ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً ٤٦
ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً
Fiil cümlesidir. Atıf harfi ثُمَّ ile önceki ثُمَّ ‘ye matuftur. قَبَضْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اِلَيْنَا car mecruru قَبَضْنَ fiiline mütealliktir. قَبْضاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. يَس۪يراً kelimesi قَبْضاً ‘nın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً
Ayet, tertip ve terahi ifade eden, atıf harfi ثُمَّ ile önceki ayetteki جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
قَبَضْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَبَضْنَاهُ fiiline müteallik اِلَيْنَا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
قَبْضاً kelimesi قَبَضْنَا fiilinin mef’ûlun mutlakı olarak mansubdur. Mef’ûlu mutlak tekid ifade eder.
يَس۪يراً kelimesi قَبْضاً için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
يَس۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
قَبْضاً - قَبَضْنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
القَبْضُ burada noksanlık manasında istiaredir. إلَيْنا ile müteaddi olması ise Kur’anî sahnenin tahayyül edilebilmesi içindir. Burada gölge, istiare-i mekniyye yoluyla sahibinin katlayıp sıkıştırdığı, sonrasında ise açıp gerdiği bir ip veya elbiseye benzetilmiştir. إلَي harf-i cer ile ismi mecrur ise zikrettiğimiz gibi tahayyül içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İşte bu temsile göre dünya hayatı, kimi zaman uzayan kimi zamansa kısalan bir gölgedir. Sadece bir gölge. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet “bu iki yerdeki ثُمَّ ifadelerinin konumu nedir?” dersen şöyle derim: ثُمَّ buradaki üç halden her birinin yekdiğerinden; sanki ikincinin birinciden, üçüncünün de diğer ikisinden daha önemli olduğunu, iki konumun arasındaki uzaklık, bir zaman içindeki olaylar arasındaki uzaklığa benzetmek suretiyle beyan etmektedir. Bir diğer bakış açısına göre Allah Teâlâ, semayı kurulmuş bir çadır ve dünyayı da onun altında deve kuşu misali yuvarlak bir şekilde yarattığı için gölgeyi uzatmış; bunun üzerine de gök kubbe gölgesini dünyanın üzerine, ışık olmadığı için örtüsünde herhangi bir yırtık olmayan bir saç halinde salmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Gölgenin bu hali, bast olunmuş (yayılmış) bir şeyi dikmek anlamında olan قَبْضاً ile ifade edilmiş, çünkü onun ihdası da uzunluğuna yaymak anlamında olan med olarak ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Buradaki sonralık, zaman itibariyle olan sonralıktır. Zira kabz etmek ile uzatmanın, yaratılmışların maslahatlarına bağlı olarak gerçekleştiğini beyân etmek, ilâhi hikmete daha fazla delalet etmektedir. Ancak bu sonralık, mertebe itibarıyla olan sonralık da olabilir. Yani biz gölgeyi uzun olarak inşa ettikten sonra güneş ışınları, yerine vurduğunda onun asla tesiri olmaksızın sırf kudret ve irademizle onu izâle ettik ve sildik. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)