16 Temmuz 2025
Furkan Sûresi 44-55 (363. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Furkan Sûresi 44. Ayet

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟  ٤٤


Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَمْ yoksa
2 تَحْسَبُ sanıyor musun ki? ح س ب
3 أَنَّ gerçekten
4 أَكْثَرَهُمْ onların çoğu ك ث ر
5 يَسْمَعُونَ işitiyorlar س م ع
6 أَوْ veya
7 يَعْقِلُونَ düşünüyorlar ع ق ل
8 إِنْ değildir
9 هُمْ onlar
10 إِلَّا ancak
11 كَالْأَنْعَامِ hayvanlar gibidir ن ع م
12 بَلْ hatta
13 هُمْ onlar
14 أَضَلُّ daha sapıktır ض ل ل
15 سَبِيلًا yolca س ب ل

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ

 

Fiil cümlesidir.  اَمْ  munkatı’dır.  بل  ve hemze manasındadır. تَحْسَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اَكْثَرَهُمْ  kelimesi,  اَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْمَعُونَ  cümlesi, اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَسْمَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder.  يَعْقِلُونَۜ  atıf harfi  اَوْ ‘le  يَسْمَعُونَ  fiiline matuftur.

يَعْقِلُونَۜ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَكْثَرَ ;  ism-i tafdil kalıbıdır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  كَالْاَنْـعَامِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

بَلْ  idrâb ve atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَضَلُّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  سَب۪يلاً۟  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir. 

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَضَلُّ  ism-i tafdil kalıbıdır. 

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ 

 

Müstenefe olan ayetteki  اَمْ , hemze ve  بل  manasında munkatı’dır.

Cümle istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve taaccüp kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَ  cümlesi, masdar teviliyle iki mef’ûle müteaddi olan  تَحْسَبُ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. 

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  يَسْمَعُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Aynı üslupta gelen  يَسْمَعُونَ  ‘ye atfedilen  يَعْقِلُونَ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Bu da öncekinden daha şiddetli bir kınamadır, onun içindir ki  اَمْ  edatı ile ondan yüz çevirmeyi hak etmiştir. Çoğunluğun bildirilmesi içlerinden iman edenler ve hakka akıl erdirdiği halde mevkiini kaybetme korkusu ile inat gösterenler olduğu içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Buradaki  اَمْ  edatı, munkatı’ olan  اَمْ 'dir. Manası ise "Daha doğrusu sen mi zannedersin?" şeklindedir. Bunun  بل  ve hemze anlamına geldiğine, bu kınamanın geçmiş olandan daha şiddetli olduğu, bundan ötürü de öncekinden idrâb yaparak buna geçildiğine delalet etmektedir. Buradaki kınanmaları ise onların kulak ve akıllarının bulunmadığı biçimindedir; çünkü onlar, çok inatçı olduklarından, söze kulak vermiyorlardı. Dinlediklerinde ise onu düşünmüyorlardı. Onların sanki ne kulakları vardı, ne de akılları, işte o zaman da Allah onları, sözden yararlanmadıkları, onu tefekkür ve düşünmeye yönelmedikleri, sırf halihazırdaki maddi lezzetlere yönelip manevi olan ebedi saadetleri arzulayıp elde etmekten uzaklaştıkları için, dört ayaklı hayvanlara benzetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

"Onlar(ın hepsi)" denilmemiştir. Çünkü aralarından iman edecek kimselerin olacağı Cenab-ı Allah tarafından bilinmiştir. Yüce Allah, bu özellikleri dolayısıyla onları yermiş bulunmaktadır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ [Yoksa sen, onların çoğunu işitir veya akılları erer mi sanıyorsun?] Burada mezkûr inkârdan farklı bir inkâra işaret edilerek peygamberimizin, onları işiten veya akıl eden kimselerden olduklarını sanmaması bildirilmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkarî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car-mecrur  كَالْاَنْـعَامِ , mahzuf habere mütealliktir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمْ  maksûr/ mevsûf, car mecrurun müteallakı olan haber, maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. 

Allah Teâlâ onların hayvanlara benzediğini kasr üslubunu kullanarak kesin bir dille belirtmiştir. Arkasından, daha da beter olduklarını bildirmesi zem üstüne zemdir.

Ayetteki teşbih, vech-i şebenin hazfi nedeniyle mücmeldir. هُمْ  müşebbeh,  الْاَنْـعَامِ  müşebbehu bih, كَ  teşbih edatıdır. Mahzuf olan vech-i şebeh, her ikisinin de akıl yoksunu olmasıdır. 

Bu cümle, inkârı, izah ve tekid etmek ve sanmak manasını tamamen kesip atmak içindir. Yani o kâfirler, kulaklarına gelen ayetlerden faydalanmamak ve gördükleri delil ve mucizeleri tefekkür etmemek hususunda sadece dört ayaklı hayvanlar gibidir ki bu hayvanlar, gaflette misal olarak verilir ve dalalet ile özdeşleşmişlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Onların hayvanlara benzetilmesi, vahye hazırlıklı olmadıkları için o yüce davetin sesinin, işittikleri kulaklarından geçip gitmesi ve hiçbir şekilde faydalanamamalarını izah sebebiyledir. Buradaki teşbihten maksat, onların hallerinin benzetilen şeye (hayvanlara) olan yakınlığına ve bunun imkan dahilinde oluşuna vurgudur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟

 

Ayetin son cümleye dahil olan  بَل  idrâb harfi, intikal içindir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  هُمْ mübteda,  اَضَلُّ  haberdir. Müsned olan  اَضَلُّ  kelimesi ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

سَبِیلًا , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır. 

Ayette  هُمۡ ’lerin tekrarı onlara dikkat çekmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

بل , intikâlî idrâb manasındadır. Yani kelam ilk manayı iptal etmeyip muhafaza etmekle beraber bir manadan başka bir manaya intikal etmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 7, s.95)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hatta onlardan da yolca daha sapıktır. Zira bu hayvanlar, yemlerini veren sahiplerine itaat ederler; onları tanırlar; kendilerine iyilik edenleri kötülük edenlerden ayırt ederler; onlara faydalı olan şeyleri ararlar ve zararlı şeylerden sakınırlar; otlanacakları ve su içecekleri yerleri bilirler ve dinlenme yerlerine çekilirler. Bu kâfirler ise Rablerine, yaradanlarına ve rızıklarını verene itaat etmezler; onlara yaptığı iyilikleri en büyük düşmanlar olan şeytanın kötülüklerinden ayırt etmezler; menfaatlerin en büyüğü olan sevabı talep etmezler; zararların ve tehlikelerin en büyüğü olan ilahi azaptan sakınmazlar ve en hoş meşrep ve ihtiyacı tam olarak karşılayan tatlı kaynağı olan hakka hidayet olmazlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ onlardan, işitmeyi ve akletmeyi nefy edince, o halde daha nasıl onları dinden yüz çevirmek ile kınamış; daha nasıl onlara peygamber yollamıştır? Çünkü akıl, mükellef tutulmanın şartlarındandır. Cevap: Bundan maksat "onlar akledemiyorlar" manası olmayıp, aksine bundan murad, "Onlar bu akıldan yararlanamıyorlar" şeklindedir. Bu, bir kimsenin, bir şeyi anlamayan bir başkasına, "Sen ancak kör ve sağırsın" demesine benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Furkan Sûresi 45. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ  ٤٥


Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 إِلَىٰ
4 رَبِّكَ Rabbini ر ب ب
5 كَيْفَ nasıl? ك ي ف
6 مَدَّ uzattı م د د
7 الظِّلَّ gölgeyi ظ ل ل
8 وَلَوْ ve şayet
9 شَاءَ dileseydi ش ي ا
10 لَجَعَلَهُ onu yapardı ج ع ل
11 سَاكِنًا durgun س ك ن
12 ثُمَّ sonra
13 جَعَلْنَا kıldık ج ع ل
14 الشَّمْسَ güneşi ش م س
15 عَلَيْهِ ona
16 دَلِيلًا bir delil د ل ل
İnkârcıların, nefsânî tutkularını tanrılaştırırcasına akıl ve iz‘an yolundan saptıklarını bildirerek bu tutumun yanlışlığını vurgulayan âyetlerin ardından bu bölümde de insanın aklına, irfanına ve basiretine hitap eden deliller ortaya konmakta; insanın her an içinde yaşadığı tabiat olaylarındaki yaratıcı kudrete işaret eden ontolojik düzenden, bu düzeni kuran ve sürdüren ilâhî yasalardan bazı örnekler verilmekte; bu suretle insanlar, Kur’an’ın temel hedefi olan Allah’a imana ve hidayet yoluna davet edilmektedir. 50. âyetteki “... kendilerine” diye çevirdiğimiz beynehüm ifadesi lafzî olarak “aralarında” anlamına gelir. Ancak biz, bu ifadenin Türkçe anlatım tarzına en uygun karşılığının tercih ettiğimiz şekilde olduğunu düşünüyoruz. Bu âyet, Kur’an’da bazı bilgilerin, uyarıların, ibretli olayların vb. anlatımların yer yer aynı ifade kalıplarıyla sık sık tekrar edilmesinin sebebini de ortaya koymaktadır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 130

  Delle دلّ :   دِلالَةٌ kendisiyle bir şeyin bilgisine ulaşılmada vasıta edinilen şeydir. Lafızların manaya delaleti, işaret, remiz ve hesap konusundaki sayıların delaletleri gibi.. دالٌّ delil getiren kişidir. Mübalağa sigası olarak دَلِيلٌ  şeklinde kullanılır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de bir kez isim ve yedi kez sülasi fiil formunda olmak üzere toplam 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri delil, delalet, istidlâl ve tellaldır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اِلٰى رَبِّكَ  car mecruru  تَرَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَيْفَ  istifham ismi, amili  مَدَّ ‘nin hali olarak mahallen mansubdur. مَدَّ الظِّلَّۚ  cümlesi,  رَبِّكَ ‘den bedel-i iştimâl olarak mahallen mecrurdur. 

مَدَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  الظِّلَّۚ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. 

Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir.  شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سَاكِناًۚ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاكِناًۚ ; sülâsi mücerredi  سكن  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ

 

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الشَّمْسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  عَلَيْهِ  car mecruru  دَل۪يلاًۙ ‘e mütealliktir. دَل۪يلاًۙ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze takriri manada istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, taaccüp ve kınama manasına gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca ayette tecâhül-i ârif sanatı vardır.

تَرَ  fiili iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Peygamberimize ait zamirin, رَبِّ  lafzına izafesi, ona tazim, teşrif ve destek anlamlarına gelmektedir.

İstînâfiyye olarak fasılla gelen  كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ  cümlesi  رَبِّكَ ’den bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle mazi fiil sıygasında gelerek, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

كَيْفَ  istifham ismi,  مَدَّ  fiilinin mef’ûlünden mukaddem haldir. Takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.

Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tehdit ve tevbih kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Hemze, takriri manada soru harfidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. Bu üslub, idmâc sanatıdır.

Buradaki "görüp, bakmanın" gözle görmek ile alakalı olması da ilimden kaynaklanan bir görme olması da mümkündür. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) Kinaye sanatı vardır. 

اَلَمْ تَرَ اِلٰى  Ru'yet (görme)in, اِلٰى  harfi ile bağlanınca nazar (bakış) manasına gelmesi veya bakışı içine alması gerekir: "Bakmaz mısın Rabbine" veya "görmedin mi, baksana Rabbine" demek olur. 

Bakıp görmekten maksat, eserleri görmeye dayanan, kalbî görüş ve biliştir. Ayet-i kerimenin tertibi şuna işaret eder ki; önce Allah'ın hitabına muhatap olan peygamberler gibi, has kulların sadece gönülleri ile bağlantılı olarak içlerinde yüce Rabb'a bir bakış vardır. Sonra bu bakışın dışında bir gelişme ile fiilden faile geçerek ona ulaşması istenilmektedir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayet-i kerîmedeki  مَدَّ الظِّلَّ  ifadesi  ألْحَرَكَةُ  kelimesinin yerine,  ألسَّاكنًا  kelimesinin karşıtı olarak zikredilmiştir. Allah Teâlâ bir kevni ayeti anlatırken gölgenin uzayıp kısalması ile tayin edilen namaz vakitlerine de işaret buyurmuştur ki bir sonraki ayet bunu göstermektedir.  ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً  [Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.] Allah Teâlâ’nın, bir kevni ayeti anlatırken gölgenin uzayıp kısalması ile tayin edilen namaz vakitlerine de işaret buyurması mana içine mana sokmak olarak tanımlanan idmâc sanatıdır. (Hasan Uçar, Kur’an’da Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)

المَدُّ : Üst üste binmiş ve büzülmüş olan bir şeyi genişletmek, uzatmak anlamındadır. Mesela “İpi uzattı” ve “Elini uzattı” denilir. Bununla birlikte bu fiil, bir şeyin artışı anlamında da kullanılıyor olup bu mecazi mana ile istiare yapılması çok yaygındır. İşte burada da aynı şekilde gölgenin uzunluğunun çoğalması anlamında kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

اَلظِّلُّ ; gölge; katıksız ışık ile katıksız karanlık arasında, orta bir haldir. Fecrin zuhurundan güneşin doğmasına kadarki zamanda olur. Evlerin içinde ve duvarlarla örülü avlularda meydana gelen haller de böyledir. Bu durum en hoş bir durumdur; çünkü insan tabiatı katıksız karanlıktan hoşlanmaz, ondan nefret eder. Katıksız ışığa gelince, bu güneşten çıkıp gelen bir niteliktir. O da yoğunluğundan dolayı gözü kamaştırır. Güçlü bir buharlaşma (terleme)ye sebebiyet verir. Bu sebeple de sıkıntı ve eziyet vericidir. O halde, en hoş hal, gölgedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak cenneti onunla nitelemiş ve  وَ ظِلٍّ مَمْدُودٍ [yayılmış gölgeler] diye tavsif etmiştir. Bu sabit olunca biz deriz ki: Cenab-ı Hak, gölgenin büyük nimetlerden ve muazzam menfaatlerden olduğunu açıklamıştır. Sonra bir de gölgeli zamanda renkli şeye bakan kimse, sanki cisimden ve renkten başka bir şey göremez. Diyoruz ki gölge, üçüncü bir şey değildir. O ancak, güneş doğup da ışığı cisim üzerine vurduğunda, o gölge zail olduğu zaman anlaşılır ve bilinir. Binâenaleyh eğer güneş olmasaydı ve onun ışıkları maddeler üzerine düşmeseydi, gölgenin bir varlığı ve mahiyeti olduğu bilinemeyecekti. Çünkü eşya (varlıklar) ancak kendi zıtlarıyla bilinirler. Eğer güneş olmasaydı, gölge bilinemeyecekti. Karanlık olmasaydı, ışık bilinmezdi. Buna göre sanki Cenâb-ı Hakk, güneşi yeryüzü üzerine doğdurup da gölge zail olduğu zaman, işte o vakit akıllar, gölgenin, cisim ve renk üzerine ilâve bir keyfiyet olduğunu anlamış olur. İşte bundan dolayı Allah: "Sonra güneşi ona bir delil yaptık" buyurmuştur. Yani, "Biz gölgeyi, önce içinde bulunan faydalar ve lezzetlerle yarattık. Sonra biz akılları, güneşi doğdurmak suretiyle, onun varlığının bilgisine ulaştırdık. Böylece de güneş o nimetin varlığına bir delil ve bir işaret olmuş oldu. Daha sonra da o gölgeyi biz, çektik. Yani, o gölgeyi birdenbire değil, yavaş yavaş aldık" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Ğâfir Sûresi Belâği Tefsîri, S. 343)


 وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ

 

وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Şart üslubundaki terkipte  لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır. 

Mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade eden  وَلَوْ شَٓاءَ  cümlesi şarttır.

شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَجَعَلَهُ سَاكِناً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

İkinci mef’ûl  سَاكِناًۚ ‘deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ  muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ [İsteseydi, onu elbette ki sakin de kılar, bırakırdı.] Bu kelam, daha baştan gölgenin uzatılmasında adi sebeplerin tesiri olmadığına, onda asıl müessirin ilahî irade ve kudret olduğuna dikkat çekmek içindir. Yani Allah (c.c) gölgenin uzun halinde kalmasını isteseydi, elbette ki onu olduğu gibi bırakırdı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle birbirine atıfla bağlanan cümleler arasında bir mu'teriza (ara cümlesi)dir ki cisimlerin doğal halinin atalet yani hareket ve durgunluğunun kendiliğinden olmayıp ne verilirse onu kabul ettiğine ve gerçek etkileyicinin, basit etkiler değil, yalnız ve yalnız yüce Allah'ın dilemesi ve istemesi olduğuna özellikle dikkat çekme ve uyarmadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ

 

Cümle, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile  مَدَّ الظِّلَّ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

جَعَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

رَبِّكَ - جَعَلۡنَا  kelimeleri arasında gâipten mütekellime yani azamet zamirine geçişte söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle iltifat sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْهِ  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  دَل۪يلاً ‘e takdim edilmiştir.

Ikinci mef’ûl olan  دَل۪يلاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Burada üçüncü şahıstan birinci şahsa (gaibten mütekellime) iltifat yapılmış ve yücelik için çoğul kipi kullanılmıştır ki bakmakta olan muhataba görmek istediğini gösteren bu iltifat, tam yerinde ve pek önemli olmuştur. Öyle ki bu yüceliğin karşısında tutunabilecek hiçbir şey kalmayacak ve onun için hepsi ele alınmış olacaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

جَعَلَهُ - جَعَلۡنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Lafzın zahirine göre bu hitap her ne kadar Hz. Peygambere (s.a.v) müteveccih ise de hitap mana bakımından umumidir. Zira ayetin gayesi, Allah'ın gölge vasıtasıyla olan nimetlerini beyan etmektir. Bütün mükellefler ise bu nimetlere dikkatlerini yöneltip, onlarla Yaratıcının varlığına istidlâlde bulunmalarının gerekliliği hususunda müşterektirler, aralarında bir fark yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yani biz, güneşi ona alamet kıldık; güneşin değişen halleri, onun hallerine delil kılınmıştır. Ancak aralarında sebebiyet ve tesir asla yoktur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ  ثُمَّ جَعَلْنا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا  buyurmuştur. Çünkü Kuran’ın nüzulundan önceki insanların dalalet içerisindeki halleri, gölgenin karanlığının büyümesine benzer. Gölgelenip karanlıkta kalan şey güneşin doğuşu ile görünür hale gelir ve bu durum o gölge zeval bulup tamamen kaybolana kadar devam eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

دَلِيلًا  kelimesinin  عَلَي  harfi ile müteaddi olması, burada güneşin gölgeye olan delaletinin, gizli olabilecek bir şeyin göstergesi olduğunu belirtir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Furkan Sûresi 46. Ayet

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً  ٤٦


Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 قَبَضْنَاهُ çekip aldık ق ب ض
3 إِلَيْنَا kendimize
4 قَبْضًا yavaş yavaş ق ب ض
5 يَسِيرًا kolayca ي س ر

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  ثُمَّ  ile önceki  ثُمَّ ‘ye matuftur. قَبَضْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِلَيْنَا  car mecruru  قَبَضْنَ  fiiline mütealliktir. قَبْضاً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. يَس۪يراً  kelimesi  قَبْضاً ‘nın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden, atıf harfi  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

قَبَضْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. قَبَضْنَاهُ  fiiline müteallik  اِلَيْنَا  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

قَبْضاً  kelimesi  قَبَضْنَا  fiilinin mef’ûlun mutlakı olarak mansubdur. Mef’ûlu mutlak tekid ifade eder.

