya meslek diye de tercüme edilmiştir. Nitekim güneş sistemi demek olan "sistem soler" güneş manzumesi, güneş mesleki diye bilinmektedir. Buna göre  سَبْعَ طَرَٓائِقَۗ  yedi sistem demek olur ki, güneş sistemi bunların birincisidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

 

 

وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِل۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi,  وَ ’la gelen hal cümlesidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır. 

كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَنِ الْخَلْقِ  car mecruru, amili olan  غَافِل۪ينَ ’ye ihtimam için takdim edilmiştir.

كَانَ ‘nin haberi olan  غَافِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarının, müsnedün ileyhteki nefyine işaret etmiş, menfî isim cümlesinin selbinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

خَلَقْنَا - الْخَلْقِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عَنِ الْخَلْقِ  ile gökler kastedilmiştir, sanki “Gökleri onların üzerinde Biz yarattık ve Biz o göklerden gafil değiliz, onları muhafaza etmekten, üzerlerine düşmesine kudretimizle mani olmaktan gafil değiliz.” denilmiştir. Ya da insanlar kastedilmiş ve Allah’ın gökleri insanların üzerinde yaratmasının sebebinin, onlara göklerden rızık ve bereket kapıları açmak, onlara göklerin türlü menfaatlerini sunmak olduğu ve Allah’ın insanlardan, onların maslahatına uygun şeylerden gafil olmadığı ifade edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)  

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)