بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً ١٢
اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. رَاَتْهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. رَاَتْ sükun üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Bilmek anlamında kalpfiilidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ مَكَانٍ car mecruru رَاَتْهُمْ fiiline mütealliktir. بَع۪يدٍ kelimesi مَكَانٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً ‘dır.
سَمِعُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهَا car mecruru سَمِعُوا fiiline veya تَغَيُّظاً ‘nin mahzuf haline mütealliktir. تَغَيُّظاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. زَف۪يراً atıf harfi وَ ’la تَغَيُّظاً ’e matuftur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً
Müstenefe olan şart üslubundaki terkip, önceki ayetteki سَع۪يراًۚ için sıfattır.
Şart cümlesi olan رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ car-mecruru, mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بَع۪يدٍ kelimesi, مَكَانٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَمِعُوا fiiline müteallik لَهَا car mecruru, ihtimam ve durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan تَغَيُّظاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Temasül nedeniyle تَغَيُّظاً ‘e atfedilen زَف۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
تَغَيُّظاً - زَف۪يراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev, kesret ve tazim ifade eder.
11 ve 12. ayet sonlarındaki سَع۪يراًۚ - زَف۪يراً kelimeleri arasında seci vardır.
رَاَتْهُمْ fiilinin müennes olması failin nar (ateş) ya da cehennem manası olmasındandır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vî; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefiste daha etkili olduğu için haber cümlesi, inşâ elbisesi içinde sunulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette, görmek fiilinin onlara değil ateşe isnad edilmesi, ateşin öfke homurtusunun ve uğultusunun onları gerçekten veya temsilî olarak gördüğü zaman duyacağı şiddetli öfkeden dolayı olduğunu bildirmek içindir. Ayetin ifadesi, zımnen bildiriyor ki ateş, onları göreceği zaman ateş ile onlar arasındaki mesafe, malum dünya mesafelerindeki mûtat uzaklık değildir. Bu da ateşin pek korkunç olduğunu bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً [Onun öfkesini ve sesini işitirler] cümlesinde istiare-i temsîliyye vardır. Onun kaynama sesi, öfkeli kimsenin sesine ve içinden duyulan bir sese benzetilmiştir. Bu, ateşin parlaması ve alev alev yanmasını, öfkeli ve kızgın kimsenin durumuna göre anlatan bir temsildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayette iki istiare bulunmaktadır. Birisi Yüce Allah’ın اِذَا رَاَتْهُمْ [Onları gördüğünde] sözüdür. Bu ifade, -ondan Allah’a sığınırız- cehennem ateşinin tasviri hakkındadır ki ateş için görme vasfı doğru olmaz. Allahu a’lem, bu ifadeyle kastedilen şudur: Cehennem ateşi onlara göre öyle bir mesafede bulunur ki şayet görme vasfıyla nitelenen varlık o mesafede bulunsaydı onları (cezalandırılacaklarını) görürdü. Bu ince tevillerden ve ilginç yorumlardandır.
Diğer istiare ise Yüce Allah’ın سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً [Onun öfke ve haykırma (seslerini) işitirler.] sözüdür. Bu iki sıfat canlıların niteliklerindendir. تَغَيُّظاً (öfkelenmek) insana özgüdür. Çünkü غَيُّظ , öfke derecelerinin en yükseklerindendir. Gerçek anlamda öfke ile ancak insanlar nitelenir. Haykırma ( زَف۪ي ) ile nitelenmede de insanlar ve diğer (canlılar) ortaktır. Bu iki sıfatla kastedilen, kızıp öfkelenen kimsenin durumu hakkında yapıldığı gibi, ateşin tutuşması ve alevlenmenin anlatımında da mübalağa yapmaktır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ ١٣
Qarane قرن: إقْتِرانٌ sözcüğü iki veya daha fazla nesnenin herhangi bir manada bir araya toplanması manası itibarıyla izdivac sözcüğü gibidir.
Filan kişi doğum zamanı itibarıyla filan gibidir denmek istendiğinde قَرْنٌ qarn lafzı kullanılır. قَرْنٌ aynı zaman diliminde bulunmaları açısından bir araya gelmiş topluluktur; nesil/ göbek/ kuşak gibi.. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 43 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri karin, kurun, akran, karine, iktiran, mukârenet ve Kârun'dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayete matuftur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اُلْقُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اُلْقُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru مَكَاناً ’nin mahzuf haline mütealliktir.
مَكَاناً mekân zarfı اُلْقُوا fiiline mütealliktir. ضَيِّقاً kelimesi مَكَاناً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. مُقَرَّن۪ينَ kelimesi اُلْقُوا ’daki failin hali olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراً ‘dir.
دَعَوْا fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هُنَالِكَ mekân zarfı olup, دَعَوْا fiiline mütealliktir, mahallen mansubdur. ثُبُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُلْقُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi لقي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُقَرَّن۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart cümlesi olan اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. إِذَا ’nın müteallakı, cevap cümlesidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
اُلْقُوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَكَاناً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik مِنْهَا car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan مَكَاناً ’deki nekrelik, nev ve tahkir içindir.
ضَيِّقاً kelimesi, مَكَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُقَرَّن۪ينَ kelimesi اُلْقُوا fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. دَعَوْا fiiline müteallik olan هُنَالِكَ mekan zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan ثُبُوراً bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, nev ifade eder.
Ölümü çağırırlar ifadesinde istiare vardır. Ölüm arzu edilen, hoşlanılan canlı bir varlığa benzetilmiştir. Bu istiare, onların, ölümü ve helak olmayı istetecek kadar korkunç bir azap içinde olduklarını muhataba hissettirmek için yapılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
ضَيِّقاً (Dar) bir yerine denilmesi, cehennem azabının şiddetini ifade etmek içindir. Zira keder darlıkta, ferahlık da genişliktedir. Cennetin, ‘genişliği gökler ve yer kadardır’ şeklinde vasıflandırılmasının sırrı da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَكَاناً (Onun bir yeri) في مكانٍ demektir, مِنْهَا da beyaniyyedir, başa geçerek hal olmuştur. مَكَاناً ضَيِّقاً (dar bir yerine) azabın artması içindir; çünkü sıkıntı darlıkladır, ferahlık da bollukladır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ cenneti: “Eni göklerle yerin eni kadar” diye nitelemiştir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayet-i kerimede geçen ضَيِّقاً kelimesi şeddesiz olarak da okunmuştur. Ayet-i kerimede geçen مِنْهَا car mecruru, مَكَاناً kelimesinden haldir. Çünkü aslında mekânın sıfatıdır (Takaddüm edince hal olarak irablanmıştır). Yine ayet-i kerimede geçen مُقَرَّن۪ينَ kelimesi çokluk ifade etmesi için şeddelenmiştir. (Celâleyn Tefsiri)
11-12-13. ayetlerin sonlarındaki ثُبُوراًۜ - سَع۪يراًۚ - زَف۪يراً kelimelerinde seci vardır.
الإلْقاءُ , fırlatma demektir. Burada hakaretten kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً ١٤
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً
Fiil cümlesidir. لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ cümlesi, mukadder sözün mekulü’l-kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ...تقول لهم الملائكة (Melekler onlara der ki…) şeklindedir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَدْعُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
الْيَوْمَ zaman zarfı تَدْعُوا fiiline mütealliktir, mansubdur. ثُبُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَاحِداً kelimesi ثُبُوراً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادْعُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثُبُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَث۪يراً kelimesi ثُبُوراً sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً
Ayetin fasılla gelen ilk cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takdiri, تقول لهم الملائكة (Melekler onlara der ki…) olan mahzuf sözün mekulü’l-kavlidir. Mekulü’l-kavlin amilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا تَدْعُوا fiiline müteallik mekan zarfı الْيَوْمَ , ihtimam için, mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan ثُبُوراً bütün cinslere delalet eden masdar kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, nev ifade eder.
وَاحِداً kelimesi, ثُبُوراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve korkutma manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً [Bir helak/ölüm çağırmayın] cümlesiyle, وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً [çok ölüm/helak çağırın] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
لَا تَدْعُوا - وَادْعُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, كَث۪يراً - وَاحِداً kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, ثُبُوراً ’in tekrarında ıtnab ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Onların istedikleri helak, azaplarını sona erdirecek ve kendilerini kurtaracak bir helaktır. Şu halde onlara verilen cevap, isteklerinin imkânsız olduğunu, onların bu isteğini devamını gerektirecek çetin azabın sonsuzluğunu bildirmek suretiyle kurtuluş umutlarını kesmelidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
Ayette zikredilen emrin (bir kere istemeyin, birçok kere isteyin) bugün ile kayıtlandırılması, korkunçluğu ve dehşeti ziyadesiyle ifade etmek ve bugünün diğer malûm günler gibi olmadığına dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada ثُبُوراً kelimesinin kullanılması, masdar olup masdarın, hem az hem de çok hakkında kullanılabilmesi dolayısıyladır. Bundan dolayı çoğulu getirilmez. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يراً ١٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَذَٰلِكَ | bu mu? |
|
| 3 | خَيْرٌ | daha iyi |
|
| 4 | أَمْ | yoksa |
|
| 5 | جَنَّةُ | cennet (mi?) |
|
| 6 | الْخُلْدِ | ebedi |
|
| 7 | الَّتِي |
|
|
| 8 | وُعِدَ | va’dedilen |
|
| 9 | الْمُتَّقُونَ | muttakilere |
|
| 10 | كَانَتْ | olan |
|
| 11 | لَهُمْ | onlar için |
|
| 12 | جَزَاءً | mükafat |
|
| 13 | وَمَصِيرًا | ve varış yeri |
|
İnkârcılarla müminlerin, dünyada yapıp ettiklerinin karşılığı olarak âhiretteki âkıbetleri hakkında çok kısa bir karşılaştırma yapılarak insanların akıllarını başlarına almaları öğütlenmektedir.
Yukarıdaki cehennem tasvirine mukabil burada cennetin iki özelliği öne çıkarılmıştır: a) Cennet hayatının ve mutluluğunun sonsuz oluşu,
b) Orada bulunanların, diledikleri bütün güzellikleri elde edebilecekleri. Âyette bunun müttakilere (takvâ sahipleri) Allah’ın bir vaadi olduğu bildirilmektedir. Burada müminlerin inanç ve yaşayışları hakkında ayrıntılı bilgi verilmeden onlar sadece takvâ sahipleri olarak anılmıştır. Bu da gösteriyor ki Kur’an dilinde takvâ kavramı, imandan başlamak üzere Allah’a itaat ve saygı anlamı taşıyan bütün olumlu tutum ve davranışları içermektedir. Bunu dikkate alarak âyetteki söz konusu kelimeyi, “Allah’a saygılı olmayı ilke haline getirmiş olanlar” şeklinde çevirmeyi uygun bulduk.
“Bu, rabbinin, gerçekleşmesi istenen bir vaadidir” şeklinde çevirdiğimiz 16. âyetin son cümlesi değişik şekillerde açıklanmış olup bunların ikisi şöyledir: a) Müminlerin ebedî kalacakları ve diledikleri her şeyi elde edebilecekleri cennet, onların, “Rabbimiz! Peygamberlerine vaad ettiğin şeyleri bize de ver” diye dua ederek gerçekleşmesini daha dünyadayken istedikleri ilâhî bir vaaddir. b) Bu cennet, Allah’ın, yerine getirilmesi kesin olan, kendisinden gerçekleştirmesi istenecek olan bir vaadidir (Taberî, XVIII, 188-189). Allah’ın vaadinden dönmesi düşünülemeyeceği için (Hac 22/47; Rûm 30/6) bu vaadini de mutlaka yerine getirecektir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 113-114
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli, اَذٰلِكَ خَيْرٌ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık belirten harf, ك muhatap zamiridir. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. جَنَّةُ kelimesi اَمْ atıf harfiyle ذٰلِكَ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْخُلْدِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl جَنَّةُ ’in sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası وُعِدَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
وُعِدَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْمُتَّقُونَ naib-i fail olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُتَّقُونَ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يراً
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هى’dir. تْ te’nis alametidir. لَهُمْ car mecruru جَزَٓاءً ’e matuftur. جَزَٓاءً kelimesi كَانَتْ ’in haberi olup fetha ile mansubdur. مَص۪يراً atıf harfi وَ ’la جَزَٓاءً ’e matuftur.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَذٰلِكَ خَيْرٌ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen azarlama ve alaya alma amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde haber olan خَيْرٌ, ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilene tahkir manasının yanında müsnedin, muhatabın zihninde daha iyi tasavvur edilerek yerleşmesi içindir. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile azaba işaret edilmiştir. Cennetin karşıtı ve اَمْ ’in muadili olan; cehennemliklerin durumu, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret ismiyle işaret edilirse aklî olan hissî olana benzetilmiş olduğundan istiare oluşur. Câmi’, her ikisindeki vücudun tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân İlmi)
Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)
جَنَّةُ الْخُلْدِ , atıf harfi اَمْ ’le mübteda olan ذٰلِكَ ’ye atfedilmiştir.
Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf جَنَّةُ الْخُلْدِ izafetinde, الْخُلْدِ sıfat olmasına rağmen جَنَّةُ ‘ye izafe edilmiştir. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
Muzafun ileyh olan الْخُلْدِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
جَنَّةُ için sıfat konumundaki müfret müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ’nin sılası olan وُعِدَ الْمُتَّقُونَ cümlesi, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette ihtibâk sanatı vardır. İhtibâk: kelamın başında zikredilen şeyin sonunda hazfedilmesi, sonunda mezkûr olanın da baş tarafta hazf edilmesidir. Burada ilk cümlenin haberi olan خَيْرٌ kelimesi ikinci cümlede zikredilmemiştir.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وُعِدَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ ayetinde hemzenin takri’ ve tehekküm (azarlama ve alaya alma) anlamında kullanıldığını belirtilir. Ayetteki hemze tasavvur, اَمْ muttasıldır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Hemzeyle hem tasdik hem tasavvur sorulabilir. Tasdik sorusundan sonra اَمْ gelirse bu munkatı اَمْ ’dir ve idrâb manasındadır. Tasavvur sorusundan sonra muttasıl اَمْ gelir, bunu da muadil takip eder. Böylece inşâyı habere çevirir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sonsuzluk cenneti denilmesi, cennetin methi içindir. Diğer bir görüşe göre ise dünya cennetlerinden ayırt etmek içindir. Burada takva sahiplerinden murad, mutlak olarak takva vasfını taşıyanlardır; yoksa takvanın yalnız ikinci yahut üçüncü mertebesinde olanlar değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ [De ki: Bu mu daha hayırlıdır yoksa muttakilere vaat olunan ölümsüzlük cenneti mi?] ifadesindeki işaret azabadır; istifham, ism-i tafdil ve tereddüt edâtı اَمْ alayla beraber azarlama içindir ya da işaret hazineye ve cennetedir. Mevsûle raci zamir de mahzuftur. Cennetin الْخُلْدِ ’e izafeti medih içindir ya da ebediliğini göstermek içindir ya da dünya cennetlerinden ayırmak içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يراً
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَهُمْ , nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan جَزَٓاءً ’e ihtimam için takdim edilmiştir.
وَمَص۪يراً , tezayüf nedeniyle müsnede atfedilmiştir. جَزَٓاءً ve مَص۪يراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَانَ ’nin mazi sıygasıyla gelmesi, Allah Teâlâ’nın vadettiği bir şeyin ileride gerçekleşeceğinin mutlak olduğunun işaretidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Furkan Suresi 16)
Yani o cennet, Allah'ın ilminde yahut Levh-ı Mahfûz'da, daha önce belirtildiği gibi lütufkâr ilâhi vaat gereğince amellerinin karşılığı olarak takva sahiplerinin mekânı ve varacakları yer olmuştur. Yahut bu husus geçmiş fiil kipi ile yani, (olmuştur) şeklinde ifade edilmiştir. Çünkü Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşir. İşte bundan dolayı bu husus, gerçekleşmiş ve vaki olmuş gibi anlatılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُ۫لاً ١٦
لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ
İsim cümlesidir. لَهُمْ car mecruru, müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ف۪يهَا car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاؤُ۫نَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
خَالِد۪ينَ kelimesi يَشَٓاؤُ۫نَ ’ deki failin hali olup, nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “Nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَالِد۪ينَ ; sülâsi mücerredi خلد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُ۫لاً
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلٰى رَبِّكَ car mecruru وَعْداً ’nin mahzuf haline mütealliktir. وَعْداً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. مَسْؤُ۫لاً kelimesi وَعْداً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَسْؤُ۫لاً sülâsi mücerredi سأل olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.
لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
İsim cümlesi formunda gelmiş, faide-i haber inkârî kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَهُمْ ve ف۪يهَا car-mecrurları, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki habere dikkat çekmek içindir.
خَالِد۪ينَ kelimesi يَشَٓاؤُ۫نَ failinin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُ۫لاً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلٰى رَبِّكَ , ihtimam için amili olan كَانَ ’nin haberi olan وَعْداً ’e takdim edilmiştir.
Peygamberimize ait كَ zamirinin رَبِّ ismine izafeti Hz. Peygambere tazim, teşrif ve destek ifade eder.