يَس۪يراً  kelimesi  قَبْضاً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَس۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

قَبْضاً  -  قَبَضْنَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

القَبْضُ  burada noksanlık manasında istiaredir. إلَيْنا  ile müteaddi olması ise Kur’anî sahnenin tahayyül edilebilmesi içindir. Burada gölge, istiare-i mekniyye yoluyla sahibinin katlayıp sıkıştırdığı, sonrasında ise açıp gerdiği bir ip veya elbiseye benzetilmiştir. إلَي  harf-i cer ile ismi mecrur ise zikrettiğimiz gibi tahayyül içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İşte bu temsile göre dünya hayatı, kimi zaman uzayan kimi zamansa kısalan bir gölgedir. Sadece bir gölge. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şayet “bu iki yerdeki  ثُمَّ  ifadelerinin konumu nedir?” dersen şöyle derim:  ثُمَّ  buradaki üç halden her birinin yekdiğerinden; sanki ikincinin birinciden, üçüncünün de diğer ikisinden daha önemli olduğunu, iki konumun arasındaki uzaklık, bir zaman içindeki olaylar arasındaki uzaklığa benzetmek suretiyle beyan etmektedir. Bir diğer bakış açısına göre Allah Teâlâ, semayı kurulmuş bir çadır ve dünyayı da onun altında deve kuşu misali yuvarlak bir şekilde yarattığı için gölgeyi uzatmış; bunun üzerine de gök kubbe gölgesini dünyanın üzerine, ışık olmadığı için örtüsünde herhangi bir yırtık olmayan bir saç halinde salmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Gölgenin bu hali, bast olunmuş (yayılmış) bir şeyi dikmek anlamında olan  قَبْضاً  ile ifade edilmiş, çünkü onun ihdası da uzunluğuna yaymak anlamında olan med olarak ifade edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Buradaki sonralık, zaman itibariyle olan sonralıktır. Zira kabz etmek ile uzatmanın, yaratılmışların maslahatlarına bağlı olarak gerçekleştiğini beyân etmek, ilâhi hikmete daha fazla delalet etmektedir. Ancak bu sonralık, mertebe itibarıyla olan sonralık da olabilir. Yani biz gölgeyi uzun olarak inşa ettikten sonra güneş ışınları, yerine vurduğunda onun asla tesiri olmaksızın sırf kudret ve irademizle onu izâle ettik ve sildik. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Furkan Sûresi 47. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً  ٤٧


O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ O
2 الَّذِي ki
3 جَعَلَ yaptı ج ع ل
4 لَكُمُ sizin için
5 اللَّيْلَ geceyi ل ي ل
6 لِبَاسًا elbise ل ب س
7 وَالنَّوْمَ ve uykuyu ن و م
8 سُبَاتًا dinlenme س ب ت
9 وَجَعَلَ ve yaptı ج ع ل
10 النَّهَارَ gündüzü ن ه ر
11 نُشُورًا kalkıp çalışma zamanı ن ش ر

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  لَكُمُ  car mecruru  جَعَلَ  fiiline mütealliktir. الَّيْلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لِبَاساً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  النَّوْمَ سُبَاتاً  atıf harfi  وَ ‘la  الَّيْلَ لِبَاساً ‘e matuftur. جَعَلَ  atıf harfi  وَ  ‘la önceki  جَعَلَ  fiiline matuftur. 

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. النَّهَارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  نُشُوراً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek. 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً

 

وَ  istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

İki taraf da yani mübteda da haber de marife olduğu için cümle, kasr ifade eder. Kasr-ı ifraddır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır. 

Müsned konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi  جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, kasr ifadesi ve gelen haberin önemine dikkat çekmek içindir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمُ , ihtimam sebebiyle mef’ûle takdim edilmiştir.

الَّيْلَ لِبَاساً  ibaresinde teşbih-i beliğ sanatı vardır. Teşbîh edatı ve vech-i şebeh mahzuf olduğu için bu teşbih beliğdir. لِبَاساً  lafzı,  كَ الباسِ  (örtü gibi) takdirindedir. 

وَالنَّوْمَ  ilk mef’ûl  الَّيْلَ ‘e tezat nedeniyle, سُبَاتاً , ikinci mef’ûl  لِبَاساً ‘e tezayüf nedeniyle atfedilmiştir. 

Mef’ûl olan  سُبَاتاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً  cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ikinci mef’ûl olan  نُشُوراً , Hal olan  وَرَحْمَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

لِبَاساً - سُبَاتاً - نُشُوراً  kelimelerinin nekre gelişi tazim ifade eder. 

 جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً  cümlesiyle, وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

 الَّيْلَ - النَّهَارَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, نُشُوراً - سُبَاتاً  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

 الَّيْل - النَّوْمَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Ayette tertipli leff ve neşr sanatı vardır. Müteaddit şeyler tafsilen zikredilmiştir. 

Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti olarak sayılması taksim sanatıdır. 

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah’ın insanlar için yarattığı çeşitli nimetlerini bildiren ayette aynı zamanda onun yüce kudretine dikkat çekme kastı vardır.

Ayrıca ayette terşîh-i tıbâk sanatı vardır.

Terşîh, lugatta takviye demektir. Istılah olarak ise tıbâk’ın yer aldığı kelâmda bunun yanında bedî’ veya belâğî sanatlardan başka birinin daha bu- lunması durumudur. Böylece kelâma bir tatlılık ve güzellik katılır, mânâ daha açık bir hâle gelir. Tıbâk da mukabele de söze güzellik verir, elfâz ile mana arasındaki bağı kuvvetlendirir ve zihinleri berraklaştırır. Mananın en güzel ve etkin bir şekilde zihne yerleşmesini sağlar. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Beyzâvî, buradaki teşbîhi ve vech-i şebehi şu şekilde açıklar: Gecenin karanlığı, örtme yönünden elbiseye benzetilmiştir. Beliğ teşbihte îcâz-ı hazif söz konusu olduğu için  الَّيْلَ لِبَاساً  ifadesi  الَّيْلَ كَ الباسِ في السترِ  cümlesinden çok daha beliğdir. Çünkü teşbihin zikredilen unsurları azaldıkça kıymeti artar. Ayrıca benzetme yönünün mahzuf olması okuyucuyu gecenin ve elbisenin bünyelerinde barındırabilecekleri bütün ortak özellikleri araştırmaya sevk ederek zihin dünyasını harekete geçirir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

نُشُوراً  ifadesinde istiare vardır. Gerçekte ألنُشور  ölüm sonrasındaki hayattır. Ancak burada kelime; uykunun ölüme, uyanıklığın hayata benzetilmesi suretiyle canlı varlığın tasarrufu ve yayılması anlamında müstear isimdir. Bu, en etkili benzetmelerden, en güzel temsillerdendir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)   

نُشُوراً  kelimesi,  ذا ألنُشوراً  demektir;  yani dağılma zamanı ki insanlar onda geçimlerini temin için dağılırlar ya da uykudan uyanmaktır ki ölülerin dirilmesi gibidir. O zaman uyku ile uyanmanın ölüm ve dirilme için örnek olduğuna işaret olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

سُبَاتاً : Kesmek, durdurmak manasından alınmış olarak rahat ve ölüm manalarına gelir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya "mesbût" denildiği gibi, ölüye de hayatı kesildiği için "mesbût" denilir. Allah Teâlâ, rahatlık dinlenme sebebi olduğu için, uykuyu "rahatlık" diye ifade etmiştir. Ebu Müslim şöyle der: " سُبَات , rahatlık demektir. Örfe göre (daha önce) hep gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı. Yani gecenin alınıp çekildiği gündüzü de yeniden bir hayata kalkış, bir öldükten sonra tekrar diriliş yaptı. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelam, işaret ediyor ki uyku ile uyanıklık, ölüm ile dirilmenin örneğidir. Lokman (a.s) şöyle demiştir: "Oğulcuğum! Nasıl ki uyuyorsun da sonra uyandırılıyorsan; öylece de ölürsün ve diriltilirsin." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً [Sizin için geceyi örtü, uykuyu da bir dinlenme, gündüzü de yayılma zamanı yapan O'dur.] Gölgenin hallerinin beyanından hemen sonra yeryüzünün gölgesi sayılan gecenin hükümlerinin beyan edilmesi, üslubun son derece güzel bir inceliğidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

النُّشُورُ:  Ölülerin dirilmesidir. Dirilişi hatırlatmak manasında idmac vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Furkan Sûresi 48. Ayet

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ  ٤٨


48-49. Ayetler Meal  :   
O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O
2 الَّذِي ki
3 أَرْسَلَ gönderdi ر س ل
4 الرِّيَاحَ rüzgarları ر و ح
5 بُشْرًا müjdeci ب ش ر
6 بَيْنَ arasında (önünde) ب ي ن
7 يَدَيْ ellerinin (önünde) ي د ي
8 رَحْمَتِهِ rahmetinin ر ح م
9 وَأَنْزَلْنَا ve indirdik ن ز ل
10 مِنَ -ten
11 السَّمَاءِ gök- س م و
12 مَاءً bir su م و ه
13 طَهُورًا tertemiz ط ه ر

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ 

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ ‘la önceki  هُوَ ‘ye matuftur. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَرْسَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اَرْسَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir.  الرِّيَاحَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بُشْراً  kelimesi  الرِّيَاحَ ‘nın hali olup fetha ile mansubdur. 

