Furkan Sûresi 17. Ayet

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ  ١٧

Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَوْمَ ve gün ي و م
2 يَحْشُرُهُمْ onları toplayacağı ح ش ر
3 وَمَا şeyleri
4 يَعْبُدُونَ taptıkları ع ب د
5 مِنْ
6 دُونِ başka د و ن
7 اللَّهِ Allah’tan
8 فَيَقُولُ der ki ق و ل
9 أَأَنْتُمْ siz mi?
10 أَضْلَلْتُمْ saptırdınız ض ل ل
11 عِبَادِي kullarımı ع ب د
12 هَٰؤُلَاءِ bu
13 أَمْ yoksa
14 هُمْ kendileri (mi)
15 ضَلُّوا sapıttılar ض ل ل
16 السَّبِيلَ yolu س ب ل
 

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre büyük yargı gününde, mutlak adaletin gerçekleşeceği kıyametteki sorgulamada Allah, putperestlerle diğer çok tanrıcı inanç sahiplerinin taptıkları varlıkları da huzurunda sorgulayacak ve bunlar, kendilerine tapanların aleyhinde şahitlik edeceklerdir. Muhammed Esed, –Kur’an’ı rasyonelleştirme şeklindeki hâkim çabasının bir sonucu olarak– burada “bazı müfessirlerin söylediği gibi ‘yargı günü’nde konuşturulacak olan cansız putlara değil, fakat tanrılaştırılan akıl sahibi varlıklara, yani peygamberlere, azizlere, velîlere” hitap edildiğini savunuyorsa da bu görüşe tam olarak katılmak mümkün değildir. Bu âyetlerin, Esed’in belirttiği inanç gruplarıyla da ilgili olduğu muhakkaktır. Ancak sûrenin 3. âyetinden itibaren geniş ölçüde Mekke putperestlerine hitap edilmekte, onların inanç ve tutumları eleştirilmektedir. Bu putperestler, geçmişleriyle bol bol övünmekle beraber peygamberlere, azizlere, velîlere tapmıyorlardı; onlarda ata ruhlarına tapınma inancı da yoktu. Temel dinî tutumları, bazı gök cisimlerini ve onların sembolleri olarak yaptıkları putları tanrı sayıp onlara tapmaktı. İşte burada yüce Allah’ın sınırsız kudretiyle âhirette bu tapılan varlıklara can vererek onlara şahitlik yaptıracağı; bunların da müşriklerin sorumluluğunun kendilerine ait olduğu, müşriklerin inandıkları gibi kendileri şuurlu ve iradeli varlıklar olsalardı Allah’a dayanıp güvenmekten başka bir şey yapamayacaklarını ve müşriklerin –Allah’ın verdiği nimetleri yerinde kullanmak şöyle dursun– bu nimetler yüzünden Allah’ı unutup yoldan çıktıklarını ifade edecekleri; böylece putperestlerin suçları sabit olunca hak ettikleri şekilde cezalandırılacakları bildirilmektedir.

 

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. يَحْشُرُهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. يَحْشُرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  وَ ’la  يَحْشُرُهُمْ ’deki zamire matuftur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْبُدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَعْبُدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

مِنْ دُونِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, يعبدونه (Ona ibadet ederler.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

 فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile  يَحْشُرُهُمْ ‘a matuf olup, mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli,  ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ ’dür.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. 

اَضْلَلْتُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَضْلَلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  عِبَاد۪ي  mef’ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  işaret ismi  عِبَاد۪ي ’nin sıfatı veya bedel olarak mahallen mansubdur. 

اَمْ  munkatıadır.  بل  ve hemze manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

ضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  السَّب۪يلَۜ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَضْلَلْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ضلل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la 15. ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri  اذكر  (zikret) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi  يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhidir.

Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَحْشُرُهُمْ  fiilinin mef’ûlune matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Az sözle çok anlam ifade eden  دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  يَحْشُرُهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takri’ ve tevbih (azarlama ve paylama) murad edildiği için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Rabbi Teâlâ olması dolayısıyla bu cümlede, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

اَنْتُمْ  mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَضْلَلْتُمْ  cümlesi, haberdir. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Allah’a ait mütekellim zamirinin yer aldığı  عِبَاد۪ي  izafeti, kullara tekrim içindir.

Aynı kulların işaret ismiyle işaret edilmesi Allah Teâlâ’nın onları önemsediğinin göstergesidir. Yani tazim içindir.

يَحْشُرُهُمْ - اللّٰهِ  kelimelerinde izmardan izhara geçişte ve  عِبَاد۪ي - دُونِ اللّٰهِ  ifadeleri arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah ‘la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

مَا يَعْبُدُونَ  [Taptıkları şeyler] ifadesiyle kendisine tapınılan melekleri, Hz. İsa ve Üzeyir’i kastedilmektedir. Kelbî’nin, “Bunlar Allah’ın konuşturacağı putlardır.” dediği de nakledilmiştir. İfadenin, hepsini içine alıyor olması da mümkündür. Şayet  مَا  akıllı varlıklar için nasıl kullanılabilmiş?” dersen şöyle derim: Bu kelime genellikle hem akıllı hem de akılı olmayan varlıklar için kullanılır. Şöyle ki: Uzakta bir canlı gördüğün zaman ماَ هُوَ  (Şu ne?) dersin. İnsandır diye cevap verildiğinde ise “Kim o?” dersin. Akıllı varlıklar için  مَنْ ’in kullanılması da bunu göstermektedir. Veya  مَا يَعْبُدُونَ  ifadesiyle mahiyetin tavsifi de murad edilmiş olabilir; adeta mabutları denmektedir. Nitekim Zeyd’in sıfatını sormak istediğin zaman, Uzun mu kısa mı?, Hukukçu mu doktor mu? anlamında  ماَ ذَيْدٌ Zeyd nedir? dersin. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ

 

İstinafiye olan cümledeki  اَمْ , hemze ve  بل  manasında munkatı’dır. Cümle istifhama dahildir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi, hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

سَب۪يلِ  kelimesi din manasında müsteardır.  سَب۪يلِ  aslında yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş, müşebbehün bih (müsteârun minh) kalmıştır. 

اَضْلَلْتُمْ - ضَلُّوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  cümlesiyle  هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Bu ayette  ضَلال  veya  إضْلال  (fiil) meydana gelmiş olduğundan soru bu fiiler hakkında değildir. Buna göre soru,  اَضْلَلْتُمْ  fiilindeki muttasıl olan faile yani  تُمْ ’e yöneliktir. Bu nedenle fiilden önce ve istifham edatından hemen sonra bu muttasıl failin munfasıl şekli  اَنْتُمْ  mübteda olarak gelmek suretiyle vurgulanmıştır. 

Şayet  اَنْتُمْ  (siz) ve  هُمْ (onlar) zamirlerinin ibareye katkısı nedir? Bunun yerine  اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَ  denilmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Burada soru, fiile ve fiilin varlığına dair bir soru değildir; çünkü o (sapma) söz konusu olmasaydı, bu kınama yönetilmezdi. Dolayısıyla soru, o fiilin sahibi hakkındadır ve onu zikretmek soru edatıyla bunu ifade etmek gerekir ki failin sorulduğu anlaşılsın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ, bu ayetteki soruya verilecek cevabı bilmesine rağmen söz konusu soruyu sorması tapılan putların; [Senin şanın yücedir, senden başka veliler edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onları ve atalarını nimet verip yaşattın, bolluk içinde dünyaya daldılar da seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir topluluk oldular. (Furkan Suresi 18)] cevabını ikrar etmesini sağlamak içindir. Bu ikrar üzerine de Allah, mabudları ve putperestleri yalanladığı için onları azarlayacaktır. Böylece, müşriklerin pişmanlıkları artarken Müslümanlar da böyle utanç verici bir durumdan kurtuldukları için sevineceklerdir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)