Mü'minûn Sûresi 32. Ayet

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اَفَلَا تَتَّقُونَ۟  ٣٢

Onlara, kendilerinden, “Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur, hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” diye öğüt veren bir peygamber gönderdik.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَرْسَلْنَا ve gönderdik ر س ل
2 فِيهِمْ kendi içlerinden
3 رَسُولًا bir elçi ر س ل
4 مِنْهُمْ onlara
5 أَنِ diye
6 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
7 اللَّهَ Allah’a
8 مَا yoktur
9 لَكُمْ sizin için
10 مِنْ hiçbir
11 إِلَٰهٍ ilah ا ل ه
12 غَيْرُهُ O’ndan başka غ ي ر
13 أَفَلَا
14 تَتَّقُونَ korunmaz mısınız? و ق ي
 
Eski müfessirlerin bir kısmı, bu âyetlerde ismi verilmeden kendisinden söz edilen neslin Semûd kavmi ve onlara gönderilen peygamberin Sâlih aleyhisselâm olduğu kanaatindedirler (meselâ bk. Taberî, XVIII, 19); çoğunluk tarafından ise bu neslin Âd kavmi, peygamberin de Hûd aleyhisselâm olduğu söylenmiştir (bk. Zemahşerî, III, 47; Râzî, XXIII, 97). Bununla birlikte burada sözü edilen peygamberin davet ettiği tevhid ilkesi, esasen Kur’an’da adı geçen peygamberlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları ortak davadır. Hz. Muhammed de dahil olmak üzere bütün peygamberlere karşı mücadele verenler, bu kıssadakiler gibi genellikle eşraftan hali vakti yerinde, çıkarlarına uygun düştüğü için mevcut sistem ve telakkiden memnun olan kesimlerdi. Bunlar umumiyetle hak peygamberin getirdiği sistemi kendi toplumsal ve ekonomik statüleri için tehlikeli görmüşler; özellikle herkes gibi bu mütegallibe zümresinin de yapıp ettiklerinden dolayı sorumlu tutulacaklarını bildiren, böylece toplumda mutlak bir hak ve adalet bilincinin uyanmasını hedefleyen âhiret inancıyla ilgili tebliğleri reddetmişlerdir. Bunlar, âhiret inancının toplum tarafından benimsenmesini kendi konumları için tehlikeli ve rahatsız edici bulmuşlar; bunu yaparken de ilgili peygamberin Allah’tan haberler getirecek olağan üstü özellikler taşımadığını, herkes gibi onun da sıradan biri olduğunu ileri sürerek onu gözden düşürmeye çalışmışlardır. Aslında bu iddialar, peygamberin görünürdeki insanî özelliklerini abartılı ifadelerle öne çıkararak insanların dikkatlerini peygamberin tebliğlerindeki dinî ve ahlâkî ilkelerde bulunan gerçekliğe çevirmelerini önlemeyi amaçlayan kurnazca bir plandan, bir saptırmadan başka bir şey değildi. Sonuç olarak söz konusu âyetlerde pek çok peygamberin yaşadığı ortak bir tecrübenin dile getirildiği görülmektedir. Bu durumda Muhammed Esed’in, bu âyetlerde belli bir peygamber ve kavimden söz edilmediği, burada anlatılanların, “Allah’ın bütün peygamberlerine ve onların her birinin peygamber olarak yaşadıkları tecrübelerde tekrarlanan benzer çizgilere ilişkin genel bir atıf durumunda” olduğu şeklindeki görüşüne (II, 694) katılmak mümkündür.
 
 Bu âyetlerde sözü edilen inkârcı zümrenin, peygamberin kişiliğine ve âhiret hayatına ilişkin iddiaları Kur’an’da muhtelif vesilelerle cevaplandırılıp reddedildiği için burada bir defa daha tekrarlanmasına gerek görülmemiş, sadece uğrayacakları acı âkıbete dikkat çekilmekle yetinilmiştir.
 

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِمْ  car mecruru  اَرْسَلْنَا ‘ya mütealliktir.  رَسُولاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  رَسُولاً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir.

اَنِ  tefsiriyyedir.  اعْبُدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

غَيْرُ  kelimesi  اِلٰهٍ  sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَرْسَلْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


 اَفَلَا تَتَّقُونَ۟

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Atıf harfi  فَ  ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أعصيتم فلا تتّقون  (İsyan ettiniz ve ittikâ etmeyecek misiniz?) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَتَّقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

تَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki  ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْناً اٰخَر۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Mef’ûl olan  رَسُولاً ‘deki nekrelik tazim ve kesret ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  ف۪يهِمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

مِنْهُمْ  car-mecruru, رَسُولاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ  cümlesine dahil olan  اَنِ  tefsiriyye,  اعْبُدُوا اللّٰهَ  cümlesi, müfessiriyedir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَرْسَلْنَا - اللّٰهَ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. 

اَرْسَلْنَا - رَسُولاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اَنِ  (diye) edatı,  اَرْسَلْنَا  [gönderdik] fiilini izah eder, yani onlara peygamberlerin diliyle “Allah’a kulluk edin, dedik” demektir.

أرْسل [gönderdi] fiili tıpkı benzerleri olan  وَجَّهَ  , أنْفذَ  ve  بعث  fiilleri gibi mef‘ûlünü  إلى  ile alır. Peki, bu fiil Kur’an’da neden bazen  إلى  ile kullanılırken bazen  ف۪ي  ile kullanılmıştır? Sözgelimi  كَذَلِكَ أرْسلْناَكَ في أُمَّةٍ  [İşte, seni de bir topluluğa gönderdik ki] (Ra’d 13/30);  وَماََ أرسَلناَ فيِ قَرْيَةٍ مِنْ نَذيرٍ  [Biz herhangi bir şehre bir uyarıcı gönderdiğimiz zaman] (Sebe 34/34) ve  فَأرْسَلْنا فيهمْ رَسوُلاً  [Onlara da peygamber gönderdik] (Mü’minûn 23/32) denilmiş, bir başka yerde ise  وَإلى عادٍ أخاهُمْ هوداً  [Âd’a da kardeşleri Hûd’u gönderdik.] (A‘râf 7/65) denilmiştir? derseniz, şöyle derim: Aslında bu fiil  ف۪ي  ile,  إلى  ile olduğu gibi mef‘ûl almış, onunla ilişkilendirilmiş değildir. Aksine (örnek verilen ayetlerde geçen) toplum ve şehir gibi kelimeler, gönderme fiilinin mekânı olarak ifade edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kendilerine gelen Resulün onlardan biri olduğunu ve aralarında büyüdüğünü belirtmek için  أرْسَلْنا  fiili  إلى  değil de  في  harf-i ceri ile gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 


مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ 

 

Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مَا  nafiyedir.  لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda olan  اِلٰهٍ , zaid  مِنْ  sebebiyle lafzen mecrur, mahallen merfûdur. 

غَيْرُهُ  kelimesi  اِلٰهٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اِلٰهٍ ’deki nekrelik nev, kıllet ve tahkir ifade eder. Zaid harf  مِنْ , kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre selbin umum ve şümulüne işarettir.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin muzâfun ileyh olduğu  غَيْرُهُ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ [Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur.] cümlesi, emredilen ibadetin veya bu ibadeti emretmenin, ya da bu emre uymak zorunluluğunun illetini beyan etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اَفَلَا تَتَّقُونَ۟

 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan  اَفَلَا تَتَّقُونَ  cümlesi, takdiri  أعصيتم  (İsyan mı ettiniz?) olan mukadder istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. 

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen uyarı, kınama, taaccüp manasında olup, cevap bekleme kastı taşımamaktadır. İstifham manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

تَتَّقُونَ - اعْبُدُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

تَتَّقُونَ  -  اعْبُدُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin fasılası 23. ayetin fasılasının tekrarıdır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

اَفَلَا تَتَّقُونَ  şu manalara gelir: Niçin düşünmüyorsunuz? Niçin gaflet içinde yaşıyorsunuz? Niçin sakınmıyor, takva sahibi olmuyorsunuz?  Niçin anlamıyor yada anlamak istemiyorsunuz?   

Davet o kavme fayda vermeyip, Allah'tan başkasına ibadetlerine devam edince, Hazret-i Nuh onları, ‘’ittikâ etmeyecek misiniz?’’ diye sakındırmıştır. Çünkü bu, onların içinde bulunduktan inanç ve hareketlerden vazgeçmeleri için bir men ve ilâhi cezaya düşmekten sakındırmayla yapılan bir tehdittir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)