بَيْنَ  mekân zarfı  بُشْراً ‘e mütealliktir.  يَدَيْ  muzâfun ileyh olup cer alameti  يْ ‘dir. İzafetten dolayı tesniye  نَ  mahzuftur.  رَحْمَتِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde  iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اَرْسَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.     

 

 

 وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. مَٓاءً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. طَهُوراً  kelimesi  مَٓاءً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل  ’dir. 

طَهُوراًۙ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Önceki ayetteki kasr manası bu ayette de söz konusudur. Yani  وهو الَّذِي أنْزَلَ مِنَ السَّماءِ ماءً طَهُورًا  demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir. 

Müsned konumundaki has ism-i mevsûlün sıla cümlesi  اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

Mekan zarfı  بَيْنَ ‘nin müteallakı olan  بُشْراً , mef’ûl olan,  الرِّيَاحَ  ‘dan haldir. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. 

Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir. 

Veciz ifade kastına matuf  رَحْمَتِه۪ۚ  izafetinde Rahmetin Allah Teâlâ’ya ait zamire izafe edilmesi, tazim ve teşrif ifade eder.

رَحْمَتِه۪ۚ  ibaresi yağmurdan kinayedir.

Ayetin metnindeki بُشْراً  [Müjde] kelimesi, diğer bir kıraate göre, نُشْرًَا  olarak okunmuştur ki buna göre bulutları yayan rüzgârlar, demek olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kur’an-ı Kerim’de rüzgâr kelimesi hep, rahmet bağlamında ise cemi, azap bağlamında ise müfred gelmiştir. (Ragıb el-Isfahânî, Müfredât, s. 370)

بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ  [Rahmetinin önünde]  terkibinde güzel bir istiare vardır. Yüce Allah burada  يَدَيْ  (iki el) kelimesini, bir şeyin önünde olan nesne için müstear olarak kullanmıştır. Nitekim sen şöyle dersin:  بَيْنَ يَدَيْ ألمَوْضُعَ  (konunun önünde) بَيْنَ يَدَيْ ألصورة (Suretin önünde) (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetteki,  بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ  [Rahmetinin önünden] ifadesi "O'nun rahmeti demek olan yağmurdan önce..." demektir. Araplar,  يَدَيْ  (iki el) kelimesini, "önünde, önde bulunma" manalarında kullanırlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

أَنزَلۡنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَنْزَلْنَا  fiiline müteallik  مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

طَهُوراًۙ , mef’ûl olan  مَٓاءً  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مَٓاءً ’deki tenvin nekrelik, ve tazim ifade eder.

ٱلسَّمَاۤءِ - مَٓاءً - الرِّيَاحَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَرْسَلَ الرِّيَاحَ [Rüzgarları gönderdi] cümlesinden sonra gelen  وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ  [gökten indirdik] cümlesinde, yüceltme ifade etmek için 3. şahıs ki­pinden 1. şahıs kipine dönüş sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَنْزَلْنَا [İndirmişizdir] fiilinde azamet kipinin (biz) kullanılması, yağmurun yağdırılmasına pek önem verildiğini göstermek içindir. Çünkü rüzgârların gönderilmesinin neticesi budur. Yani biz, azametimizle, tertip ettiğimiz rüzgârların gönderilmesiyle yukarıdan, tertemiz bir su indirmişizdir. Bazılarının, "yani kendisi temiz olan ve başkasını da temizleyen bir su" diye tefsir etmeleri de bu suyun tertemizliğini izah içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kurtubî şöyle der:  طَهُوراً  (çok temiz) kipi,  طهيرًَا  (te­miz) kipinin mübalağa sıygasıdır. Dolayısıyle bu suyun temiz ve temizle­yici olması gerekir.

Allah Teâlâ’nın nimetlerinden biri olan kevni ayetlerden bahsedildiği bu ayette, bu mananın içine insanlara, Allah’ın nimetlerinin hatırlatılması gizlenerek idmâc yapılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an’da Anlamsal Bedî’ Sanatları, Doktora Tezi)

Arapça'da  طهيرًَا  kelimesi ya sıfat olarak kullanılır. Nitekim "tahur bir sudur" denilir. Yahut da cins isim olarak kullanılır. Nitekim peygamberimizin (s.a.v): "Toprak, müminin tahûrudur / temizleyicisidir." (Ebu Dâvûd, Kitabu't-Tahâret, Bab: 137) hadisinde cins isim olarak kullanılmıştır. طَهُوراً  kelimesi, taharet (abdest alma) manasında da kullanılmaktadır. Nitekim peygamberimizin (s.a.v): "Namaz, ancak tahûr ile olur" buyurmaktadır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette gökten indirilen suyun tahûr olarak vasıflandırılması, nimetin tam olduğunu ve ondan sonraki nimetin de tam olacağını zımnen bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Furkan Sûresi 49. Ayet

لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً  ٤٩


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لِنُحْيِيَ diriltelim diye ح ي ي
2 بِهِ onunla
3 بَلْدَةً bir ülkeyi ب ل د
4 مَيْتًا ölü م و ت
5 وَنُسْقِيَهُ ve onunla sulayalım diye س ق ي
6 مِمَّا
7 خَلَقْنَا yarattığımız خ ل ق
8 أَنْعَامًا hayvanlardan ن ع م
9 وَأَنَاسِيَّ ve insanlardan ا ن س
10 كَثِيرًا birçoğunu ك ث ر

لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً

 

لِ  harfi, نُحْيِيَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

Fiil cümlesidir. نُحْيِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. بِ  sebebiyyedir.  بِه۪  car mecruru  نُحْيِيَ  fiiline mütealliktir.  بَلْدَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مَيْتاً  kelimesi  بَلْدَةً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. نُسْقِيَهُ  atıf harfi  وَ ‘la  لِنُحْيِيَ  fiiline matuftur. 

نُسْقِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  هُ  ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَنْعَاماً  veya  اَنَاسِيَّ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقْنَٓا ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

خَلَقْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.  اَنْعَاماً  kelimesi  نُسْقِيَ  ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. اَنَاسِيَّ  atıf harfi  وَ ‘la  اَنْعَاماً ‘e matuf olup, müntehe’l cumû’ sıygasında gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır.  كَث۪يراً  kelimesi  اَنَاسِيَّ ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُحْيِيَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حيي ‘dır.

نُسْقِيَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سقي ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً

 

Ayet, önceki ayetin devamıdır. Sebep bildiren cer harfi  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. Fiilin muzari fiil sıygada gelmesi, cümleye hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği olayı gözümüzün önünde canlandırmıştır.

نُحْيِيَ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. نُحْيِيَ  fiiline müteallik  بِه۪  car mecruru, ihtimam ve konunun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûlu olan  بَلْدَةً ’deki nekrelik muayyen olmayan cins ve teksir ifade eder.

Ayetteki  بِ  harf-i ceri, sebebiyyedir.

مَيْتاً , mef’ûl olan  بَلْدَةً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Ayet-i kerimede geçen  مَيْتاً  kelimesinin müzekker ve müennesi aynıdır (veya) Allah (c.c) mekân manasına itibarla bunu müzekker getirmiştir. Yine ayet-i kerimede geçen  اَنَاسِيَّ  kelimesi insanın çoğuludur. Aslı  اَنَاسِيين ‘dır.  ن  harfi  يَ 'ye ibdal edilmiş ya da o  يَ 'ye idgâm edilmiştir. Veya  إنْسِيِّنَ  kelimesinin çoğuludur.

Fahreddin er-Râzî şöyle der: İnsanların hayatı, yurtlarının ve hayvanlarının hayatına bağlı olduğu için,  اَنْعَاماً  (hayvanlar) ve  اَنَاسِيَّ  (insan­lar) kelimeleri nekre olarak getirilmiştir. İnsanların çoğu vadi ve nehirlere yakın şehirlerde toplanırlar. Dolayısıyla onlar yağmur sularını içmeye muhtaç olmazlar. İnsanların bir çoğu da çöllerde yaşarlar. Bunlar içmek için sadece yağmur yağdığında su bulabilirler. Bunun içindir ki Yüce Allah,  اَنْعَاماً  ve  اَنَاسِيَّ كَث۪يراً  (hayvanlar ve birçok insanları…) diye buyurdu.  فعيل  vezni ile çokluk kastedildiği için  كَث۪يراً  kelimesi, insanların sıfatı olmuştur.

إحياءُ الْبلد الميت  ifadesinde istiare vardır. Burada  الْبلد ’nin ölü olmakla nitelenmesi iki şekilde yorumlanmıştır: Ya belde kuraklığın ve yağmursuzluğun pençesinden kurtulamamasından, aşırı kuraklık çekmesinden dolayı ölüye benzetilmiştir veya oradaki bitki ve ağaçların, onları besleyen suyun kesilmesinden dolayı ölmüş olmasıyla ölümle nitelenmesi güzel olmuştur. Çünkü su onları besleyen anne, onları emziren süt anne gibidir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

البَلْدَةُ : Arazi, toprak manasındadır. Canlılık ve ölüm vasıfları ile vasıflandırılmaları, sulak veya kurak olmalarından mecazdır. Çünkü sulak araziler, içlerinde çeşit çeşit nebatat bittiği için adeta canlıya benzerler. Kurak araziler ise içerisine ekilen veya içerisindeki bitkiler kuruyup öldüğü için ölüye benzetilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la  masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidai kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  harf-i cerle birlikte  نُسْقِيَهُ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  خَلَقۡنَاۤ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, S.107) 

خَلَقۡنَاۤ  ve  نُسۡقِیَهُۥ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir. 

اَنْعَاماً  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  اَنَاسِيَّ  kelimeleri, iki mef’ûle müteaddi fiillerden olan  نُسْقِيَهُ ‘nun mef’ûlleridir.

اَنْعَاماً  ve  أَنَاسِیَّ  kelimelerindeki nekrelik, kesret, nev ifade eder.

كَث۪يراً  kelimesi  اَنَاسِيَّ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Suyun indirilme gayesinin, ölü beldeleri canlandırmak, insanları ve hayvanları sulamak şeklinde zikredilmesi taksim sanatıdır.

اَنْعَاماً - اَنَاسِيَّ  ve  لِنُحْيِيَ  -  مَيْتاً  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مِمَّا ‘daki  مِنْ  harf-i ceri, teb’iz (yani bir kısım) manasındadır.  مَا  ism-i mevsûldür. Yani yarattıklarımızdan bazısı anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette Cenab-ı Hak önce  بَلْدَةً مَيْتاً  şeklinde toprağın, ardından  اَنْعَاماً  şeklinde hayvanların, sonra da  اَنَاسِيَّ  şeklinde insanların sulanmasını zikretmiştir. Sıralamanın bu şekilde olmasındaki hikmeti Beydâvî şöyle açıklar: “Hayvanlar insanların vazgeçemeyecekleri şeylerdir. En çok onlardan faydalanırlar, geçimleri de büyük oranda onlara bağlıdır. Bu yüzden onları sulamak insanlara içirmekten önce zikredilmiştir. Nitekim toprağın sulanması da hayvanlardan önce söylenmiştir, çünkü o da hayvanların hayat ve yaşamlarının sebebidir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı) 

Davar ve mal (en'am) denilen hayvanlar, insanların temel malları olduğundan ve insanların menfaatlerinin çoğu ve geçimleri bunlara bağlı olduğundan, onların sulanması, insanların sulanmasından önce zikredilmiştir. Nasıl ki aynı sebepten dolayı toprağın ihyası da hayvanlardan önce zikredilmiştir. Zira toprağın ihyası, o hayvanların hayatının ve geçiminin sebebidir. (Ebüssuûd , İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki  اَنْعَاماً  -  اَنَاسِيَّ  kelimelerini nekre getirip, onları "çok" diye tavsif etmenin hikmeti nedir?

Cevap: Bu, "İnsanların birçoğu vadi ve nehir kıyılarında, suların fayda sağladığı kıyılara yakın şehirde yerleşmişlerdir. Binaenaleyh bu insanlar yağmur sayesinde sulanmaya fazla muhtaç değillerdir, onlardan pek çoğu ise çöllerde ve vahalarda yerleşmişlerdir. Binaenaleyh onlar, içecek suyu ancak yağan yağmurdan elde edebilmektedirler. İşte Hak Teâlâ'nın "Onunla ölü bir toprağa can verelim diye" cümlesi ile kastedilen budur. Allah Teâlâ bununla, suyun kolayca elde edildiği yerlerden uzak olan kimselerin bazı beldelerini kastetmiştir. Ayetteki "çok" kelimesinin  نُسْقِيَهُ  (sulayalım) kelimesiyle ilgili olması da muhtemeldir. Çünkü canlılar suya zaman zaman ihtiyaç hissederler. Bitkiler ise böyle değildir. Onlara belli bir miktar su yeter. Hatta o yeterli sudan fazlasını almaları, onlara zarar verir. Canlılar ise yaşadıkları müddetçe zaman zaman suya ihtiyaç hissederler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Furkan Sûresi 50. Ayet

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً  ٥٠


Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 صَرَّفْنَاهُ etraflıca anlattık ص ر ف
3 بَيْنَهُمْ onların aralarında ب ي ن
4 لِيَذَّكَّرُوا öğüt alsınlar diye ذ ك ر
5 فَأَبَىٰ ama direnmektedir ا ب ي
6 أَكْثَرُ çoğu ك ث ر
7 النَّاسِ insanların ن و س
8 إِلَّا ancak
9 كُفُورًا inkarda ك ف ر

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  

Fiil cümlesidir. صَرَّفْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَ  mekân zarfı  صَرَّفْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

لَ  harfi, muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  اَنْ ve masdar-ı müevvel  لَ  harf-i ceriyle  صَرَّفْنَا  fiiline mütealliktir. 

يَذَّكَّرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

صَرَّفْنَا  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  صرف ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يَذَّكَّرُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ’dir. Aslı  يَتَذَكَّرُونَ  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.


فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَبٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَكْثَرُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.  النَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  كُفُوراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen harftir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Tahkik edatı  قَدْ  ve mahzuf kasem ile tekid edilmiş cevap cümlesi  لَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

صَرَّفْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

صَرَّفْنَا  fiili  تفعيل  babındadır. Bu bab, fiile en çok kesret anlamı katması için kullanılır.

Sebep bildiren cer harfi  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَذَّكَّرُوا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde  صَرَّفْنَاهُ  fiiline mütealliktir. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

يَذَّكَّرُواۘ  fiili, tefa’ul babındadır. Tefa'ul babında tekellüf ve mübalağa vardır. Bu babın fiile kattığı anlamların bazıları mutavaat, tekellüf, ittihaz, talep, tecennüp (sakınma)dır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

قَدْ  harfi mazi fiilin önüne geldiğinde tahkik ve takrib (olayın yaklaştığını), muzari fiilin önüne geldiğinde fiilin vuku bulma ihtimalinin azlığını ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.1, s. 459) 

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ [Celalim hakkı için bunu çeşit çeşit suretlerde anlattık] ifadesindeki  هُ  zamiri ekseri alimlere göre daha önce bahsedilen yağmura racidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَصْرِيف : Bir şeyi değiştirerek türlü şekillere koymaktır ki evirip çevirmek de odur. Buradaki zamirin neye işaret ve tasrif olunanın ne olduğu konusunda birkaç değişik şey söylenmiştir. Bazısı, yağmur, rüzgâr, bulut ve diğer adı geçen şeylerdir demişler; bazıları da bu söze yani rüzgâr gönderip yağmur indirmek sözüne Kur'an'da tekrar tekrar andık, manasını vermiş ise de açık manası, tefsircilerin çoğunun söylediği gibi "su" ile ilgili olmasıdır. Suyun insanlar arasında evrilip çevrilmesi ise üzerinde uygulanan fiilde ve sözdeki kullanımlardır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekit edilmiştir. (https://tafsir.app/25/50)

 لَمْ يَقْبَلُوا  (kabul etmedi) manasındaki اَبٰٓى  fiili ile istisnâ harfi  اِلَّٓا , kasr oluşturmuştur. iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  اَبٰٓى  maksûr/sıfat,  كُفُوراً  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Mef’ûl olan  كُفُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.

Ayetteki, فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً [Fakat insanların çoğu, nankörlükten başka bir karşılık vermemekte diretirler] ifadesi ile, "Onlar Cenab-ı Hakk'ın bu nimetleri üzerinde tefekkür etmedikleri, bunlarla, yaratıcının varlığına, kudretine, ihsanına istidlalde bulunmadıkları ve nankörlük ettikleri o nimetleri bile bile inkâra kalkıştılar" manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Furkan Sûresi 51. Ayet

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ  ٥١


Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve eğer
2 شِئْنَا biz dileseydik ش ي ا
3 لَبَعَثْنَا gönderirdik ب ع ث
4 فِي
5 كُلِّ her ك ل ل
6 قَرْيَةٍ kente ق ر ي
7 نَذِيرًا bir uyarıcı ن ذ ر
İsrâil tarihinde görüldüğü gibi eski çağlarda aynı dönemde –birbirine yakın da olsa– birkaç yerleşim merkezine, küçük hacimli birden fazla topluluğa ayrı ayrı peygamberler gönderildiği de oluyordu. İşte âyette, artık Hz. Muhammed’in çağından itibaren bunu gerektiren şartların ortadan kalkmakta olduğuna işaret edilmekte; onun gerek kendi çağı gerekse kendisinden sonraki bütün dönemler için tek ve son peygamber olarak gönderildiğine işaret edilmekte ve kendisinden, inkârcılara boyun eğmeden, onlara karşı bütün gücüyle direnç göstererek mücadelesini sürdürmesi, böylece ülke ve kavim sınırı tanımadan peygamberlik işlevini yerine getirmesi istenmektedir. Başka bir ifadeyle –âyetin işaretine göre– Hz. Muhammed’in son ve kendi döneminde tek peygamber olarak gönderilişinin temel gerekçesi, artık insanlığın yazılı bilgi ve iletişim çağına ulaşması; uygarlıkların evrensel boyut kazanması için gerekli şartların oluşmasıdır. Nitekim bu sayede Hz. Muhammed’in İslâm mesajı, –onun, komşu ülkelerin liderlerine İslâm’a davet mektupları yazması örneğinde görüldüğü gibi– bizzat kendi teşebbüslerinin de katkısıyla daha o dönemde Arap yarımadasının sınırlarını aşmış ve İslâm, henüz birinci yüzyılını doldurmadan bir dünya dini halini almış; İslâm’ın kutsal kaynağı Kur’an da orijinal halini tam olarak korumuştur. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 130

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-ı cazim şart harfidir. شِئْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır. 

بَعَثْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي كُلِّ  car mecruru  بَعَثْنَا  fiiline mütealliktir. قَرْيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. نَذ۪يراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ

 

Şart üslubunda gelen ayet, önceki ayetteki kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada  inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.

لَوۡ , gayr-i cazim şart edatıdır. Şart cümlesi olan  شِئْنَا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef’ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَ  karinesiyle gelen şartın cevap cümlesi   لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَبَعَثْنَا  fiiline müteallik  ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ  car mecruru,durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  نَذ۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  قَرْيَةٍ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  قَرْيَةٍ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak durumu, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. 

نَذ۪يراًۘ ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tazim,  قَرْيَةٍ ’deki nekrelik, ise kesret ifade eder.

Ayetteki  لَوْ (eğer) edatı, Hak Teâlâ'nın her beldeye bir  نَذ۪يراًۘ (uyarıcı peygamber) göndermeyi murad etmediğine delalet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, bunu dilemediğini ama buna kādir olduğunu haber vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Dilemiş olsaydık, halkını uyarmak için her kasabaya bir uyarıcı peygamber gönderir, senin peygamberlik yükünü hafifletirdik. Fakat biz bunu dilemedik de yapmadık; ancak son peygamberliği münhasıran sana verdik. Nitekim bir ayette de şöyle denilmektedir: "Bütün alemlere uyarıcı olması için..." Bu, şanını yüceltmek, seni tazim etmek ve diğer peygamberlerden üstün kılmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوۡ  muzari fiilin başına gelince teşvik, mazinin başına gelince kınama manası ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 5/63)

Furkan Sûresi 52. Ayet

فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً  ٥٢


Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَا
2 تُطِعِ boyun eğme ط و ع
3 الْكَافِرِينَ kafirlere ك ف ر
4 وَجَاهِدْهُمْ ve onlarla cihad et ج ه د
5 بِهِ bununla (Kur’an)
6 جِهَادًا bir cihadla ج ه د
7 كَبِيرًا büyük ك ب ر

فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن أرسلناك إلى الناس كافّة فلا تطع .. (Seni tüm insanlara gönderseydik itaat etmezdin.) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُطِعِ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت  ‘dir. الْكَافِر۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. جَاهِدْهُمْ  atıf harfi  وَ ‘la  تُطِعِ  fiiline matuftur. 

جَاهِدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِه۪  car mecruru  جَاهِدْ ‘e mütealliktir. جِهَاداً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. كَب۪يراً  kelimesi  جِهَاداً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاهِدْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ’dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُطِعِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْكَافِر۪ينَ ; sülâsi mücerredi  كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً

 

Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Takdiri;  إن أرسلناك إلى الناس كافّة (Seni tüm insanlara gönderseydik.) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  Cevap cümlesi olan  فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَلا تُطِعِ الكافِرِينَ  cümlesi, ولَوْ شِئْنا لَبَعَثْنا في كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا  cümlesine tefri’dir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

النَّهْيُ , sakındırma ve uyarma için kullanılır. Burada nehiy siyakında gelen  تُطِعْ (itaat etme) fiili, en ufak bir itaat dahil olmak üzere umumi olarak itaate dair her şeyden muhatabı sakındırmaktadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır.

جِهَاداً  kelimesi  جَاهِدْهُمْ  fiilinin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. Mef’ûlu mutlak tekid ifade eder.

كَب۪يراً  kelimesi  جِهَاداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

جِهَاداً كَب۪يراً  ifadesinde istiare sanatı vardır. Hissi birşey, akli bir şeye benzetilmiştir. جِهَاداً , cüssedeki büyüklüğü ifade eden كَب۪يراً ‘le sıfatlanarak mücessem bir varlık yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

جَاهِدْهُمْ - جِهَاداً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

جَاهِدْهُمْ  fiili, mufâale babındadır. 

Cihad fiilinin mufaale kalıbıyla gelmesi, onların mücadelesi ile (efendimizin) kendi mücadelesinin karşılıklı bir mücahede olduğunu ve bu sebeple gevşemeyip zayıf düşmemesi gerektiği ifade içindir. İşte bu sebeple her alandaki mücahedeyi bir araya toplayan manasında  جِهَاداً كَب۪يراً  olarak vasıflandırılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِه۪  (Bununla) ifadesindeki zamir, Kur’an’a veya ‘İtaat etme!’ ifadesinin delalet ettiği itaat etmemeye racidir. Zamirin ‘Dileseydik her şehre bir uyarıcı gönderirdik’ ifadesinin delalet ettiği bütün şehirlere uyarıcı olmaya raci olması da mümkündür; çünkü eğer her şehre bir uyarıcı gönderseydi o uyarıcılardan her birinin kendi şehrinin halkıyla mücahede etmesi gerekecekti. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً [İtaat etme ve onlara karşı onunla büyük bir cihad yap] ifadesini, İbn Abbâs Kur'an ile, İbn Zeyd de İslam ile diye açıklamışlardır. ‘Kılıç ile cihat et’ anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Zira sure Mekkî bir suredir ve savaş emrinden önce nazil olmuştur. Büyük bir cihattan kasıt, aralıksız ve durgunluk devresi olmayan bir şekilde cihat etmektir. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)

Furkan Sûresi 53. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً  ٥٣


O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O
2 الَّذِي
3 مَرَجَ birbirine salmıştır م ر ج
4 الْبَحْرَيْنِ iki denizi ب ح ر
5 هَٰذَا bu
6 عَذْبٌ tatlı ع ذ ب
7 فُرَاتٌ susuzluğu giderici ف ر ت
8 وَهَٰذَا ve bu
9 مِلْحٌ tuzlu م ل ح
10 أُجَاجٌ ve acıdır ا ج ج
11 وَجَعَلَ ve koymuştur ج ع ل
12 بَيْنَهُمَا ikisinin arasına ب ي ن
13 بَرْزَخًا bir engel برزخ
14 وَحِجْرًا ve bir perde ح ج ر
15 مَحْجُورًا kavuşmalarına engel ح ج ر
Araya giren çok kısa fakat son derece önemli uyarı ve bilgilerin ardından ilâhî kudretin kanıtları olan kevnî bilgilere ve delillere devam edilmektedir. 53. âyetteki bahr kelimesi, meâlinde de gösterdiğimiz gibi “deniz” anlamındadır. Ancak –Muhammed Esed’in de haklı olarak belirttiği üzere– (II, 736) Kur’an’da bu kelime yer yer nehir veya büyük su kütlesi için de kullanılmaktadır. Âyette de ifade buyurulduğu gibi yüce Allah’ın yasaları uyarınca tatlı sular, ırmaklar denizlere akmakta; bununla birlikle, günümüzde deniz araştırmalarının açıkça kanıtladığı üzere bazı denizlerde tatlı su ile tuzlu suyun karışmadığı görülmekte, âyetteki ifadeyle âdeta bu iki su kütlesinin arasında “bir engel, aşılmaz bir perde” bulunmakta; bilimin bu yeni keşfinin Kur’an tarafından çok açık ifadelerle ortaya konması Kur’an’ın açık bir mûcizesi olarak değerlendirilmektedir (bilgi için bk. Maurice Bucaille, s. 288-290). Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 131

  Merace مرج :  مَرْجٌ kelimesi temelde bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak demektir. مَرِيجٌ sözcüğü karışık/düzensiz anlamında kullanılır. Kuran-ı Kerim'deki مَرْجانٌ kelimesi ise küçük incilerdir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Meriç (nehri) ve mercandır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

Ferate فرت :  فُراتٌ tatlı su anlamındadır. Tekil ve çoğul için aynı form kullanılır.  (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece isim formunda 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli Fırat (nehri)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  مَرَجَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

مَرَجَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. الْبَحْرَيْنِ  mef’ûlun bih olup, müsenna olduğu için nasb alameti  يْ ‘dir. 

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  عَذْبٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  فُرَاتٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur. هٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.  

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِلْحٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. اُجَاجٌۚ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

عَذْبٌ  -  فُرَاتٌ  -  مِلْحٌ  -  اُجَاجٌۚ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بَيْنَ  mekân zarfı, mahzuf ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

بَرْزَخاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. حِجْراً  atıf harfi  وَ ‘la  بَرْزَخاً ‘a matuftur. مَحْجُوراً  kelimesi,  حِجْراً ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَحْجُوراً , sülâsi mücerredi  حجر  olan fiilin ism-i mefûlüdür.

وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ 

 

Ayet, atıf harfi vav ‘la 48. ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekid edilmiştir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

47 ve 48. ayetlerde olduğu gibi burada da kasr manası vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet delil, temsil, tasdik ve vaat hepsini bir araya getirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir. 

Müsned konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir. 

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ  ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen, - Allahu a’lem- O’nun, tıpkı atların otladıkları ve koşup oynadıkları yerler olan çayırlara salınması gibi, iki denizi gittiği yerlerde serbest bırakması, aktığı yerlerde salıvermesidir.  ألْمُرُوج  atların otladığı çayırlık yerlerdir. Öyle görünüyor ki bu ifadenin hayret edilecek yanı Yüce Allah’ın, iki denizin aktığı ve toplandığı yerde suların birbiriyle kesişip kavuşması ve karışması hususunda onları salmış ve serbest bırakmış olmasına rağmen tuzlunun tatlıyla, tatlının da tuzluyla karışmıyor olmasıdır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)   

 

 هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması, işaret edilene dikkat çekmek içindir. هٰذَا  ile denize işaret edilmiştir. 

عَذْبٌ  haber, فُرَاتٌ , sıfattır.

Aynı üslupta gelen  وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ  cümlesi atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

İki denizin acı ve tatlı olması ifadelerinde mecazî isnad vardır. Acı veya tatlı olan deniz değil, denizin suyudur. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

عَذْبٌ - فُرَات - مِلْحٌ - اُجَاجٌۚ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

فُرَاتٌ - اُجَاجٌۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  فُرَاتٌ - اُجَاجٌۚ  arasında ayrıca muvazene sanatı vardır.

عَذْبٌ - فُرَاتٌ - مِلْحٌ  - اُجَاجٌۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَـٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ  cümlesi ile  وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

İki deniz içerdikleri su bakımından bir hükümde ortaktır ama suların özellikleri açısından farklıdır. Başka bir açıdan düşünüldüğünde bu ayette iki denizin icmâlen zikredilip sonra da farklılıklarının zikredilmesinde leff ve neşr sanatı olduğu söylenebilir. 

İki denizin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zemahşerî bu ayetin, belâgatın en güçlü tanıklarından ve en güzel istiare örneklerinden biri olduğunu vurgulayarak iki denizin bir taraftan birbirlerini arzulayan, öte taraftan birbirlerinden kaçınan iki arkadaş gibi şekillendiği algısıyla kelamın ete kemiğe büründüğü bir anlayış sergiler. (İsmail Bayer, Keşşâf Tefsirinde Belâgat Uygulamaları)  

هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ [Birinin suyu son derece tatlı ve susuzluğu giderici]  هٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ [diğerininki son derece tuzlu ve acı] cümleleri arasında güzel bir mukabele vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayette cem’ ma’at-tefrik sanatı vardır.  جَعَلَ الْبَحرَيْنِ  ifadesinde cem’ vardır, arkadan bu iki denizin farklılıkları zikredilerek tefrik yapılmıştır. Terim olarak tefrîk, “Aynı türden olan veya bir türde birleşen övgü ve yergi gibi iki şey arasında zıtlık meydana getirmektir. (Fahreddin er-Râzî, Nihayetü’l-Îcâz, s. 178.)


وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede icaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. جَعَلَ  fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlüne müteallik  بَیۡنَهُمَا  car mecruru, ilk mef’ûl  بَرْزَخاًe takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan  جَعَلَ  fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مَحْجُوراً  , tezayüf nedeniyle  بَرْزَخاً ‘e atfedilen  حِجْراً  için sıfattır. Sıfat, mevsûfun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

حِجْراً - مَحْجُوراً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, هٰذَا ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بَرْزَخاً - حِجْراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Allah Teâlâ’nın, iki denizin acı tatlı sularının karışmadığını bize bildirdiği bu ifadelerde, her şeye gücü yeten yaratıcının, güç ve kudretinin ne denli azim olduğu anlamı idmâc edilmiştir. 

Bu ayet-i kerimede bir temsil vardır. Mekke’deki İslam davetinin hali de böyledir. Müminlerle müşrikler iki deniz gibi karışıktır. Bunlardan biri tatlı su gibi olan müminler, diğeri acı su gibi olan müşriklerdir. Allah Teâlâ tatlı ve tuzlu suyu olan denizler arasına koyduğu gibi müminlerle müşrikler arasına da bir berzah koymuştur. Böylece tatlı suyun tuzla acıyla kirlenmesi engellenir bunun gibi müşriklerle müminler arasında da bir engel vardır ki müşrikler Müslümanlar arasında küfrün yayılmasına sebep olmaz. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ve bunda, Allah'ın bu dinin şirkle bulanmaya karşı destekçi olduğuna dair kinaye yoluyla bir tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetteki tatlı deniz ile bu büyük nehirler, tuzlu deniz ile de (bunların aktığı) büyük denizler kastedilmiştir. İşte Cenab-ı Hak, bu ikisinin suyunun arasında bir berzah (perde) yaratmıştır yani araya bir kara parçası sokmuştur. Bununla tevhide nasıl delil getirileceği açıktır. Çünkü tatlılık ve tuzluluk eğer toprağın veya suyun kendinden kaynaklanan bir özellik olsaydı (bütün toprak ve suların) aynı özellikte olması gerekirdi. Böyle olmadığına göre, her maddeye ayrı bir sıfat ve özellik veren bir kādir ve hakimin mutlaka bulunması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Furkan Sûresi 54. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً  ٥٤


O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ ve O
2 الَّذِي
3 خَلَقَ yarattı خ ل ق
4 مِنَ -dan
5 الْمَاءِ su- م و ه
6 بَشَرًا bir insan ب ش ر
7 فَجَعَلَهُ ve onu kıldı ج ع ل
8 نَسَبًا nesep ن س ب
9 وَصِهْرًا ve sıhr ص ه ر
10 وَكَانَ ve ك و ن
11 رَبُّكَ Rabbin ر ب ب
12 قَدِيرًا her şeye gücü yetendir ق د ر
Yukarıda sözü edilenlerden daha büyük mûcize, Allah’ın görebildiğimiz en büyük eseri olan insan ve onun yaratılışıdır. Burada, insanlar arasındaki nesep ve sıhriyet bağının da ilâhî kudretin bir delili olarak gösterilmesi ve hemen ardından Allah’ın üstün kudretinin hatırlatılması da son derece anlamlıdır. Çünkü bu, insanın uygarlık kuran bir varlık oluşuna işaret eder. Nitekim uygarlık önce nesep ve sıhriyet ilişkisiyle başlar. Allah sayısız psikolojik, sosyal, ekonomik ilişkilerin de temeli olan bu iki bağdan insanlığı mahrum bıraksaydı insanın diğer hayvanlardan farkı kalmazdı. 55. âyette insanların buna rağmen Allah’ı bırakıp da kendilerine hiçbir fayda veya zarar getirmesi mümkün olmayan nesnelere tapmaları eleştirilmekte; böylece Câhiliye Arapları’nın putları tanrı edinmelerinin, daha geniş anlamda o günden bugüne birçok insanın birtakım değersiz varlıklara veya nefislerinin fâni arzularına birer tanrı gibi kul köle olmalarının anlamsızlığı hatırlatılmaktadır. Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 131

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ 

 

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki هُوَ ‘ye matuftur. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru  خَلَقَ  fiiline mütealliktir. بَشَراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَهُ  fiili, atıf harfi  فَ  ile  خَلَقَ ‘ya matuftur. 

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  نَسَباً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  صِهْراً  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

رَبُّكَ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  قَد۪يراً  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâf cümlesine atfedilmiştir. Ayetin ilk cümlesi mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümle kasrla tekid edilmiştir.

Cümlenin iki tarafının da marife olarak gelişi izafî kasırdır. Kasr-ı ifrattır. Putların ilâhlık vasfında Allah’a ortak olma düşüncesi iptal edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

Ayrıca müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak ve gelen habere dikkat çekmek içindir. 

Müsned konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan  خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  خَلَقَ  fiiline müteallik  مِنَ الْمَٓاءِ  car mecruru, konudaki önemine mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  بَشَراً ’deki nekrelik, cins ve tazim ifade eder. 


فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ 


Atıf harfi  فَ  ile gelen bu cümle, hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

صِهْراًۜ , ikinci mef’ûl  نَسَباً ‘e, tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

Mef’ûl olan  نَسَباً وَصِهْراًۜ  kelimelerindeki  nekrelik, kesret ve tazim ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

بَشَراً  , نَسَباً  kelimeleri arasında muvazene vardır. 

Ayette cem' ma’at-tefrik sanatı vardır. Önceki cümledeki  بَشَراً  kelimesinde cem’,  نَسَباً وَصِهْراً  kelimelerinde ise tefrik yapılmıştır. Yani Allah (c.c) yarattığı insanı da iki kısım kılmıştır: Biri, nesebin sahibi olan, nesebin isnad edildiği erkeklerdir; diğeri de kendileri vasıtasıyla evlilik akrabalığı, hısımlık tesis edilen kadınlardır. Nitekim başka bir ayette de şöyle denilmektedir: "Ondan da erkek ve kadın olmak üzere iki eş yarattı." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

و  harfi  اَوْ  (veya) anlamında taksim içindir.  و  harfi taksim manasında  اَوْ  harfinden daha iyidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً

 

Ayetin son cümlesi, atıf harfi وَ ’la  هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir.

رَبُّكَ  izafetinde Rab ismine muzâf olması Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır.

Önceki cümledeki gaib zamirden bu ayette Allah’ın rububiyet vasfına dikkat çekmek için Rab ismine geçişte, iltifat sanatı vardır. 

Ayette mütekellim  Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned olan  قَد۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

Ayetin sonunda seçilmiş olan  قَد۪يراً  sıfatının, ayetin bağlamı ile mükemmel bir uyum sergilediği kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Bu uyum, teşâbuh-i etrâf sanatıdır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

Allah Teâlâ kendi vasıflarını  كَانَ  ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden  كَانَ  bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî  كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda  söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Burada gelişme kanununun değişik safhaları fevkalâde güzel bir şekilde konularak arz ettiği ilâhî deliller ne güzel gösterilmiştir: 1. Bütün cisimler âlemini temsil eden bir gölge.

2. Buna verilen hareket ve durgunluktan meydana getirilen manzaralar ve değişiklikler.

3. Bu esnada bir su indirilmesinden meydana getirilen hayat.

4. Aynı yer üzerinde o hayatın değişik şekilleri.

5. Ondan özellikle bir çeşidinin (insanın) yaratılışı.

6. İnsanların cinslere ayrılması ki bütün bunlar evrenin yaratıldığı altı gün gibi gelişme derecelerinin en büyük sınırlarıdır. Ve her birinden yüce yaratıcının kudreti daha fazla bir yücelik ile ortaya çıkmıştır. Rabbin her şeye gücü yeter. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Furkan Sûresi 55. Ayet

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً  ٥٥


Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَعْبُدُونَ ve tapıyorlar ع ب د
2 مِنْ
3 دُونِ başka د و ن
4 اللَّهِ Allah’tan
5 مَا şeylere
6 لَا
7 يَنْفَعُهُمْ fayda vermeyen ن ف ع
8 وَلَا ve ne de
9 يَضُرُّهُمْ zarar vermeyen ض ر ر
10 وَكَانَ ve olan ك و ن
11 الْكَافِرُ kafir ك ف ر
12 عَلَىٰ karşı
13 رَبِّهِ Rabbine ر ب ب
14 ظَهِيرًا (şeytana) yardımcıdır ظ ه ر

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. يَعْبُدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ  car mecruru mef’ûlün bih ism-i mevsûl  مَا ‘nın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  يَعْبُدُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَنْفَعُهُمْ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَضُرُّهُمْۜ atıf harfi  وَ ‘la  لَا يَنْفَعُهُمْ  ‘a matuftur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

  وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً

 

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

الْكَافِرُ  kelimesi  كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى رَبِّه۪  car mecruru  ظَه۪يراً ‘e mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri;  على عصيان ربّه (Rabbine isyan üzere) şeklindedir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ظَه۪يراً  kelimesi  كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

كَافِرُ  ; sülâsi mücerredi  كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

ظَه۪يراً  ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir.

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan mevsûlün mahzuf mukaddem haline müteallik olan  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru, ihtimam için zil hale takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَعْبُدُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sıla cümlesi olan  لَا يَنْفَعُهُمْ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  لَا يَضُرُّهُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu kuvvetlendirmiştir.  Atıftan sonra nefy harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.

لَا يَنْفَعُهُمْ  cümlesi ile  لَا يَضُرُّهُمْۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَضُرُّهُمْ - يَنْفَعُهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَ , hal içindir ve onların şirkte ısrar etmelerine hayret etmek için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Menfaati olumsuzladıktan sonra zararın olumsuzlaştırılması, puta tapanların şirklerinde şüphe olmadığına tenbih içindir. Çünkü ibadet; ya bir fayda ummak, ya da putun zararından korunmak için yapılır. Her ikisi de putlarda yoktur. Muzari (şimdiki zaman) fiili ile ifade edilmesi, putlara tapmalarının yenilendiğini ve terk etmek için ciddi bir delil bulamadıklarını belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً

 

وَ , istînâfiyyedir. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلٰى رَبِّه۪  car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan  ظَه۪يراً ‘e takdim edilmiştir.

عَلٰى رَبِّه۪  izafetinde takdiri  عصيان olan muzaf, mahzuftur. Muzafın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

ظَه۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

رَبِّه۪  izafetinde Rab isminin kâfire ait zamire muzâf olmasında, Rabbin onun üzerindeki rububiyetini hatırlatmak manası ve sapkınlıkta ne kadar ileri gittiğine işaret vardır.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

كَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً  [Kâfir, Rabbine karşı yardımcı olandır.] ayeti ile ilgili olarak İbn Abbâs'tan gelen rivayete göre burada kâfirden kasıt Ebû Cehil -la'anehullah-dır. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân) 

Ayeti umumi manasına hamletmek, ayetteki kâfirler Allah'tan başka kendilerine fayda ve zarar veremeyecek olan şeylere taparlar ifadesinin zahirî manasına daha uygundur. Zahir tıpkı  عون  kelimesinin,  مُعَوِنْ  (yardımcı) manasına gelmesi gibi, مُظاَهِر  (sırt veren, destek olan) manasınadır.  فعيل  vezninin,  مفاعيل  (ism-i fail) manasına gelmesi garip bir şey değildir. Binaenaleyh bunun manası, "Kâfir, Rabbine karşı, düşmanlık hususunda şeytana destek olur" şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وكانَ الكافِرُ عَلى رَبِّهِ ظَهِيرًا  cümlesi tezyîldir. الكافِر  kelimesindeki lam-ı tarif istiğrak içindir. Yani Rabbine karşı olanlara yardımcı olan her kâfir demektir. Ve kâfirin haberini  كانَ ‘nin haberi şeklinde getirerek haberle nitelenmenin her kâfir için sabit ve âdet olduğunu belirtmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.  

Günün Mesajı
53. ayetteki durum, büyük bir ırmağın denize karıştığı her yerde söz konusudur. Ayrıca, suyu tuzlu denizlerin bazı yerlerinde tatlı su kaynakları vardır ve bu sular, tuzlu sudan ayrıdır. 16'nci asır Osmanlı amirallerinden Seydi Ali Reis, Mirâtü'l-Memalik adlı eserinde Basra Körfezi'nde böyle bir vakıadan bahseder. O, denizin tuzlu sularının altında tatlı su kaynakları bulduğunu ve mürettebatı ve leventleri için bu sulardan aldığını yazar. (Mevdüdi, 7: 32, not 68)
Fransız bilim adamı Jacgues Cousteau da Akdeniz'le Atlantik Okyanusu'nun farklı kimyevi ve biyolojik yapıya sahip olduğunu keşfetmiştir. Cebel-i Tarık Boğazı'nda yaptığı denizaltı araştırmalarında, bu boğazın güney ve kuzey sahillerinde umulmadık tatlı su kaynakları bulundugunu ve 459lik bir açı yaparak birbirine doğru fışkıran suların âdeta tarak dişleri gibi bir set meydana getirdiğini görmüştür. Bu hal, Akdeniz ve Atlantik Okyanusu sularının birbirine karışmasını önlemektedir.
Müfessirler ayetten, bu zahiri manasının yanısıra, bir arada fakat birbirine karışmadan duran manevi-maddi, gerçek-mecazi, ruh-nefis, Rubûbiyet-kulluk, iman-küfür, doğruluk-eğrilik, mutlak-izafi, gayb-şahadet, dünya-Âhiret, vücüb-imkân âlemleri gibi sahalara işaret de çıkarmışlardır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Halk, yağmur duasına çıkmıştı. Duadan önce, biri öne çıkmış ve halkı düşünmeye davet etmişti: 

Susuzluk ne büyük bir dertti. Kaybedilene dek anlaşılmazdı. Hazıra konmak ne kolaydı. Şükür etmek akla bile gelmezdi. İnsanın hatırlatılmaya ihtiyacı vardı. Hem de defalarca.. 

Güneşin ışığından kaçtığın, sıcağından korunduğun ya da günün hangi saatinde ve hangi yönde olduğunu tahmin ettiğin gölgeler olmasa. 

Gündüze örtü olan gece, rüyalar alemine dalarak dinlendiğin uyku ve bütün işlerin rahatlıkla görüldüğü gündüz olmasa. 

Allah’ın rahmetiyle esen rüzgarlar, bulutlardan yeryüzüne düşen yağmurlar, yolculuk ve rızık barındıran denizler olmasa. 

Bizi birbirimize bağlayan genler ve benzerlikler, kalplerimizi sevindiren muhabbetler ve dostluklar, yaşamamızı kolaylaştıran duygu ve düşünceler olmasa. 

Etrafındakilere dönüp bakmalı. İstemeyi akıl edemeyeceğin ama elinden gitse üzüleceklerin ya da zorlanacakların için Allah’ın rahmetine hamd etmeli. Yokluklarından yine O’na sığınmalı. 

Ey rahmet rüzgarlarının sahibi olan Allahım! Bizi şükür edenlerden eyle. Hayatımızı kolaylaştıran ve güzelleştiren nimetlerinin yokluğundan koru. Bizi kıymet bilenlerden ve nimetlerini hakkıyla (aşırıya kaçmadan) değerlendirenlerden eyle. 

Ey yağmur bulutlarının sahibi olan Allahım! Bizi susuzluktan ve susuzluğun her sıkıntısından muhafaza buyur. Rahmet yağmurların ile yeryüzünü bereketlendir, üzerimizdeki hastalıklardan arındır ve yüzlerimizi güldür. 

Ey yeryüzündeki her canlının rızkını veren ve her canlıyı koruyan Allahım! Bizi iki cihanda da rızıklandır. Bizi bize bırakma. Dilimizi ve kalbimizi Sensiz bırakma! Rahmetinle, muhabbetinle ve mağfiretin ile gönüllerimizi sevindir.

Amin.

***

İnsanın üzerinde yaşadığı yeryüzü, başını kaldırdığı gökyüzü ve kendi bedeni, devamlı hareket halindedir. Gözle görülür ve görülmez çeşitli değişimler söz konusudur. Kimisi barizdir, kimisi ise gizlidir. Kimisinin sona ulaşacağı zaman bellidir, kimisininki ise belirsizdir.

Geçmişte kalan bazı sıkıntılarının tekrarlanmasından korkanlar ile bugününde yaşadıklarını atlatamayacağını düşünenler için bu sürekli değişim teşvik edici bir umuttur. Yaşadığı dünya ve kendisi ya artık aynı değildir, ya da aynı kalmayacaktır. 

Israrla yanlış kişilerle takılmanın, yanlış ortamlarda bulunmanın ve yanlış işleri yapmanın sakıncası olmadığını düşünenler için de net bir uyarıcıdır. Sinsi değişimlerin etkisi sanılandan çok daha büyüktür ve sonuca ulaşıp patlak verdikten sonra da geri dönüşü zordur.

Bir işe başlamaktan çekinenler, yaptıklarını az bularak kendisini hırpalayanlar ve yaptıklarının boşa gittiğini zannedenler için de hoş bir hatırlatıcıdır. Fark edilsin ya da edilmesin, her değişim kayda değerdir ve yeni bir değişimin habercisidir. 

Ey Allahım! Bizi kalplerimize ya da nefislerimize yanlış tohumlar atmaktan muhafaza buyur. Nurun ile eksiklerimizi gider, hastalıklarımızı iyileştir, kusurlarımızı affet ve Senin sevdiklerine yakınlaştır. Bizi alemdeki ayetlerini görenlerden, düşünerek idrak edenlerden, öğrendikleriyle ömrünü zenginleştirenlerden, nimetlerinin şükrünü edenlerden, elindekilerinin kıymetini bilenlerden ve yaşadığı her gününü doğru değerlendirerek, doğru değişimlerden geçerek, Sana daha iyi bir kul olanlardan eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji