بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً ٥٦
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. مُبَشِّراً hitap zamiri كَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. نَذ۪يراً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُبَشِّراً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
نَذ۪يراً , fiilin mef’ûlünün hali olan مُبَشِّراً ‘a atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezattır.
Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren cümledir.
Nefî harfi مَٓا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşmuş iki tekit hükmündeki kasr, hal sahibi ile hal arasındadır. اَرْسَلْنَا fiilinin mef’ûlü maksûr/mevsûf, مُبَشِّراً maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Peygamber Efendimizin sadece müjdeci ve uyarıcı olduğu vurgulu bir dille ifade edilmiştir.
مُبَشِّراً [Müjdeleyici] - نَذ۪يراً [Korkutucu] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır.
Burada da hitap mümin olan Resuledir. (s.a.v) Ancak müşriklerin inatçı kalplerini değiştirebileceğini zanneden peygamber, uyarmaktan ve müjdelemekten öte başka şeyler yapabileceğini zanneder makamına konmuştur. Bu durumda şüphe eder menzilinde olduğu için üslup, kasr şeklinde gelmiştir. Bu; bilenin, cahil menzilesine konulmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Biz, seni ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik yani Biz, seni cennet ile müjdeleyen cehennem ateşinden korkutup uyaran bir kimse olarak gönderdik. Biz, seni bir vekil yahut onları imana zorlayan bir zorlayıcı olarak göndermedik. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
Surenin başından beri yalnız sakındırmadan bahsedilmesi, müjdeyi dinlemedikleri içindir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً ٥٧
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ ‘dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَسْـَٔلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْهِ car mecruru اَجْرٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir.
مِنْ harf-i ceri zaiddir. اَجْرٍ lafzen mecrur, ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا istisnâ edatı olup, istisna-i mukatıa’dır. مَنْ müşterek ism-i mevsûl müstesna olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası شَٓاءَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
شَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَتَّخِذَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اِلٰى رَبِّه۪ car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlü bihe mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَب۪يلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
مِنْ nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı’ istisna 3. Müferrağ istisna. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّخِذَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi أخذ ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamber’dir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً , menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiilin مَٓا harfiyle olumsuzlanması, لَمْ harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü مَٓا harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir.((Hûd/52) (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219)
سأل fiili ‘sormak’ manasındadır. عَلَيْ harf-i ceri ile kullanıldığında ‘istemek’ manasını alır. Fiillerin harf-i cerle yeni anlam kazanmalarına tazmin denir.
مِنْ اَجْرٍ ‘e dahil olan مِنْ harfi tekit ifade eden zaid harftir. Mef’ûl olan kelimedeki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid مِنْ harfi sebebiyle kelime “hiçbir ücret” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اَجْرٍ ‘in mahzuf mukaddem haline müteallik عَلَيْهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümledeki اِلَّا istisna edatı, ism-i mevsûl مَنْ müstesnadır.
Müstesna konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası olan شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً cümlesi, masdar teviliyle شَٓاءَ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar-ı müevvel cümlesinde takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur اِلٰى رَبِّه۪ , ihtimam için ilk mef’ûl olan سَب۪يلاً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan اتَّخَذَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَتَّخِذَ fiilinin iilk mef’ûlü olan سَب۪يلاً ’in tenkiri, tazim içindir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّه۪ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle ه۪ zamirinin aid olduğu kişi şan ve şeref kazanmıştır.
Önce menfî bir sıfatın olumsuz olarak geldiği sonra bundan bir medih sıfatının istisnâ edildiği ayette ‘’Zemme benzeyen bir şeyle medhi te’kîd’’ sanatı vardır.
اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً [Rabbine yol] ifadesinde istiare sanatı vardır, سَب۪يلِ aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Rabbinin rızasını kazanmak, imana kavuşmak için gösterilen çaba, yolcuyu hedefine ulaştıran yolda olmaya benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
İstisna, onlardan bir ödül istemediğini tasdik eder. Umum kastıyla yapılıyor olmasının delaletiyle mahzuf olan umumi hallerden istisnadır. İstisna genel kriterdir. Bu nedenle Arapların konuşmalarında fiilin tasdikinin istisna şeklinde gelişi çokça yer almakta ve buna zemme benzer bir şekilde medhi tekid adı verilmektedir. Bu üslupta bir şey ustaca zıddına benzer şeyle tekid edilir. İki şekli vardır: Biri, saf bir olumlamadır ve müstesna, aslen müstesna minhin bir kısmı değildir. İkinci şeklinde ise müstesna müstesna minh ile aynı türden değildir ama ona yakındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İnsan zihninin doğrudan algısı cihetiyle bakılırsa bu ayetin ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum ancak ücret olarak -maddi veya manevi- şunları şunları istiyorum diye devam etmesi gerekirdi. Fakat genel algının tam tersine umum ifade eden bir istisna ile yine kendi hayırlarına olacak olan (dileyenin Rabbine doğru bir yol tutması hariç) demesi ifadeyi güçlendirmiş ve övgüye layık olma noktasındaki değerini tekid etmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Ben, peygamberliğimin tebliğine karşılık ücret olarak bir şey istemiyorum; sizden istediğim, Rabbine bir yol tutmak isteyen kimselerin onları davet ettiğim gibi iman ve itaat ile Rabbine yakınlık kazanması ve O'dan kurtuluş talep etmesidir. Bunun ücret olarak tasvir edilmesi, ifası istenmesi cihetindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İstisnanın munkatı' olduğu da söylenmiştir ki manası şöyledir: Fakat Rabbine bir yol bulmak isteyen bunu yapsın. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ ٥٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَتَوَكَّلْ | ve tevekkül et |
|
| 2 | عَلَى |
|
|
| 3 | الْحَيِّ | diri olana |
|
| 4 | الَّذِي | öyle ki o |
|
| 5 | لَا | asla |
|
| 6 | يَمُوتُ | ölmez |
|
| 7 | وَسَبِّحْ | ve tesbih et |
|
| 8 | بِحَمْدِهِ | O’nu överek |
|
| 9 | وَكَفَىٰ | ve kafidir |
|
| 10 | بِهِ | O’nun |
|
| 11 | بِذُنُوبِ | günahlarını |
|
| 12 | عِبَادِهِ | kullarının |
|
| 13 | خَبِيرًا | bilmesi |
|
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَكَّلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَى الْحَيِّ car mecruru تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl الْحَيِّ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَمُوتُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَمُوتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. سَبِّـحْ atıf harfi و ‘la تَوَكَّلْ fiiline mütealliktir.
سَبِّـحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِحَمْدِه۪ car mecruru سَبِّـحْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متلبّسا بحمده (Ona hamd ile kuşanmış olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
تَوَكَّلْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. بِ harf-i ceri zaiddir. Muttasıl zamir ه۪ lafzen mecrur, كَفٰى ‘nın faili olarak mahallen merfûdur.
بِذُنُوبِ car mecruru خَب۪يراً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. عِبَادِه۪ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَب۪يراً kelimesi كَفٰى ‘daki failin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazf edilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la önceki ayete atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Lafzın zahirine göre bu hitap her ne kadar Hz. Peygambere (s.a.v) müteveccih ise de mana bakımından umumidir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde الْحَيِّ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
الْحَيِّ için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan لَا يَمُوتُ , menfi muzari fiil sıygasıyla, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الْحَيِّ - يَمُوتُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ cümlesi hükümde ortaklık sebebiyle …تَوَكَّلْ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِحَمْدِه۪ car-mecruru, سَبِّـحْ fiilinin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf بِحَمْدِه۪ izafetinde, Allah Teâlâya ait zamire muzâf olması حَمْدِ için tazim ve tekrîm ifade eder.
سَبِّـحْ - بِحَمْدِه۪ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سَبِّـحْ , tenzih demektir. سَبِّـحْ [Tesbih et] ayetinin O'nun için namaz kıl, anlamında olduğu da söylenmiştir, çünkü namaza da tesbih denmektedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Cenab-ı Hak, ölmez olan الْحَيِّ ‘a (diriye) demiştir, çünkü ölen canlıya tevekkül eden kimse, tevekkül ettiği kimse ölünce zarar etmiş olur. Hak Teâlâ ise ölmez bir diridir. Binaenaleyh O'na güvenip dayanan kesinlikle kaybetmez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
التَّوَكُّلُ : Kendisine vekil olana yani başkalarının işleriyle yükümlü olan kimseye güvenmek ve işlerin teslimi demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayet kâmil insanın Allah'tan başkasına güvenmeyeceğine işaret eder. Çünkü ölüme maruz olan canlıya güvenmek bazen fayda sağlasa da uzun sürmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Tekid ifade eden zaid بِ harfi nedeniyle mecrur olan ه۪ , fiilin faili olarak merfû mahaldedir.
عِبَادِهِ izafetinde عِبَادِ ’nin Allah’a aid zamire muzâf olması, kulları şereflendirmek ve ikaz etmek içindir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِذُنُوبِ , car mecruru ihtimam için amili olan خَب۪يراً 'e takdim edilmiştir.
Fiilin failinden hal olan خَب۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette, Allah Teâlânın, kullarının günahlarından haberdar olduğu beyan edilirken, karşılığını yani cezasını verir manası idmâc edilmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
كَفَىٰ , mübalağa manası için kullanılan bir lafızdır. Buna göre ayet, "Allah senin yanında olduğu müddetçe başkasına muhtaç olmazsın. Çünkü O, onların bütün hal ve hareketlerini hakkıyla bilendir, haberdardır ve yaptıklarının karşılığını vermeye kādirdir" manasına gelir ve son derece ileri bir tehdit ifade eder. Cenab-ı Hak sanki bununla, "Eğer Allah'ın emrine muhalefete yeltenirseniz, hakettiğiniz cezayı almanız için O'nun ilmi size yeter" demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Buradaki ب harfi, fiilin faile isnadını tekid eder. الكِفايَةِ fiilinden sonra çoğu zaman bu harf gelerek fiilin failine veya mef’ûlune isnadını tekid etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً ٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِي | O ki |
|
| 2 | خَلَقَ | yarattı |
|
| 3 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 4 | وَالْأَرْضَ | ve yeri |
|
| 5 | وَمَا | ve bulunanları |
|
| 6 | بَيْنَهُمَا | ikisinin arasında |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | سِتَّةِ | altı |
|
| 9 | أَيَّامٍ | günde |
|
| 10 | ثُمَّ | sonra |
|
| 11 | اسْتَوَىٰ | kuruldu |
|
| 12 | عَلَى | üzerine |
|
| 13 | الْعَرْشِ | Arş |
|
| 14 | الرَّحْمَٰنُ | Rahman’dır |
|
| 15 | فَاسْأَلْ | sor |
|
| 16 | بِهِ | bunu |
|
| 17 | خَبِيرًا | bir bilene |
|
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً
İsim cümlesidir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖي mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. السَّمٰوَاتِ mef’ûlün bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. الْاَرْضَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
مَا müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘la السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur. Mekân zarfı بَيْنَهُمَا mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فٖي سِتَّةِ car mecruru خَلَقَ fiiline mütealliktir. اَيَّامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اسْتَوٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَى الْعَرْشِۚۛ car mecruru اسْتَوٰى fiiline mütealliktir.
اَلرَّحْمٰنُ müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖي ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. Veya اَلرَّحْمٰنُ mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هُو şeklindedir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن شئت تحقيق، أو تفصيل ما ذكر فاسأل به خبيرا (Bahsedilenleri araştırmak veya detaylandırmak istiyorsanız, bir bilene sorun.) şeklindedir.
فَسْـَٔلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِه۪ car mecruru خَب۪يراً ‘e mütealliktir. خَب۪يراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَوٰى fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوى ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلَّذ۪ي müsmedün ileyh اَلرَّحْمٰنُ müsneddir.
Mübteda konumunda, müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlenin müsnedün ileyhi konumunda olan الَّـذ۪ٓي , sonraki habere dikkat çekmek üzere ism-i mevsûlle marife olmuştur.
السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ’ye temasül nedeniyle atfedilen müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası mahzuftur. بَيْنَهُمَٓا bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır. Semavat yeryüzünü ve ikisi arasındakileri de kapsadığı halde semavattan sonra الْاَرْضِ ve بَيْنَهُمَٓا ‘nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.