مَسْؤُ۫لاً kelimesi, وَعْداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَعْداً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Önceki ayetteki وُعِدَ ve bu ayetteki يَشَٓاؤُ۫نَ kelimelerindeki zamir mahzuf olup ibare وُعِدَهَا المُتَّقُونَۜ وَمَا يَشَٓاؤُ۫نَهُ şeklindedir. كَانَ geçmiş zaman kipinin kullanılması, Allah Teâlâ’nın vadettiği bir şeyin ileride mutlaka gerçekleşmek bakımından sanki geçmişte olmuş bitmiş bir şey gibi olması sebebiyledir. Veya ifade (Bu husus, Allah onlara haber vermeden uzun zaman önce Levh-i Mahfuz’da cennetin onların amellerinin mükâfatı ve gidecekleri yer olduğu yazılıydı) anlamındadır.
كَانَ ’deki zamir مَا يَشَٓاؤُ۫نَ ’deki (diledikleri her şey) e racidir. وَعْد kelimesi مَوعود anlamında olup ifade: “Bu, Rabbin için yerine getirmesi kesin, istenilip arzu edilmeye değer bir vaattir; çünkü bu, hak edilmiş bir ceza ve mükâfattır.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ ١٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَوْمَ | ve gün |
|
| 2 | يَحْشُرُهُمْ | onları toplayacağı |
|
| 3 | وَمَا | şeyleri |
|
| 4 | يَعْبُدُونَ | taptıkları |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | دُونِ | başka |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 8 | فَيَقُولُ | der ki |
|
| 9 | أَأَنْتُمْ | siz mi? |
|
| 10 | أَضْلَلْتُمْ | saptırdınız |
|
| 11 | عِبَادِي | kullarımı |
|
| 12 | هَٰؤُلَاءِ | bu |
|
| 13 | أَمْ | yoksa |
|
| 14 | هُمْ | kendileri (mi) |
|
| 15 | ضَلُّوا | sapıttılar |
|
| 16 | السَّبِيلَ | yolu |
|
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre büyük yargı gününde, mutlak adaletin gerçekleşeceği kıyametteki sorgulamada Allah, putperestlerle diğer çok tanrıcı inanç sahiplerinin taptıkları varlıkları da huzurunda sorgulayacak ve bunlar, kendilerine tapanların aleyhinde şahitlik edeceklerdir. Muhammed Esed, –Kur’an’ı rasyonelleştirme şeklindeki hâkim çabasının bir sonucu olarak– burada “bazı müfessirlerin söylediği gibi ‘yargı günü’nde konuşturulacak olan cansız putlara değil, fakat tanrılaştırılan akıl sahibi varlıklara, yani peygamberlere, azizlere, velîlere” hitap edildiğini savunuyorsa da bu görüşe tam olarak katılmak mümkün değildir. Bu âyetlerin, Esed’in belirttiği inanç gruplarıyla da ilgili olduğu muhakkaktır. Ancak sûrenin 3. âyetinden itibaren geniş ölçüde Mekke putperestlerine hitap edilmekte, onların inanç ve tutumları eleştirilmektedir. Bu putperestler, geçmişleriyle bol bol övünmekle beraber peygamberlere, azizlere, velîlere tapmıyorlardı; onlarda ata ruhlarına tapınma inancı da yoktu. Temel dinî tutumları, bazı gök cisimlerini ve onların sembolleri olarak yaptıkları putları tanrı sayıp onlara tapmaktı. İşte burada yüce Allah’ın sınırsız kudretiyle âhirette bu tapılan varlıklara can vererek onlara şahitlik yaptıracağı; bunların da müşriklerin sorumluluğunun kendilerine ait olduğu, müşriklerin inandıkları gibi kendileri şuurlu ve iradeli varlıklar olsalardı Allah’a dayanıp güvenmekten başka bir şey yapamayacaklarını ve müşriklerin –Allah’ın verdiği nimetleri yerinde kullanmak şöyle dursun– bu nimetler yüzünden Allah’ı unutup yoldan çıktıklarını ifade edecekleri; böylece putperestlerin suçları sabit olunca hak ettikleri şekilde cezalandırılacakları bildirilmektedir.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. يَحْشُرُهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. يَحْشُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا atıf harfi وَ ’la يَحْشُرُهُمْ ’deki zamire matuftur. İsm-i mevsûlun sılası يَعْبُدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَعْبُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, يعبدونه (Ona ibadet ederler.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile يَحْشُرُهُمْ ‘a matuf olup, mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli, ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ ’dür. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur.
اَضْلَلْتُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اَضْلَلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. عِبَاد۪ي mef’ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰٓؤُ۬لَٓاءِ işaret ismi عِبَاد۪ي ’nin sıfatı veya bedel olarak mahallen mansubdur.
اَمْ munkatıadır. بل ve hemze manasındadır. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
ضَلُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السَّب۪يلَۜ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَضْلَلْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 15. ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı يَوْمَ , takdiri اذكر (zikret) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhidir.
Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَحْشُرُهُمْ fiilinin mef’ûlune matuf olan müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Az sözle çok anlam ifade eden دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ cümlesi, atıf harfi فَ ile يَحْشُرُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen takri’ ve tevbih (azarlama ve paylama) murad edildiği için mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Rabbi Teâlâ olması dolayısıyla bu cümlede, tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَنْتُمْ mübteda, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَضْلَلْتُمْ cümlesi, haberdir. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Allah’a ait mütekellim zamirinin yer aldığı عِبَاد۪ي izafeti, kullara tekrim içindir.
Aynı kulların işaret ismiyle işaret edilmesi Allah Teâlâ’nın onları önemsediğinin göstergesidir. Yani tazim içindir.
يَحْشُرُهُمْ - اللّٰهِ kelimelerinde izmardan izhara geçişte ve عِبَاد۪ي - دُونِ اللّٰهِ ifadeleri arasında güzel bir iltifat sanatı vardır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah ‘la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
مَا يَعْبُدُونَ [Taptıkları şeyler] ifadesiyle kendisine tapınılan melekleri, Hz. İsa ve Üzeyir’i kastedilmektedir. Kelbî’nin, “Bunlar Allah’ın konuşturacağı putlardır.” dediği de nakledilmiştir. İfadenin, hepsini içine alıyor olması da mümkündür. Şayet مَا akıllı varlıklar için nasıl kullanılabilmiş?” dersen şöyle derim: Bu kelime genellikle hem akıllı hem de akılı olmayan varlıklar için kullanılır. Şöyle ki: Uzakta bir canlı gördüğün zaman ماَ هُوَ (Şu ne?) dersin. İnsandır diye cevap verildiğinde ise “Kim o?” dersin. Akıllı varlıklar için مَنْ ’in kullanılması da bunu göstermektedir. Veya مَا يَعْبُدُونَ ifadesiyle mahiyetin tavsifi de murad edilmiş olabilir; adeta mabutları denmektedir. Nitekim Zeyd’in sıfatını sormak istediğin zaman, Uzun mu kısa mı?, Hukukçu mu doktor mu? anlamında ماَ ذَيْدٌ Zeyd nedir? dersin. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ
İstinafiye olan cümledeki اَمْ , hemze ve بل manasında munkatı’dır. Cümle istifhama dahildir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi, hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
سَب۪يلِ kelimesi din manasında müsteardır. سَب۪يلِ aslında yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş, müşebbehün bih (müsteârun minh) kalmıştır.
اَضْلَلْتُمْ - ضَلُّوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ cümlesiyle هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Bu ayette ضَلال veya إضْلال (fiil) meydana gelmiş olduğundan soru bu fiiler hakkında değildir. Buna göre soru, اَضْلَلْتُمْ fiilindeki muttasıl olan faile yani تُمْ ’e yöneliktir. Bu nedenle fiilden önce ve istifham edatından hemen sonra bu muttasıl failin munfasıl şekli اَنْتُمْ mübteda olarak gelmek suretiyle vurgulanmıştır.
Şayet اَنْتُمْ (siz) ve هُمْ (onlar) zamirlerinin ibareye katkısı nedir? Bunun yerine اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَ denilmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Burada soru, fiile ve fiilin varlığına dair bir soru değildir; çünkü o (sapma) söz konusu olmasaydı, bu kınama yönetilmezdi. Dolayısıyla soru, o fiilin sahibi hakkındadır ve onu zikretmek soru edatıyla bunu ifade etmek gerekir ki failin sorulduğu anlaşılsın. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ, bu ayetteki soruya verilecek cevabı bilmesine rağmen söz konusu soruyu sorması tapılan putların; [Senin şanın yücedir, senden başka veliler edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onları ve atalarını nimet verip yaşattın, bolluk içinde dünyaya daldılar da seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir topluluk oldular. (Furkan Suresi 18)] cevabını ikrar etmesini sağlamak içindir. Bu ikrar üzerine de Allah, mabudları ve putperestleri yalanladığı için onları azarlayacaktır. Böylece, müşriklerin pişmanlıkları artarken Müslümanlar da böyle utanç verici bir durumdan kurtuldukları için sevineceklerdir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْماً بُوراً ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالُوا | derler ki |
|
| 2 | سُبْحَانَكَ | senin şanın yücedir |
|
| 3 | مَا |
|
|
| 4 | كَانَ | değildi |
|
| 5 | يَنْبَغِي | yaraşır |
|
| 6 | لَنَا | bize |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | نَتَّخِذَ | edinmek |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | دُونِكَ | senden başka |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | أَوْلِيَاءَ | veliler |
|
| 13 | وَلَٰكِنْ | fakat |
|
| 14 | مَتَّعْتَهُمْ | sen onları ni’metlendirdin |
|
| 15 | وَابَاءَهُمْ | ve atalarını |
|
| 16 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 17 | نَسُوا | unutuncaya |
|
| 18 | الذِّكْرَ | anmayı |
|
| 19 | وَكَانُوا | ve oldular |
|
| 20 | قَوْمًا | bir topluluk |
|
| 21 | بُورًا | helaki hak eden |
|
قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
سُبْحَانَكَ mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olarak mahallen mansubdur. Takdiri, نسبّح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَنْبَغ۪ي fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. لَـنَٓا car mecruru يَنْبَغ۪ي fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel amili يَنْبَغ۪ي ‘nin faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
نَتَّخِذَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ اَوْلِيَٓاءَ mef’ûlün bih olup, gayr-i munsarif olduğundan cer alameti fethadır.
اَوْلِيَٓاءَ kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَتَّخِذَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
يَنْبَغ۪ي fiili,sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infi’âl babındadır. Sülâsîsi بغي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.
وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لٰكِنْ istidrak harfidir. مَتَّعْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰبَٓاءَهُمْ atıf harfi وَ ’la مَتَّعْتَهُمْ ‘deki mef’ûlun bihe matuftur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, حَتّٰى harf-i ceriyle مَتَّعْتَهُمْ fiiline mütealliktir.
نَسُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Mahallen mansubdur. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الذِّكْرَۚ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak: düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَتَّعْتَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi متع ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَكَانُوا قَوْماً بُوراً
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْماً kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. بُوراً kelimesi قَوْماً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, icâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَكَ izafeti, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur.
Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber talebî kelamdır. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
سُبْحَانَ kelimesi de zaman zaman taaccüp ifade eden yapılarda kullanılmıştır. Resulden pek çok mucize getirmemesi halinde kendisine iman etmeyeceklerini dillendiren inkârcılara karşı, Resulullah’tan سُبْحَانَ رَبّي demesinin istenmesi aynı zamanda bu yersiz ve akıl dışı istekler karşısında gösterilmesi gereken şaşkınlık ifadesi olarak kabul edilebilir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ cümlesi, menfi كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hûdûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. يَنْبَغ۪ي fiiline müteallik لَـنَٓا car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ cümlesi, masdar teviliyle يَنْبَغ۪ي fiilinin faili konumundadır.
Masdar-ı müevvel cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur مِنْ دُونِكَ ihtimam için ilk mef’ûl اَوْلِيَٓاءَ ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan اتَّخَذَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ’deki مِنْ , tekit ifade eden zaid harftir.
مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. Zaid harf, olumsuzluğu tekit ederek kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır.
اَوْلِيَٓاءَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Ayet-i kerîme’de geçen اَوْلِيَٓاءَ kelimesi birinci mef’ûl, مِنْ ise zait olup menfiliği kuvvetlendirmektedir. Bundan önce geçen مِنْ دُونِكَ de ikinci mef’ûldür. (Celaleyn Tefsiri)
مِنْ دُونِكَ sözündeki مِنْ ibtidaiyye içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ اَوْلِيَٓاءَ sözündeki مِنْ, umumi olumsuzluğu tekid etmek için zaiddir. Nefy siyakında nekre umuma işarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْماً بُوراً
Ayetin bu cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleye dahil olan لٰكِنْ, istidrak harfidir.
Gaye bildiren cer harfi حَتّٰٓى ‘nın gizli أن ’le masdar yaptığı نَسُوا الذِّكْرَۚ cümlesi, مَتَّعْتَهُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَكَانُوا قَوْماً بُوراً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بُوراً , nakıs fiil كَانَ ’nin haberi olan قَوْماً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
بُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
مَا كَانَ - كَانُوا kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, نَسُوا - الذِّكْرَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayetteki cümleler haber formunda geldiği halde durum muktezayı zahirin hilafınadır. Bu nedenle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Çünkü muhatabın Allah Teâlâ olduğu cümleler haber manasından çıkarak, dua manasına gelmiştir.
Buradaki ذِكر ’in mahiyeti hakkında iki görüş vardır: Birincisine göre bundan kasıt peygamberlere indirilmiş ve onlara okunan ilâhi kitaplardır. Onlar bu kitap gereğince amel etmeyi terkettiler. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. İkinci görüşe göre de burada ذِكر ’den maksat onlara yapılan iyiliklere ve ilahi nimetlere karşı şükürdür. Onlar şükrü terkettiler demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)
لٰكِنْ şeddeden muhaffeftir, ibtida harfidir, amel etmez. Sadece istidrak ifade eder. Kendisinden önce atıf edatı geldiğinden, atıf harfi olamaz. Kendisinden sonra müfred kelime geldiğinde, atıf edatı olmakla beraber, istidrak manasını da korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Bakara/12, c.1, s. 475)
لٰكِنْ kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
Helak olan bir kavim; هاَلِكِين demektir ki بُوراً masdardır, sıfat olarak kullanılmıştır.
Bunun içindir ki tekili ve çoğulu birdir. Ya da عائذ ve عوذ kelimeleri gibi بائر ’in cemisidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفاً وَلَا نَصْراًۚ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَقَدْ | işte |
|
| 2 | كَذَّبُوكُمْ | sizi yalanladılar |
|
| 3 | بِمَا | şeyler |
|
| 4 | تَقُولُونَ | dedikleriniz |
|
| 5 | فَمَا | artık |
|
| 6 | تَسْتَطِيعُونَ | gücünüz yetmez |
|
| 7 | صَرْفًا | (azabı) geri çevirmeğe |
|
| 8 | وَلَا | ne de |
|
| 9 | نَصْرًا | yardım bulabilirsiniz |
|
| 10 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 11 | يَظْلِمْ | zulmederse |
|
| 12 | مِنْكُمْ | sizden |
|
| 13 | نُذِقْهُ | ona taddırırız |
|
| 14 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 15 | كَبِيرًا | büyük |
|
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَذَّبُو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا masdariyyedir. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle كَذَّبُوكُمْ fiiline mütealliktir.
تَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَذَّبُو sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفاً وَلَا نَصْراًۚ
Fiil cümlesidir. ف atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَسْتَط۪يعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَرْفاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصْراً atıf harfi وَ ’la صَرْفاً ’e matuftur.
تَسْتَط۪يعُونَ fiili sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, طوع ’dır.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَظْلِمْ şart fiili, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنْكُمْ car mecruru يَظْلِمْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.
فَ karinesi olmadan gelen نُذِقْهُ cümlesi şartın cevabıdır.
نُذِقْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَاباً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كَب۪يراً kelimesi عَذَاباً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُذِقْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
كَب۪يراً ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ
فَ , istînâfiyyedir. Tahkik harfi قَدْ ’la tekid edilmiş, müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır.
Masdar harfi مَا ’nın sılası olan تَقُولُونَ cümlesi, masdar tevilinde başındaki harf-i cerle birlikte كَذَّبُوكُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَدْ harfi sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Nahivciler bu harfin dört şekli olduğunu söylerler: Kesinlik ve yakınlık ifadesi için mazi fiilin başına gelir. Muzari fiilin başına geldiği zaman ise bazen azlık bazen da çokluğa delalet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa قَدْ harfi, başına geldiği fiil için ister mazi ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi, Âşûr, Enam Suresi 33)
فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفاً وَلَا نَصْراًۚ
Cümle, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا نَصْراً ibaresi, صَرْفاً ’e tezayüf nedeniyle atfedilmiştir. Nefiy harfi لَا , olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.
Mef’ûl olan صَرْفاً ve نَصْراً kelimelerindeki nekrelik, nev ve kıllet ifade eder. Olumsuz siyakta nekre selbin umum ve şümûlüne işarettir.
Aralarında muvazene sanatı bulunan صَرْفاً ve نَصْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
صَرْفاً kelimesi ile azabı sizden def edemezler, çare bulamazlar denilmiştir ki إنَّهُُ لَيَتَصَرّفُ kavlinden gelir, çare arıyor demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte şart cümlesi olan وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
من , mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَظْلِمْ مِنْكُمْ cümlesi haberdir.
Müsnedin, muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
نُذِقْهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً ifadesinde istiare sanatı vardır. Azap, tadılması arzu edilen lezzetli bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehü bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan “tattırırız” ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” azabın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır. Bu istiareden amaç, azabın derecesini muhataba hissettirmektir. Azabın كَب۪يراً ’le vasıflanması da bu etkiyi artırmaktadır. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirlerin akıbetinin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
عَذَابٍ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
كَب۪يراً kelimesi, asıl olarak cüssedeki büyüklüğü ifade eder. عَذَابٍ ‘nin , كَب۪يراً ile sıfatlanması hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
عَذَاباً ‘in sıfatı olan كَب۪يراً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَذَاباً - يَظْلِمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr, يَظْلِمْ - نَصْراً kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafîy sanatları vardır.
17. ve 19. ayetlerde يَحْشُرُهُمْ - كَذَّبُوكُمْ ifadelerindeki mef’ûller arasında gaibden muhataba geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı İltifat Sanatı)
Zulmün umumî olarak zikredilmesi, bu büyük azabın tattırılmasında fasıkın da kâfire iştirakini gerektirmez. Zira bu cezanın gerekmesi için tövbe olmaması, iyi amellerin tamamen boşa gitmesi ve bize göre ilâhi affa mazhar olmaması şartları vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, عَذَابٌ مُه۪ينٌ , عَذَابٌ عَظ۪يمٌ , عَذَابٌ اَل۪يمٌ , عذاب شديد gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | أَرْسَلْنَا | göndermedik |
|
| 3 | قَبْلَكَ | senden önce |
|
| 4 | مِنَ | -den |
|
| 5 | الْمُرْسَلِينَ | elçiler- |
|
| 6 | إِلَّا | başkasını |
|
| 7 | إِنَّهُمْ | şüphesiz onlar |
|
| 8 | لَيَأْكُلُونَ | yerlerdi |
|
| 9 | الطَّعَامَ | yemek |
|
| 10 | وَيَمْشُونَ | ve gezerlerdi |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | الْأَسْوَاقِ | çarşılarda |
|
| 13 | وَجَعَلْنَا | ve biz yaptık |
|
| 14 | بَعْضَكُمْ | kiminizi |
|
| 15 | لِبَعْضٍ | kiminiz için |
|
| 16 | فِتْنَةً | bir sınav |
|
| 17 | أَتَصْبِرُونَ | sabrediyor musunuz? |
|
| 18 | وَكَانَ | ve |
|
| 19 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 20 | بَصِيرًا | (herşeyi) görendir |
|
Müşriklerin, 7. âyette Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz olarak ileri sürdükleri iddialara cevap veren bu âyette peygamberlerin beşerî özellikler bakımından diğer insanlardan farklı olmadığına, şu halde inkârcıların ileri sürdükleri bu iddianın geçersiz olduğuna işaret edilmektedir (Râzî, XXIV, 65). “Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi yaptık” cümlesiyle ilgili olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre burada Mekke putperestlerinin ileri gelenleriyle çoğunluğunu yoksul ve himayesiz insanların oluşturduğu müslümanlar kastedilmiştir. Âyete göre bu iki kesim, birbirleri karşısındaki tutumlarıyla bir imtihan vermektedirler. Nitekim kendilerini soylu ve üstün gören müşrikler, sıradan kişilerle aynı inancı paylaşmayı reddediyor, güya onların seviyesine düşmediklerini göstermek için inkârda daha da inatlaşmakla kalmayıp diğerlerine eza ve cefa ediyor ve bu suretle kötü bir imtihan vermiş oluyor; müslümanlar ise onlardan gördükleri hakaretlere, maddî ve mânevî baskılara sabredip Allah’a ve peygambere bağlılıklarını koruyarak iyi bir imtihan vermiş oluyorlardı.
Ancak âyeti, bu yorumu da içine alacak şekilde bütün insanlıkla ilgili olarak anlamak daha isabetli görünmektedir. Buna göre âyet, genel olarak insanlar arasındaki ilişkilerin gelişigüzel yürütülemeyeceğini, bu ilişkilerin belli insanî ve ahlâkî kuralları bulunduğunu göstermektedir. Bu kurallara uymak, kişisel çıkarlar ve benlik iddiaları yerine hak ve adalet ölçüleri içinde davranmayı zorunlu kıldığı, bu da yerine göre sabrı ve özveriyi gerektirdiği için âyette, “Bakalım sabredecek misiniz?” buyurulmuş; ardından da Allah’ın her şeyi görüp gözettiği hatırlatılmak suretiyle ödevlerini belirtilen kurallar çerçevesinde yerine getiren, böylece söz konusu sınavda başarılı olan kimselerle kurallardan saparak sınavda başarısızlık gösterenlere hak ettikleri mükâfat veya cezanın verileceğine işaret edilmiştir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 116-117
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. قَبْلَ zaman zarfı اَرْسَلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ lafzen mecrur, mef’ûlün bih olarak, mahallen mansub olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اِلَّٓا hasr edatıdır. اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُم muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. يَأْكُلُونَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَأْكُلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الطَّعَامَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَمْشُونَ fiili, atıf harfi وَ ’la لَيَأْكُلُونَ ’ye matuftur.
يَمْشُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فِي الْاَسْوَاقِ car mecruru يَمْشُونَ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُرْسَل۪ينَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûlüdür.
وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِبَعْضٍ car mecruru فِتْنَةً ’nin mahzuf haline mütealliktir. فِتْنَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتَصْبِرُونَۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. تَصْبِرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟
Cümle, تَصْبِرُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
رَبُّكَ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَص۪يراً۟ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s.107)
Cümle, kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Nefiy harfi مَٓا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşmuş iki tekit hükmündeki kasr, mef’ûlle hali arasındadır. الْمُرْسَل۪ينَ maksûr/mevsuf, hal cümlesi maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır.
اَرْسَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَرْسَلْنَا fiiline müteallik قَبْلَكَ zaman zarfı, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ’deki مِنَ , tekid ifade eden zaid harftir
اِلَّٓا istisna edatı, اِنَّ ’nin dahil olduğu اِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ cümlesi, الْمُرْسَل۪ينَ ’nin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ cümlesi اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupla gelen وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِ cümlesi, .. لَيَأْكُلُونَ cümlesine atıf harfi وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِ cümlelerindeki insanın bütün hallerinden kinaye yoluyla Resul’un (s.a.v), ihtiyaçsız olamadığı, melek değil aksine bir insan olduğu vurgulanmış olmaktadır.
اَرْسَلْنَا - مُرْسَل۪ينَ kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
اِلَّٓا ‘ dan sonraki cümle mahzuf bir kelimenin sıfatıdır. Mana ise: “Bizim senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler mutlaka yerler ve dolaşırlardı.” şeklindedir. Burada car ve mecrurla yani مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ile yetinilerek kelime hazf edilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِلَّٓا رَسُولاً اِنَّهُمْ demektir, mevsûf (رَسُولاً) hazf edilmiştir, çünkü مُرْسَل۪ينَ ona delalet etmektedir, sıfat onun yerine geçirilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ’la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِتْنَةً ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik لِبَعْضٍ car mecruru, ihtimam için zul-hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
بَعْضَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Mef’ûl olan فِتْنَةً ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Cümle, بَعْضَكُمْ ‘deki zamirin insanların umumu olması karinesiyle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu da ona söylenen şeyleri çürüttükten sonra ona, Resulullah’ (s.a.v) tesellidir. Bunda kaza ve kadere de delil vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟
Cümle istinafiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen teşvik ve ikaz amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ cümlesi, تَصْبِرُونَ ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir.
رَبُّكَ izafetinde Hz. Peygambere ait zamirin Rab ismine muzâf olması Resulullah'a şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
بَص۪يراً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟ cümlesindede hüsn-i ta’lil sanatı vardır.
تَصْبِرُونَۚ - بَص۪يراً۟ kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs sanatı vardır.
Ayetin başındaki azamet zamirinden, bu cümlede zamir makamında Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, ıtnâb ve iltifat sanatları vardır.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Rabbin, hakkıyla görendir.] ifadesine, Allah Teâlânın, adaletle, hatasız olarak hükmedeceği anlamı idmâc edilmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Sabredecek misiniz sorusu “Sabrediniz!” anlamındadır. Yüce Allah'ın: [Vazgeçtiniz artık değil mi? (Maide Suresi, 91)] ayetinin “vazgeçiniz” anlamında oluşu gibi. O halde bu, Peygambere (s.a.v) sabretmesi için verilmiş bir emirdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu kelam, güzel sabrından dolayı Resulullah'a (s.a.v) büyük mükâfat verileceğine dâir lütufkâr bir vaattir. Ayrıca رَبُّ kelimesinin, Resulullah'ı ifade eden zamire izafesi de onun için ziyadesiyle şereftir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Allah’a teslim olan kul; Dünyanın hangi zorlu yolunda yürümek zorunda kalırsa kalsın, burada her şeyin geçici olduğunu bilir. Hangi hataları yaparsa yapsın, nefes aldığı sürece tövbe yoluna dönüp telafi edebileceği ümidini taşır. Hangi hastalıklarla mücadele ederse etsin, ecrinin Allah katında olduğuna iman eder ve O’nun izniyle başa çıkmayı öğrenir. Hangi acılarla başa çıkarsa çıksın, hiçbir şeyin boşa gitmediğine emin olur ve duygularını Allah’a arzederek, onları sindirmeyi öğrenir. Vesveselerle yalnızlığa ya da ümitsizliğe sürüklendiğinde, Allah’ın kendisinden haberdar oluşuyla rahatlar.
Allah’a teslim olan kul, teslim olmayanların haline üzülür. Zira; cehennemde bunların hiçbiri yoktur. Cehennemin yollarında, hiçbir şey geçici değildir. Pişmanlıklar faydasız ve tövbe kapısı kapalıdır. Umutsuzluk ve çaresizlik duvarları örülmüştür. Allah’ın azabıyla ve gazabıyla, başa çıkmak diye bir şey yoktur. Çektiği acılara alışması mümkün değildir. Aydınlıklar yerini karanlıklara bırakmıştır. Yok olmayı dilemesi boşadır. Hakiki yalnızlık ve ümitsizlik buradadır. Kaçış yoktur. Zira; Rabbi artık onunla değildir. Diğer cehennemlikler gibi unutulmuşların arasındadır.
Ey Allahım! Bizi koru. Gözlerimizi, cehennem ateşini görmekten. Kulaklarımızı, cehennem uğultusunu işitmekten. Bedenlerimizi, azabının şiddetini hissetmekten. Kalplerimizi, gazabının korkusuyla sarsılmaktan koru. Dünyada Seni anmayı unutanların ve ahirette yok olmayı dileyenlerin arasında olmaktan koru. Biz; cennetini isteyenlerdeniz. Bize; bu isteğimize uygun bir hayat yaşamamızı nasip et. Dünyada Seni ananların, rızan için çalışanların ve Sana ibadet edenlerin; ahirette mağfiretine mazhar olanların, istediği her şeye kavuşanların ve razı olduğun kullarının arasına kat.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji