Nûr Sûresi 60. Ayet

وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا يَرْجُونَ نِكَاحاً فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍۜ وَاَنْ يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَهُنَّۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ  ٦٠

Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالْقَوَاعِدُ ve (ihtiyar) oturan ق ع د
2 مِنَ -dan
3 النِّسَاءِ kadınlar- ن س و
4 اللَّاتِي ki
5 لَا
6 يَرْجُونَ ümidi kalmamıştır ر ج و
7 نِكَاحًا evlenmeye ن ك ح
8 فَلَيْسَ yoktur ل ي س
9 عَلَيْهِنَّ kendileri için
10 جُنَاحٌ bir günah ج ن ح
11 أَنْ
12 يَضَعْنَ bırakmalarında و ض ع
13 ثِيَابَهُنَّ dış örtülerini ث و ب
14 غَيْرَ غ ي ر
15 مُتَبَرِّجَاتٍ göstermeden ب ر ج
16 بِزِينَةٍ süslerini ز ي ن
17 وَأَنْ ama
18 يَسْتَعْفِفْنَ sakınmaları ع ف ف
19 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
20 لَهُنَّ kendileri için
21 وَاللَّهُ ve Allah
22 سَمِيعٌ işitendir س م ع
23 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
 

Daha önce (30-31. âyetler) iffetin korunması ve bir tedbir olarak örtünme konusu ele alınmıştı. Örtünmeyle ilgili istisnalar arasında çocuklar, yaşlılar, ev halkı ile içli dışlı yaşamak durumunda olan hizmetçiler vardı. Burada istisnalar, yani amaca aykırı düşmediği için örtünme yükümlülüğünün hafifletilmesiyle ilgili bir başka hüküm daha vardır. Buna göre yaşlanmış, âdet görmez hale gelmiş, normal şartlarda kendisine izdivaç teklifi yapılmaz olmuş kadınlar, gençlere nisbetle daha az örtünebilecekler, bir başka ifadeyle bazı giysilerini çıkarabileceklerdir. “Bu giysiler nelerdir ve nerede çıkarılacaktır?” sorusunun cevabı farklı bakış açılarından ve yorumlardan dolayı çeşitli olmuştur. Bu âyetle 30-31. âyetler arasında ilgi kuranlar ve istisnayı oradaki örtünmeye bağlayanlar, çıkarılabilecek giysilerin başörtüsü, entari üzerine giyilen hırka vb. ikinci giysi olduğunu söylemişlerdir; tâbiîn âlimlerinden Câbir b. Zeyd’in anlayışı böyledir. Bazı tefsirci ve fıkıhçılar ise yaşlı kadının da namazda saçlarının avret (açılması haram) olduğundan hareket ederek istisnayı, Ahzâb sûresindeki cilbâb âyetine (33/59) bağlamışlar ve izin verilen açılmanın yalnızca cilbâb (başörtüsünün ve entarinin üzerine örtülen dış giysi) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu gruptan bazıları, “Maksat yabancı kimsenin görmediği yerde başını açmasıdır” demişlerse de Cessâs, haklı olarak “Bunu yaşlı kadınlara özgü kılmanın anlamı yoktur, genç kadınlar da yabancı kimsenin görmediği yerlerde başlarını açabilirler” diyerek bu yorumu eleştirmiştir (III, 334; krş. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, III, 1401).

Bize göre burada izin verilen açılma baş ve boyunla ilgilidir; âyet, Ahzâb sûresindeki cilbâbla değil, bu sûrenin 31. âyetindeki başörtüsüyle ilgili bir istisna getirmektedir. Çünkü Arapça’da, “elbiselerini çıkarmaları” diye tercüme ettiğimiz “vad‘u’s-siyâb”, dış giysinin değil, başörtüsünün açılması mânasını ifade etmektedir (İbn Atıyye, IV, 195; Kurtubî, XII, 308). Başı ve boynu örtmenin gerekçesi cinsel cazibe idi, yaşlılarda bu sebep ortadan kalktığı için örtünme külfeti hafifletilmiştir; nitekim 31. âyetteki istisnalardan biri de “şehvetle ilgisi olmayan veya kalmayan” kimselerdir. Hafifletme dış giysinin değil, başın ve boynun açılmasıyla hâsıl olur. Yerinde açıklanacağı üzere dış giysi (cilbâb) emrinin gerekçesi iffetin korunması değil, hür kadınların câriyelerden ayırt edilmesidir. Câriyenin bulunmadığı ve ayırmanın başka yöntemlerle sağlandığı zaman ve zeminlerde tesettür için gerekli olan cilbâb değil, belli yerlerin uygun şekilde örtülmesidir.

Âyetin sonundaki uyarı, kadınlar yaşlı da olsalar kendilerine ilgi duyulması ihtimali bulunduğu için bu ruhsatı kullanırken dikkatli olmalarına, amaca göre hareket etmelerine yöneliktir.

 


Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 98-99
 

وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا يَرْجُونَ نِكَاحاً 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْقَوَاعِدُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنَ النِّسَٓاءِ  car mecruru  الْقَوَاعِدُ ’un mahzuf haline mütealliktir. الَّت۪ي  cemi müennes has ism-i mevsûl  الْقَوَاعِدُ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَرْجُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَرْجُونَ  fiili (نَ) nûnu’n nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Faili nûnu’n nisve olarak mahallen merfûdur. نِكَاحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

 

 فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍۜ 

 

فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ  cümlesi, mübteda olan  الْقَوَاعِدُ ’nun haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. فَ  harfi zaiddir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. كَانَ  gibi ismini ref, haberini nasb eder. 

عَلَيْهِنَّ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جُنَاحٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  في  harf-i ceriyle  جُنَاحٌ ’a mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَضَعْنَ  fiili (نَ) nûnu’n nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen mansubdur. Faili nûnu’n nisve olarak mahallen merfûdur. ثِيَابَهُنَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُنَّ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

غَيْرَ  kelimesi, يَضَعْنَ ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.  مُتَبَرِّجَاتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.  بِز۪ينَةٍ  car mecruru  مُتَبَرِّجَاتٍ ’a mütealliktir.

لَيْسَ  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harf-i ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُتَبَرِّجَاتٍ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَاَنْ يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَهُنَّۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَسْتَعْفِفْنَ  fiili (نَ) nûnu’n nisvenin bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen masubdur. Faili nûnu’n nisve olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  لَهُنَّۜ  car mecruru  خَيْرٌ ’a mütealliktir.

خَيْرٌ ; ism-i tafdildir. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

خَيْرُ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَعْفِفْنَ  fiili sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi  عفف ’dir. 

Bu bab fiile talep, tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 


وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  سَم۪يعٌ  haber olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ  -  عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا يَرْجُونَ نِكَاحاً فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

مِنَ النِّسَٓاءِ  car-mecruru, الْقَوَاعِدُ ‘un mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyh olan  الْقَوَاعِدُ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الّٰت۪ي ’nin sıla cümlesi olan  لَا يَرْجُونَ نِكَاحاً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍ  cümlesi الْقَوَاعِدُ ‘nun haberidir. Cümleye dahil olan  فَ  tekit ifade eden zaid harftir. 

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَيْهِنَّ  car mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جُنَاحٌ  muahhar ismidir. 

جُنَاحٌ ‘daki nekrelik, kıllet ve umum ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabinde gelen  يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍ  cümlesi, masdar tevilinde olup takdir edilen  في  harf-i ceriyle birlikte  جُنَاحٌ ’e mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بِز۪ينَةٍ ’deki nekrelik, nev ve umum ifade eder. 

الْقَوَاعِدُ ’nun haberi olan …فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ  cümlesine dahil olan  فَ, mübtedanın şarta benzemesi sebebiyle gelmiş zaid harftir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 وَاَنْ يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَهُنَّۜ 

 

Cümle atıf harfi  وَ  ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْ يَسْتَعْفِفْنَ  cümlesi, masdar tevilinde mübteda konumundadır. 

Müsned olan  خَيْرٌ  ’nun ism-i tafdil kalıbında gelmesi mübalağa ifade etmiştir.

لَهُنَّ car mecruru, خَيْرٌ ’ya mütealliktir.

Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِز۪ينَةٍ ’deki  بِ  mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

تَبَرُّج, saklı ve gizli tutulup, gösterilmemesi gerekli olan şeyi ortaya koymaya çalışmaktır. Bu, Arapların, “üzerinde örtüsü bulunmayan apaçık bir gemi” manasında söyledikleri, “سفينة بارج” deyimlerinden alınmadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yaşlanıp oturmuş kadınlar ayetinde geçen; yaşlanıp, oturmuşlar lafzının tekili,  الْقَوَاعِدُ  şeklinde sonunda  هَاءٍ  harfi olmaksızın gelir. Bu  هَاءٍ  harfinin hazfi bu oturmanın yaşlılık dolayısıyla olduğuna delalet etmesi içindir. Nitekim “hamile kadın” manasındaki  امْرَأَةٌ حَامِلٌ  lafzında da  الْهَاءِ ’nin hazfı, yükünün hamilelik dolayısıyla olduğuna delalet etmesi içindir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu ayet,  ولا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إلّا ما ظَهَرَ مِنها ولْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهِنَّ ‘den başlayarak  عَلى عَوْراتِ النِّساءِ (Nisa Suresi, 31)’e kadar devam eden ayettekiler için tahsis ifade eder.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 

 وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle ta’lil hükmündedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki  عَل۪يمٌ  ve  سَم۪يعٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhteki sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Allah iyi işitici ve iyi bilendir (yani gereğini yapar). Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu kelam açıkça büyük bir uyarıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع  duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

Çok ilginç şekilde tüm Kur'ân’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ  ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme - Görme - İdrak etme.

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme- düşünme yetisi gelişir.  (https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)