اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | تَرَ | görmedin mi? |
|
| 3 | إِلَىٰ |
|
|
| 4 | رَبِّكَ | Rabbini |
|
| 5 | كَيْفَ | nasıl? |
|
| 6 | مَدَّ | uzattı |
|
| 7 | الظِّلَّ | gölgeyi |
|
| 8 | وَلَوْ | ve şayet |
|
| 9 | شَاءَ | dileseydi |
|
| 10 | لَجَعَلَهُ | onu yapardı |
|
| 11 | سَاكِنًا | durgun |
|
| 12 | ثُمَّ | sonra |
|
| 13 | جَعَلْنَا | kıldık |
|
| 14 | الشَّمْسَ | güneşi |
|
| 15 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 16 | دَلِيلًا | bir delil |
|
Delle دلّ : دِلالَةٌ kendisiyle bir şeyin bilgisine ulaşılmada vasıta edinilen şeydir. Lafızların manaya delaleti, işaret, remiz ve hesap konusundaki sayıların delaletleri gibi.. دالٌّ delil getiren kişidir. Mübalağa sigası olarak دَلِيلٌ şeklinde kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de bir kez isim ve yedi kez sülasi fiil formunda olmak üzere toplam 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri delil, delalet, istidlâl ve tellaldır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَرَ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. اِلٰى رَبِّكَ car mecruru تَرَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَيْفَ istifham ismi, amili مَدَّ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur. مَدَّ الظِّلَّۚ cümlesi, رَبِّكَ ‘den bedel-i iştimâl olarak mahallen mecrurdur.
مَدَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الظِّلَّۚ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal.
Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَاكِناًۚ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَاكِناًۚ ; sülâsi mücerredi سكن olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. الشَّمْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَلَيْهِ car mecruru دَل۪يلاًۙ ‘e mütealliktir. دَل۪يلاًۙ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Hemze takriri manada istifham harfi, لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, taaccüp ve kınama manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.
تَرَ fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Peygamberimize ait zamirin, رَبِّ lafzına izafesi, ona tazim, teşrif ve destek anlamlarına gelmektedir.
İstînâfiyye olarak fasılla gelen كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ cümlesi رَبِّكَ ’den bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
كَيْفَ istifham ismi, مَدَّ fiilinin mef’ûlünden mukaddem haldir. Takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Hemze, takriri manada soru harfidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. Bu üslub, idmâc sanatıdır.
Buradaki "görüp, bakmanın" gözle görmek ile alakalı olması da ilimden kaynaklanan bir görme olması da mümkündür. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) Kinaye sanatı vardır.
اَلَمْ تَرَ اِلٰى Ru'yet (görme)in, اِلٰى harfi ile bağlanınca nazar (bakış) manasına gelmesi veya bakışı içine alması gerekir: "Bakmaz mısın Rabbine" veya "görmedin mi, baksana Rabbine" demek olur.
Bakıp görmekten maksat, eserleri görmeye dayanan, kalbî görüş ve biliştir. Ayet-i kerimenin tertibi şuna işaret eder ki; önce Allah'ın hitabına muhatap olan peygamberler gibi, has kulların sadece gönülleri ile bağlantılı olarak içlerinde yüce Rabb'a bir bakış vardır. Sonra bu bakışın dışında bir gelişme ile fiilden faile geçerek ona ulaşması istenilmektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayet-i kerîmedeki مَدَّ الظِّلَّ ifadesi ألْحَرَكَةُ kelimesinin yerine, ألسَّاكنًا kelimesinin karşıtı olarak zikredilmiştir. Allah Teâlâ bir kevni ayeti anlatırken gölgenin uzayıp kısalması ile tayin edilen namaz vakitlerine de işaret buyurmuştur ki bir sonraki ayet bunu göstermektedir. ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً [Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.] Allah Teâlâ’nın, bir kevni ayeti anlatırken gölgenin uzayıp kısalması ile tayin edilen namaz vakitlerine de işaret buyurması mana içine mana sokmak olarak tanımlanan idmâc sanatıdır. (Hasan Uçar, Kur’an’da Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)
المَدُّ : Üst üste binmiş ve büzülmüş olan bir şeyi genişletmek, uzatmak anlamındadır. Mesela “İpi uzattı” ve “Elini uzattı” denilir. Bununla birlikte bu fiil, bir şeyin artışı anlamında da kullanılıyor olup bu mecazi mana ile istiare yapılması çok yaygındır. İşte burada da aynı şekilde gölgenin uzunluğunun çoğalması anlamında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلظِّلُّ ; gölge; katıksız ışık ile katıksız karanlık arasında, orta bir haldir. Fecrin zuhurundan güneşin doğmasına kadarki zamanda olur. Evlerin içinde ve duvarlarla örülü avlularda meydana gelen haller de böyledir. Bu durum en hoş bir durumdur; çünkü insan tabiatı katıksız karanlıktan hoşlanmaz, ondan nefret eder. Katıksız ışığa gelince, bu güneşten çıkıp gelen bir niteliktir. O da yoğunluğundan dolayı gözü kamaştırır. Güçlü bir buharlaşma (terleme)ye sebebiyet verir. Bu sebeple de sıkıntı ve eziyet vericidir. O halde, en hoş hal, gölgedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak cenneti onunla nitelemiş ve وَ ظِلٍّ مَمْدُودٍ [yayılmış gölgeler] diye tavsif etmiştir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Cenab-ı Hak, gölgenin büyük nimetlerden ve muazzam menfaatlerden olduğunu açıklamıştır. Sonra bir de gölgeli zamanda renkli şeye bakan kimse, sanki cisimden ve renkten başka bir şey göremez. Diyoruz ki gölge, üçüncü bir şey değildir. O ancak, güneş doğup da ışığı cisim üzerine vurduğunda, o gölge zail olduğu zaman anlaşılır ve bilinir. Binâenaleyh eğer güneş olmasaydı ve onun ışıkları maddeler üzerine düşmeseydi, gölgenin bir varlığı ve mahiyeti olduğu bilinemeyecekti. Çünkü eşya (varlıklar) ancak kendi zıtlarıyla bilinirler. Eğer güneş olmasaydı, gölge bilinemeyecekti. Karanlık olmasaydı, ışık bilinmezdi. Buna göre sanki Cenâb-ı Hakk, güneşi yeryüzü üzerine doğdurup da gölge zail olduğu zaman, işte o vakit akıllar, gölgenin, cisim ve renk üzerine ilâve bir keyfiyet olduğunu anlamış olur. İşte bundan dolayı Allah: "Sonra güneşi ona bir delil yaptık" buyurmuştur. Yani, "Biz gölgeyi, önce içinde bulunan faydalar ve lezzetlerle yarattık. Sonra biz akılları, güneşi doğdurmak suretiyle, onun varlığının bilgisine ulaştırdık. Böylece de güneş o nimetin varlığına bir delil ve bir işaret olmuş oldu. Daha sonra da o gölgeyi biz, çektik. Yani, o gölgeyi birdenbire değil, yavaş yavaş aldık" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kur’an'da geçen أولم تر ile ألم تر arasındaki fark için, و harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.
اَلَمْ تَرَ ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)
وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ
وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Şart üslubundaki terkipte لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır.
Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden وَلَوْ شَٓاءَ cümlesi şarttır.
شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَجَعَلَهُ سَاكِناً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
İkinci mef’ûl سَاكِناًۚ ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوۡ muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ [İsteseydi, onu elbette ki sakin de kılar, bırakırdı.] Bu kelam, daha baştan gölgenin uzatılmasında adi sebeplerin tesiri olmadığına, onda asıl müessirin ilahî irade ve kudret olduğuna dikkat çekmek içindir. Yani Allah (c.c) gölgenin uzun halinde kalmasını isteseydi, elbette ki onu olduğu gibi bırakırdı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle birbirine atıfla bağlanan cümleler arasında bir mu'teriza (ara cümlesi)dir ki cisimlerin doğal halinin atalet yani hareket ve durgunluğunun kendiliğinden olmayıp ne verilirse onu kabul ettiğine ve gerçek etkileyicinin, basit etkiler değil, yalnız ve yalnız yüce Allah'ın dilemesi ve istemesi olduğuna özellikle dikkat çekme ve uyarmadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ
Cümle, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile مَدَّ الظِّلَّ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَعَلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
رَبِّكَ - جَعَلۡنَا kelimeleri arasında gâipten mütekellime yani azamet zamirine geçişte söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْهِ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan دَل۪يلاً ‘e takdim edilmiştir.
Ikinci mef’ûl olan دَل۪يلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Burada üçüncü şahıstan birinci şahsa (gaibten mütekellime) iltifat yapılmış ve yücelik için çoğul kipi kullanılmıştır ki bakmakta olan muhataba görmek istediğini gösteren bu iltifat, tam yerinde ve pek önemli olmuştur. Öyle ki bu yüceliğin karşısında tutunabilecek hiçbir şey kalmayacak ve onun için hepsi ele alınmış olacaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
جَعَلَهُ - جَعَلۡنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Lafzın zahirine göre bu hitap her ne kadar Hz. Peygambere (s.a.v) müteveccih ise de hitap mana bakımından umumidir. Zira ayetin gayesi, Allah'ın gölge vasıtasıyla olan nimetlerini beyan etmektir. Bütün mükellefler ise bu nimetlere dikkatlerini yöneltip, onlarla Yaratıcının varlığına istidlâlde bulunmalarının gerekliliği hususunda müşterektirler, aralarında bir fark yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Yani biz, güneşi ona alamet kıldık; güneşin değişen halleri, onun hallerine delil kılınmıştır. Ancak aralarında sebebiyet ve tesir asla yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah Teâlâ ثُمَّ جَعَلْنا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا buyurmuştur. Çünkü Kuran’ın nüzulundan önceki insanların dalalet içerisindeki halleri, gölgenin karanlığının büyümesine benzer. Gölgelenip karanlıkta kalan şey güneşin doğuşu ile görünür hale gelir ve bu durum o gölge zeval bulup tamamen kaybolana kadar devam eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
دَلِيلًا kelimesinin عَلَي harfi ile müteaddi olması, burada güneşin gölgeye olan delaletinin, gizli olabilecek bir şeyin göstergesi olduğunu belirtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)