اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً ٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِي | öyle ki |
|
| 2 | لَهُ | O’nundur |
|
| 3 | مُلْكُ | mülkü |
|
| 4 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 5 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 6 | وَلَمْ | ve |
|
| 7 | يَتَّخِذْ | O edinmemiştir |
|
| 8 | وَلَدًا | bir çocuk |
|
| 9 | وَلَمْ | ve |
|
| 10 | يَكُنْ | yoktur |
|
| 11 | لَهُ | O’nun |
|
| 12 | شَرِيكٌ | ortağı |
|
| 13 | فِي |
|
|
| 14 | الْمُلْكِ | mülkünde |
|
| 15 | وَخَلَقَ | ve yaratmıştır |
|
| 16 | كُلَّ | her |
|
| 17 | شَيْءٍ | şeyi |
|
| 18 | فَقَدَّرَهُ | ve takdir etmiştir ona |
|
| 19 | تَقْدِيرًا | ölçü biçim ve düzen |
|
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
İsim cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي önceki ism-i mevsûlden bedel olarak mahallen merfûdur.
لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَّخِذْ sükun ile meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. وَلَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَمْ يَكُنْ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
İsim cümesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُنْ ‘ün mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. شَر۪يكٌ kelimesi يَكُنْ ‘ün muahhar ismi olup damme ile merfûdur. فِي الْمُلْكِ car mecruru شَر۪يكٌ ‘e mütealliktir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. كُلَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدَّرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَقْد۪يراً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَدَّرَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدر ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
اَلَّذ۪ي , önceki ayetteki mevsûlden bedel olduğu için ayet fasılla gelmiştir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ , muahhar mübtedadır.
Cümlede müsnedün ileyhin izafetle marife olması, faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuftur.
Semavat yeryüzünü, gökyüzünü kapsadığı halde arzın semavata atfı, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَّذ۪ي لَهُ ifadesi الَّذ۪ي نَزَّلَ ‘den bedel veya medih babından olmak üzere merfû ya da yine medih babından olarak mansubdur. Burada bedel ve mübdelün minh birbirinden ayrı olarak zikredilmemiştir; çünkü mübdelün minhin sılası نَزَّلَ olup لِيَكُونَ de onun illletini göstermektedir; mübdelün minh ancak bu iki kelimeyle tamamlanmış gibidir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Arapça مُلْكُ kelimesi ‘hakimiyet, en yüce otorite ve hükümdarlık’ anlamlarına gelir. Dolayısıyla, cümlenin anlamı şöyle olmaktadır: "Allah tüm kâinatın mutlak hükümdarıdır ve otorite hakkı bulunan başka hiç kimse yoktur. O halde yalnızca O ilâhtır. (Mevdûdi, Tefhim’ul Kur’an)
وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً
Cümle, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûl olan وَلَداً , nefy siyakında ve nekre olarak geldiği için nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalettir.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً
Cümle, sıla cümlesine وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car mecruru, كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
كَان ’nin muahhar ismi olan شَر۪يكٌ ’daki nekrelik, nev, umum ve tahkir ifade eder. Nefy siyakında nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.
شَر۪يكٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek menfî isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
فِي الْمُلْكِ car-mecruru fiil gibi amel eden شَر۪يكٌ ‘a mütealliktir.
فِي الْمُلْكِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الْمُلْكِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الْمُلْكِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Bundan önce zikredilen, göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'a mahsus olması, bu cümlede ifade edileni de, kesin olarak gerektirdiği halde bunun ayrıca zikredilmesi, birden fazla ilah olduğunu söyleyen Mecusilerin iddiasının batıl olduğunu sarih olarak belirtmek ve onların itikadını bertaraf etmek içindir. İkisinin arasında çocuk edinme hususunun zikredilmesi, bunun müstakil ve ayrı bir şey olduğuna dikkat çekmek ve bunun, birincinin devamı olduğu vehminden sakınmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ cümlesi, atıf harfi وَ‘ la لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzafun ileyh olan شَيْءٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
Aynı üslupta gelen فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يرا cümlesi de, öncesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
تَقْد۪يراً , tekid ifade eden mef’ûlu mutlaktır.
قَدَّرَهُ - تَقْد۪يراً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, لَمْ , مُلْكُ , لَهُ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Mef’ûlü mutlaklı ifadelerde masdarlar, mecazî anlam ifade etmez. Masdar fiiliyle birlikte kullanıldığında mecaz olma ihtimali ortadan kalkar ve hakiki anlam devreye girer. (Doç.Dr. M. Akif Özdoğan, Arap Dilinde Muhatabı İkna Etme Açısından Haberî Cümlede Tekîd Edatlarinin Rolü)
Allah Teala kendi vasıflarını كَان ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezeli olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَان bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Yani Allah (c.c)’nun ezelde mülkünde ortağı olmadığı gibi gelecekte de olmayacaktır. Onun bu vasıfı ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur’an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً [Ve O, hiçbir evlat edinmemiştir] buyruğuyla da yüce Rabbimiz, müşriklerin ileri sürdüğü meleklerin Allah'ın kızları olduğu iddiasından zatını tenzih etmiştir. Onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. O bundan yüce ve münezzehtir. Aynı zamanda yahudilerin iddia ettikleri "Üzeyr Allah'ın oğludur" iftirasından da, Hristiyanların söyledikleri "Mesih Allah'ın oğludur" inanışından da kendi zatını tenzih etmektedir. Allah bundan pek yücedir. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً ibaresinin manası, "Allah herşeyi, eşitleme, takdir etme ve müsavi kılma hususlarının gözetildiği bir yaratmayla yaratmış ve onu, ona uygun bir şekilde takdir edip, var etmiştir" şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fiilin تَقْدِيرًا şeklindeki mef’ûlun mutlakla tekidi, en mükemmel şekilde takdir edildiğine delalet içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İnceden inceye takdir ve tayin etmiştir. Yani O, yaratmış olduğu her bir şeyi iradesi doğrultusunda hikmetiyle inceden inceye takdir ve tayin etmiştir. Yanılarak ve gafletle herhangi bir şey yaratmış değildir. Bilakis kıyamete kadar yarattıkları ve kıyametten sonra yaratacağı her bir şey O'nun takdiri ile meydana gelir. O yaratan ve yarattıklarının kaderini tayin ve tespit edendir. O halde yaratıcı yalnız O'dur ve siz de yalnız O'na ibadet etmelisiniz. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
Âşûr tefsirinde bu iki ayetle ilgili şu açıklamayı yapmıştır:
İsm-i mevsûllerle tarif edilerek gelen bu dört sıfat, Allah teala’ya aittir. İsm-i mevsûlun sılası olarak gelen bu sıfatlardan bazıları muhataplar tarafından bilinmekte ve Allah'a izafe edilmekteydi. Bunlar birinci ve dördüncü sıfatlardır. Zikredilen bu iki sıfatın bilinmesi dolayısıyla onların arasında gelen diğer sıfatlar da aynı hükümde olmuştur. Çünkü müşrikler قُلْ مَن رَبُّ السَّماواتِ السَّبْعِ ورَبُّ العَرْشِ العَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّهِ [Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor. «(Bunlar da) Allah'ındır» diyecekler. ] (Müminûn/86-87) ayetinde ifade edildiği gibi Allah'ın göklerin ve yerin sahibi olduğundan ve her şeyin yaratıcısı olduğundan şüphe etmemişlerdir. Fakat onlar Allah'a bir oğul ve mülkünde bir ortak isnad etmişlerdir.
Eşsiz bir nazımla muhatabın Allaha ait olduğunda şüphe etmediği iki vasfın arasında Allah'a ait olmayan ve muhatabın hataya düştüğü iki vasıf zikredilmiştir. Semavat ve arzın mülkiyeti elinde olan zatın bir çocuk edinmesi veya ortağı olması yakışık olmaz. Çünkü bu azim mülkiyete sahip olan zat, mutlak olarak hiç bir şeye ihtiyaç duymaz. Çocuğu veya ortağı olması abestir. Zira bir işe yaramaz. Akıllı mahlukatın bile eylemleri beyhudelikten korunuyorsa, bilgelerin en bilgesinin eylemleri nasıl olur ki?
1. ayetteki ve 2. ayetteki maksatların farklı olması sebebiyle 2. ayetin başında ism-i mevsûl tekrar edilmiştir. Çünkü birinci ism-i mevsûlün sılası hidayet için indirilen Kur’an'a şükretmek, ikinci ismi mevsûlün sılası ise Allah Teâlâ'yı bir olarak (vahdaniyetle) nitelemek içindir. Ve surenin başından buraya kadar gelenler, surenin maksadına uygun berâat-i istihlâldir (incelikli bir giriş niteliğindedir). Bu sözler kitabın veya mesajın hutbesi (vaazı, öğüdü) menzilesindedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)