10 Temmuz 2025
Furkan Sûresi 3-11 (359. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Furkan Sûresi 3. Ayet

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً  ٣


(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّخَذُوا ve edindiler ا خ ذ
2 مِنْ
3 دُونِهِ O’ndan ayrı olarak د و ن
4 الِهَةً bir takım ilahlar ا ل ه
5 لَا
6 يَخْلُقُونَ yaratmayan خ ل ق
7 شَيْئًا hiçbir şey ش ي ا
8 وَهُمْ ve kendileri
9 يُخْلَقُونَ yaratılan خ ل ق
10 وَلَا ve
11 يَمْلِكُونَ güçleri yetmeyen م ل ك
12 لِأَنْفُسِهِمْ kendilerine dahi ن ف س
13 ضَرًّا zarar vermeye ض ر ر
14 وَلَا ne de
15 نَفْعًا yarar vermeye ن ف ع
16 وَلَا ve
17 يَمْلِكُونَ güçleri yetmeyen م ل ك
18 مَوْتًا öldüremeye م و ت
19 وَلَا ne de
20 حَيَاةً yaşatamaya ح ي ي
21 وَلَا ve ne de
22 نُشُورًا (ölüleri diriltip) kaldıramaya ن ش ر

  Neşera نشر :  Yaymak, sermek, açmak anlamlarına gelen نَشْرٌ kavramı, elbise, sayfa, bulut, nimet ve söz için kullanıldığında yaymak ve genişletmek manalarını taşır. نَشَرَ الْمَيِّتَ ifadesi ölüyü diriltti, canlandırdı demektir ve mastarı نُشُورٌ şeklinde gelir. İf'al formu olan أنْشَرَهُ da aynı anlamda kullanılır.

Bu köke ait iftial babındaki إنْتَشَرَ formu zaruretleri gidererek sağduyuya göre hareket etmek ve tasarrufta bulunmaktır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 21 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri neşretmek, haşır neşir olmak, neşriyat, intişar ve menşurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اٰلِهَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا يَخْلُقُونَ  cümlesi,  اٰلِهَةً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَخْلُقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و 'ı fail olarak mahallen merfûdur.  شَيْـٔاً  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يُخْلَقُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يُخْلَقُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. لَا يَمْلِكُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ’ la makabline matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru  يَمْلِكُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  ضَراًّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَفْعاً  atıf harfi و ‘la  ضَراًّ ‘a matuftur. Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  مَوْتاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

حَيٰوةً  ve  نُشُوراً  atıf harfi و ‘la  مَوْتاً ‘e matuftur. İkinci ve üçüncü  لاَ  olumsuzluğu tekid içindir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّخِذْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ilk cümle olan  وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır.  اتَّخَذُوا  iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. مِنْ دُونِه۪ٓ  car mecrurunun mütallakı olan ikinci mef’ûl, mahzuftur. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.

دُونِه۪ٓ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı c. 8, s. 723)

اٰلِهَةً ’deki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.  

لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً  cümlesi,  اٰلِهَةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

شَيْـٔاً ‘deki nekrelik, kıllet, nev ve umum ifade eder. Menfi siyakta nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir. 

وَهُمْ يُخْلَقُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Mübteda ve haberden müteşekkil isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrara işaret etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً  cümlesi ile  وَهُمْ يُخْلَقُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُخْلَقُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Aynı üslupta gelen  وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً  cümlesi  لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَا يَمْلِكُونَ  fiiline müteallik  لِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

لَا نَفْعاً , mef’ûl olan  ضَراًّ ‘a matuftur. Ciheti camiâ tezattır. Aralarında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. Kelimelerdeki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Nefy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.

لَا نَفْعاً ‘daki nefy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir.

Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum, hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır. 

نَفْعاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.  

ضَراًّ  - نَفْعاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Nefy harfi  لاَ ’nın cümlede altı kez tekrarlanması, konunun önemini vurgulayarak tekid ifade etmektedir.

وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki ikinci ve üçüncü nefiy harfleri, olumsuzluğu tekit eden zaid harflerdir.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilmiş, mef’ûl konumundaki  مَوْتاً , حَيٰوةً  ve  نُشُوراً  kelimelerindeki nekrelik, kıllet, nev ve umum içindir. Üçü de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.

مَوْتاً (ölüm) -  حَيٰوةً (hayat) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَا يَخْلُقُونَ - يُخْلَقُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يَمْلِكُونَ  ve  لَا ‘nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَوْتاً - نَفْعاً  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

Ayette lafız mana uyumu olan mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  بعث  yerine  نُشُوراً  gelmesi makamın müjde değil korku makamı olmasındandır.  نُشُوراً  makama uygun lafızdır. 

Allah’tan başka edindikleri ilâhların özelliklerinin, hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.

Ayet, öldükten sonra dirilmeye delâlet eder, Çünkü Hak Teâlâ  نُشُوراً ’dan bahsetmiştir. Bu, “ma'bûd olanın, itaat edenleri mükâfatlandırıp, isyan edenleri cezalandırabilmesi gerekir. Böyle olmayan, ilâh olamaz” takdirindedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bir şeyin kendine zarar vermesi akla uygun olmadığından zarar, zararı gidermek manasına kullanılmış oluyor. Bu mana, tam anlamıyla yalnız cansız putlara uygun olabilir. Bu ise hem kasrın hem de ilâhi sözün görünen manasından uzaktır.  لِاَنْفُسِهِمْ “nefisleri için”  لذاتهم  kendileri için” demek olmalıdır. Buradaki olumsuz kılınan (nefyedilen) yalnız kendilerine ait olan olumsuzluk ve zarar değil, kendi zatlarının nedeniyle mutlak olumsuzluk ve zarardır. Yani kendiliklerinden, kendi istekleri ile hiçbir zarar ve fayda vermeye güç yetiremezler kendilerinden olsalar bile kendiliklerinden değillerdir. 

Burada zararın önce getirilmesi de dikkate değer. “Def’-i zarar, celb-i menfaatten akdemdir. ‘’Zararın yok edilip kaldırılması, faydanın getirilip konulmasından öncedir’’ kuralına işaretle zararı yok edip kaldıramayanın bir fayda getirip koyamayandan daha güçsüz olduğunu anlattığı gibi, zarar vermenin faydalı olmaktan kolay olduğunu da anlatır. Bir de, Allah’tan başkasına tapanların fayda elde etme duygusundan önce, zarar korkusuyla taptıklarını ortaya koyar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu kelam, o müşriklerin son derece cahil olduklarını ve akıllarının zayıf olduğunu bildirmektedir. Sanki onlar, kendi ilâhlarının sahip olmadığı mezkûr şeyleri bilmiyorlar ve bunların sarahatle zikrine muhtaç bulunuyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Furkan Sûresi 4. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ  ٤


İnkâr edenler, “Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 إِنْ değildir
5 هَٰذَا bu
6 إِلَّا başka bir şey
7 إِفْكٌ yalandan ا ف ك
8 افْتَرَاهُ onu uydurdu ف ر ي
9 وَأَعَانَهُ ve yardım etti ع و ن
10 عَلَيْهِ kendisine
11 قَوْمٌ bir topluluk ق و م
12 اخَرُونَ başka ا خ ر
13 فَقَدْ böylece
14 جَاءُوا vardılar ج ي ا
15 ظُلْمًا kesin bir haksızlığa ظ ل م
16 وَزُورًا ve iftiraya ز و ر
Mekkeli putperestler, aslında Kur’an-ı Kerîm’in hükümlerini kendi bâtıl inançları, zulme dayanan mevcut düzenleri için zararlı gördüklerinden, onun etkisini değişik yollardan önlemeye çalışıyorlardı. Bu yollardan biri de Resûlullah’ın “birilerinden”, yani o dönemde Mekke’de bulunan birkaç Ehl-i kitap mensubundan da yardım alarak Kur’an’ı kendisinin uydurduğu iddiasıydı. Gerçi Resûlullah’ın genellikle köle sınıfından olan birkaç hıristiyanla görüştüğü söylenmektedir. Bunun da sebebi, onların inançlarının putperestlerinkine göre doğruya daha yakın oluşuydu. Ancak Kur’an-ı Kerîm gibi mükemmel bir kitabı böyle rastgele kişilerden aldığı bilgilerle oluşturması saçma bir iddia olmaktan öte gidemezdi (bu hususta ayrıntılı bilgi ve eleştiriler için bk. Ateş, VI, 244-246; ayrıca bk. Nahl 16/103). 6. âyette putperestlerin iddiaları reddedilirken “Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” buyurulması şu gerçeğe işaret etmektedir: Kur’an, Allah’ın yardımı olmadan hiçbir insanın, kendi beşerî yetenekle iyle ulaşamayacağı zenginlikte sırlar, gayb âlemine ilişkin bilgiler, kurallar ve gerçekler içermektedir; dolayısıyla Kur’an’ın insan değil Allah’ın sözü olduğunu kanıtlayan delil yine Kur’an’ın kendisidir, onun içeriğidir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 109-110

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ ‘dir.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İşaret ismi  هٰذَٓا  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا  hasr edatıdır.  اِفْكٌ  haber olup damme ile merfûdur. افْتَرٰيهُ  cümlesi,  اِفْكٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

افْتَرٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَعَانَهُ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur.  

اَعَانَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَعَانَهُ  fiiline mütealliktir.  قَوْمٌ  fail olup damme ile merfûdur. اٰخَرُونَ  kelimesi  قَوْمٌ ‘un sıfatı olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

افْتَرٰي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فرى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  

اَعَانَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  عون ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


  فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  جَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. ظُلْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  زُوراً  atıf harfi  و ‘la makabline matuftur.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌۨ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyh konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. هٰذَٓا  mübteda,  اِفْكٌ  haberdir. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. 

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هٰذَٓا  maksur/mevsûf,  اِفْكٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsuf ale’s- sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, kasırla tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Bu kasr; izafi kalp kasrıdır. Bununla Kur'an'ın Allah tarafından indirildiğini reddetmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, mütekellimin inancının kesin olduğunu göstermesi yanında, müşarun ileyhi tahkir amacına işaret eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi net bir şekilde gösterip onu göz önüne koymuştur. İşaret isminde istiare vardır. هٰذَٓا  ile yalan, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

افْتَرٰيهُ  cümlesi  اِفْكٌ  için sıfatıdır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la  افْتَرٰيهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعَانَهُ  fiiline müteallik  عَلَيْهِ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

Fail olan  قَوْمٌ ‘deki nekrelik muayyen olmayan nev içindir.

اٰخَرُونَ  kelimesi,  قَوْمٌ  için sıfattır.


فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Tahkik harfi  قَدْ ’la tekid edilmiş, müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. 

ظُلْماً  ve tezayüf nedeniyle atfedilen ona  زُوراًۚۛ ’deki nekrelik, nev, tahkir ve kesret ifade eder.

Cümlede leff ve neşr sanatı vardır. جَٓاؤُ۫  fiili leff,  ظُلْماً  ve  زُوراً  neşrdir.

Ayrıca cümledeki  جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراً  ibaresinde, istiare vardır. Zulüm ve yalan, hissî gözle görülür elle tutulur bir şeye benzetilerek, yapılanın korkunçluğu etkili bir şekilde ifade edilmiştir.

ظُلْماً - وَزُوراًۚۛ - اِفْكٌۨ - افْتَرٰيهُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

قَدْ  harfi sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Nahivciler bu harfin dört şekli olduğunu söylerler: Kesinlik ve yakınlık ifadesi için mazi fiilin başına gelir. Muzari fiilin başına geldiği zaman ise bazen azlık bazen da çokluğa delalet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazi ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/33)

جاء  ve  أتى (geldi) kelimeleri bazen فعل (yaptı) anlamında kullanılır ve onun gibi müteaddi olurlar, bazen de  جئت المكان ‘Mekâna geldim’ demen gibi,  وردوا ظلما  ‘zulme geldiler’ anlamında olurlar. Ayrıca cer harfi hazf edilip fiil vasledilmiş de olabilir (hazf-u îsāl). (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

جاءُوا  fiili burada  عَمِلُوا  manasında kullanılmıştır. Bir ameli önemsemek manasında mecazdır. Bir şeyi elde etmeye önem veren kişi ona doğru gider. Bu kullanımla fiil mef'ûl alır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Böylece gerçekten bir zulüm getirdiler; insanları ve cinleri aciz bırakan kelamı uydurulmuş ve Yahudilerden devşirilmiş bir yalan saymakla ve ondan beri olduğu bir şeyi ona isnat etmekle.

Yani onlar, bu söyledikleriyle pek korkunç ve kavranması imkânsız bir zulme baş vurmuşlar. Nitekim onlar, ne önünden ne de arkasından batılın yaklaşamadığı katıksız hakkı, beşer tarafından uydurulmuş bir yalan saymışlar. Halbuki Kur’an, harika nazmı ve üstün tarzı itibarıyla öyle bir mükemmeliyettedir ki, bütün insanlar ve cinler onunla yarışmak için bir araya gelseler, onun bir ayetini bile meydana getirmekten aciz kalırlar. Yine Kur’an, gizli hikmetleri ve iki cihan saadetini temin eden hükümleri ve gaip işleri içermesi itibarıyla da, beşer aklının erişemediği ve anlamakta bütün güç ve kudretlerin yetersiz kaldığı yüksek bir mertebededir. Keza, onlar bu iddialarıyla, son derece büyük bir yalana baş vurmuşlardır. Nitekim Peygamberimizin tamamen uzak ve ilgisiz olduğu bir şeyi ona isnad etmişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Furkan Sûresi 5. Ayet

وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً  ٥


“(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
2 أَسَاطِيرُ masalları س ط ر
3 الْأَوَّلِينَ evvelkilerin ا و ل
4 اكْتَتَبَهَا onları yazmış ك ت ب
5 فَهِيَ onlar
6 تُمْلَىٰ yazdırılıyor م ل و
7 عَلَيْهِ kendisine
8 بُكْرَةً sabah ب ك ر
9 وَأَصِيلًا ve akşam ا ص ل

وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli  اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  ‘dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَسَاط۪يرُ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; هى  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَوَّل۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır. اكْتَتَبَهَا  cümlesi,  قد  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur.

اكْتَتَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اكْتَتَبَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  كتب ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

 

İsim cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  تُمْلٰى  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. تُمْلٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هى 'dir.  عَلَيْهِ  car mecruru  تُمْلٰى  fiiline mütealliktir.  بُكْرَةً  zaman zarfı  تُمْلٰى  fiiline mütealliktir.  اَص۪يلاً  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُمْلٰى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ملى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müşriklerin sözlerinin devamı olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَسَاط۪يرُ  takdiri   هو (o) olan mahzuf mübtedanın haberidir. Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اكْتَتَبَهَا  cümlesi, اَسَاط۪يرُ ‘nun halidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir. 

فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  اكْتَتَبَهَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned konumundaki  تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde haberin muzari fiil cümlesiyle gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُمْلٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Birbirine tezat nedeniyle atfedilen zaman zarfları  بُكْرَةً وَاَص۪يل  ve  عَلَيْهِ  car-mecruru, تُمْلٰى  fiiline mütealliktir.

بُكْرَةً وَاَص۪يلاً   ifadesi, tüm zamanlardan kinayedir. 

بُكْرَةً - اَص۪يلاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları,  اكْتَتَبَهَا - تُمْلٰى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır. 

اَسَاط۪يرُ  eski milletlerin Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri türünden uydurdukları masallar olup  اَسَاط۪يرُ  kelimesi,  أسطار أو أسطورة ’nin çoğuludur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بُكْرَةً  günün başlangıç vakti demektir.  الأصِيلُ  kelimesi de akşam vaktinin sonu demektir. Bu kelimeler günün iki ucunu ifade eder. Bu kullanım esatiri almak için çok çalışmaktan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Furkan Sûresi 6. Ayet

قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً  ٦


(Ey Muhammed!) De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَنْزَلَهُ onu indirdi ن ز ل
3 الَّذِي
4 يَعْلَمُ bilen ع ل م
5 السِّرَّ gizleri س ر ر
6 فِي
7 السَّمَاوَاتِ göklerdeki س م و
8 وَالْأَرْضِ ve yerdeki ا ر ض
9 إِنَّهُ şüphesiz o
10 كَانَ ك و ن
11 غَفُورًا çok bağışlayandır غ ف ر
12 رَحِيمًا çok esirgeyendir ر ح م

قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ‘dir. Mekulü’l-kavli  اَنْزَلَهُ ‘dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

Müfred müzekker has ismi mevsul  الَّذ۪ي  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْلَمُ السِّرَّ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  السِّرَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru  يَعْلَمُ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlun bihine mütealliktir. الْاَرْضِ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur. 

اَنْزَلَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir.  غَفُوراً  kelimesi  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.  رَح۪يماً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur. 

رَح۪يماً - غَفُوراً , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Beyanî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi burada tazim ve azamet ifade eder.

اَنْزَلَهُ  fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَالْاَرْضِ , kelimesi  فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatı sanatı vardır.

السَّمٰوَاتِ ’den sonra  الْاَرْضِۜ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü ve yeryüzü, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu mekânlardaki herşeyi kapsadığını tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Burada "açık"ın değil de gizli nin söz konusu edilmesi, gizli olanı bilenin, açık olan bir şeyi bilmesinin daha anlaşılır bir gerçek oluşundan dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Burada Allah'ın, Kendini, ilminin gizli ve açık her şeyi ihata etmekle vasıflandırması, indirdiği Kur’an'ın, beşerin aklından gizli sırları ihtiva ettiğini bildirmek içindir. Bir de bunda, kendilerinden hikâye edilen cinayetlerinin de Allah'ın ilmi dahilinde olduğuna ve onların cezasının verileceğine tariz vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

السِّرَّ  kelimesindeki tarif; cins içindir ve bütün sırları kapsar. Yani istiğrak ifade eder. Kur’an'ı kibir ve iftira ile eleştirenlerin sırları da bunlara dahildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً

 

Fasılla gelmiş ta’lil cümlesidir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin iki haberi olan  غَفُوراً - رَح۪يماً  kelimelerinin, ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında  وَ  olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.

غَفُورا  ve  رَح۪يماً  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

غَفُورًا - رَح۪يمًا۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin fasılası Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur.

Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani  Allah ezelde غَفُوراً  ve  رَح۪يماً  olduğu gibi gelecekte de Gafûr ve Rahîm’dir. Onun bu vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Ragıb el-İsfehani  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

Bu ayetin bağlamı düşünüldüğünde normal olarak bitiriş cümlesinin bir ceza tehdidi veya benzer bir nitelikte olması beklenirken, Allah’ın merhamet ve bağışlamasından bahsedilmesi dikkatleri çeker. Zemahşerî, bu cümlede aslında ceza vurgusunun pekâla olduğunu, çünkü cezaya kadir olanların bağışlayabileceğini ve muhatapların üstü örtülü ifade edilen bu cezanın tahakkukundan korkanlara akıllarını başlarına devşirmeleri için zaman tanındığını belirtir. Bir diğer ifadeyle bitiriş cümlesi, merhametini öne çıkaran mutlak güç sahibi Yaratıcının kötü kullarını iyiliğe teşvik anlamlarıyla dolu bir cümledir ve uyum tüm düzlemleri kapsayan bu ilişkinin kendisindedir. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)

Bu kelâm, onların azabının niçin tehir edildiğini ifade etmektedir. Yani Allah'ın (c.c) rahmet ve mağfireti ezelî ve ebedîdir. Bunlar da, onların azabının tehir edilmesini gerektirmektedir. İşte bundan dolayı, onun hakkında söyledikleriniz, acil cezayı tam olarak gerektirdiği ve Allah, buna gayet muktedir olduğu halde, bu ceza acilen verilmemektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Furkan Sûresi 7. Ayet

وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ  ٧


Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالُوا ve dediler ki ق و ل
2 مَالِ ne oluyor ki?
3 هَٰذَا bu
4 الرَّسُولِ elçiye ر س ل
5 يَأْكُلُ yiyor ا ك ل
6 الطَّعَامَ yemek ط ع م
7 وَيَمْشِي ve geziyor م ش ي
8 فِي
9 الْأَسْوَاقِ çarşılarda س و ق
10 لَوْلَا değil mi?
11 أُنْزِلَ indirilmeli ن ز ل
12 إِلَيْهِ ona
13 مَلَكٌ bir melek م ل ك
14 فَيَكُونَ olsun ك و ن
15 مَعَهُ kendisiyle beraber
16 نَذِيرًا uyarıcı ن ذ ر
Müşrikler, aslında alay maksadı taşıyan bu sözleriyle Hz. Muhammed’in sıradan insanlarda görülen özellikleriyle peygamber olamayacağını iddia ediyor; kendisine inanmaları için yanında bu tür beşerî özellikler taşımayan bir melek bulunması ve Resûlullah’ın sürdürdüğü uyarıcılık görevini bu meleğin üstlenmesi gerektiğini veya genellikle yoksulluğun hüküm sürdüğü Mekke şartlarında, kendilerinden farklı olarak Resûlullah’ın krallar gibi özel hazinelere, mülklere sahip olması gerektiğini savunuyor; bunların hiçbiri yokken peygamberlik davasında bulunmasının ancak büyü yapılmış birinin saçmalıkları olduğunu ileri sürüyorlardı. Âyetin sonunda bunlar “zalimler” diye anılmışlardır. Çünkü onlar öncelikle gönül dünyalarından Allah’ı silip, O’nun yerine düzmece tanrılar edinerek onlara bağlanmışlar; lâyık olana kulluk ve itaati bırakıp lâyık olmayana itaat etmişlerdir. İkinci olarak, Hz. Muhammed’in hak peygamber olup olmadığının ölçüsü olarak, onun getirdiği dinin ilkelerinin, insanlığın maddî ve mânevî, bireysel ve sosyal sorunlarını çözmeye elverişli olup olmadığını, ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini dikkate almaları gerektiği halde onlar, peygamberlik misyonuyla ilgisi olmayan haksız ve yersiz isteklerde bulunmuşlardır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 110

وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli  مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ ‘dir. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. مَا  istifham harfi, mübteda olarak mahallen merfûdur. لِ هٰذَا  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  الرَّسُولِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  يَأْكُلُ الطَّعَامَ  cümlesi,  الرَّسُولِ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur.

يَأْكُلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  الطَّعَامَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَمْش۪ي  cümlesi,  atıf harfi  و ‘la makabline matuftur. 

يَمْش۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  فِي الْاَسْوَاقِۜ  car mecruru  يَمْش۪ي  fiiline mütealliktir.

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ

 

Fiil cümlesidir. لَوْلَٓا  cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için  هلا  yani: “değil mi?” manasındadır.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  اِلَيْهِ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.  مَلَكٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

فَ  harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ya da talep bulunması gerekir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, هلّا كان نزول ملك فوجوده معه نذيرا. şeklindedir.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

يَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir.  مَعَهُ  car mecruru  يَكُونَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  نَذ۪يراً  kelimesi  يَكُونَ 'deki ismin hali olup fetha ile mansubdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْلاَ  ‘-meli/-malı, değil mi? ..olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اُنْزِلَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la  4.ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Allah Teâlâ bu ayette de müşriklerin sözlerini bildiriyor. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham ism-i  مَا , mübtedadır, haberi mahzuftur. Cümlenin müsnedinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  لِ هٰذَا الرَّسُولِ , bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müşriklerin bu soruyla amaçları cevap almak değil, istihanedir. İstifham amacından çıkıp alay ve küçümseme anlamı yüklenen cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca müşriklerin soru edatı  ماَ ’nın yanı sıra işaret ismi  هٰذَا  lafzını da kullanmaları ve Hz. Peygamber’in risaletini inkâr ettikleri halde onu resul diye isimlendirmeleri buradaki istifhamın küçümseme ve alaya alma anlamını daha da güçlendirmektedir.

يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِ  birbirine atfedilmiş iki hal cümlesidir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ  cümleleri, insanın yaşarken yaptığı bütün işlerden  kinayedir. 

قَالُوا  fiilindeki zamir Kureyşlilere aittir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

مَالِ هٰذَا  ifadesindeki  ل  mushafta Arap yazım esaslarının dışına çıkılarak  هٰذَا ’dan ayrı yazılmıştır. Mushaf yazısı ise değiştirilemez bir gelenektir. “Bunda Peygamberi değersizleştirme ve onun durumunu küçültme anlamı söz konusudur. Hazret-i Muhammed’e peygamber demeleri de onunla alay etme, dalga geçme nev‘indendir. Bir tür “Şu peygamber olduğunu iddia eden kişiye ne oluyor?!” demektedirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ [Bu Peygambere ne oluyor da yemek yiyor?] sorusu, alay ve küçümseme ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr) 


لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümleye  هلا  manasındaki tahdid harfi dahil olmuştur. Bu ayette tevbih manasına gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَوْلاَ , -meli/-malı, değil mi, ...olsaydı ya manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de terim olarak, bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Mütekellimin alay amacına işaret eden haberî üsluptaki cümle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.  

اُنْزِلَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِ , durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

مَلَكٌ  ‘deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder.

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ  cümlesi, masdar teviliyle cümlenin öncesindeki masdar anlamına atfedilmiştir. 

Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır.  مَعَهُ , nakıs fiil  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

نَذ۪يراً , haber veya müstetir zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir. 

Bu ayetteki  sorunun cevabı aynı surede bulunmaktadır: [‘’Senden önce gönderdiğimiz bütün elçiler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi.’’] Furkân/20 (İsmail Cerrahoğlu,Tefsir Usûlu, s.198.)

Furkan Sûresi 8. Ayet

اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً  ٨


“Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوْ yahut değil mi?
2 يُلْقَىٰ atılmalı ل ق ي
3 إِلَيْهِ üstüne
4 كَنْزٌ bir hazine ك ن ز
5 أَوْ yahut
6 تَكُونُ olmalı değil mi? ك و ن
7 لَهُ kendisinin
8 جَنَّةٌ bir bahçesi ج ن ن
9 يَأْكُلُ yiyeceği ا ك ل
10 مِنْهَا ondan (ürününden)
11 وَقَالَ ve dediler ki ق و ل
12 الظَّالِمُونَ zalimler ظ ل م
13 إِنْ
14 تَتَّبِعُونَ siz uymuyorsunuz ت ب ع
15 إِلَّا başkasına
16 رَجُلًا bir adam(dan) ر ج ل
17 مَسْحُورًا büyülenmiş س ح ر

اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. يُلْقٰٓى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir.  اِلَيْهِ  car mecruru  يُلْقٰٓى  fiiline mütealliktir. كَنْز  naib-i fail olup damme ile merfûdur. 

İsim cümlesidir. اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونُ  nakıs, damme ile merfû muzari fiildir.  لَهُ  car mecruru  تَكُونُ ‘nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جَنَّةٌ  kelimesi  تَكُونُ ‘nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur.  يَأْكُلُ مِنْهَا  cümlesi,  جَنَّةٌ ‘ün sıfatı olarak mahallen merfûdur.

يَأْكُلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir.  مِنْهَا  car mecruru  يَأْكُلُ  fiiline mütealliktir. 

اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُلْقٰٓى  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil .f’al babındadır. Sülâsîsi  لقى ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


  وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الظَّالِمُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Mekulü’l-kavli  اِنْ تَتَّبِعُونَ ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَّبِعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اِلَّا  hasr edatıdır. رَجُلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مَسْحُوراً  kelimesi  رَجُلاً ‘nin sıfat olup fetha ile mansubdur.

تَتَّبِعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَسْحُوراً , sülâsî mücerredi  سحر  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ 

 

Ayet, muhayyerlik ifade eden atıf harfi  اَوْ  ile önceki ayetteki  اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَيْهِ , konunun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, faile takdim edilmiştir.

يُلْقٰٓى  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَاۜ  cümlesi makabline muhayyerlik ifade eden atıf harfi  اَوْ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَهُ  car mecruru,  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جَنَّةٌ , muahhar ismidir.

جَنَّةٌ  ve  كَنْزٌ ’daki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.

يَأْكُلُ مِنْهَا  cümlesi,  جَنَّةٌ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 


وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً

 

7. ayetteki …قالوا  cümlesine matuf olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Burada  قالو  fiilinden sonra gelen  قَالَ  fiilinde; cemiden müfrede geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً  cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَسْحُوراً , mef’ûl olan  رَجُلاً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Zalimlerin sözlerindeki  رَجُلاً  kelimesinin nekre gelmesi, cins ve tahkir amacına matuftur.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir. Zalimlerin sözlerinde çok kararlı ve muhataplarını iknaya çalışmakta çok gayretli olduklarını gösterir.

Kasr fiille mef’ûlü arasındadır.  تَتَّبِعُونَ  maksûr/sıfat, رَجُلاً مَسْحُوراً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur. 

Bu durumda kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf olması caizdir. Yani fail tarafından gerçekleştirilen fiil, başka mef’ûllere değil zikredilen mef’ûle tahsis edilmiştir. O mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır. Ama kasr-ı mevsûf ale’s sıfat olması da caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. Kasr cümlesinde çoğunlukla olumlu mana açıkça ifade edilirken olumsuz mana zımnen ifade edilir. Bu üslupta îcâz ve mübalağa vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Allah zalimler derken aynı müşrikleri kastetmektedir; ancak söyledikleri sözde zalim olduklarını tescillemek için, zamir yerine açık lafız kullanılmıştır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Furkan Sûresi 9. Ayet

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً۟  ٩


(Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 انْظُرْ bak ن ظ ر
2 كَيْفَ nasıl ك ي ف
3 ضَرَبُوا misal verdiler ض ر ب
4 لَكَ senin için
5 الْأَمْثَالَ benzetmelerle م ث ل
6 فَضَلُّوا saptılar ض ل ل
7 فَلَا artık
8 يَسْتَطِيعُونَ bulamazlar ط و ع
9 سَبِيلًا yolu س ب ل
Meâlindeki “yoldan çıkma”nın metindeki karşılığı dalâlet, “doğru yolu bulma”nın karşılığı da hidayet kavramlarıdır. Dalâletin asıl anlamı, çölde yolculuk yapanın yolunu kaybetmesi; hidayet de doğru yolu izlemesi veya yolunu kaybetmişken bir rehberin yardımıyla tekrar doğru yolu bulmasıdır. Buna göre inkârcıların, Kur’an’ı Hz. Muhammed’in uydurduğu, onun peygamberlik nitelikleri taşımadığı, büyülenmiş biri olduğu gibi iddiaları âyette çölde yolunu kaybetmeye benzetilmekte; böyle davrandıkları sürece doğru yolu da bulamayacakları ifade edilmektedir. 8. âyette bildirildiğine göre Hz. Peygamber’in düşmanları, onun özel hazinelere, mülklere sahip olması gerektiğini savunuyor, bunların bulunmayışını peygamberlik davasını boşa çıkaran bir eksiklik olarak göstermeye çalışıyorlardı. 10. âyete göre yüce Allah dilerse resulüne maddî nimetler olarak onların söylediklerinden daha güzellerini de verir, bunu önleyebilecek hiçbir güç yoktur; buna rağmen eğer vermemişse peygamberi için böylesini daha uygun gördüğünden dolayı vermemiştir. Allah, dilerse birine her türlü ilim ve mârifetin kapılarını açarken dünyalık kapılarını da kapar; başkasına da bunun aksini uygun görür (Râzî, XXIV, 53). Resulü Muhammed’e de vahiy ve nübüvvet kapılarını açmış, buna karşılık dünyevî nimetlerinden yararlanma imkânını kısıtlamıştır. Kimin için neyin hayırlı olduğunu ancak Allah bilir. Bu sebeple –Mekkeli putperestlerin kanaatlerinin aksine– insanlar, sahip oldukları maddî nimetlerin çokluğuna göre değil; iman, ilim, irfan, ahlâk, iyi niyet ve güzel işler gibi konulardaki mânevî mertebelerine göre değerlendirilmelidir. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 110-111

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً۟

 

Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. كَيْفَ  istifham ismi,  ضَرَبُوا  fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.

ضَرَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  لَكَ  car mecruru  ضَرَبُوا  fiiline mütealliktir.  الْاَمْثَالَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ضَلُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  atıf harfidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَسْتَط۪يعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  سَب۪يلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَسْتَط۪يعُونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً۟

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. 

Müspet mazi fiil sıygasındaki  كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ  cümlesi, اُنْظُرْ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. 

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Soru ismi  كَيْفَ , amili  ضَرَبُوا  olan mukaddem haldir. Aslında bütün mamullerin cümledeki yeri, amilinden sonra gelmesidir. Bu takdim, soru isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak taaccüb ve azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

اُنْظُرْ  fiilinde istiare sanatı vardır. Müşriklerin söyledikleri, hakaretleri gözle görülebilen şeyler değildir. Zikredilen görmek, fakat kastedilen, anlamak, hissetmektir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اُنْظُرْ  fiili, akledilen bir durum, görünen bir şeye benzetilerek ilim anlamı için müstear oluşmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكَ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Aynı üsluptaki  فَضَلُّوا   cümlesi atıf harfi  فَ  ile …ضَرَبُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً  cümlesi  فَ  atıf harfiyle, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet mazi fiil sıygasından menfî muzari fiil sıygasına geçişte iltifat sanatı vardır.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef’ûl olan  سَب۪يلاً ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Nefy siyakında nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.

سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazf edilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir.

Furkan Sûresi 10. Ayet

تَبَارَكَ الَّـذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً  ١٠


Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تَبَارَكَ yücedir ب ر ك
2 الَّذِي O ki
3 إِنْ eğer
4 شَاءَ dilerse ش ي ا
5 جَعَلَ verir ج ع ل
6 لَكَ sana
7 خَيْرًا daha hayırlısını خ ي ر
8 مِنْ -ndan
9 ذَٰلِكَ bu-
10 جَنَّاتٍ bahçeler ج ن ن
11 تَجْرِي akan ج ر ي
12 مِنْ -ndan
13 تَحْتِهَا altları- ت ح ت
14 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
15 وَيَجْعَلْ ve yapar ج ع ل
16 لَكَ senin için
17 قُصُورًا saraylar ق ص ر

تَبَارَكَ الَّـذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ 

 

Fiil cümlesidir.  تَبَارَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَٓاءَ  şart fiili, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  جَعَلَ لَكَ خَيْراً  cümlesi şartın cevabıdır.

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mahallen meczumdur.  لَكَ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir.

خَيْراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ ذٰلِكَ  car mecruru  خَيْراً ‘a mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  muhatap zamiridir. 

جَنَّاتٍ  kelimesi  خَيْراً ‘dan bedel olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi,  جَنَّاتٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

تَجْر۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline mütealliktir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  تحت أشجارها (Ağaçlarının altında) şeklindedir.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَبَارَكَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفاعَلَ  babındadır. Sülâsîsi  برك ‘dir.

Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezâhur( görünmek ve zorlanmak), tedric (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fıilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerred mana (türemiş olduğu mücerred fiil ile aynı anlamda kullanılması) anlamları katar.

 وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَجْعَلْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  لَكَ  car mecruru  يَجْعَلْ  fiiline mütealliktir.  قُصُوراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

 

تَبَارَكَ الَّـذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  تَبَارَكَ  mazi fiil olup çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekip önemini bildirmek kastı yanında tazim ifade eder.

تَبَارَكَ  fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan,  اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ  şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan  اِنْ شَٓاءَ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur  لَكَ , ihtimam için ilk mef’ûl olan  خَيْراً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلَ  fiilinin ilkinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

خَيْراً , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

مِنْ ذٰلِكَ  car mecruru, ilk mef’ûl olan  خَيْراً ‘e mütealliktir. 

İşaret ismi, işaret edileni tahkir için gelmiştir. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar.

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare sanatı vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile müşriklerin alaylı sözleri, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

جَنَّاتٍ  kelimesi,  خَيْراً ’dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi,  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

جَنَّاتٍ  ve  خَيْراً ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır. Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde  مِنْ  harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. 

وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘ la, şartın cevabı olan … جَعَلَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi sıygadan muzari sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci fiiline müteallik olan car-mecrur  لَكَ ,  ihtimam için ilk mef’ûl  قُصُوراً ‘e takdim edilmiştir. 

قُصُوراً ‘ daki nekrelik nev, kesret ve tazim içindir.

Fiilin ve  لَكَ  car-mecrurunun tekrarı, Hz. Peygambere ihtimam ve tazim için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

Ayette "O Allah... dilerse sana..." denilerek bunun Allah'ın dilemesine bağlanması, bunun gerçekleşmemesinin, Allah'ın, hikmetler ve maslahatlara binâ edilmiş iradesiyle olduğunu bildirmektedir.

جَعَلَ - يَجْعَلْ  kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette, onların ilk iki teklifine cevap verilmemesi, onların akıl dışı, batıl ve teşrî’ hikmete ters oldukları gayet açık olduklarından, cevap vermeye bile değmediğine, kısmen cevap vermeye değer olanın, son teklifleri olduğuna dikkat çekmek içindir. Zira son teklifleri, tamamen hikmete ters değildir. Nitekim bazı peygamberlere, dünyada peygamberlikle beraber pek büyük mülkler de verilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تَبَارَكَ  kelimesinin kök manası berekettir, bu da ziyadelik, büyüme demektir.  تفاعلة  babından dolayı mübalağa ifade eder. Ziyadelik, gelişme ve büyüme manaları Allah Teâlâ hakkında kullanılırsa takdis, tenzih ve tazim ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsâ , Zuhruf Suresi Belâgî Tefsiri, c. 4, s. 367.)

Bereket;  تَبَارَكَ الله  [Allah zengin ve cömerttir.] (A‘râf 7/54) ayetinde olduğu gibi hayrın çokluğu ve artışı demek olup iki anlamı vardır: Hayrı sürekli olarak artıp çoğalan veya sıfat ve fiillerinde her şeyden daha ileri ve yüce olan demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bereket;  تَبَارَكَ الله [Allah zengin ve cömerttir.] (A‘râf 7/54) ayetinde olduğu gibi hayrın çokluğu ve artışı demek olup iki anlamı vardır: Hayrı sürekli olarak artıp çoğalan veya sıfat ve fiillerinde her şeyden daha ileri ve yüce olan. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

اِنْ  şart harfi maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

Furkan Sûresi 11. Ayet

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراًۚ  ١١


Hayır, onlar Kıyameti de yalanladılar. Biz ise o Kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 بَلْ bilakis
2 كَذَّبُوا onlar yalanladılar ك ذ ب
3 بِالسَّاعَةِ (duruşma) sa’atini س و ع
4 وَأَعْتَدْنَا ve biz hazırlamışızdır ع ت د
5 لِمَنْ kimselere
6 كَذَّبَ yalanlayan ك ذ ب
7 بِالسَّاعَةِ sa’ati س و ع
8 سَعِيرًا alevli bir ateş س ع ر
Taberî, 11. âyetin başındaki “fakat” diye çevirdiğimiz bel edatını, 7. âyete bağlayarak âyete şöyle mâna vermektedir: “Ey Peygamber! Bu müşriklerin, Allah’a ortak koşmalarının ve kendilerine getirdiğin gerçeği inkâr etmelerinin asıl sebebi, senin de diğer insanlar gibi yiyip içmen, çarşıda pazarda dolaşman (yani bir melek gibi olmaman) değildir; gerçekte onlar yeniden dirilişe inanmadıkları, kıyameti ve Allah’ın kıyamette ölüleri dirilterek onlara sevap ve ceza vereceğini kabul etmedikleri için böyle davranıyorlar” (XVIII, 186). Mekke müşriklerinin, Allah’a ortak koşmanın yanında en büyük günahlarından biri de kıyamet ve âhiret hayatını inkâr etmeleriydi. 11. âyette onların, bu inkârın cezasını âhirette cehennemin alevli ateşine atılarak çekecekleri bildirilmekte; devamında ise buradaki acınacak halleriyle, özellikle o ateşin dehşetini daha uzaktan gördüklerinde hissedecekleri pişmanlık duygularıyla ilgili sarsıcı tasvirler yapılmaktadır.

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراًۚ

 

Fiil cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِالسَّاعَة  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. اَعْتَدْنَا  cümlesi  قد  takdiriyle hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  اَعْتَدْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  لِ  harf-i ceriyle  اَعْتَدْنَا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَذَّبَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.  

كَذَّبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِالسَّاعَةِ  car mecruru  كَذَّبَ  fiiline mütealliktir.  سَع۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

بَلْ  ;Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrâb (اِضْرَابْ)” denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اَعْتَدْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  عتد ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراًۚ

 

İdrâb harfi  بَلِ ’in dahil olduğu cümle istinafiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle  كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

السَّاعَةِ , kıyamet manasındadır.  

وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَعْتَدْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  başındaki harf-i cerle birlikte  اَعْتَدْنَا  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan  كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْلَمُ  fiiline müteallik  مِنَ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  سَع۪يراً ‘deki nekrelik, tarifi mümkün olmayan nev ve tazim ifade eder.

اَعَدَّ  fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır. ‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.

كَذَّبُوا  ve  كَذَّبَ  fiilleri arasında, cemiden müfrede geçişte iltifat sanatı vardır.                                                           

Ayette  كَذَّبَ  ve  السَّاعَةِ  kelimeleri önemine dikkat çekmek ve vurgulamak için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

كَذَّبُوا - كَذَّبَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Hasan el-Basri,  سَع۪يراً ‘in cehennemin isimlerinden birisi olduğunu söylemiştir. (Fahreddin er-Râzî)

بَلْ  edatı kendisinden sonra bir cümle geldiğinde idrâb harfi olur. Bazen de bu ayette olduğu gibi bir manadan diğer bir manaya intikal için gelir. Kendisinden önceki cümle manasını korur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 1, s. 436)

بَلْ , idrâb edatıdır. Atıf edatlarındandır. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, sadece matufu îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. İdrâb, sözlükte “dönüş yapmak, vazgeçmek” demektir. Bir yanlışı veya hatayı düzeltme amacıyla kullanılabildiği gibi bir konudan diğerine geçiş için de kullanılabilir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

بَلْ  harfi cümleleri atfetmekte kullanılmaz. Bu sebeple bundan sonra gelen cümle, istînâfiyyedir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

بَلْ : Bir bağlaç harfidir ki, asıl manası idrâbdır (Yeni bir hükme dönüştür). Bazen de “hatta” gibi terakki, ileriye geçme ifade eder.

İdrâb: Sözü üstünden altına çevirmek, yani bakışı öncesinden keserek geleceğe yöneltmektir. Bunu “belki” diye tercüme etmek meşhur olmuştur. Gerçekte, kelimenin yapısına ve söylenişine göre ondan alınmış, denilecek kadar da uygundur. Fakat dilimizde “belki” idrâbdan (sözü ve nazarı üstten keserek alta yöneltmekten) çok ümid ve ihtimal için kullanılmaktadır. “Dur bakalım belki gelir” demekte hiç idrâb manası yoktur. İdrâb; “Yok, hayır” “daha doğrusu” demektir. Bu mana kasr ve istidrake benzer olduğundan son zamanlarda “fakat” kelimesi de “بَلْ” ve “lakin” yerinde kullanılır olmuştur. Böylece “fakat onlar kıyameti yalanladılar” demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Burada onların eski cinayetlerini hikâye ederek yapılan tahkirleri bırakılıp diğer cinayetleri hikâye edilerek tahkir edilmekte ve devamında da, bu cinayetleri sebebiyle ahirette duçar olacakları çeşitli cezalar beyan edilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hasan el-Basri,  سَع۪يراً ‘in cehennemin isimlerinden birisi olduğunu söylemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Günün Mesajı
Fakir bir kimseyi fakirdir diye hakir görmemeli ve herhangi bir şeyde bizden daha az imkâna sahiptir diye onunla alay etmemeliyiz. Çünkü aziz ve celil Allah dünyalığı yarattıklarından sevdiği kimselere de sevmediği kimselere de verir. Ama dini ve sevabı ancak sevdiği kimselere verir. Ve şüphesiz insanlar arasında Allah için en değerli olan onların en takvâlı olanları, en çok itaat ve ibadet edenleri, en ihlâslı olanlarıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Bazen hayat; dolu bardağın, ya boş kalan kısmına, ya da dolu kısmına odaklanmak gibidir. Halbuki, bardağın iki tarafının da farkında olmalı insan. Yoksa, karşıdan karşıya geçerken sadece sağ tarafını kontrol ettiği için soldan gelen arabayı görememekle felakete sürüklenir. Mesela; Dolu tarafı için şükür ederken, boş tarafından ders alır. Hak ile batılı da, ancak resmin tamamını görünce ayırt eder. Seçimlerini yaparken de, kararlarını alırken de ancak bu yolla doğrusunu yapar. Tek bir isteğin peşinden koşmaz, dolayısı ile ne zamanını boşa harcar, ne de karşısına çıkan diğer fırsatları kaçırır. Sadece dünya için yaşamak ya da sadece ahiret için yaşamak yoktur. Hayata bir bütün olarak bakarsa eğer; Allah’ın izni ile ikisi için de çalışır ve ikisini de kazanır.

Belki inkarcıların hali de; tek bir tarafa odaklananlara, bu yüzden de öteki tarafı göremeyenlere benzer. İnkarlarını besleyecek ama elle tutulmayacak bahanelere sarılırlar. Hakkı anlatan peygamberin sözlerine kulak vermektense, bir peygamberin nasıl olması gerektiğiyle ilgili yorumlar yaparlar. Hakikat ışığı kalplerine girmesin diye karanlıklarıyla örterler. Öldükleri ve dirildikleri gün, üzerini örttükleri hakikat ışığı yüzlerine bir tokat gibi iner. 

Ey Allahım! Bizi; hakikati Senin katında doğru olan ve emirlerine itaat eden kişilerden dinleyenlerden eyle. Yolundan sapmışların sözlerini ciddiye almaktan muhafaza buyur. Dünyadaki önceliklerimize ve kendi keyfimize göre belirlediğimiz doğrularla amel etmekten Sana sığınırız. Hakikatin ve bizim için en iyisinin ne olduğunu ancak Senin bildiğine iman ederiz. Son nefesimize kadar Senin emirlerine en güzel şekilde, hiçbir şüphe zerresi barındırmadan itaat edenlerden olmamız için yardım eyle. Bizi; muhabbetine ve merhametine mazhar olan kullarından eyle.

Amin.

***

Kimi tepkileri verdikten ya da kararları aldıktan sonra bile olsa; cevabın nefisten mi, yoksa kalpten mi geldiğini kontrol edip emin olmakta fayda vardır. Geri adım atılamasa dahi niyetlere çekidüzen vermek ve yüzünü Allah’a dönmek her zaman mümkündür. Belki de kul olarak yapılan en yaygın hatalardan biri de geç kalmışlık duygusuna teslim olmaktır. Halbuki hiçbir değişim anlık değildir, zamana yayılmıştır. İşte Allah’a teslim olan kişinin asıl görevi de budur; şükür, teslimiyet ve istiğfar ile kusurları düzelterek, öğrenilenleri uygulayarak Allah’a daha iyi bir kul olmak amacıyla O’nun yolunda, O’nun rızası için ilerlemektir.

Günümüzde acele etmeye, her şeye yetişmeye ya da her konuda bilgi edinmeye teşvik vardır. Yavaşlamanın, sindirmenin ve bilmiyorum demenin önemi unutulmaktadır. Halbuki seçenekleri değerlendirmek, tepkileri tartmak, hataları anlamak, kıymet bilmek, bilgileri işlemek ve farkına varmak için düşünmek şarttır. Genel manada insan için gerektiğinde durmayı ya da başka bir ifadeyle dinlenmeyi bilmek faydalıdır. Dünyalıklarla beraber yuvarlanıp duran kulunu, Allah farklı zamanlarda, belli bir düzen içerisinde devamlı dinlendirmektedir. İlk bakışta; oruç tutmak sindirimi, namaz kılmak bedeni, tefekkür etmek zihni, infak etmek nefsi ve Kur’an okumak kalbi dinlendirir. ‘İlk bakışta’ denmesinin sebebi Allah’ın emrettiği ibadetlerin hepsi, O’nun gördüğü bilinciyle yapıldığında, insanı tümüyle dünyaya dair her şeyden uzaklaştırır ve sakinleştirir.

Münafıklar, müşrikler ya da kafirlerin ortak noktalarından biri de aceleci davranmalarıdır. Yani onlar nefislerinden bir an olsun uzaklaşıp dinlenmezler. Allah’a tam bir imana çağrıldıklarında dönüp giderler. Düşündüklerini iddia ettiklerinde dahi kararlarını vermişlerdir. İki cihanda da kurtuluş sebebi olacak bir daveti yırtıp atarlar. İşte bu aceleyle kaybedilen en ciddi fırsattır. Yeryüzünde, çok daha basit meselelerde, acelesinden dolayı çeşitli fırsatları kaybedenlerin ve hatta bunun farkında olmayanların sayısı çoktur. Denir ki: Allah’ın rızasını gözetirsen eğer, Rahman korur seni kendinden, çünkü O koruyucuların en hayırlısıdır.

Ey Allahım! Ayrım yapmadan her şeyi bilebileceğini ve her işe yetişebileceğini sanmak cahilliğinden yani kısacası kendimizi kandırmaktan Sana sığınırız. Bizi doğru yerlerde, yavaşlamasını ya da acele etmesini bilenlerden eyle. Senin rızana kavuşmak için gerektiğinde gerekeni yapanlardan eyle. Bize bunu kolaylaştır. İşlerin ve kulların doğrusunu gözümüze güzelleştir ve kalbimize sevdir.

Ey Allahım! Nefsimizin fısıltılarını dinlemekten ve hayallerini izlemekten doğan gafletten ve bu gafletten dolayı da Sana daha iyi bir kul olma fırsatlarını değerlendiremeyenlerden olmaktan Sana sığınırız. Bizi doğru fırsatları tanıyıp değerlendirenlerden, düşünmesini bilenlerden, günahlarından af dileyenlerden, her geçen gün Sana daha iyi bir kul olanlardan ve Senin rızan üzerine ölenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji