Mü'minûn Sûresi 36. Ayet

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ  ٣٦

“Hâlbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هَيْهَاتَ heyhat (ne kadar uzak)
2 هَيْهَاتَ heyhat (ne kadar uzak)
3 لِمَا şey
4 تُوعَدُونَ size va’dedilen و ع د
 
Eski müfessirlerin bir kısmı, bu âyetlerde ismi verilmeden kendisinden söz edilen neslin Semûd kavmi ve onlara gönderilen peygamberin Sâlih aleyhisselâm olduğu kanaatindedirler (meselâ bk. Taberî, XVIII, 19); çoğunluk tarafından ise bu neslin Âd kavmi, peygamberin de Hûd aleyhisselâm olduğu söylenmiştir (bk. Zemahşerî, III, 47; Râzî, XXIII, 97). Bununla birlikte burada sözü edilen peygamberin davet ettiği tevhid ilkesi, esasen Kur’an’da adı geçen peygamberlerin gerçekleştirmeye çalıştıkları ortak davadır. Hz. Muhammed de dahil olmak üzere bütün peygamberlere karşı mücadele verenler, bu kıssadakiler gibi genellikle eşraftan hali vakti yerinde, çıkarlarına uygun düştüğü için mevcut sistem ve telakkiden memnun olan kesimlerdi. Bunlar umumiyetle hak peygamberin getirdiği sistemi kendi toplumsal ve ekonomik statüleri için tehlikeli görmüşler; özellikle herkes gibi bu mütegallibe zümresinin de yapıp ettiklerinden dolayı sorumlu tutulacaklarını bildiren, böylece toplumda mutlak bir hak ve adalet bilincinin uyanmasını hedefleyen âhiret inancıyla ilgili tebliğleri reddetmişlerdir. Bunlar, âhiret inancının toplum tarafından benimsenmesini kendi konumları için tehlikeli ve rahatsız edici bulmuşlar; bunu yaparken de ilgili peygamberin Allah’tan haberler getirecek olağan üstü özellikler taşımadığını, herkes gibi onun da sıradan biri olduğunu ileri sürerek onu gözden düşürmeye çalışmışlardır. Aslında bu iddialar, peygamberin görünürdeki insanî özelliklerini abartılı ifadelerle öne çıkararak insanların dikkatlerini peygamberin tebliğlerindeki dinî ve ahlâkî ilkelerde bulunan gerçekliğe çevirmelerini önlemeyi amaçlayan kurnazca bir plandan, bir saptırmadan başka bir şey değildi. Sonuç olarak söz konusu âyetlerde pek çok peygamberin yaşadığı ortak bir tecrübenin dile getirildiği görülmektedir. Bu durumda Muhammed Esed’in, bu âyetlerde belli bir peygamber ve kavimden söz edilmediği, burada anlatılanların, “Allah’ın bütün peygamberlerine ve onların her birinin peygamber olarak yaşadıkları tecrübelerde tekrarlanan benzer çizgilere ilişkin genel bir atıf durumunda” olduğu şeklindeki görüşüne (II, 694) katılmak mümkündür.
 
 Bu âyetlerde sözü edilen inkârcı zümrenin, peygamberin kişiliğine ve âhiret hayatına ilişkin iddiaları Kur’an’da muhtelif vesilelerle cevaplandırılıp reddedildiği için burada bir defa daha tekrarlanmasına gerek görülmemiş, sadece uğrayacakları acı âkıbete dikkat çekilmekle yetinilmiştir.
 

Heyhate هيهات :   هَيْهاتَ sözcüğü bir şeyin çok uzak olduğunu bildirmek için kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de  isim formunda ve aynı ayette olmak üzere sadece 2 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli heyhâttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ

 

هَيْهَاتَ  kelimesi  بعد  manasında mazi, isim fiildir. İkinci  هَيْهَاتَ  birinciyi tekid eder.  لِ  harf-i ceri zaiddir. مَا  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  هَيْهَاتَ ‘nin faili olarak mahallen merfûdur.

تُوعَدُونَۖ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Manayı Fiil (İsim Fiil): Yapı itibariyle isim olan, mana itibariyle fiil kabul edilen kelimelerdir. Çekimleri yoktur. Fiil gibi amel ederler. (Fail ve mef’ûl alırlar.) Mazi, muzari ve emir manalı olarak gelebilirler. Manayı fiillerin gelme sebebi; fiilden daha kuvvetli, daha şiddetli oldukları içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Tekide “tevkid” de denilir. Tekid eden kelimeye veya cümleye “tekid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, tekid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Tekid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddütünü gidermek için yapılan vurguya denir. Tekid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.

Lafzî Tekid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile tekid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden tekid müekkede uyar.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. Ayette lafzi tekiddir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَۖ

 

İnkârcıların sözlerinin devamı olan bu ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

هَيْهَاتَ  cümlesi önceki ayetteki  يَعِدُكُمْ  cümlesi için beyandır (açıklamadır), bunun için aralarında atıf harfi yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

هَيْهَاتَ  mazi isim fiildir. Masdar manasındadır. Yani uzak oldu, uzak oldu (uzak, manasındadır). (Celâleyn Tefsiri)

İkinci  هَيْهَاتَ  tekid içindir.  لِ  harfi zaid olup beyan içindir. 

Masdar harfi  مَا  ve sılası olan  تُوعَدُونَ  cümlesi, masdar teviliyle  هَيْهَاتَ  fiilinin naib-i failidir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 تُوعَدُونَۖ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

هَيْهَاتَ ’nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

لِمَا تُوعَدُونَۖ ’daki  لِ  beyaniyedir, tıpkı  هَيتَ لَكَ (Yûsuf: 23) ayetinde olduğu gibi. Sanki onlar bu uzaklık ünlemini seslenince onlara: Bu uzak olan nedir, denildi. Onlar da: Size vadolunan şey, dediler.  هَيْهَاتَ ’ın uzaklık manasına olduğu da söylenmiştir. O mübtedadır, haberi de  لِمَا تُوعَدُونَۖ  'dur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)