خَلَقَ ’dan sonra, yaratılanların yer, gök ve aralarındakiler şeklinde sayılması taksim sanatıdır.
خَلَقَ fiiline müteallik ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ car-mecrurundaki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla günler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. اَيَّامٍ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ ibaresinde istiare vardır. Çünkü gerçek anlamda istiva ile sadece yükselen-alçalan, doğrulan-eğrilen cisimler nitelenir.
Ayetteki اسْتَوٰى kelimesinde tevriye sanatı vardır.
اسْتَوٰى kelimesinin iki manası vardır: Yakın manası “bir yerde karar bulmak” tır. Uzak manası ise saltanat ve istilâdır. Allah Teâlâ cisim olmaktan münezzeh olduğu için yakın mananın murad edilmesi münasip değildir. Dolayısıyla uzak mana kastedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde haber konumundaki isminin اَلرَّحْمٰنُ zikredilmesi, tecrîd sanatıdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ mübteda, اَلرَّحْمٰنُ ise onun haberi veya الْحَيِّ kelimesinin sıfatı ve اَلرَّحْمٰنُ da mahzuf bir mübtedanın haberi ya da اسْتَوٰى ’daki zamirden bedeldir. اَلرَّحْمٰنُ kelimesi الحى kelimesinin sıfatı olarak mecrur da okunmuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ [O Rahman arşa istiva etmiştir.] Burada اسْتَوٰى [istiva etti] sözcüğünün akla gelen ilk anlamı oturmaktır. Ancak bu, İslam inancına zıttır. Çünkü oturma, Allah’ın cisim olmasını ve bir mekân edinmesini gerektirir. Bundan dolayı burada sözcüğün uzak anlamı kuşatmak, istila etmek kastedilmiştir. Ayette istiva sözcüğünden önce veya sonra, yakın ya da uzak anlamına delalet eden bir karine (ipucu) zikredilmediği için burada tevriye-i mücerrede vardır. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)
الرَّحْمَنُ kelimesi mahzuf bir mübtedanın haberdir. Yani ifade هو الرَّحْمَنُ (O, Rahmândır.) şeklindedir. Bu şekilde haberin veya sahibinin vasıfları takdim edildiğinde çoğu zaman müsnedün ileyh hazf edilir. Sonra bu müsnedün ileyh açıklanır ki bu, geçmişin kapsamlı bir açıklamasının ifşasıdır veya önceden zikredilenlerin amaçlarından daha önemlidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki istiva ile bir mahal ve mekânı işgal etmek değil de “kudret ve saltanat bakımından hakim olmak” anlamı kastedilmiştir. Bu ifade, “Falanca kral krallığının tahtına kuruldu; buyruk- yasak kürsüsüne (‘Arş üzerine istiva etti.’ sözü, ‘Tahta oturdu, tahta geçti, tahta kuruldu.’ anlamında temsîli istiaredir. Allah Teâlâ’nın varlıkların bizzat yönetimini ve murakabesini elinde bulundurması hali, kralın tebasını yönetmek üzere tahta geçip oturması durumu ile temsil edilmiştir.) malik oldu” anlamında ”Falanca kral, kraliyet tahtına oturdu/kuruldu” denmesi gibidir. (Allah Teâlâ’nın) -gerçekte üzerine oturacağı tahtı ve el ile işaret edilecek (şekilde maddi yapıda) yüksek bir yeri bulunmasa da -bu şekilde (arşı olmakla) nitelenmesi güzel olmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً
Fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Takdiri إن شئت تحقيق، أو تفصيل ما ذكر (Bahsedilenleri araştırmak veya detaylandırmak istiyorsan) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cevap cümlesi olan فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevabından oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِه۪ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan خَب۪يراً ‘e takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan خَب۪يراً mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Kelimedeki nekrelik, tazim ifade eder.
فَسۡـَٔلۡ - خَب۪يراً kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً : Zeccâc dedi ki: Ayet, sen O'nun hakkında soru sor, demektir. Bu açıklamayı dil bilginlerinden bir topluluk da nakletmiş bulunmaktadır. Buradaki بِ harf-i ceri "...den, dan" anlamındadır. Buradaki بِ harf-i cerinin عَنْ anlamında kullanıldığını kabul edecek olursak, meal: Soran bir kişi gerçekleşecek bir azap hakkında soru sordu, anlamında olur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟ ۩ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve ne zaman ki |
|
| 2 | قِيلَ | denildi |
|
| 3 | لَهُمُ | onlara |
|
| 4 | اسْجُدُوا | secde edin |
|
| 5 | لِلرَّحْمَٰنِ | Rahman’a |
|
| 6 | قَالُوا | derler |
|
| 7 | وَمَا | nedir? |
|
| 8 | الرَّحْمَٰنُ | Rahman |
|
| 9 | أَنَسْجُدُ | secde eder miyiz hiç? |
|
| 10 | لِمَا | şeye |
|
| 11 | تَأْمُرُنَا | senin bize emrettiğin |
|
| 12 | وَزَادَهُمْ | ve onların artırır |
|
| 13 | نُفُورًا | nefretini |
|
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ق۪يلَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru ق۪يلَ fiiline mütealliktir. اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ cümlesi, naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اسْجُدُوا fiili ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلرَّحْمٰنِ car mecruru اسْجُدُوا fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَالُوا ‘dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟
İsim cümlesidir. Atıf harfi وَ ile mukadder mekulü’l-kavl cümlesine matuftur. Takdiri, ما السجود وما الرحمن.. أو نسجد وما الرحمن (Secde nedir ve Rahman nedir.. Veya secde ederiz ve Rahman nedir?) şeklindedir. Veya وَ harfi zaiddir.
İstifham ismi مَا mübteda olarak mahallen merfûdur. الرَّحْمٰنُ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
Fiil cümlesidir. Hemze istifhâm harfidir. نَسْجُدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. مَا müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle نَسْجُدُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَأْمُرُنَا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
تَأْمُرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mütekellim zamiri ناَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ istînâfiyyedir. زَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘ dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نُفُوراً۟ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ق۪يلَ , fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Şart harfinin muzari fiil yerine mazi fiile gelişi, hasıl olmayan şeyi hasıl olmuş yerine izhar etmek içindir. Bu da bu cümledeki gibi sebepler kuvvetli olduğu zaman yapılır.
ق۪يلَ fiilinin naib-i faili olan mekulü’l-kavl cümlesi اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. ق۪يلَ fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُوا وَمَا ٱلرَّحۡمَـٰنُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُو fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا ٱلرَّحۡمَـٰنُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Takdiri ما السجود (secde nedir?) olan mukadder cümleye وَ ’la atfedilmiştir. Veya وَ harfi zaiddir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rahmân isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen muhatabını küçümseyip alay etmek manası murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
قَالُوا - ق۪يلَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ٱلرَّحۡمَـٰنُ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا Mekulü’l-kavle dahil müstenefe cümlesidir. Hemze inkârî istifham manasındadır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, inkâr manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle نَسْجُدُ fiiline mütealliktir. Sılası olan تَأْمُرُنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, bu emrin tekrarlanarak devam ettiğine işarettir. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اسْجُدُوا - اَنَسْجُدُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette iki ayrı manayı taşıyan مَا ’larda ve الرَّحْمٰنُ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Rahmân nedir sorusu, bu ismin anlamını, kime isim olarak verildiğini, niçin verildiğini sormak olabileceği gibi, inkâr için de olabilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
İstifham taaccüp manasındadır. Bu ismi bilmiyormuş gibi soru sorulmuştur. Bunun için de مَن değil de ismin manasının sorulduğuna delalet için مَا ismi gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu sualin cevabı bir başka surede, Rahman Suresinde verilmiştir: [Çok merhametli (Allah), Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (konuşup düşüncelerini açıklamayı) öğretti.] (Rahman/1-4) (Ali Turgut, Tefsir Usûlu ve Kaynakları, s. 200)
اِذَا edatı, اِنْ edatının aksine, kesinlik, zan ve vukûu çokça olan cümlelerde bulunma özelliğine sahiptir. Çünkü اِنْ edatı, şüphe, vehim ve vukûu nadir olan cümlelerde bulunur. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c.1 s.407)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟
وَ , istînâfiyyedir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mef’ûl olan نُفُوراً۟ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً ٦١
Serace سرج : سِراجٌ bir fitil ve yağla ışık veren/parıldayan şeydir (kandil/çıra). Ayrıca bu sözcükle ışık veren her şey de ifade edilir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece isim formunda 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Sirac ve sarraçtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً
Fiil cümlesidir. تَبَارَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir, çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. بُرُوجاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً cümlesi, atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪يهَا car mecruru جَعَلَ fiiline mütealliktir. سِرَاجاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَمَراً atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
مُن۪يراً kelimesi قَمَراً ‘ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَبَارَكَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفاعَلَ babındadır. Sülâsîsi برك 'dir.
Bu bab fiile müşareket (ortaklık/işteşlik), tekellüf ve tezahür( görünmek ve zorlanmak), tedrîc (bir işin aşamalı olarak ,aralıklarla ve yavaş yavaş meydana gelmesi), mutavaat fâale (mufaale babına ait bir fiilin dönüşlülüğü için kullanılması) ve mücerret mana (türemiş olduğu mücerred fiil ile aynı anlamda kullanılması) anlamları katar.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede تَبَارَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir, çekimi yoktur; ancak Allah için kullanılır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekip önemini bildirmek kastı yanında tazim ifade eder.
تَبَارَكَ fiilinin faili konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sılası olan جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan فِي السَّمَٓاءِ car-mecruru ihtimam için ilk mef’ûl olan بُرُوجاً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي السَّمَٓاءِ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla gökyüzü içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gökyüzü, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Allah’ın kudretinin sonsuzluğunu tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
Aynı üslupta gelen وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mahzuf ikinci mef’ûle müteallik olan car-mecrur ف۪يهَا , ihtimam için ilk mef’ûl سِرَاجاً ‘e takdim edilmiştir. İki mef’ûle müteaddi olan جَعَلَ fiilinin ikinci mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
وَقَمَراً مُن۪يراً , mef’ûl olan سِرَاجاً ‘e, tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.
قَمَراً için sıfat olan مُن۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
السَّمَٓاءِ - بُرُوجاً - سِرَاجاً - قَمَراً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, جَعَلَ fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بُرُوجاً - سِرَاجاً - قَمَراً kelimelerindeki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.
Allah’ın gök yüzünde yarattıklarının sayılması taksim sanatıdır.
Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Ayette bütün bu yaratılanların sıralanmasında asıl amaç Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır.
تَبَارَكَ kelimesinin kök manası berekettir, bu da ziyadelik, büyüme demektir. تفاعلة babından dolayı mübalağa ifade eder. Ziyadelik, gelişme ve büyüme manaları Allah Teâlâ hakkında kullanılırsa, takdis, tenzih ve tazim ifade eder. (Muhammed Ebu Mûsâ, Zuhruf Suresi Belâgî Tefsiri, c. 4, s. 367.)
Bereket; تَبَارَكَ الله (Allah zengin ve cömerttir.) (A‘râf 7/54) ayetinde olduğu gibi hayrın çokluğu ve artışı demek olup iki anlamı vardır: Hayrı sürekli olarak artıp çoğalan veya sıfat ve fiillerinde her şeyden daha ileri ve yüce olan demektir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
سِرَاجاً (Ayetteki sirâc kelimesi) çoğul olarak سروج şeklinde de okunmuştur ki bu, yedi Kurrâ’dan Hamza ile Kisâi’nin kıraatleridir. Diğerleri tekil sıygasıyla سِرَاجاً şeklinde kıraat ederler. سروجا şeklinde çoğul okuyanlar yıldızları سِرَاجاً şeklinde tekil okuyanlar ise güneşi kastetmişlerdir. Yüce Allah’ın başka yerlerde güneşi kandil سِرَاجاً kıldı. (Nuh/16) buyurması, سِرَاجاً kıraatını pekiştirmektedir. سِرْجاً şeklinde çoğul okuyanların kıraatini ise yıldızların gece alametlerinden olması, kandillerin ise gündüzün hallerinden ziyade gecenin hallerine benzemesi olgusu desteklemektedir. (Uygun yerlere) konulmuş kandiller ve yükseklere yakılmış ateşlerle insanlar yollarını buldukları gibi karanlık gecelerde de insanlar onlar sayesinde yollarını buldukları için yıldızlara kandillere benzetilmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
"Gökte burçlar kılan Allah pek yücedir!” yani on iki burç ki onlar da yüksek saraylardır. Çünkü onlar gezegen ve yıldızlardır, içindekiler için mesken gibidir. التَّبَرُّجِ 'den gelir ki görünmektir. Onda bir kandil kıldı yani güneş demektir, çünkü güneşi bir kandil kıldı (Nûh/16) buyurmuştur. Hamze ile Kissâî سُرُجًا okumuşlardır ki onlar da güneş ile büyük yıldızlardır. Bir de nûr saçan ay, gece ışık veren. قَمْرًا kelimesi قُمْرًا ‘da okunmuştur ki ذا قَمَرٍ demektir, o da قَمْراءَ 'nin cem'idir. Kamer manasına olması da caizdir. Mesela: رُّشْدِ والرَّشَدِ والعُرْبِ والعَرَبِ gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burçların, güneşin ve ayın yaratılışının kudretin büyüklüğüne işaret etmesi, akıl sahipleri için apaçık bir delildir. Aynı şekilde, insanların durumlarını takip edebilmesi ve hesabını yapabilmesi için Allah’ın ince sanatına, bozulmayan ve değişmeyen düzenine delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O |
|
| 2 | الَّذِي | ki |
|
| 3 | جَعَلَ | yaptı |
|
| 4 | اللَّيْلَ | geceyi |
|
| 5 | وَالنَّهَارَ | ve gündüzü |
|
| 6 | خِلْفَةً | birbirini izler |
|
| 7 | لِمَنْ | için |
|
| 8 | أَرَادَ | isteyenler |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يَذَّكَّرَ | öğüt almak |
|
| 11 | أَوْ | veya |
|
| 12 | أَرَادَ | isteyenler için |
|
| 13 | شُكُورًا | şükretmek |
|
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası جَعَلَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
جَعَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الَّيْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. النَّهَارَ atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
خِلْفَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَنْ müşterek ism-i mevsûl لِ harf-i ceriyle masdar خِلْفَةً ‘ e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَرَادَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَذَّكَّرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَرَادَ شُكُوراً atıf harfi اَوْ ile makabline matuftur.
اَرَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. شُكُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَذَّكَّرَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ذكر ’dir. ت harfi idgam edilerek ذ harfine dönüşmüştür.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اَرَادَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki تَبَارَكَ الَّذ۪ي cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümlesinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfret ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle kasrla tekid edilmiştir. Bu kasr izafi değil hakikidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsim cümlesinin iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir. Mübteda ve haber arasındaki iki tekit hükmündeki kasr, هُوَ maksûr/mevsûf, الَّـذ۪ٓي sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Müsned konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekip önemini bildirmek kastı yanında tazim ifade eder. Ayrıca haberin muhataplar tarafından bilindiğine işaret eder.
النَّهَارَ , tezat nedeniyle ilk mef’ul الَّيْلَ ‘ye atfedilmiştir. Aralarında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
İkinci mef’ûl خِلْفَةً ‘deki nekrelik tazim içindir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle خِلْفَةً ‘e mütealliktir. Sıla cümlesi olan اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَذَّكَّرَ cümlesi, masdar tevili ile اَرَادَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَذَّكَّرَ fiiili, تَفَعَّلَ babındadır. Bu bab fiile tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp anlamları katmıştır.
اَوْ اَرَادَ شُكُوراً cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle مَنْ ’in sılasına atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
شُكُوراً ’deki tenvin kesret ve tazim içindir.
خِلْفَةً ve شُكُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
شُكُوراً - يَذَّكَّرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَرَادَ fiilinin ayette tekrarının sebebi, insanların cüzi iradelerinin özgür olduğuna dikkat çekmek için olabilir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette leff ve neşr sanatı vardır. Tafsîlen, gece ve gündüzden bahsedildikten sonra, onlarla münasebeti olan يَذَّكَّرَ ve شُكُوراً ibareleri gelmiştir.
Bu sanatta müteaddit şeyler tafsîlen veyâ icmâlen zikredildiği ve hükümleri bunların içinde katlanmış olduğu için “leff” veya “tayy” denmiş, bu katlanmış hükümler açıklandığı zaman ise neşr olduğu için leff ve neşr adı verilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî’ İlmi)
خِلْفَةً ifadesinde istiare vardır. Görüşlerden birisine göre burada خِلْفَةً kelimesi gece ile gündüzü birbiri ardınca getirdi demektir. Buna göre artık bu geldiğinde o gider, bu gittiğinde o gelir. Yine denildiğine göre خِلْفَةً , (birisi diğerine halef) demektir ki bu mana (aykırı olmak anlamındadır) المحالفة değil, (halef olmak anlamındaki) الحلافة ’ten gelir. Yine denildiğine göre خِلْفَةً , (aykırı/muhalif) demektir ki birisi (gece) siyah, diğeri (gündüz) beyazdır. Bu yorum da muhalefet (aykırılık) anlamına dönük bir manadır. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
Gece ile gündüzün birbirinin halefi olması, onlarda yapılan işler için birbirinin yerine kaim olması veya nöbetle birbirini izlemesi demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعِبَادُ | ve kulları |
|
| 2 | الرَّحْمَٰنِ | Rahman’ın |
|
| 3 | الَّذِينَ | öyle kimselerdir ki |
|
| 4 | يَمْشُونَ | yürürler |
|
| 5 | عَلَى |
|
|
| 6 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 7 | هَوْنًا | mütevazi olarak |
|
| 8 | وَإِذَا | ne zaman ki |
|
| 9 | خَاطَبَهُمُ | kendilerine laf atarsa |
|
| 10 | الْجَاهِلُونَ | cahiller |
|
| 11 | قَالُوا | derler |
|
| 12 | سَلَامًا | Selam |
|
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. عِبَادُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الرَّحْمٰنِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mübtedanın haberi 75. ayetteki أُوْلئِكَ يُجْزَوْنَ cümlesi olarak mahallen merfûdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl عِبَادُ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَمْشُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَمْشُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَلَى الْاَرْضِ car mecruru يَمْشُونَ fiiline mütealliktir. هَوْناً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri; مشيا هونا (Kolayca yürüyerek) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. خَاطَبَهُمُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. خَاطَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْجَاهِلُونَ fail olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı قَالُوا ‘dur.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli سَلَاماً ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَاطَبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi خطب ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.
الْجَاهِلُونَ ; sülâsî mücerredi جهل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً
وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
عِبَادُ الرَّحْمٰنِ izafeti, 75. ayetteki … أُوْلئِكَ يُجْزَوْنَ cümlesi için mübtedadır. Haberle birlikte cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rahmân isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin veciz anlatım yollarından biri olan izafet formunda gelmesi muzâfı tazim içindir.
الرَّحْمٰنِ için sıfat konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
هَوْناً , takdiri مشيا (yürüyüş) olan mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ [Rahmân'ın kulları] şeklindeki isim tamlaması, şereflendirmek ve değer vermek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Rahmân’ın kulları mübteda olup haberi surenin sonundadır; adeta Rahmân’ın sıfatları bu olan “kulları, işte bunlar, sabretmelerine karşılık Has Oda ile mükâfatlandırılacaklardır. (Furkân 25/75) denilmektedir. Bu mübtedanın haberi الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ yürüyenler de olabilir. Kulların Rahmân’a nispet edilmesi ise onları tahsis ve yüceltmek içindir. هَوْناً ise vakarlı ve mütevazi olarak anlamında haldir. Veya vakarlı ve tevazulu bir yürüyüş ile anlamında yürüyüşün sıfatıdır; ancak masdarın, - هَوْناً ’in -sıfat olarak kullanılmış olmasında mübalağa vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
هَوْناً kelimesi, هينا (vakarla) ya da مشيا هونا (Kolayca yürüyerek) demektir ki masdar ve sıfat olur, mana da sükunet ve tevazu ile yürürler demek olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ عِبَادُ ismini kullukla meşgul olanlara tahsis etmiştir. Böylece bu iş, işte bu sıfatın, mahlukattaki sıfatların en değerlisi olduğuna delalet etmiştir. Bil ki Cenab-ı Hak bu kulları şu sıfatlarla tavsif etmiştir:
1-Tevazu, ‘’...ki onlar, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler” ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, onların gündüzleyin olan gidişatlarını nitelemedir.
2. Cahilleri muhatap almazlar.
3. Geceyi ibadetle ihya ederler.
4. Cehenneme girmekten korkarlar.
5. Harcamada itidal üzeredirler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
Cümle atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ , şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِذَٓا ’nın müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s.106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالُوا سَلَاماً , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan سَلَاماً , takdiri; نسلّم ( selamlarız.) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
Mef’ûlü mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Esamm şöyle der: “Bu ayetteki سَلَاماً tazim ve saygı selamı değil, vedalaşma selamıdır. Bu tıpkı Hz. İbrahim (a.s)’ın, babasına [“Sana selam olsun, uğurlar olsun”] (Meryem, 47) ifadesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً ٦٤
وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi و ile önceki ayetteki الَّذ۪ينَ ‘ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَب۪يتُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
İsim cümlesidir. بَاتَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَب۪يتُونَ nakıs, نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. يَب۪يتُونَ ‘nin ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. لِرَبِّهِمْ car mecruru سُجَّداً ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.
Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سُجَّداً kelimesi يَب۪يتُونَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. قِيَاماً atıf harfi و ile makabline matuftur.
وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً
وَالَّذ۪ينَ , önceki ayetteki الَّذ۪ينَ ’ye atfedilmiştir. İsm-i mevsûlün sılası olan يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً cümlesi, nakıs fiil بَاتَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Önceki ayetteki Rahman isminden sonra bu ayette zamir makamında Rab isminin zikredilmesinde tecrîd, iltifât ve ıtnâb sanatları vardır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِرَبِّهِمْ car mecruru, ihtimam için amili olan سُجَّداً ‘e takdim edilmiştir.
قِيَاماً , tezat nedeniyle nakıs fiil بَاتَ ‘nin haberi olan سُجَّداً ‘e, atfedilmiştir. Aralarında tıbâk-ı îcâb ve murâati nazîr sanatları vardır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, لِرَبِّهِمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْ zamiri dolayısıyla kullar, şan ve şeref kazanmıştır.
Secde ve kıyam namazın iki rüknüdür. İki rüknü zikredilerek namaz kastedilmiştir. Cüziyyet alakasıyla mecâz-ı mürseldir.
Cüziyyet alakası: Bir şey söylenip bununla o şeyin tamamının kastedilmesidir. Yani cüz söylenip külün murad edilmesidir. Bundan amaç mübalağadır. Buna zikr-i cüz irade-i kül de denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Müsned olan سُجَّداً , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قِيَاماً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Namazda, özellikle geceyi zikretmesi gece yapılan ibadetin zor ve riyadan uzak olmasındandır. قِيَاماً ‘ ın sona bırakılması ayet sonlarının tutması içindir. قِيَاماً kelimesi قائم 'in çoğuludur ya da masdardır, cemi yerine geçmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Ayetin metninde secdenin kıyamdan önce zikredilmesi, cümle sonlarının uyumu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ ٦٥
Cehennem جهنم : Cehennem tabakalarına ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır. Sünnî âlimlere göre burası günahkâr müminlerin azap yeri olacak, bunların azabı sona erdikten sonra ise boş kalacaktır. Bu durumda cehennem genel olarak âhiretteki azap yerinin bütününün, özel olarak da en üst tabakasının adı olmaktadır. Yüce Allah’ın kızdırılmış ateşinin adıdır. Aslı Farsça olup جِهْنام dir, ama Arapçalaşmıştır.
Cehennem (müennes); İbranice’de Hinnam Vadisi demektir ki burada insanlar Molek’e ateşte kurban sunarlar. Bu kelime yabancı kökenli bir kelime farz edilir.
Lügat ehli şöyle demiştir:
Cehennemin lügatte aslı جِهانَم dir. Cihânem derin kuyu demektir. Futuhatu-l Mekkiye’de şöyle geçer: Cehennem adı, sıcaklığından ve soğukluğundan dolayı verilmiş bir isimdir. Ayrıca جهنّم ismi جِهام (yağmursuz bulut) kelimesinden gelir. Zira onun görünümü çirkindir. Bulut Allah’ın rahmeti olan su ve yağmurunu akıtan demektir. Allah buluttan yağmuru giderince, kendisinden rahmet olan yağmur giderildiği için ona جَهام ismi verilmiştir. Aynı şekilde Allah cehennemden rahmetini giderdiği için o da çirkin görünümlü olmuştur. Oraya cehennem ismi verilmesinin bir sebebi de dibinin derin olmasıdır.
جهنّم Sülasi mezid sigasıdır. İçinde kafirler, Allah düşmanları bulunan ve onlara azab edilen mekana isim olmuştur. Onun çirkin ve çatık kaşlı bir yüzü vardır. Bu madde جحن – جحم - جهن maddelerine lafzen ve mana olarak yakındır. Yine cehennem içinde kabalık, darlık, iğrençlik ve çatık kaşlılığı kapsayarak bunlara delalet eder. Bu mana Allah’ın zikrinden yüz çevirerek yol almanın ve bu alçak dünya amelinden suluk ederek sona erdirip rahatlık, neşe, merhamet, nimet ve razı bir yaşam diyarı olan ahiret alemine gider ki orası; arzı sema ve arz kadar olan cennettir.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ ۚ
Cehennem mefhumunun cennet mefhumunun mukabili olduğu ortadadır. Nun’un ziyadesi ve şeddeli oluşu sertlik ve çatık kaşlılığın şidddetine delalet eder.
Kuran’da türevleriyle birlikte 77 kez geçmektedir. (Müfredat- Tahqiq- Tdv İslam Ans.- Bursevi- Mukatil B. Süleyman) Kuran’ı Kerim’de isim olarak 77 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli cehennem (uçurum)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ‘la 63.ayetteki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ye matuf olup, mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَقُولُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَقُولُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا ‘dır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Nida harfi mahzuftur. Münada olan رَبَّ muzâf olup fetha ile mansubdur. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اصْرِفْ dua manasında, sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنَّا car mecruru اصْرِفْ ‘in mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. عَذَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَهَنَّمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
عَذَابَ kelimesi إِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. غَرَاماًۗ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124)
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ
وَالَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ‘la 63. ayetteki الَّذ۪ينَ ‘ye atfedilmiştir. Allah Teâlâ, kullarının özelliklerini saymaya bu ayette de devam ediyor.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi olan يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Nida harfinin hazfi, mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nida üslubunda gelmiş olmasına rağmen dua manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اصْرِفْ fiiline müteallik عَنَّا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
رَبَّـنَا izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle نَا zamirinin ait olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca رَبَّـنَا izafeti, mütekellimin, Allah’ın Rububiyet sıfatına sığınma isteğine işarettiir.
Nidanın cevabı olan اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Emir üslubundaki cümle, emir manasından çıkarak, dua manasında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗ
Ayetin son cümlesi, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin konusunun önemli unsuru olan عَذَابَ ’nin zamir makamında zahir olarak ikinci kez geçmesi, dikkatleri onun üzerine çekmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan كَانَ غَرَاماً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi غَرَامًا , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
كَانَ fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Râgıb el-İsfahânî, Müfredât)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
غَرَامًا , ‘helak, hüsran, peşi bırakmayan ve yapışan’ anlamındadır. Peşi bırakılmayıp ısrarla takip edildiği için borçluya da غريم denilmesi bundandır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً ٦٦
اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هَا muttasıl zamir إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. سَٓاءَتْ cümlesi, إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
سَٓاءَتْ zem anlamı taşıyan camid fildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. سَٓاءَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, جَهَنَّمُ şeklindedir. مُسْتَقَراًّ temyiz olup fetha ile mansubdur. مُقَاماً atıf harfi و ‘la makabline matuftur.
سَاءَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
1. Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi 2. سَاءَ ’nin Temyiz Alması. 3. سَاءَ Fiilinin مَا Harfi ile Gelmesi (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسْتَقَراًّ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef’ûludur.
اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Azaptan uzaklaşmanın diğer bir sebebini bildirmektedir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberiolan سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. سَٓاءَتْ , zem anlamı taşıyan camid fiildir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سَٓاءَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جَهَنَّمُ ’dir. مُسْتَقَراًّ temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnabdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Cehennemin makam ve barınak yeri olması ifadesinde istiare vardır. Barınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir. Cehennemin korkunçluğunu ifadede mübalağa için istiare yapılmıştır.
مُسْتَقَراًّ ve مُقَاماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سَٓاءَتْ kelimesi بأسة hükmünde olup مُسْتَقَراًّ (karargah olarak) kelimesinin açıkladığı gizli bir zamir vardır. Zemmedilmesi kastedilen kelime mahzuf olup cümle سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً (O, karargâh olarak da ikametgâh olarak da kötüdür) şeklindedir. Bu zamir cümleyi اِنَّ ’nin ismine bağlayan ve onu ona haber yapan şeydir. سَٓاءَتْ kelimesi أحزن (üzdü) anlamında da olabilir ki faili اِنَّ ’nin ismi olan zamirdir (yani Cehennem Ateşi). Bu durumda مُسْتَقَراًّ hal veya temyiz olur. Bu iki gerekçelendirmenin mütedahil /iç içe olması da eş anlamı olması da mümkündür. Ayrıca bu söz, Allah’ın sözü de onların sözlerinin hikâyesi de olabilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
مُسْتَقَراًّ ile مُقَاماً kelimeleri arasındaki farka gelince, مُسْتَقَراًّ ‘ın iman ehli olan günahkârlar için olması muhtemeldir. Çünkü onlar, ateşte (geçici bir süre için) karar kılacaklar, ama orada (ebedi) mukîm olmayacaklar. Mukîm kelimesinin ifade ettiği ikamete gelince, bu da kâfirler içindir. Şunu bil ki Cenab-ı Hakk'ın ifadesinin, Allah'ın kendi sözü olması muhtemel olduğu gibi, bunun o kâfirlerin sözlerinin nakli ve hikâyesi olması da mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً ٦٧
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً
Atıf harfi وَ ‘la 63. ayetteki ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ye matuf olup, mahallen merfûdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَنْفَقُوا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Fiil cümlesidir. اَنْفَقُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Şartın cevabı لَمْ يُسْرِفُوا ‘ dur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يُسْرِفُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يَقْتُرُوا fiili atıf harfi و 'la makabline matuftur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَقْتُرُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. بَيْنَ mekân zarfı mahzuf hale mütealliktir. İşaret ismi ذٰلِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. قَوَاماً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُسْرِفُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi سرف ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً
وَالَّذ۪ينَ , atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki الَّذ۪ينَ ‘ye atfedilmiştir.
İsm-i mevsûlün sıla cümlesi olan اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا , şart üslubunda gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte, اِذَا şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
Şart cümlesi olan اَنْفَقُوا , müstakbel şart manalı zaman zarfı إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade eden, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi لَمْ يُسْرِفُوا , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıyga, hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَمْ يَقْتُرُوا cümlesi, atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Aynı üslupta gelen cümlenin atıf sebebi tezattır. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَمْ يُسْرِفُوا cümlesiyle, لَمْ يَقْتُرُوا cümleleri arasında mukabele sanatı, يُسْرِفُوا - يَقْتُرُوا kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayetin son cümlesi olan وَكَانَ بَیۡنَ ذَ ٰلِكَ قَوَاماً atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mekan zarfı بَیۡنَ ذَ ٰلِكَ , siyaktaki önemine binaen amili olan قَوَاماً ‘e takdim edilmiştir.
قَوَاماً bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
ذَ ٰلِكَ , zarfın muzâfun ileyhidir,
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tazim ifade eder.
Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذَ ٰلِكَ ile cimrilik ve müsrifliğe işaret edilmiştir. Böylelikle cimrilik ve müsriflik, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
قتر , إقتار ve تقتير kelimeleri, israfın zıddı olup kısmak ve daraltmak anlamına gelir. إسراف ise harcamada haddi, ölçüyü aşmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Allah'ın peygamberler göndermesinin, İslâm'ın cihad emrinin ve onu insanlara tebliğ görevinin en başta gelen gayelerinden biri, belki de birincisi, insanlara Allah'a giden yolu göstermek ve bu yoldaki, bir başka ifadeyle Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır.
Kurân, güneşi lamba olarak nitelemekle önemli bir mana ve gerçeğe kapı aralamaktadır. Dünya bir saray, içindekiler bu sarayın sakinlerinin yiyecekleri ve diğer ihtiyaçlarını temin için gerekli malzeme; güneş ise bu sarayı aydınlatan, onun tavanına yerleştirilmiş bir lambadır. Yaratıcı'nın sonsuz ihtişamını ve nimetlerini bu şekilde ortaya koyan bu ifade, Allah'ın birliğine de bir delil sunmakta ve bir dönemde bazı müşriklerin en büyük tanrı kabul ettikleri güneşin cansız bir nesne, yeryüzü canlılarının hizmetinde bir lamba olduğunu belirtmektedir.
Âyet, güneşten ve aydan kendi adlarına değil, onları Yaratan adına söz açarak dikkatleri Yaratıcı'ya, O'nun mutlak birliğine, icraatlarına ve bilhassa insana olan nimetlerine çekmektedir. Kur'ân'ın bu fevkalâde tarzı ve üslübu, bazen bir bedeviyi bile kendinden geçirip, secdeye kapanmasına sebep oluyordu. Bir defasında, aslı üç kelimeden oluşan ''Sana emredileni kafa çatlatırcasına anlat!'' (Hicr Sûresi/15: 94) ayetini duyunca bir bedevi secdeye kapanmış ve “Müslüman mı oldun?” diye sorulunca da, “Hayır, sözün belagatine secde ettim?” cevabını vermişti.
Allah teala عِبَادُ ismini kullukla meşgul olanlara tahsis etmiştir. Böylece bu iş, işte bu sıfatın, mahlûkattaki sıfatların en değerlisi olduğuna delâlet etmiştir. Bil ki Cenâb-ı Hakk bu kulları şu sıfatlarla tavsif etmiştir:
1-Tevazu, ki onlar, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler” ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, onların gündüzleyin olan gidişatlarını nitelemedir.
2. Cahilleri muhatap almazlar.
3. Geceyi ibadetle ihya ederler.
4. Cehenneme girmekten korkarlar.
5. Harcamada itidal üzeredirler. (Fahreddin er-Razi)
Alemlerin bir tanesinde, isteyenlere uygulanan bir ameliyat varmış. Bu ameliyatla, dili kontrol eden akıllı bir cihaz takılırmış. Bu cihaz, nefsin heyecanlanmasının sonucunda vücuttaki değişiklikleri saptar ve kişinin konuşmasına engel olurmuş. Zira; kalpten doğan konuşmalarla, nefsin hırslanması sonucu ortaya çıkan kelimelerin arasında ciddi bir fark varmış. Amaç; nefsin gereksiz konuşmalarını en aza indirmek ya da tamamen ortadan kaldırmakmış. Ancak bu cihazın olumsuz bir tarafı varmış. O da nefis sakinleşene dek, insanın konuşması mümkün değilmiş.
Burada bazı insanlar yaşarmış, ameliyatı yaptırma ihtiyacı duymadıkları gibi dillerini kontrol etmek isteyen ameliyatlıları da eğitirlermiş. Onlara ‘Rahman’ın has kulları’ denirmiş. Nefislerinin konuşmasına izin vermez, kalp dillerini kullanırlarmış. Kendilerini haklı çıkarmak için değil, hakikati anlatmak için konuşurlarmış. Cahiller laf attığında; ya söylenmesi gerekenleri söyler ya da selam verir giderlermiş. Tevazu ile yürür, yaratılanlara da ibret almak ve Allah’ı anmak niyetiyle bakarlarmış. Boş işlerle ve insanlarla karşılaştıklarında ise zaman kaybetmeden yollarına devam ederlermiş.
Ey Allahım! Beni ve dilimi nefsime bırakma. Beni, sevdiklerimi ve müslümanları Rahman’ın has kulları zümresine yaz. Öyle ki; Hakikati konuşayım, kelamını okuyayım ve güzel isimlerini zikredeyim. Hal hatır sorayım, hayırlı işlere vesile olayım ve hayrı hatırlatayım. Senin rızanı kazanmak umuduyla; iki aşırı uçtan uzaklaşarak, her işin ve her halin ortasında durayım.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji