تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ ١
Feraqa فرق: فَرْقٌ kelimesi فَلَقٌ ile yakın anlamlıdır. Ancak فَلَقٌ felaq kelimesi yarılma anlamı göz önünde bulundurularak فَرْقٌ farq kelimesi ise ayrılma/infisal anlamı göz önünde bulundurularak kullanılır. فِرْقٌ ayrılmış parçadır. Bu anlamdan dolayı insanlardan ayrı olan topluluğa فِرْقَةٌ denir. فَرِيقٌ da yine diğerlerinden ayrılan topluluktur.
Hakla batılı birbirinden ayıran kişi olması sebebiyle Hz. Ömer'e عُمَرث الفارُوق Ömer-ul Fâruk denmiştir.
تَفْرِيقٌ sözcüğü temelde teksir anlamı taşır. Birliği ve verilen sözü feshedip dağıtmakla ilgili kullanılır. فِراقٌ kelimesi ise daha çok bedensel ayrılık manasında tercih edilir.
فُرْقانٌ kelimesi farktan daha beliğ/mübalağalıdır, çünkü فُرْقانٌ sözcüğü hak ile batılın arasını ayırma anlamında kullanılır. İlahi kelama da Furkan denir, çünkü o, inançta hak ile batılı, sözde doğru ile yanlışı, amelde de salih olanla fâsid olanı birbirinden ayırır.
Son olarak فَرَقٌ lafzı korkudan kalbin paramparça/darmadağın olmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 72 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri fark, fırka, firak, ferik, firkat, fârika, tefrika, müteferrik, Fâruk ve Furkan'dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ
Fiil cümlesidir. تَبَارَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası نَزَّلَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
نَزَّلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْفُرْقَانَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلٰى عَبْدِه۪ car mecruru نَزَّلَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لِ harfi, يَكُونَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle نَزَّلَ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. يَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. لِ harf-i ceri ta’liliyyedir. لِلْعَالَم۪ينَ car mecruru نَذ۪يراً ’e müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğundan, cer alameti ي ’dir. نَذ۪يراً kelimesi يَكُونَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
نَزَّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَبَارَكَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi برك ‘dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَذ۪يراًۙ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ
Surenin ilk ayeti ibtidaiyye olarak gelmiştir. Surenin konusu vahiydir.
Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâat-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir. Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Arapların beliğ konuşmalarındaki örneklerinden ender rastlanan harika (örneksiz) bir giriştir. Çünkü Arapların konuşmaya başlamaları çoğunlukla sadece isim veya ismin yanında munkatı harflerle olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede تَبَارَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir, çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekip önemini bildirmek kastı yanında tazim ifade eder.
تَبَارَكَ fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen عَبْدِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عَبْدِ yani Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır.
الْفُرْقَانَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراً cümlesi, masdar teviliyle نَزَّلَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar-ı müevvel cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لِلْعَالَم۪ينَ , müsned olan amili نَذ۪يراً ’e azamet ve ihtimam için takdim edilmiştir.
نَذ۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَبَارَكَ kelimesinin kök manası berekettir, bu da ziyadelik, büyüme demektir. تفاعلة babından dolayı mübalağa ifade eder. Ziyadelik, gelişme ve büyüme manaları Allah Teâlâ hakkında kullanılırsa, takdis, tenzih ve tazim ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsâ , Zuhruf Suresi Belâgî Tefsiri, c. 4, s. 367.)
Zeccâc şöyle der: “ تَبَارَكَ ” kelimesi, “bereket” masdarından olup “tefâül” vezninde bir fiildir. Bereket, hayrın bol ve fazla olması demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Mübarek kelimesinin kökü olan bereket, maddi ve manevi nema ve ziyade bir de bol hayır ve hayrın devamı demektir. Bu makama en uygun olan birinci manaya göre bunun Allah'a isnad edilmesi, Allah'ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde Kendisinden başka her şeyden yüce olması ve ezcümle mucize olan, Allah'ın, yüce şan ve sıfatlarının yüceliğini, fiillerinin hikmetler ve maslahatlar esası üzerine bina edildiğini ve halel şaibesinden tamamen temiz olduğunu ifade eden Kur’an-ı Kerim'in indirilmesinde de yüce olması itibarıyladır. İkinci manaya göre ise, Allah'ın, yaratılmışlara bol feyizleri ve özellikle de insana olan çeşitli hayırları ve ezcümle bütün dini ve dünyevi hayırları içeren Kuran’ın indirilmesi itibarıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İlahî hayrın bulunduğu şeye “mübarek” denilir. İlahî hayır, dar bir kalıba sokulup sayılamayacak ve hislerle bilinemeyecek bir şekilde meydana geldiğinden, kendisinde beş duyu ile bilinemeyen bir ziyadelik tespit edilen şeye de “mübarek” denilir. Şu halde mübareklik, bizzat kendisinden zuhur etmek üzere mübareklikte büyük bir yükseklik ile kararlılık ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Ayetteki "تَبَارَكَ " lafzı, hayrın ve bereketin çokluğuna delalet ettiği gibi, mutlaka bunun peşinden zikredilen şeyin de çok hayır ve menfaatlerin sebebi olması gerekir. Halbuki inzâr (korkutma, ikaz etme), gam, keder ve korku sebebidir. Öyle ise, تَبَارَكَ ‘nin peşinden niçin buna yer verilmiştir?"
Cevap: Buradaki inzâr, tıpkı babanın çocuğunu terbiyesi mesabesindedir. Çünkü baba, her ne zaman çocuğunu terbiyeye itina gösterirse, bu ileride o çocuğun büyük faydalar sağlamasına sebep olacağı için, çocuğa bu şekilde yapılmış olan iyilik de, o derece çok olmuş olur. İşte burada da böyledir: Her ne zaman inzâr çok olursa, insanların Allah'a yönelmesi da o nisbetle çok olur. Binaenaleyh böylece uhrevî mutluluk daha tam ve daha mükemmel olmuş olur. Bu, dünyevî birtakım menfaatlere iltifat edilmemesi gerektiğine dikkat çekmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisini "pek çok hayırları veren" diye tavsif edince, burada sadece dini menfaatlerden bahsetmiş ve hiçbir dünyevî menfaatten bahsetmemiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
تَبارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الفُرْقانَ sözünün zahiri (açık, görünen); Allah'ın büyüklüğü (azameti) ve mükemmelliğinin (kemalliğinin) varlığı hakkında haber verir. Bu haberden maksat öğretmek ve ikazdır. Bununla beraber Allahu Teâlâ'nın kendisini övmesinden kinaye olabilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i mevsûl, sılası söylenmeden önce belirsizdir. "Bir şey önce kapalı olarak söylenip de sonra açıklandığı zaman, muhatabın gönlünde kuvvetli etki bırakır." Çünkü nefis, kolay duyduğu bir şeyi hafif geçer, önemsemez; fakat önce kapalı olarak işittiği zaman dikkat ve anlamak için gayret sarf eder. Bilmek arzusuna düşer. Bu istek ve arzu üzerine açıklandığı zaman da, belleğinde iyi yerleşir. Arap belâgatının bu kuralları, zamanımızda psikolojinin "hafıza, dikkat ile mütenasiptir (bellek, dikkat ile denktir), dikkat de merak ile mütenasiptir (denktir)" kurallarını ifade eder. "Furkan" ismi ve "el" belirlilik takısı ile hatırlatılıp sılası ile mevsûlünün belirsizliği belirlenerek, Allah Teâlâ özellikle bu Furkan'ı indirmiş olmak sıfatı ile tanıttırıyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Mevsûl kendisinden önce gelen şeylerin sebebine (illetine) işaret eder. Yani Furkan'ın şerefini ve onun لِيَكُونَ لِلْعالَمِينَ نَذِيرًا sözünden dolayı insanlar üzerindeki nimetini yüceltmekten kinayedir. Bu, Allah'a hamd etmeyi gerektiren büyük bir lütuftur ve aynı zamanda Resulullah’ın onurunu (önemini, konumunu) yüceltmek için bir kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَزَّلَ fiili, parça parça indirmeye اَنْزَلَ ise, toptan indirmeye delalet eder. İşte bu incelikten ötürü Cenab-ı Hak Al-i İmrân sûresinde, [(Allah) o kitab-ı Kur'an'ı sana hak ile tenzil etti, Tevrat ve İncili de inzal etti] (Al-i imrân, 3) buyurmuştur.
Bil ki Hak Teâlâ ayette herşeyden önce "Tebâreke" buyurunca ve bunun manası da, "hayır ve bereketi çok oldu" şeklinde olup, bunun peşinden de Kur'an'dan bahsedince, bu Kur'an'ın her türlü hayrın kaynağı ve bereketlerin en kapsamlısı olduğuna delalet eder. Fakat Kur'an ilimlerin, bilgilerin ve hükümlerin kaynağıdır. O halde, bu da ilmin hayır ve bereket yönünden yaratılmışların en kıymetlisi ve en üstünü olduğuna delalet eder.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نَزَّلَ الْفُرْقَانَ cümlesi, الَّذ۪ي ’nin sılası olması sebebiyle, bu sözün, muhataplar tarafından bilinen bir şey olduğu düşünülür. Çünkü mevsûl bilinen bir şey için kullanılır. Oysa kafirler الْفُرْقَانَ ’nın indirilmiş olduğuna inanmıyorlardı. Bu durumda nasıl sıla olarak gelmiş olabilir, şeklinde bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı indirilmiş olan الْفُرْقَانَ ’nın Resulullah (s.a.v) ve inananlar için olduğu gerçeğidir. Kaldı ki Kur’an’ın icazı, benzerinin yapılamamış olması herkes tarafından bilinen bir gerçekti. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
الْفُرْقَانَ kelimesi iki şeyi birbirinden ayıran bir şey için kullanılan فَرَقَ بَيْنَ الشيئين ‘iki şeyi birbirinden ayırdı’ ifadesindeki فرق ‘nın masdarıdır. Kur’an’a, hakla batılı birbirinden ayırdığı için veya bir defada değil de ara ara, peyderpey olarak indirildiği için فُرْقَانَ adı verilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada الفُرْقان isminin tercih edilmesinde, zikredilecek olan tevhid delillerinde ve Kur'an'ın indirilmesinde hak ile batılı birbirinden ayıran değerli deliller olduğuna ima vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْفُرْقَانَ : Fark ve tefrik etmek, yani ayırmak, ayırt etmek manalarından masdardır. Genellikle "fark" aklen bilinen şeylerde, tefrik, hissen bilinen şeylerde kullanılır. Sonra "Furkan" farık (ayıran), "mefruk" (ayrılmış) manasına da gelir; bu suretle mühim davaları, çözüp neticeye bağlayan kesin delillere, mucizelere "Furkan" denir. Bu manaya göre Kur'an'ın bir ismi de "el-Furkan"dır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
الْفُرْقَانَ , masdar olup iki şeyi birbirinden iyice ayıran demektir. Kur’an'a bu vasfın verilmesi, hükümleriyle hak ile batılı birbirinden tamamen ayırdığı yahut icazıyla, haklı ile haksızı birbirinden ayırdığı içindir, yahut haddizatında veya indirilmesi sırasında bölümleri birbirinden ayrı kılındığı içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Peygamberimizin kul unvanıyla zikredilmesi, onu şereflendirmek ve onun, kulluk mertebelerinin en yükseğinde bulunduğunu bildirmek ve Hristiyanların iddiasını reddetmek konusunda peygamberin de, ancak kendisini gönderenin kulu olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عَلٰى عَبْدِه۪ (Kuluna…) izafeti kula şeref kazandırmak içindir. Şereflendirmek ve değer vermek için, Resulullah (s.a.v) ismiyle anılmamıştır. Allah Teâlâ Peygamberi عَبْدِهِ /onun kulu olarak nitelendirerek kendisine yakınlaştırmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Peygamberimizin عَبْدِ unvanıyla zikredilmesi onun, kulluk mertebelerinin en yükseğinde bulunduğunu bildirmek ve Hristiyanların iddiasını reddetmek konusunda peygamberin de ancak kendisini gönderenin kulu olduğuna dikkat çekmek içindir.
لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ [Alemlere bir uyarıcı olsun diye] cümlesinde, iki vasıftan birisiyle yetinilmiştir. Müjdeleyici ve uyarıcı olsun demektir. Kâfirlerin durumuna uygun düştüğü için, uyarıcılık vasfı ile yetinilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr ; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
‘’Olsun diye’’ manasındaki لِيَكُونَ ifadesindeki zamir عَبْدِ ‘ye veya الْفُرْقَانَ ’a racidir; İbn Zübeyr’in kıraati zamirin الْفُرْقَانَ ’a raci olduğunu güçlendirmektedir. Alemlere yani, cin ve insedir. نَذ۪يراًۙ uyarıcı -yani korkutucu- olarak ya da نَكِيرٍ kelimesinin inkâr anlamında kullanılması gibi, uyarı olarak anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
عَالَم۪ينَ , Allah'ın dışında kalan her şey manasına gelir, bütün mahlukatı akla getirir; cin, melek ve insanlar gibi bütün mükellefleri içine alır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
نَذ۪يراًۙ : Münzir, yani korkutucu manasına sıfat-ı müşebbehe (daimilik ifade eden sıfat) dir. Beşir ve mübeşşir gibi inzar (korkutmak) manasına masdar da olur. Nekîr ve inkâr gibi burada korkutucu manasına olduğu açıktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
نَذ۪يراًۙ olan ya Resulullah ya da Furkan’dır.
Burada Efendimizin Müjdeci olduğu zikredilmemiş, çünkü bu kelamın siyakı, kâfirlerin ahvali hakkındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
"Alemlere bir korkutucu olsun diye..." buyurulmuştur. Çünkü burada iniş sebebi olan, kâfirlerin inkâr ve inatlaşmalarına karşı korkutma yerinde, müjdeleme kelimesinin açıklaması belâgattan berâat-i istihlâle (güzel başlangıca) uygun olmazdı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)