اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ ٢
Haşe'a خشع: خُشُوع zelil, hor veya hakir olmak ya da o hale gelmek demektir. Bu kelime daha çok insanın vücut organları üzerinde tezahür eden alçak gönüllülük, tevazu, hakirlik ve zelillikle ilgili duruş için, ضَراعَةٌ sözcüğü ise çoğu zaman insanın kalbinde bulunan duyguları anlatmak için kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli huşûdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ önceki ayette geçen الْمُؤْمِنُونَۙ ‘nin sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûl sılası هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ ‘ dur. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي صَلَاتِهِمْ car mecruru خَاشِعُونَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَاشِعُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanırlar.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
خَاشِعُونَ ; sülâsî mücerredi خشع olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Önceki ayetteki الْمُؤْمِنُونَ için sıfat konumundaki اَلَّذ۪ينَ ismi mevsulu, bahsi geçenleri tazim ve sonraki habere dikkat çekmek için gelmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. ف۪ي صَلَاتِهِمْ car-mecruru, amili olan müsned خَاشِعُونَ ‘ye ihtimam için takdim edilmiştir.
ف۪ي صَلَاتِهِمْ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla namaz, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. صَلَاتِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Namazla mümin arasındaki irtibat, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Konunun kesinliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, ikisi arasındaki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Müsned olan خَاشِعُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede هُمْ zamirinin tekrarı ve car mecrurun takdimi zamirin ait olduğu kimselere dikkat çekmek ve önem atfetmek kastına matuftur.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
صَلَاتِهِمْ izafeti, muzâf ve muzâfun ileyhin aralarındaki bağlantının kuvvetine işaret eder. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İlk ayette geçen müminleri, اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَۙ [onlar namazlarını huşu içinde kılanlar] ayeti ve bundan sonra gelen ayetler açıklamaktadır ki, buna icmalden sonra tafsil sanatı denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Şayet ‘’Neden صَلَاتِ (namaz) kelimesi onlara izafe edilmiştir?’’ dersen, şöyle derim: Çünkü namaz, onu kılan ile kendisine namaz kılınan arasında döner, namazın faydasını gören ise sadece onu kılan kişidir, namaz onun azığı, hazırlığıdır; bu yüzden de onun namazıdır. Kendisine namaz kılınan ise namaza ve ondan gelecek faydaya muhtaç değildir, müstağnidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Muktezâ-i zâhire göre صَلَاتِ kelimesi müminlerin namazından bahsettiği için الْمُؤْمِنُونَۙ çoğul sıygasına uygun olarak صلوات şeklinde çoğul sıygayla gelmesi gerekirdi. Ancak ayet üzerinde dikkatle durulduğunda anlaşılacaktır ki namazda huşûdan bahsedilmesi hasebiyle burada huşû namazın cinsine nispet edilmiştir, yani hangi namaz olursa olsun müminlerin onda huşû içinde olduklarını belirtir mahiyettedir. Dolayısıyla kelimenin çoğul yerine tekil gelmesi muktezâ-i zâhire aykırı görünse de muktezâ-i hale mutabıktır. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)
خَاشِعُونَ [Huşû içindedirler.] Namazda huşû kalbin haşyet duyması, ürpermesi ve gözlerin bir yerde kalmasıdır; Katâde’den [v. 117/735] nakledildiğine göre gözün secde mekânına dikilmesidir. Rivayete göre Peygamber (s.a.v) gözünü semaya dikerek namaz kılarmış; bu ayet indirilince artık gözünü secde ettiği yere doğru çevirmiş. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Müminlerin ikinci özelliği şudur: Ki onlar namazlarında huşû içindedirler. Huşû, bazıları korku, çekingenlik gibi kalp fiillerinden olmak üzere tarif etmiş; bazıları da sükûnet içinde olmak ve sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden göstermiştir. Doğrusu huşû, aslı kalp'te, tezahürü beden de olmak üzere ikisini de içinde bulundurur. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk'ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edep ve tazimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır. Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirmesiyle bir sakinlik ve sükunet meydana gelmesi, gözlerinin önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir. Bundan dolayı, huşûnun aslı namazın şartlarından olan niyetin samimiyeti ile; tezahürleri de namazın âdap ve diğer tamamlayıcıları ile ilgilidir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)